Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2012

London Natural History Museum'un(Londra Doğa Tarihi Müzesi'nin) Dinozorları

Son zamanlarda çocukların dinozorlara artan ilgisi ile birlikte, alış veriş merkezlerini dinozor sergileri ile meşhur eder oldular. Onlar hakkında Türkçeye çevrilmiş üç beş kitap varken, şimdi kitapçılarda neredeyse özel bölüm ayrılır oldu. Demek ki, merak eden çok! Seven de! Bizim böcük ise korktu... En son gittiğimiz yerde de karşılaşınca, bir de kanat çırpan, uçanını görünce merak eder sandık, yanılmışız! Daha çok erkenmiş. Gidelim mi dediğimizde yok yok yok dedi. O günden beri de alış veriş merkezine gitmek istemiyor, meğerse hep dinozorlar orada varlar, orada yaşıyorlar zannediyormuş. Öğrendiğimizde onu korkuttuğumuzu farketdip, yıkıldık! Onların artık orada yaşamadıklarını, gittiklerini anlattık. Neyse ki, yendik bu durumu ama dinozor korkumuzu henüz tam olarak yenemedik. Calliou'nun dinozoru ile hiç sorunu yok, oyuncak olanları ile de sorunu yok ama yakınına maket ve hareket eden dinozor gelmeyecek, görmeyecek. Onlarla hâlâ sorunumuz, sorularımız var... Bakalım ne zaman geçecek, zamana bıraktık bu durumu, zorlamanın alemi yok...

Deli Anne, Bilim Selim'in dinozor sevgisini yazdığından beri, ben de Natural History Museum'dakilerin yüzünü göstereyim deyip, fotoğraflarını hazırlamıştım, ama bir türlü yazamamıştım; kısmet bugüne imiş! Fotoğraflardan bazıları bir zamanların video kamerasının eseri. O yüzden net olmayabilir...

Natural History Museum(Doğa Tarihi Müzesi), Londra'da en sevdiğim müze dersem yalan olmaz. Kaç defa gittiğimi hatırlamıyorum. Ama her fırsatta bir pundunu bulup, oraya yolumu düşürdüm. Science Museum(Bilim Müzesi)'u hep daha çok seveceğimi düşünürdüm ama öyle olmadı. Yanyana yeralan bu iki müzeden en çok kalbimi çalanı hem içindekilerle, içeriği ile hem de binasının güzelliği ile Natural History Museum oldu.

İçeriye ilk girişinizde sizi zaten kocaman bir dinozor iskeleti(Love Matters'in yazısında görünen) karşılıyor. O kadar kocaman ki, tek kare fotoğrafa pek kolay kolay sığdıramıyorsunuz. Birkaç kareyi kaydırarak güzelce çekerseniz ve birleştirirseniz size fikir verebilecek bir fotoğraf elde etmiş oluyorsunuz.

Londra'ya ve bu müzeye yolunuz düşerse, ana kapıdan girdiğinizde sol tarafta dinozorların olduğu bölüm. Diğerleri kadar çok göze çarpmıyor. Ancak meraklıları bulabiliyor. Dinozorları da içeren bölüm, ''Blue Zone (mavi bölge)'' diye adlandırılıyor. Dinozorlardan başka, memelileri, insanları, deniz canlılarını, balıkları, suda ve karada yaşayan anfibileri, doğa resimlerini, sürüngenleri de içeriyor bu bölge.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf Maiasaura'nın ve Orodromeus'un  yuvasının canlandırılmasına dairmiş.

Bu alanda bulunan fosillerden bir kısmı gerçek, bir kısmı da aslına uygun canlandırma. Gerçek olanların arasında, kuyruğu bir başka canlı tarafından yendiği için bulunamayan, öldüğü şekli ile korunup da müzeye yerleştirilen Edmontosaurus var.

Gerçek olmayanları da o kadar çok aslına uydurmuşlar ki, rengi, tipi ile orjınalinden pek ayıramıyorsunuz, ancak üzerlerindeki etiketten anlıyorsunuz. Elbet uzmanları gayet iyi farkedebiliyorlardır, ama bizler gibi sade vatandaşlar için biraz çalışma yapmayı gerektirir.

Bazılarını da, ete büründürmüşler. Işık oyunları ile gerçeğe en yakın halde sergiliyorlar. Eh gerçek bir dinozorun olmadığını bilerek, rahatlıkla geziyor insan. Ama gerçeklerinin dünyada dolaşıyor olduğunu bilsek, bizim de, bizim böcükten farkımız olur muydu bilmem!

Dinozorlar bölümünde, dünyada varlarken nerede yaşadıkları, nasıl beslendikleri, neden yok olduklarına dair bilgiler var. 160 milyon yılın özeti! 100'den fazla canlı örneği, 4 hareket eden dinozor da bunların birer parçası. Et yiyenler, ot yiyenler, balık sevenler, anfibi olanlar, uçanlar, karada yaşayanlar...

Dişlerinin uzunluğu 15cm'i bulan, sesini dahi duyabileceğiniz T.rex.

Natural History Museum'un web sitesi, meraklıları için 3 boyutlu görünümler hazırlamış. En çok üzerinde konuşulanları seçmiş. Görmek istiyorsanız, sizi buraya alalım. Oviraptor ile biraz oynamak ve onu tanımak için, buyrun buraya. Balık yemeyi seven Baryonyx'u tanımak istiyorsanız burada sizi bekliyor.

Dinozorlaşmaya doğru emin adımlarla ilerleyen bendeniz, en çok hangi dinozor olduğumu merak ettim, o yüzden burayı karıştırmadan duramadım ve Plateosaurus olduğumu buldum. Orta boylu, sosyal, sebze sever, yavaş hareket eden bir dinozormuş. Eskiden olsa yavaş hareket etme kısmına itirazım olurdu. Ama beli sakatladıktan sonra itiraz edemiyorum  ve diyorum ki bu dinozorcuk fazlasıyla bana uyuyor!



Tyrannosaurus, 67 milyon yıl önce yaşamış, baş iskeleti 1,5m genişliğinde, boyu 12m'yi bulan, dünyanın geçmiş en büyük etoburu. Onun bu şanına yakışır bir canlandırma yapılmış!

Burada da gene dinozor sevenler için karton maket yapabileceğiniz kalıplar var. Biz belki ''bugün ben ellerimle...'' der, böcükle bunlardan yaparız ve yavaş yavaş dinozor korkumuzu yeneriz, kim bilir?

Yolu her Londra'ya düşen her doğaseverin, hele hele dinozlara meraklı bir doğaseverin, ne yapıp edip Natural History Museum'a gitmesini öneririz.

Daha önce de oradan bir sorumuz olmuştu, hatırlayanlar vardır belki. Sadece dinozorlar değil, her bir konu ayrı ayrı sizi cezbedecek.

Bugünlerde evimize çoook uzaklarda olsa da, kalbimiz hâlâ o müzede... Birgün Uğur Böcüğümüzle gezme hayaliyle...
 

24 Şubat 2011

Love Actually


Hazır sincap beni eski şirketimin sokaklarına götürmüşken, orada çekilmiş bir filmden bahsetmeden geçmeyeyim!

(Film setinde kullanılan ekipmanlardan o sırada kullanılmayanlar yağmura maruz kalmasın diye kenara çekilip üstleri örtülmüş)
Bu film yapımcılarının sokakları, kıyafetleri, mekanları, filmin içinde her ne varsa meşhur etmelerine şaşırıp kalıyorum. Bazen de hoşuma gidiyor. Mekanlar özellikle... Hiç bilinmeyen yerler birden popüler oluveriyor. Bir bakıyorsunuz bu kalıcı hale dönüşüyor, bir bakıyorsunuz sabun köpüğü gibi anında yok olup gidiyor... Kings Cross tren istasyonundaki Harry Potter'in içinden geçip kaybolduğu duvar, yıllardır orada sadece turistler için durur mesela. Aslında film sahnesinde kullanılan da, o değildir üstelik. Sonra Nothing Hill yani Portobello Road var, beni her daim kendisine çeken, çok sevdiğim... Yeni çekilen bir film ekibinin kısa bir süre çalıştığım şirketin sokağını işgal ettiği o günlerde öğrendim ki, Love Actually'nin de bazı sahneleri bizim şirketin binasında çekilmiş meğer!

(Elinde telsizle çalışan set ekibi elemanlarından birisi)

Her Christmas öncesi televizyon kanallarının birinde mutlaka gösterilen bu film ilginçtir üstelik, özellikle de şarkısı ve şarkıyı söyleyen... Şimdiye dek seyretmeyen varsa, mutlaka seyretsin, özellikle de konusundan çok, filmin geçtiği mekanlara dikkatle baksın derim.

(Yeni çekilen film için özel hazırlanan kapı)
Bu kapı hangi filme sahne oldu, onu öğrenme şansım olmadı ama bizim eski şirket, filmlere mekan olmaya devam ediyor, onu haber alıyorum...

18 Şubat 2011

Sincabın Götürdüğü Yer

Yazı olarak, ne yazsam diye düşünüp fotoğrafları karıştırırken, bazılarının isimlendirilmediklerini farkettim. Yıl, ay, gün, fotoğraf numarası, çekildiği yer şeklinde bir adlandırmamız vardı eskiden. Ama sırala deyince sorun çıkarttığını farkedip sadece sayısal verileri tutmaya, isim yazmamaya başlamıştım. Dosya adında topluyordum onları da. Ama bazı yerler vardı ki, onları dosya adı olarak da oturtamadım. Adreslerini ararken sevgili tonton sincabımı gördüm ve çekildiği yere, Londra'da çalışırken, güneşli, yağmursuz bir öğlen arasında, yemeğe çıktığımızda(İngiltere'de şirketler yemek vermezler, siz ya evden götürürsünüz ya dışarıda yersiniz ya da şirket bir firma ile anlaşır-kampüs ve enstitüler bunu uyguluyor, o da şehirden uzaklarsa-bir alanı kiraya verir, siz de paşa paşa paranızı ödeyip yemeğinizi yersiniz) mezarlıkta karşılaşmış, yemeğini paylaşan insanların sayesinde bir iki poz yakalamıştık. İşte o mezarlığın bulunduğu yerin adı nedir diye GoogleMaps'e girmiştim, büyüt derken, tesadüfen bir baktım sokaklarda canlı canlı dolaşıyorum! Muhteşem!

Her sabah Cambridge'den, Liverpool Street istasyonuna gelişim, sabahları promosyon ürün dağıtanların arasından hızlı hızlı yürüyüşüm, bazen konserve bir çorba, bazen bez bir çanta içerisinde reklam broşürlerinin elime tutuşturuluşu, insanların karınca gibi hızla akıp gitmeleri, Pret A Manger'in önünden her geçişimde Blueberry Muffin'ini çok sevip benim yerime de ye bir tane diyen Sedef ablamın kulaklarını çınlatışım, Marks and Spencer'dan, şirketin muhasebecisinin aldığı acayip sütümsülere nispet, organik sütümü alışım, Gap'in vitrinine şöyle gözucu ile bir bakışım,




binanın tepesindeki heykele içimden el sallayışım, çiçeklere, ağaçlara, büyülenmiş gibi bakışım, ani fırlayan arabalara, yoğun trafiğe takılmadan rahatça karşıdan karşıya geçişim, iş ve ev arasında rahat yürüyebilmek, vasıtaya binebilmek için takım elbiselerinin altına spor ayakkabı giyen hanım ve beylere gülümseyişim(çok komik duruyor kesinlikle, muhteşem formal bir kıyafet ve altında spor ayakkabı! İş yerinde değiştirip gene yürüyüş sırasında spor ayakkabıya dönüyorlar), bisikletinin pedalına asılanlara ha gayret deyişim, her sabah rutin karşılaştığım insanların bana, benim onlara selam verişim, tarihi binalara hayran hayran bakışım... Hepsi tek tek gözümün önüne geldiler. Gelmekle kalmadılar Googlemaps ile birlikte yeniden o yolu yürüdüm. Şirkete sabah ilk ayak basan genelde ben oluyordum. Bu da patronumu şaşırtıyordu. Kahvesine benim aldığım sütten katıp, muhasebeciye gıyabında söylenirken, en uzaktan gelen ilk geliyor, en yakındaki en son deyip duruyordu. Hep öyle olmaz mı? O geç kalmasın diye motosikleti ile gelirken, eşi son model kocaman arabasıyla trafiğe söylene söylene işe varıyordu. Birisi Hacney'de doğup büyümüş bir sokak çocuğu, diğeri hanım hanımcık, sosyetik bir İngiliz kızı idi. Birisinin üstündekileri görseniz eline üç beş kuruş tutuşturursunuz, diğeri ise podyumdan fırlamış manken sanırsınız...Bu uyumsuz uyuma şaşardım hep...

Dönüş yolunda, bu sefer ben de hızlanırdım. Treni kaçırmamak ve oturmayı başarmak gerekli idi. Gece tek başına Londra'da kalmak da vardı ucunda, kalmak birşey değilde, önceden rezervasyon yaptırmayınca hiçbir otel kabul etmeyeceği gibi, maaşı kediye yüklemek de vardı ucunda. Zaten yarısı trene gidiyordu, kalanın yarısı da yemeğe... 

Bu sefer aynı dükkanlar, aynı doğrultuda ücretsiz gazete dağıtanlar elime çeşit çeşit gazete tutuştururlardı. Şehirde kalanlar publarda buluşup sohbet ederlerdi. İngiliz publarının sadece içki içilen yerler olmadığını, aynı zamanda birer lokanta da olduklarını söylememe bilmem gerek var mı? Işıltılı kocaman şehirden, kalabalık yüzünden peronunu güç bela öğrendiğim trenime binip Cambridge'e doğru yola koyulduğumda, okumak için işyerinden aldığım bir dosya ya da gazetelerim olurdu, varıncaya kadar da nefes almadan onları bitirirdim. Kendi minik, yeşil şehrime vardığımda ise herkes evine çekilmiş, sokaklar bomboş olurdu. Terkedilmiş gibi... Issız.. Buz gibi... O beklediğim otobüs bir türlü gelmez, bazen bozulur, bazen seferi kaldırılır, bazen saatlerce bekletirdi. İşte o anlar bisikletle gelseydim keşke derdim ama pedala basacak hal kalmamış olurdu çoğu zaman. Saat 22:00 sıraları eve vasıl olduğumda, goncam yemeğini yemiş, kahvesini yudumluyor olurdu. Eh onun 18:00'de eve vardığını düşünürsek... Yemek bile yemeden kafayı vurup yatmak en güzeli gelirdi ama yorgunluktan uyuyamazdım...

Sabah trende de uyuyamazdım... Ama insanları gözlemlemek çok hoşuma giderdi. Kim hangi istasyondan biniyor, hangi vagonu tercih ediyor, nerede iniyor, ezberlemiştim! İngilizler'in asla yapmayacakları birşey bu herhalde. Ondan başka, sabahları perde kapatma ve evlerin içine bakma adeti olmayan bu memlekette, hangi evlerin ışıkları yanıyor, o evde kimler yaşıyor, hangi şirketler tren yolu üzerinde, kapıları ne zaman açılıyor, bunları da öğrenmiştim... Oyuncak müzesi görünüyordu iki istasyon arasında Londra'ya yaklaştığımızda. Birgün diyordum, buraya gelmeli... Başka bir tekstil firması vardı gene tren yoluna yakın o Oyuncak Müzesinden sonra, bu işten ayrılırsam, o firmaya müracat edebilirim diye geçiyordu içimden... Sonra yok yok istasyona uzak ve kötü bir mahalleye benziyor oraları olmaz diyordum...

Sonra gene en başa dönüp o yolda yürüyordum... Liverpool Street istasyonu ve şirket arasındaki.

Öğle tatillerini sever olmuştum. Civarda makarna ve benzeri ev yemekleri yiyebileceğimiz bir Türk lokantası bulmuştuk, yakında bir kebapçı. Oralara gidince Türkçe konuşmak en büyük lüksümdü. Arada ikram ettikleri bir çay kırk yıllık dost hediyesi gibiydi. Bazen minik pazarlara denk geliyorduk dönüş yolu üzerinde. Bazen de yıkılan bir binanın boş alanına kurulmuş bir parka, soluklanmak için. Ama en güzeli tek başıma, şu kadar dakikada şuraya gideceğim işte, ya bir daha fırsatım olmazsa diye kaçtığım o binaların fotoğrafını çektiğim günkü öğle tatilimdi. Hakikaten de ne 30 St Mary Axe'ı(The Gherkin) ne de Llyod's Binasını u bir daha göremedim!

Oxford Street'teki Arcadia Group(Top Shop, Top Men gibi markaların üreticisi) binasındaki Fit Session'lara(canlı mankenler üzerinde tekstil ürününün numunelerinin nasıl durduğuna bakılıp, yapılacak düzeltmelerin, değişikliklerin üreticiye gösterilmesi diyebiliriz özetle) , tasarımcıların uçuk kıyafetleri ile önümden süzüldükleri bekleme salonuna, mayodan, şapkaya, hamile kıyafetlerine numunelerin uçuştuğu o bankoya bir daha gidemedim.

Güzel miydi, güzeldi. Yorucu muydu? Yorucu idi. Ama sevince hisseliyor muydu? Hissedilmiyor, hissedilse de gam yenmiyordu. Şimdilerde özleniyor mu? Zaman zaman dalıp gidip hatırlamak hoşuma gitse de(şu anda yazılı yaptığım gibi) yanımda öyle güzel bir Uğur Böcüğü var ki, onunla olmak dünyalara bedel! Ülkemde olmak ise paha biçilmez!

Not: Sincabı sevenler için buyrun bir de buraya bakın diyorum. Oradakileri daha çok seveceksiniz.

26 Ekim 2010

Kabak Tohumunun Hikayesi

Doğayı Keşfederken'de Beste'nin Kabakları anlattığı yazısı var. Hazır onu görmüşken, birilerinin aklına kabağı tohumdan yetiştirmek fikri düşerse, ben de tohumunun hikayesini yazmak istedim.

Yıllar önce, Kew Gardens'a sonbahar ziyaretimizde, hem kabaklar arz-ı endam ediyorlardı Cadılar Bayramı Münasebetiyle, hem de elmalar... Elmaların hikayesini yazdım. Elma günü! Gelelim kabaklara...

İngiltere'de her müzede, bahçede, gezilen yer park bile olsa, çocukları içine alacak, onlara birşeyler öğretecek illa ki en az bir görsel materyal olur. İnteraktif olanları da vardır, anne babayla yapılanlar da... Kew'da, kabaklar için ayrılan kısımda da, çocuklar için, tohumun hikayesini çizmişler. Ben de tek tek fotoğrafını çektim ki, olur da bir öğretmen arkadaşımız görüp, benzerini Türkiye'de uygular!

Tohumcuk(ben ona sadece kabak tohumu diyeceğim), dışı turuncu olan İngilizlerin ''Squash'' dediği, Latince adı ''Cucurbita maxima'' olan türe ait. Dilim döndüğünce yazıların çevirisi de şöyle:

1. Kabak tohumları, Mayıs ayının ilk günlerinde camlı bir kısımda tutulmak üzere ekilmelidir.  (burada özel geri dönüştürülmüş bir topraktan bahsedilmekte ideal ekim için, annem funda toprağı diye satılıyor Türkiye'de dedi! Bitkilerin budanması, çimlerin biçilmesi vs elde edilen atıkların çürümesiyle elde edilmiş, geri dönüşüm toprağı diye tarif edeyim ben de) Funda toprağı ile saksıyı doldurun. Tohumcuğu da saksının ortasına, yan tarafı toprağa gelecek şekilde yerleştirin.

Çoğu tohum, birkaç gün içerisinde filizlenir. Bu süreçten sonra onu soğuklardan koruyacak bir yerde saklanmalıdır. Bu bir sera ya da cam fanusun altı olabilir.

Yazılı olmayan ama genelde kullanılan bir noktayı da ben söylemek isterim. Böyle çimlendirilen, filizlendirilen tohumların, sonradan karışmaması için etiketlemek çok önemli. Özellikle, bu işin acemisi iseniz, bitkileri bu aşamalarda tanımıyor, yaprağının, gövdesinin nasıl birşey olduğunu bilmiyorsanız,mutlaka etiketleyin.

Bir de benim çok hoşuma giden birşey var, bu aşamalarda tohumun, çimlenmiş filizin tutulduğu yerlere İngilizce'de ''Nursery'' deniyor. Aynı kelime minik bebeklerin bakıldığı bizde kreş(Fransızca'dan gelmiş herhalde) denilen yerlerin de adı.

2. Mayıs sonu ya da Haziran başında, donlar bittiğinde, toprak bitki için yeterli sıcaklıkta olacaktır. Genç bitkileri bulundukları yerden, toprağa geçirebilirsiniz. (Çizimdeki yazı balonunda, genç bitkimiz, ''Hımm tadı güzel'' der toprak için! Alttaki şapkalı bir uğur böcüğü de aynı fikirde olduğunu Yumm! ünlemi ile belli eder, nefis kelimesinin halk dilindeki söylenişi diyelim buna da...)

Bir miktar daha funda toprağı ve gübre ilave edin üzerine, böylece bitkinin hem beslenmesini, hem de yeterli nem düzeyinde olmasını sağlarsınız.

3. Genç bitkileri birbirinden 1m uzağa dikin. (Uğur böcüğümüz mühendis galiba!)

4. Kabaklar özellikle çiçeklendiklerinde ve meyve verdiklerinde bol suya ihtiyaç duyarlar.

Aydınlık yerleri, kumlu toprakları severler. Onları beslemek için sıvı besin vermek gerekli olabilir.
(Benim notum, bu sıvı besinler sağlıklı olur mu? Organiği var mı diye bakmak lazım!)

5. 1 ya da 2 bitkide bir meyve sayısını azaltmak, diğerlerinin daha büyük olmalarını sağlayabilir.

(Benim notum, çocukluğumda Adapazarı'nda koca koca balkabaklarını görmüş birisi olarak bu çok gerekli midir ya da istenir mi bilemedim. Yani küçük kabaklar mı daha lezzetlidir, kocaman ağır basanlar mı denemek lazım ya da en iyisi birebir kabak yetiştiren, bu sene kabak bolluğundayız diyen, bir bilene yani  Meyvelitepe'ye sormak lazım...)

6. Pek çok kabak çeşidi genellikle en az 95 - 100 gün içerisinde yeterince gelişir, bazılarının daha uzun süre beklemesi gerekir. Eylül ayı sonlarında, dökülen fazla yaprakların üzerlerinden uzaklaştırılması, meyvenin daha olgunlaşmasını sağlar.

Dilerim bu çizimler, kabak yetiştirmek isteyen miniklerin ve büyüklerin işine yarar ve güzel çizim yapanlar başka bitkiler için de onlardan birer tane hazırlar. Böylece toprakla tanışmamış minik eller de bahane ile tanışır...

Benim aklıma bulaşık süngeri de yapabileceğim bir kabak türü ile Türk Türbanı düştü yetiştirmek için.

Tüm bunları yazarken de canım kabak tatlısı istedi şimdi benim. Hani şu, Adapazarı kabaklarından. Başkalarının tercih etmediği, ama benim en sevdiğim kısmı olan, kestane tadındaki kabuğu üzerinde, ince kabuğu alınmış. İçi tupturuncu, mis gibi bir kabak tatlısı. İzninizle, balkondaki kabağa doğru kaçıyorum ben ama önce tekrar buraya bir tık...

Güncelleme:
Beste, kabak hakkında sorduğum sorulara cevap vermiş yorumlarda(teşekkürler).Kendi tecrübelerine dayanarak şu noktalara parmak basmış:
  • Mart sonu, Nisan başında ev içinde çimlendirme yapabiliyormuşuz.
  • Filizciğimizin üzerinde en az 3-4 yaprak olunca, mutlaka Haziran ayında(aksi halde bitki cılız kaldığından verim alınamıyormuş) , toprağa ekebiliyormuşuz.
  • Ekolojik kabaklar için kompost ile karıştırılmış toprak ya da önceden at gübresiyle beslenmiş toprak yeterli oluyormuş, bitki besinine ayrıca gerek yokmuş.
  • Bitkiler genç iken kesinlikle gübre vermemek lazımmış, aksi halde kökleri de genç olduğu için yanıyormuş.
  • İlla bitki besini kullanılacaksa, bitkinin büyümesi beklenmeliymiş ve biyolojik olanlar tercih edilmeliymiş.
  • Minik kabakların, lif oranı daha az olduğu için, lezzeti daha fazla imiş. Doğal olarak olgunlaşmış olmalıymış.(Tahminim doğru yani meyvesini azaltmak mutlaka gerekli değil. Önemli olan büyümenin rahat sağlanmış olması)
Beste, isteyenlere kabak tohumu yollayabilirim der, lezzet açısından önerdiği ''potiron'' denilen tür.

Ben de kabak etkinliği ve oraya yazdığım yazıyı eklemek isterim kabaklı lezzetler, tarifler için...

13 Ekim 2010

Elma Günü - Apple Day

İngiltere'de ''GÜN'' kavramı pek meşhur. Anladığınız hanımlar gününden değil elbet, özel gün, yerel gün, geleneksel gün bunlar.

Pancake Day , D-Day,  Guy Fawkes Day benim aklıma geliverenler...

Apple Day de onlardan biri. Her sonbahar düzenlenen, vazgeçilmezlerden. Sonbahar zaten eğlencelerin, festivallerin de yoğun olduğu bir ay. Harvest Festival(Hasat Bayramı), Hallowen(Cadılar Bayramı) derken eğlenerek ay bitiriliyor bu ülkede...

21 Ekim ulusal  ''Elma Günü'' günü. İlk defa 1990 yılında bir sivil toplum örgütü (Common Ground) tarafından başlatılmış ve bütün ülkeye yayılarak geleneksel hale gelmiş. Bu günün şerefine, ülkenin elma yetiştiricileri, botanik bahçeleri, elma fidesi satanlar, elma satanlar, elma bahçesi olanlar, bahçesinde elma ağacı olanlar, elma ile ucundan bucağından ilişkili kim varsa faaliyete geçer. Elma sevenler ve elma yiyenler de bayram eder.

Ulusun elinde yiyecek hammaddesi kısıtlı olursa, ulusal birliği, birlikte yapılacak şeyleri de böyle elma gibi kendilerine mal ettikleri bir simge belirler. Diğer yandan da ülke halkını yerel yiyeceklere, yerel tohumlara, yerel bitkilere çekmek için de bir vesiledir. Bir nevi ''sahip çık'' kampanyasıdır.

(Kew Gardens)

Her sene, ülkenin elma uzmanları, sakın hafife almayın, böyle bir uzmanlık birimi var, iş başı yapar, bahçesindeki elmanın ne tür olduğunu bilmeyip öğrenmek isteyenlere yol gösterir. Biz böyle bir etkinliğe Kraliyet Botanik Bahçesi Kew Gardens da denk gelmiştik. Kocaman bir salonda tabakların içine üçer elma konmuş, türlerin adı üzerlerine yazılmış. Herkes elinde kendi elması, hangi türün ellerindekine yakın olduğunu bulmaya çalışıyor. Elinde kocaman kitaplarla bir uzman köşeye oturmuş, bir diğeri aralarda dolaşarak sorulara cevap veriyor. Oturan daha kıdemli olmalı ki, önünde uzun bir kuyruk var. Ayaktakinin yanından geçerken dayanamayıp kulak veriyoruz, konu ilgimizi çekiyor, daha da dayanamayarak gayet bariz bir şekilde, ardından da izin alarak başlarına dikiliyoruz. Yaşlı bir teyze bahçesindeki elmanın türünü öğrenmek için gelmiş. Masadakiler üzerinde çalışma yapmış, elinde kalemi, kağıdı, notlar almış. Şu şu şu türlerden birisi olabilir diyor. Evet ama diyor uzman da. Sizin elmanızın alt kısmındaki tüycükler, içe doğru, sizin not aldıklarınızdakilerde ise dışarı doğru. O yüzden bunlar olamaz. Aaaa ama tıpkısının aynısı diyor teyze. Bir tüycüklerden mi ayıracağız yani? Evet daha başka belirleyici noktalar daha var diyor uzman. Ama önce sizin elmayı kesmemiz lazım! İzin veriyor musunuz? (Nezakete ve usule bakar mısınız? Bizde olsa burada herşeyi anlatıyorum, elbette keseceğim mantığı hakim olurdu diye geçiriyorum içimden. Sonra teyzenin dava edebilme hakkı var ama bu ülkede diyor iç sesim, izin almak zorunda o bey!) Aaaa evet evet elbette diyor teyze. Uzman masadan aldığı bıçakla çok dikkatli, kesit alacak şekilde kesiyor. Çekirdeğini eline alıyor. Sonra gidip oturan uzmanın yanından kalın kitaplardan birisini alıyor, sayfaları çevirip buluyor. Bakın diyor sizin elma bu! Tüycükler, çekirdeği, çekirdeklerin durduğu kısım, renkler... Bulduklarınız da bunlar... Farkı görüyor musunuz? Teyze ve biz şaşkın bakışlarla eveeeet diyoruz.(İç ses uzman işte diyor bende!) Teyze teşekkür ediyor, birkaç sorusu daha var belli. Ama uzman bekleyenlere gülümseyerek teyzeye kısa kes diyor gene kibarca... Biz de oradan uzaklaşıyoruz. Dünyada böyle insanlar, böyle öğrenme hırsı da var diyerek. Zira teyze ayakta zor duruyor ama bir şehirden diğerine elmasının ne olduğunu öğrenmek için gidebiliyor... Sonra aklımıza geliyor, bu ülkede en güzel bahçe yarışmaları, en iyi meyveyi yetiştirme yarışmaları var, meyveleri kayıt altında tutma ve türünü yok etmeme için uğraşılar var. Belki de teyze kendisine birşey olsa bile, ağacı yıllarca yaşasın istiyor kim bilir? Ağaç kesenlere, ağacım yaşlandı, az meyve veriyor diyenlere de bu durum hatırlatılır!


Üç adım ya gidiyoruz, ya gitmiyoruz, bir ağaç saksı içinde. Muhtemelen elma ağacı. Üzerinde sallanan bir sürü etiket. Altında soyu tükenenler diyor. Etiketlere bakıyoruz, tür, şehir, yıl, ne zamandan beri görülmediği yazıyor. Türlerine, fidanlarına, ağaçlarına, tohumuna sahip çık denmiş oluyor. İnsanın ciğerine işliyor. Bizim bile!
Bu sene İngiltere'de Elma Günü için yapılacak etkinliklerin yerel listesini buradan bulabilirsiniz ya da RHS (Kraliyet Tarım Kuruluşu diyebiliriz sanırım)web sitesini önerebilirim size.
Halkın dilinde olan bir şiir var,
An apple a day keeps the doctor away
Apple in the morning - Doctor's warning
Roast apple at night - starves the doctor outright
Eat an apple going to bed - knock the doctor on the head
Three each day, seven days a week - ruddy apple, ruddy cheek

özellikle çocuklar için yazılmış. Onların daha küçük yaştan elmayı sevmesi, bol bol tüketmesi aşılanıyor olmalı. Günümüzde özellikle diş hekimleri bu şiiri çocuklara söyler olmuşlar.


 ''Orchard'', meyve bahçelerinin genel adı. Elma, ülkede en çok bulunan meyve olunca da ilk akla gelen ''Elma Bahçeleri'' oluyor. Bize en yakın elma bahçesi Granchester'da(ileride burayı ve esas meşhur olduğu şeyi de anlatacağım) vardı. Bahar aylarında çiçekleri açtığı zaman keyfine doyum olmazdı. Şezloglarda oturup, çayımızı yudumlarken clotted cream(Afyon Kaymağı'na benzer diyelim bunun için) eşliğinde dumanları tüten yeni pişmiş bir scone yemekten(tatlı ya da tuzlu yenilen bir tür çörek diyelim bunun için de) daha keyifli birşey daha olamazdı. Mis gibi bahar havası, beyazlı pembeli elma çiçekleri, bir de yanınızda kafa dengi bir arkadaş varsa, kah kitap, kah sohbet koskoca gün nereye geçtiğini anlayamadan bitiverirdi.

Sonbaharda gittiğinizde de sizi elmalar ve taze elma suyu karşılardı. Katkı maddesiz, cam şişede, Granchester'a özel!


 (Granchester Elma Çiçekleri)
Bir başka elma bahçesi de Burwash Manor'da vardı(hakkında yazdığım yazı burada ama oraya arabasız gitmek zor olduğu için elma bahçesi keyfi şansım hiç olmadı.

 (Granchester, The Orchard ve tadını çıkartanlar, özellikle köpeklerin durumuna dikkat)

Bir de bir de Girton College'in elmaları pek meşhurdu. Elma zamanı, bahçe kapıları bekçisiz halka açılır, yere düşen elmaların halk tarafından toplanmasına izin verilirdi. Dikkat yere düşen elmalar! Sakın ola ki, ağaca tırmanmaya, ağaçtan elma kopartmaya kalkmayın. Ne kerametse bu İngiltere'de pek çok meyve için geçerli. Yere düşeni alırsanız, kimse size neden diye sormaz, ama dalından toplarsanız karakolluk olma ihtimaliniz bile olabilir. Bir arkadaşımın önerisi ile onunla, Girton College'e gidip, çok eski ve bir daha hiç bir yerde yiyemeyeceğimi söylediği bir tür elmadan bir iki tane toplamışlığım da var, sırf meraktan.

(Girton College'den alınan elma)
 (Sokakla paralel ön kapının olduğu evlerde minik bahçedeki minik elma ağacı, elma ağacı İngiltere'de heryerde kısaca...)
Hazır elma ve elma ağaçlarından bahsediyorken bir de anıyı not edelim... Bir dönem, o zamanlarki karşı komşumuz elma dendiğinde çıldırır hale gelmişti. Kendi arsası üzerinde, Belediye ve komşularından izin aldıktan sonra evini büyütmeye kalkışmış, bu iş için de çok büyük paralar harcamıştı. Ama komşusunun elma ağacını hesaba katmamıştı! İnşaat başladıktan sonra yan komşusu bahçesindeki elma ağacının köklerinin inşaat sebebiyle zarar görebileceğini iddia etmiş ve dur demiş, durmayınca da Belediye'ye şikayet etmiş. Yetkililer gelmiş, evet zararı olabilir demişler ve evin bütün planları değiştirilmek zorunda kalınmış. Tüm bunlar olurken inşaat belirsiz süre durdurulduğu için, komşumuz ustalarına günlük ödemelerini yapmak zorunda kalmış, planların değiştirilmesi için mimara, Belediye'ye, gelen uzmana, akla gelmedik bir sürü yere para ödemek zorunda kalmış ve yeni daha büyük bir ev alsa daha ucuza gelirdi diye hayıflanır olmuştu. Bu süreçte eşinin ikinci bebeklerini beklediğini ve büyütme işlemine de sırf bu yüzden başladıklarını da söylemiş olalım ve bizim belediyelere örnek olması dileği ile diyelim...

1990 yılındaki ilk Elma Günü etkinliği eski Elma ve Meyve Pazarı, günümüzün bir numaralı turistik mekanı Covent Garden'da(Defne'nin fotoğrafları eşliğinde Covent Garden burada) düzenlenmiş. Açılan 40 tezgahta fide üreticileri, meyve bahçesi sahipleri, meyve alıcıları, cider(İngiltere'de elma birasına cider deniyor Amerika'nın aksine) üreticileri, elma ile yiyecek hazırlayanlar(reçel, chutney, tart, turta, pie vs vs) hatta kitaplara çizim yapanlar ve yazalar ile halk biraraya getirilmiş. Marks and Spencer(evet evet kıyafet satan M&S aynı zamanda yiyecek de satar İngiltere'de) satışa çıkarttığı çok eski elma türlerinden tadımlar yaptırmış. Cider üreticileri biralarından ve elma sularından sunmuşlar. Juggler'lar top yerine elmaları çevirerek, sihirbazlar elmalarla gösteri yapmışlar. Elma uzmanları, bizim Kew Gardens'da denk geldiğimiz usulde elma tanımlamışlar. Tahminin çok üzerinde ziyaretçisi olmuş bu etkinliğin.
Her geçen yıl katlanarak artmış etkinlikler ülkenin dört bir yanında. Doktorlar sağlığın simgesi saymışlar. Cancer Research kampanyalarında yer vermiş. Okullar önemsemiş ve kampanyalar düzenlemiş, etkiliğe katılmış. Destekler arttıkça da güçlenerek günümüze gelmiş. Tarihçesine ve detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer yandan Hasat Bayramı ve Hallowen'in geçmişine de bakarsanız, Pamonia ve Pamona'yı sorgularsanız, Elma Günü'nün neden bu kadar rahatça gelenekselleştiğini hiç mi hiç yadırgamazsınız. (İngiltere'den bir blog günün önemine dair notlar almış)

Nefis elma fotoğrafları için buraya buraya bir tıklamanız yeterli. Meyvelitepe'nin elma deneyimlerini mutlaka okumalısınız, onun için buraya bir tık Eski yazılarını bulmak da size kalmış artık ama mutlaka okuyun derim.

Elmalı neler yapmış yayımlamışım diye bir baktım. Yemek Etkinlikleri kapsamında Heike Salatası ve de Sıcak Şarap yapmışım. En kısa zamanda Kerime Teyze keki yapmam ve yayımlamam lazım diye not aldım.

Benim İngiltere'deyken en sevdiğim tür Pink Lady idi. Sert, sulu, hoş bir aroması olan... Resmi web sitesinde şampanya tadı diye bahsediyor aromasından. O zamanlar bayıla bayıla yemiştim. Ama şimdi olsa türü, fidesi, meyvesi copy right içeren bu elmadan şüphe duyar, temkinli yaklaşırdım herhalde. İki türün tozlaşması ile oluşturulduğu söylenmekte ama gerçekleri iyi öğrenmek lazım. Buraya bir '' ? '' soru işareti bırakarak ve bugüne dek neden araştırmadığıma üzülerek not düşüyorum...

Türkiye'de de çeşit çeşit elma var. Ama bir bulduğunuzu bir daha bulamazsınız.Sert sulu seversiniz, bol posalısına denk gelirsiniz, asker gibi tek düze olanından derseniz ithal ne olduğu belli olmayanına mahkum kalırsınız. Ülkem tarım ülkesi iken neden ithal ediyorsak meyveyi, sebzeyi, neden birilerinin ceplerini şişiriyorsak???? diye de kendi kendinize sorarsınız.

Amasya elması en sevdiklerimden gene. Keşke dediğim, olsa dediğim, dileğim ise türlerin belirlenmesi, kayda alınması ve benzer etkinliklerin elma ve yurdumun yok olmaya yüz tutmuş bütün güzellikleri için düzenlenmesi.

05 Haziran 2010

Nothing Hill - Portobello Road

Bugüne kadar yazdığım en çok fotoğraflı yazı bu olacağa benziyor...

Nothing Hill'in bendeki hikayesi uzun ve hoş. Yıl 1999, o sıralar ev tekstili üreten bir firmanın üretim müdürlüğü görevim. 180 kişiden sorumluyum ve işler o kadar yoğun ki, nefes almaya bile zaman yok. Gene de aynı şirkette çalışan bir arkadaşımla arada derede fırsat yaratıp, sinemaya kaçabiliyoruz iş çıkışlarında. O sıralarda da bir film gösterime giriyor ve tanıtımı şu şekilde: İçinde Türkiye reklamı yapılan film! Hatta içinde Türkiye'nin adı geçsin diye birileri sponsor olmuş ve esas kız, esas oğlanın kitapçı dükkanına gittiğinde Türkiye gezi kitabı soruyor! Arkadaşımla diyoruz ki, bu filme gidelim...

O sıralar nereden bileceğim ki, evleneceğim, Cambridge'e yerleşeceğim ve birkaç sene sonrasında filmin çekildiği bu sokaklarda gezeceğim, hatta filmin çekildiği yerlerin(bahsi geçen kitapçı dükkanı yukarıdaki fotoğrafta mesela ama fikir babası olmuş, filmde burası stüdyoda canlandırılmış) fotoğraflarını çekeceğim.

Meşhur teras sahneleri bu evin terasında çekilmiş olacak... Pazarın içindeki ayrı bir ev de esas oğlanın evi olacak. Ben de onları bulacağım...

Peh! Hayalini bile aklımdan geçirmemiştim. Gidip seyretmiş, hoş anılarla eve dönmüştük.

Sonrasında da işe kaptırıp gitmiştik kendimizi. Yıllar sonra, eşim doğumgününde kendisine izin hediye etmiş, haydi dedi, bir yer bul Londra'da gezilecek. Bugün kendime tatil ve gezme hediye ettim. Benim ağzımdan hemen Nothing Hill çıktı. Cambridge'de yaşayan bir arkadaşımdan cumartesi günleri kurulan antika pazarını duymuştum ve gitmeyi çok istiyordum ama gideceğimiz gün perşembeye denk gelmesin mi?

Eh dedik gideriz, keşfederiz, beğenirsek bir de cumartesi gideriz tekrar. İyi ki de böyle demişiz. Hafta içi gezmemiz iyi oldu sakin kafaya. Kimseler yokken, biz keşiflerimizi yaptık. Meşhur kitapçı dükkanının karşısındaki yemek kitapları satan, aynı zamanda da içinde minik bir kafeterya barındıran yukarıda görülen bu dükkanı çok sevmiştim. Tijen'im ben İngiltere'deyken gelse, onu oraya mutlaka götürecektim.

Renk renk boyalı, Victoria dönemi evlerine bayılmıştım.

Terrace House diyorlar bu evlere. Biz de Cambridge'de böyle bir evde yaşadık.

Filmin unutulmazlarından olan şarkısı She'yi Mr. TD günlüğünde yazmıştı, hah demiştim ben de hikayesi de benden olsun, o zamanlardan fotoğrafları hazırlamaya başlamıştım ama aradan 4 yıl geçmiş, ben yazamamışım. Üzerine eşim 2, ben 1 defa daha ziyaret ettik bu sokakları.

Londra'ya yolu düşen bu sokaklardan geçmeden dönmesin. İster haftaiçi, ister haftasonu. Her ikisinde de ayrı güzel. Bol bol fotoğraf çekmek için haftaiçi, değişik pek çok şeyi aynı anda görmek için de cumartesi gününü öneririm.

Demiştim ya, anısı çok diye... Nothing Hill bana bir de çok güzel, özel bir dost kazandırdı. Ben taaa 2006'daki o yazıyı hazırlarken web'den yardım alayım demiştim ve o sırada Defne'nin günlüğüne denk gelmiştim. Arkadaşının ısrarı ile gitmiş o da. En çok da arkadaşının filmdeki bankı bulma talebine verdiği yanıta gülmüştüm. Demiş ki:
''Bankı bulmak zaten imkansız gibi birşey, çünkü Londra’daki parkların hepsinde aynı banklardan var. ''

O kadar haklı ki! Gelen bilir, hakikaten her yerde o banklar. Ancak Londra'da film turları meşhur, birileri de Nothing Hill turu yaparsa ve film şirketi ile anlaşırsa, belki ''o bank'' bulunur!

Sonrasında Defne'nin de Londra'da yaşadığını farkedip, Türk pikniği bahanesi ile St James's Park'ta buluşmuş, bol bol fotoğraf çekmiştik. Ortak yön çok olunca, bu buluşmalar artmıştı ve dost olmuştuk. İyi ki, o gün, o yazıyı görmüşüm...

Bana çok güzel bir dost kazandıran bu sokaklara mı, web'e mi, Defne'nin git gez, fotoğraflarını çek diyen arkadaşına mı teşekkür etmeliyim, onu bilemedim ama.

İngiltere'de çok da sık rastlanmayan, minik bir yokuş üzerine kurulu, bu sokaklarda irili ufaklı pek çok antikacı dükkanı var.

O güzelim binalarla, meşhur iki katlı, kırmızı otobüs birleşince bu görüntüyü yakalamamak olmazdı...

Ve yorulunca durup dinlenebileceğiniz bir durak noktası...

Gene renkli sokaklar...



Duke of Wellington Pub'i, pub'a ismini verenin ise apayrı bir hikayesi var... Hikaye başka zamana...

Nothing Hill ile ilgili detaylı bilgi, her zaman olduğu gibi gene Wikipedia'da var. Mutlaka okumanızı öneririm. Uzun uzun çeviri yapmama evin küçümeni izin vermiyor ne yazık ki.

Bir gün, bir ev yaptırmaya karar verirsem, bu kapılardan da yaptıracağım mutlaka...

Bu yukarıdaki çıkmaz sokağın sonunu da ekleyecektim, çok fazla fotoğraf olunca çıkarttım ama Wikipedia'da birileri eklemiş. Demek ki, bir tek ben sevmemişim orayı, başkalarının da dikkatini çekmiş. O kadar şirin ki!

Genelde publarda bu kadar çok çiçek olur ama bir eve de böyle bir dış cephe hazırlayabiliyorlarmış demekki.

Cumartesi günleri kurulan pazardan bu görüntüler de. Beni havaalanına bıraktıktan sonra eşim gitmiş oralara ve görüntülemiş.

İngiltere'de çoğu ekmeğin içinin çiğ olup, tost makinasında kızartmadan yenilip yutulamaz olduğunu düşünürsek, neden bu kadar çok ekmeğin olduğunu da anlarız.

Heykel insanlar burada da karşımızda. Heryerde onlar var!

Ve mutlaka gidilmesi gereken, o sokakta gördüğüm en büyük, en ilginç antikacı dükkanı.

Kapısı bile orjinal. Genelde içindeki eşyaları pub açanlar, dekorasyon malzemesi olarak alıyorlarmış.

Bu oturakları da pub'a koyup koymadıklarını bilmiyorum ama içine çiçek ekip bahçesine koyanları gördüm. Eski değil bir de bunlar. Eskiden var olanların taklidi. Düşündükçe midem kalkıyor ama. Tuvaletler yokmuş eskiden İngiltere'de ve her yatağın altında bunlardan varmış. Üstelik eğer gece tuvaleti gelen olursa, içi dolu halde sabaha kadar yatağın altında bunlar beklermiş! Çok eski bir ev gezmiştik de, sanki o koku yıllarca o odaya sinmiş gibi gelmişti bana. Belki de psikolojik olarak, belki de gerçekten. Çünkü arkadaşım da aynı şeyi hissetmişti benimle gezen, benden habersiz.


Bir gün kızıma da almak istediğim bebek evi... O kadar şirin oluyorlar ki! Minik minik tüm eşyalardan da oluyor içinde. Minik pirinç avizeler, şamdanlar, koltuk takımları, perdeler, ne isterseniz. Eskiden soylu aileler kız çocuklarını hem bu evlerle oynatırlar, hem de bir ev nasıl idare ediliri anlatırlarmış. Oğlanlar da babalarının yanında kitap okur, müzik aleti çalmayı, ata binmeyi, avlanmayı öğrenirmiş. Sofralar bu evlerin olmazsa olmazlarındanmış. Kızlar masa düzenini, gelen misafirlerin nasıl oturtulacağını mutlaka bu evlerin içindeki minik sofralarda öğrenirlermiş.


Bizim küçümene bu attan da almayı isterdim ama kendisi masa üstlerinde gezmeyi, elektrik kabloları arasında slalom yaparak, komando gibi sürünmeyi daha çok sevdiğinden ata tenezzül etmezdi gibi geliyor bana.

Kapalı olduğundan içinde ne olduğunu keşfedemediğim ama levhasına bayıldığım dükkan!

İlk gördüğümde güllü dallı hallerini hiç beğenmediğim, sonradan da çok meşhur olduklarını öğrendiğim yemek takımı. O kadar pahallı ki, ikinci eli bile el yakıyor!

Bu mavi süsler de İngiltere'nin meşhurlarından. Epey kovalamıştım indirimlerde kendilerini ama bir türlü yakalayamamıştım. Kesin dönüş yaparken alırım deyip de dönmeden mahsur kalınca, alamadıklarımdan...

Bu süslü hanımlar da birer kupa! Gene antika pazarından.

Minik ilaç kutucukları...

Benim gibi kolleksiyonunu yapanlar için bol miktarda porselen yüksükler...

Amca yasak çekme diyene kadar çektiğim tiyatro kostümleri...

Bilmem kaç odalı mahlikanelerin odalarının mı, dolaplarının mı bilinmeyen anahtarları, kim bunun kolleksiyonunu yaparsa artık...

Daha çok yaşlıların oynadıkları tahta ''Boule'' topları.

Araba parçaları...



Kurşun askere alternatif tahta askerler. Eh malum İngiltere'nin ağacı, odunu bol.


FSD'nin etiket hafiyeleri için bol bol mercek! Yiyeceklerin içindekileri okumak için keşke ben de bir tane edinseymişim bunlardan. Başta E ile başlayan katkı maddeleri olmak üzere o kadar çok zararlı şey var ki yenmemesi gereken, bizi hasta eden!

Benim bebek kolleksiyonuma güzel bebekler...

Bu bebeklerin olduğu dükkandaki çalışan kız Türk idi ve o sokakta pek çok Türkçe konuşan vardı.

İtalya'ya gitmeyi gerektirmeyen masklar...

Kim bilir kimlerin kapısını süslemiş Father Christmas!

İsteyene Elvis, isteyene koltuk, isteyene takılar...

Saat onaran amcanın tanıtım biblosu.

Hintli amcanın süslü arabası.

Grafittiler...

Yok yok bu sokaklarda.

Dövme yaptırmak isteyenlere dükkanlar.

Helal et arayanlara kasaplar.

En güzeli de iki tekerlekli araçların özel park yerleri.

Çeşit çeşit askıdaki çiçekler...

Hatta çiçek topları...

Bizde balkona asılan halılar yerine banyo paspası var burada ama olsun, bu kadar çiçeğin güzelliğini kim bozar?

Benim çok sevdiğim minik çaycı dükkanları...

Publar...

Apartmanlar...
Evler...

Anı plakası taşıyan evler...



Minik otelcikler...

Posh hanımlara kıyafet satan dükkanlar. Aralarında özellikle renkleri ve desenleri benim çok hoşuma giden Cath Kidston da var. Yok yok buralarda.

Karayiplerden gelip, bu civara yerleşen insanlar da ayrı bir ün katmışlar. Yukarıdaki fotoğraf yerin lüks semtinden, pek Karayipliler yok buralarda ama sokağın sonunda onların olduğu alan hem biraz dikkatli gezmeyi gerektiriyor, hem de çok renkli. İki ayrı uç işte... Hem gelir düzeyi açısından, hem görüşler açısından ama sonuçta eski İngiltere'ye inat zıt, ters yönlerde ama aynı yerde!

Ben burada otursam dedirten ev...

Bende yemek ye diyen dükkan...

Dedim ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın buralara. Hele Ağustos'ta yolunuz düşerse de
Karnaval'ı kaçırmayın. Özellikle Karnaval'ın fotoğraflarını çekmek için, o dönemde Londra'ya gidenler var. Biz Luton'da karnavala denk geldik. İnsan hayatında bir defa görmeli dedik...

Son fotoğraf da dönüş yolundan, iki katlı, kırmızı otobüsün üst kat penceresinden. Bol çiçekli, klasik bir İngiliz Pub'ı ve müdavimleri...

Kim bilir belki bir gün, o sokaklarda sizinle de karşılaşırız?