18 Şubat 2011

Sincabın Götürdüğü Yer

Yazı olarak, ne yazsam diye düşünüp fotoğrafları karıştırırken, bazılarının isimlendirilmediklerini farkettim. Yıl, ay, gün, fotoğraf numarası, çekildiği yer şeklinde bir adlandırmamız vardı eskiden. Ama sırala deyince sorun çıkarttığını farkedip sadece sayısal verileri tutmaya, isim yazmamaya başlamıştım. Dosya adında topluyordum onları da. Ama bazı yerler vardı ki, onları dosya adı olarak da oturtamadım. Adreslerini ararken sevgili tonton sincabımı gördüm ve çekildiği yere, Londra'da çalışırken, güneşli, yağmursuz bir öğlen arasında, yemeğe çıktığımızda(İngiltere'de şirketler yemek vermezler, siz ya evden götürürsünüz ya dışarıda yersiniz ya da şirket bir firma ile anlaşır-kampüs ve enstitüler bunu uyguluyor, o da şehirden uzaklarsa-bir alanı kiraya verir, siz de paşa paşa paranızı ödeyip yemeğinizi yersiniz) mezarlıkta karşılaşmış, yemeğini paylaşan insanların sayesinde bir iki poz yakalamıştık. İşte o mezarlığın bulunduğu yerin adı nedir diye GoogleMaps'e girmiştim, büyüt derken, tesadüfen bir baktım sokaklarda canlı canlı dolaşıyorum! Muhteşem!

Her sabah Cambridge'den, Liverpool Street istasyonuna gelişim, sabahları promosyon ürün dağıtanların arasından hızlı hızlı yürüyüşüm, bazen konserve bir çorba, bazen bez bir çanta içerisinde reklam broşürlerinin elime tutuşturuluşu, insanların karınca gibi hızla akıp gitmeleri, Pret A Manger'in önünden her geçişimde Blueberry Muffin'ini çok sevip benim yerime de ye bir tane diyen Sedef ablamın kulaklarını çınlatışım, Marks and Spencer'dan, şirketin muhasebecisinin aldığı acayip sütümsülere nispet, organik sütümü alışım, Gap'in vitrinine şöyle gözucu ile bir bakışım,




binanın tepesindeki heykele içimden el sallayışım, çiçeklere, ağaçlara, büyülenmiş gibi bakışım, ani fırlayan arabalara, yoğun trafiğe takılmadan rahatça karşıdan karşıya geçişim, iş ve ev arasında rahat yürüyebilmek, vasıtaya binebilmek için takım elbiselerinin altına spor ayakkabı giyen hanım ve beylere gülümseyişim(çok komik duruyor kesinlikle, muhteşem formal bir kıyafet ve altında spor ayakkabı! İş yerinde değiştirip gene yürüyüş sırasında spor ayakkabıya dönüyorlar), bisikletinin pedalına asılanlara ha gayret deyişim, her sabah rutin karşılaştığım insanların bana, benim onlara selam verişim, tarihi binalara hayran hayran bakışım... Hepsi tek tek gözümün önüne geldiler. Gelmekle kalmadılar Googlemaps ile birlikte yeniden o yolu yürüdüm. Şirkete sabah ilk ayak basan genelde ben oluyordum. Bu da patronumu şaşırtıyordu. Kahvesine benim aldığım sütten katıp, muhasebeciye gıyabında söylenirken, en uzaktan gelen ilk geliyor, en yakındaki en son deyip duruyordu. Hep öyle olmaz mı? O geç kalmasın diye motosikleti ile gelirken, eşi son model kocaman arabasıyla trafiğe söylene söylene işe varıyordu. Birisi Hacney'de doğup büyümüş bir sokak çocuğu, diğeri hanım hanımcık, sosyetik bir İngiliz kızı idi. Birisinin üstündekileri görseniz eline üç beş kuruş tutuşturursunuz, diğeri ise podyumdan fırlamış manken sanırsınız...Bu uyumsuz uyuma şaşardım hep...

Dönüş yolunda, bu sefer ben de hızlanırdım. Treni kaçırmamak ve oturmayı başarmak gerekli idi. Gece tek başına Londra'da kalmak da vardı ucunda, kalmak birşey değilde, önceden rezervasyon yaptırmayınca hiçbir otel kabul etmeyeceği gibi, maaşı kediye yüklemek de vardı ucunda. Zaten yarısı trene gidiyordu, kalanın yarısı da yemeğe... 

Bu sefer aynı dükkanlar, aynı doğrultuda ücretsiz gazete dağıtanlar elime çeşit çeşit gazete tutuştururlardı. Şehirde kalanlar publarda buluşup sohbet ederlerdi. İngiliz publarının sadece içki içilen yerler olmadığını, aynı zamanda birer lokanta da olduklarını söylememe bilmem gerek var mı? Işıltılı kocaman şehirden, kalabalık yüzünden peronunu güç bela öğrendiğim trenime binip Cambridge'e doğru yola koyulduğumda, okumak için işyerinden aldığım bir dosya ya da gazetelerim olurdu, varıncaya kadar da nefes almadan onları bitirirdim. Kendi minik, yeşil şehrime vardığımda ise herkes evine çekilmiş, sokaklar bomboş olurdu. Terkedilmiş gibi... Issız.. Buz gibi... O beklediğim otobüs bir türlü gelmez, bazen bozulur, bazen seferi kaldırılır, bazen saatlerce bekletirdi. İşte o anlar bisikletle gelseydim keşke derdim ama pedala basacak hal kalmamış olurdu çoğu zaman. Saat 22:00 sıraları eve vasıl olduğumda, goncam yemeğini yemiş, kahvesini yudumluyor olurdu. Eh onun 18:00'de eve vardığını düşünürsek... Yemek bile yemeden kafayı vurup yatmak en güzeli gelirdi ama yorgunluktan uyuyamazdım...

Sabah trende de uyuyamazdım... Ama insanları gözlemlemek çok hoşuma giderdi. Kim hangi istasyondan biniyor, hangi vagonu tercih ediyor, nerede iniyor, ezberlemiştim! İngilizler'in asla yapmayacakları birşey bu herhalde. Ondan başka, sabahları perde kapatma ve evlerin içine bakma adeti olmayan bu memlekette, hangi evlerin ışıkları yanıyor, o evde kimler yaşıyor, hangi şirketler tren yolu üzerinde, kapıları ne zaman açılıyor, bunları da öğrenmiştim... Oyuncak müzesi görünüyordu iki istasyon arasında Londra'ya yaklaştığımızda. Birgün diyordum, buraya gelmeli... Başka bir tekstil firması vardı gene tren yoluna yakın o Oyuncak Müzesinden sonra, bu işten ayrılırsam, o firmaya müracat edebilirim diye geçiyordu içimden... Sonra yok yok istasyona uzak ve kötü bir mahalleye benziyor oraları olmaz diyordum...

Sonra gene en başa dönüp o yolda yürüyordum... Liverpool Street istasyonu ve şirket arasındaki.

Öğle tatillerini sever olmuştum. Civarda makarna ve benzeri ev yemekleri yiyebileceğimiz bir Türk lokantası bulmuştuk, yakında bir kebapçı. Oralara gidince Türkçe konuşmak en büyük lüksümdü. Arada ikram ettikleri bir çay kırk yıllık dost hediyesi gibiydi. Bazen minik pazarlara denk geliyorduk dönüş yolu üzerinde. Bazen de yıkılan bir binanın boş alanına kurulmuş bir parka, soluklanmak için. Ama en güzeli tek başıma, şu kadar dakikada şuraya gideceğim işte, ya bir daha fırsatım olmazsa diye kaçtığım o binaların fotoğrafını çektiğim günkü öğle tatilimdi. Hakikaten de ne 30 St Mary Axe'ı(The Gherkin) ne de Llyod's Binasını u bir daha göremedim!

Oxford Street'teki Arcadia Group(Top Shop, Top Men gibi markaların üreticisi) binasındaki Fit Session'lara(canlı mankenler üzerinde tekstil ürününün numunelerinin nasıl durduğuna bakılıp, yapılacak düzeltmelerin, değişikliklerin üreticiye gösterilmesi diyebiliriz özetle) , tasarımcıların uçuk kıyafetleri ile önümden süzüldükleri bekleme salonuna, mayodan, şapkaya, hamile kıyafetlerine numunelerin uçuştuğu o bankoya bir daha gidemedim.

Güzel miydi, güzeldi. Yorucu muydu? Yorucu idi. Ama sevince hisseliyor muydu? Hissedilmiyor, hissedilse de gam yenmiyordu. Şimdilerde özleniyor mu? Zaman zaman dalıp gidip hatırlamak hoşuma gitse de(şu anda yazılı yaptığım gibi) yanımda öyle güzel bir Uğur Böcüğü var ki, onunla olmak dünyalara bedel! Ülkemde olmak ise paha biçilmez!

Not: Sincabı sevenler için buyrun bir de buraya bakın diyorum. Oradakileri daha çok seveceksiniz.

13 yorum:

Benden Bizden dedi ki...

ah ahhhh, benim de gozumde canlandi londra gunleri simdi... bazen cok ozluyorum oralari... sincap da super :))

Meyra dedi ki...

ben sincapa takıldım çok tatlı:)

Anne ve Bebisi dedi ki...

Cok guzel yazmissin Bercestem :) Liverpool street station en sevdigim istasyondur :)

Berceste dedi ki...

Çocuklar için çok güzel şeyler vardı Benden Bizden, eğitim için, oyun için, benim bile çok ilgimi çeken. En başta kütüphaneler harikaydı! Hele Cambridge'e yeni bir kütüphane yaptılar ki! Anlatmakla bitmez diyor görenler...Bazen bizim kızın olanaklarını elinden mi aldım diye düşünmüyor değilim ama eğitim ne kadar eleştirsek de hala Türkiye'de daha iyi bence.

Meyra sincabı sevdiysen bir de bunu oku o zaman :) http://berceste.blogspot.com/2006/10/sinsin-ailesi.html Dur hatta yazının altına bağlantı vereyim :)

Berceste dedi ki...

Ben cevap yazarken sen yorum yazmışsın Esra :) Teşekkür ederim. Senin istasyonun neresi merak ettim şimdi ;-)

ipek biçer dedi ki...

Easter için İngiltere biletimi aldım.
Bil bakalım Stansted havaalanında inip, ilk durak nereye gidiyorum?? ;)
kulaklarını çınlatacağım:)
sevgiler

Berceste dedi ki...

Aaaaah İpek :) Stanstead'e en yakın Cambridge, bizim evin havaalanı orası olmuştu! Gerçi THY sonradan uçuşları değiştirdi ama yeni değişiklikler var gene sanırım! Bak şimdi orada olamadığıma üzüldüm :(( Nerede kalacaksınız? Sana gezi programı göndereyim mi? Cambridge'de mutlaka gidilmesi, görülmesi gereken yerler şeklinde :)

Deli Anne dedi ki...

İnsan nerde yaşarsa yaşarın bir yanını bırakıyor sanki orda.. Bir özlem illa ki kalıyor bünyede.. bende öyle en azından.. Seni okurken ben bile görmediğiim Londra'yı özledim, hissettim..

banurose dedi ki...

ben londrada yasiyorum, ilk yillarim boyle senin ki gibi kosturmacali ve underground'da gecti. Simdi aile yasamina gectik ve kuzeyde oturuyorum ama vallahi birden ilk yillara donmek istedim :))

Berceste dedi ki...

Öyle galiba Deli Anne. Yeniden yaşa desen istemem(aman büyük söz olmasın), ama 6 ay orada, 6 ay ülkende ol desen belki ;-)

Benim bu koşturmacam pek kısa sürdü Banu. Genelde evin sultanıydım :) Bahçemle, arkadaşlarımla, fotoğraf makinemle, Türk Elişleri kursu ile doluydu İngiltere günleri. Bu dönem minik bir çeşni şeklinde geldi, geçti. Hep değil ama ara ara bu dönemleri yaşamak güzel :)

ayçobanı dedi ki...

Ben en son gunubirligine gidip geldim Dilek!! Ama oyle cok istedim ki yakip bileti kendime bir Londra keyfi yaptirmayi. Yapamadim tabi, pfff ;)

ipek biçer dedi ki...

Evet Dilek, evet; lütfen gönder..
İnişte direkt Cambridge'e gideceğiz, orqada yarım günüm var. Wokingham da kardeşimin evinde kalacağım. Sonrasında, Reading, Londra; gezip duracağım. Tavsiyelerini beklerim:)
sevgiler

Evin Kedisi dedi ki...

Onu bunu bilmem ama bu internet denilen olay inanılmaz bir şey. Şu tecrübeleri paylaşmak başka türlü mümkün olur muydu?! Öptüm...