| 04 Şubat 2010 |
| View Tube Diye Bir Yer Ve Bizdeki Durumlar |

İngiltere'ye ilk gidişimde binalara hayran, evlere hayran dönmüştüm Türkiye'ye. O turistlik bir gezi idi kuzenimle(gerçi hep bahsediyorum ya olsun, gene belirteyim) Yıllar sonra o evlerden birisinin içinde yaşarken ve başka ev ararken dışının sizi, içinin beni yaktığını öğrensem de gene hayranlıktan vazgeçemedim. Yukarıdaki fotoğrafta Lloyds var mesela. Bütün atık su, kalorifer vs boruları dışarıda olan. Kimine göre(bana mesela) ilginç, kimine göre ucube, kimine göre harika bir bina! Böyle saymakla bitmeyen binalar var şehr-i Londra'da. Daha pek çoğu İngiltere'nin çeşitli şehirlerinde. Tek tek hikayesi olan, anlatılası yapılar. Mimarliği konuşturan, yeni, eski pek çok eser... İngilizlerin sevdiğim yanlarından biri tutumlu oluşları, dünyanın en zengin kadınlarından olan kraliçeleri dahil, parayı har vurup, harman savurmayı sevmemeleri, ellerindekileri başka kaynaklara dönüştürmeyi sevmeleri. Bir başkası da doğa dostu olmaları. Sivrisineklere bile yaşam alanları hazırlamaları.(İnsanlara tanıdıkları yaşam hakkı tartışılır, o ayrı!) Geçenlerde İngiltere'deyken üye olduğum gruplardan birinden, e-posta geldi. Şimdilerde Londra harıl harıl Olimpiyatlara hazılanıyor. Muhteşem denebilecek bir alt yapıyla üstelik. Son dakika dökülen asfaltlarla değil! Olimpiyat projesinde çalışan arkadaşlardan birisi, bizim buralara bir cafe açıldı, tamamen bizim inşaatın atık malzemeleriyle yaptılar, gelin buluşalım orada demiş. Merak ettim, yok mu fotoğrafı, neyin nesidir bu, nasıl atıklar geri dönüştü, derken bir başka arkadaş adını söyleyiverdi. ''View Tube!'' Meğer atıklar cafe'ye dönüşmüş, adı bile konmuş, web sitelerinde yeralmaya başlamış bile! Şapka çıkartılası bir durum daha! Google'a danıştım haliyle, meraktan çatlayarak... Öğrendim ki, - Tümüyle inşaat sırasında şantiye olarak kullanılan gemi container'ları kullanılmış, çöpe atılmamış.
- Bu isim altında cafe, sanatçılar için sergi alanı ve eğitim ve turistler için bilgilendirme bölümleri varmış.
- Olimpiyat alanının bu kısmını tümüyle görebileceğiniz bir konumdaymış. Hem inşaatı sırasında, hem de bittikten sonra...
- Bisiklet kiralayabileceğiniz yerleri de içeriyormuş(İngiltere'nin olmazsa olmazı).
- Olimpiyatlar bittikten sonra The Greenway projesinin bir parçası olacakmış.
- Altyapısı hazırlanırken tüm devlet kuruluşları seferber olmuş ve kısa sürede bitirilmiş
- Eğitim vermek isteyenler için 30 kişilik eğitim alanları kiraya verilebilecekmiş. Konu olarak coğrafya, tarih, bilim, sanat ve elişleri, vatandaşlık seçilmiş.
Daha iki sene öncesinden eğitimle başlıyorlar yani. Yemek bahane! Orada olsam gidip bir keşif yapmak isterdim doğrusu. Gelelim bize! Bir inşaat alanı da bizde var. Üst katta! 39 senelik komşumuzun kafası birilerine kızdı, evini sattı, çekti gitti. Gittiği gün bizim Ponpon hanımın doğumgününe denk geldi. Sabah yatağımızdan çekirge gibi zıplayarak uyandık. Nooooluyoruz, ev mi yıkılıyor soruları kafamızda. Hatta yataktan atlayıp, küçümeni alıp, cenin pozisyonuna geçmeyi düşündüm, deprem oluyor diye korkarak. Meğer sayın yeni komşularımız tadilat(!!!!?????) yapacaklarmış! Evde birbirimizin sesini duymak ne mümkün? Saç kurutma makinası ya da süpürge çalışırken ya da sesimizi azıcık birbirimize karşı yükselttiğimizde bile ağlayan hassas küçümen zırıl zırıl ağlıyor... E misafirler gelecek. Bir de kar yağmış, heryer bembeyaz olmuş o gün, alıp milleti başka yere götürmek çare değil. Saçını başını yolmamak imkansız insanın. Kabus!(Ama sonradan öğrendik bu kabus değilmiş, jenerikmiş, kabus bilahare gelecekmiş!) Eşim çıktı yukarı, durumu anlattı, ricada bulundu. Ustalar ev sahibine haber etmiş, beyefendi lütfedip aradı!(Hani benim bildiğim, biz yeni komşunuzuz, evde değişiklik yapacağız, sizi biraz üzeceğiz ama kusura bakmayın diyerek başlanır. Yüzyüze görüşme istenmiyorsa yöneticiye haber edilir, yok olmadı, panoya, cama yazı asılır değil mi? Üstelik eşi çocukluk arkadaşım, gene aynı siteden ama İngiltere'de olduğum süreçte karşılaşamadığımız...) Beyefendi konuşmanın bir yerinde doğalgaz sobası kullanıyor musunuz diye sordu. Niçin sordunuz deyince ortaya çıktı durum. Sormasam kafadan girişecek, hoş girişti de ya neyse... Ortak bacalardan yer kazanmaları lazımmış, yıkacaklar!!! Dedim bu iş böyle olmaz, siz rica edeyim bir gelin, konuşalım karşılıklı. Allah razı olsun, o gün gürültü kesildi, üzmediler bizi. Akşam da sözlerinde durup geldiler kayınvalidesi ile. Yok yok sizi üzer miyiz, hiçbirşeyi ellemeyeceğiz diye bizi rahatlatan kayınvalidenin ipiyle kuyuya inilmeyeceğini bir sonraki gün öğreneceğimizi nereden bilelim???? Gene sabah çekirge durumları... Bu sefer bacalardan gelen moloz sesleri eşliğinde üstelik! Ben tam gaz yukarı... Hani ellemeyecektiniz??? Talimat böyle, ev sahibiyle konuşun! Komşu teyzenin zili çalınır, ne dediniz, ne yapıyorsunuz böyle diyecek olunur. 3.kattan kapıyı bile açmaya tenezzül etmeden, camdan bağırarak yarı beline dek aşağı sarkan komşu teyzenin ''Herkes yaptı, kimsede sorun olmadı, ne diye sorun çıkartıyorsun? cevabıyla sarsılarak kendine gelinir, konuşmakla bir yere varılamayacağı anlaşılır. Sitenin geçmişinde fuel oil'siz kalınan günlerde kaloriferlerin kapatılmışlığı, soba yakılmışlığı vardır. Üç defa yakıt sistemi değiştirilmiştir. Ayrıca erken kapatılan ve geç yanan kaloriferler yüzünden çocuklu evde o bacalara ne zaman ihtiyaç duyulacağı belli değildir. Asla ve asla yıkılmamalıdır!!! Bundan başka banyodaki şofben ve mutfaktaki davlumbaz bacaları(kendileri, üst katımız değil de kayınvalideninki, gecekondu usulü camdan verilmiş, kat mülkiyeti kanunu'na aykırı olarak) da yıkılmaya çalışılmaktadır. Ocağın dumanı nereye gidecektir??? Ev sahibi damat aranır... Binbir hikaye dinlenir, plastik boruyla yeni baca yapılacak denir... Yanıcı madde ile!!!! Olurdu, olmazdı, bakılır sonuç çıkmayacaktır, Belediyede soluk alınır! Çare bulunacağı sanılır... Bir sonraki gün ev sallanmaktadır! Şaka ya da abartı değil, resmen sallanmaktadır! Koridordaki ayna hip hop öğrenmeye merak sarmıştır. Avizeler salıncak olmaya niyetlidir. Anne eşhedü enla ilahe illah diye cümleler kurmaktadır. Hani ta ta ta diye yollarda çalışan asfalt kırma makinaları vardır ya, onlardan evin içinde tam da tepemizde çalıştırılmaktadır! Üç usta, üç ayrı koldan yıkım işlemine başlamıştır! Evin hangi odasına kaçsanız tepemize geliyor bunlar, nidaları ile diğerine koşmak zorunda kalırsınız. Panikle birbirinize çarparsınız. Nasıl birşeydir bu diye sorarsınız ve gümmmm diye inen duvardan anlarsınız ki, epey zor, yıkılmaması gereken bir duvar aşağı indirilmiştir! Site yönetim toplantısında tanıştığınız inşaat mühendisi bir kat maliki, ricanız üzerine evinizi ziyaret eder, acaba dediğiniz duvarın, asla yıkılmaması gereken bir taşıyıcı duvar olduğunu öğrenirsiniz. Depremde komşularınızı bekleyin, size gelecekler diye de ilave eder bilirkişi lik de yapan komşunuz. Beyninizden vurulmuşa dönersiniz!!!! Ailenizin 45 senelik emeği, dişinizden tırnağınızdan arttırarak biriktirdiklerinizle başınızı soktuğunuz yuvanız, tehdit altındadır! Üstelik İstanbul'daki en güvenli inşaatlardan biri olduğunu ispatlamışken, 1 günde herşey allak bullak olmuştur... Belediye'ye güvenirsiniz... Kar durumunu bahane eden Belediye 4 gün sonra gelir ve hiçbirşey yapmadan gider! Hala dilekçenize yazılı cevap beklemektesinizdir... Bir sonraki gün anneniz ''Olmaz ya bu kadar!'' diye bağırırken uyanırsınız. Koşunca görürsünüz ki, odalardan birinin tavanından su akmaktadır! Yorganı ıslanan anne bu ıslaklık da ne diye uykusundan uyanmıştır. Anlarsınız ki, yeni komşularınızın ustaları, harcı, yere birşey sermeden doğrudan zeminde karmaktadırlar! Sokakta harç karıp, yukarıya taşımaya üşenmişlerdir! Bütün gün elinizde binanın mimari projeleri, yaşayacak mı bu hasta doktor bey merakı ile tanıdık inşaat mühendisleri gezilir... Akşama kapıya içimizi rahatlatmak isteyen komşumuzun inşaat mühendisi ağabeyi gelerek o taşıyıcı duvar değildir buyurur ama ne kartı vardır, ne kim olduğunu söylemiştir. Sadece içiniz rahat olsun demiştir... Bu sabah tam da yatağımızın üzerinden gelen ta ta ta sesleri ve kuyruğuna basılmış kedi nidasıyla ağlayan bir bebek eşliğinde uyanılır. Bütün gün ayak sesleri ve gürültüler takip edilir gene neresi başımıza yıkılacak korkusuyla beklenir! Panjurlara, camların mermerlerine şap şap gelen harç sesleri eşliğinde sinir krizi geçirilir. Şimdi sorarım, Avrupa Birliği diye tepinen yönetimimiz, kendi işlerine gelene göre kanun kural değiştireceklerine neden kaçak inşaat ve imar işlerine el atmazlar? Tadilat diye başlanan bir yer inşaata döndüğünde bu da ne kardeşim demezler? 6 ay öncesinden tadilat ya da inşaat izni alındığı, yapılacak inşaatın komşuların oyuna sunulduğu, sorulduğu halde, inşaat başladıktan sonra, bir ağacın köküne zarar gelebilir diyen, dikkat edin geldi, geliyor demiyorum, gelebilir diyen komşunun dilekçesi ile bir diğerinin inşaatını durdurarak bilir kişi gönderen ve bütün projeyi değiştirten Cambridge Belediyesi bir yanda... Bizim Belediye bir yanda... Kıyas nasıl yapılır? Evimin yaşanılabilirliğini ben nasıl kanıtlarım? Depremde ne olacağımızı bize kim söyleyebilir? Bu ülke, bu vatandaş bu kadar sahipsiz midir? Etiketler: İngiltere, Londra, Türkiye |
22:50 sularında Berceste tarafından yayınlandı.   |
|
|
| 07 Ocak 2010 |
| Babaannemin Patchwork Elbezi Hediyesi |
Babaannem elişlerinde ilk öğretmenim, oyun arkadaşım, oda arkadaşım, hayal perim ve daha pek çok tarif edemediğim güzel şey.
Ortaokul 3.sınıfa kadar benimleydi. Kaçamaklar yapar, benim en sevdiğim şeyleri alırdı. Bazen yiyecek bir poğaça, bazen en sevdiğim kitap, bazen yün, bazen kumaş.
Dedemin üç aylıklarını aldıklarında, beni önüne katar, gel gezelim azıcık der, o gezinin sonunda da hoşnut olacağım, güzel birşeylerle dönerdik eve. En çok da kitap alırdık. (Şimdilerde o kitapçının yeri bile kalmadı gitti, ne yazık ki). Aldığımız kitabı önce o okurdu. Gece odamızda babaannemin başucundaki lamba her daim yanar, günlük gazeteler, okunması gereken kitaplar tek tek o lambanın eşliğinde bitirilirdi. Dolayısı ile kendisi de ayaklı kütüphane idi. Ödevlerimi yaparken ona sadece sormam yeterdi. Önce anlatır, sonra da hangi kitabın, hangi bölümünde bulabileceğimi söyleyiverirdi. Gündüzleri de her daim yanan sigarası(babaannemin tek nefret ettiğim yanı sigara içmesi idi) eşliğinde çeşit çeşit elişleri geçerdi elinden. Bazen dedemin eskiyen gömleğinin yakası değişir, bazen benim bebeklerime elbiseler dikilir, örülür, bazen bana çeşit çeşit kıyafetler dikilirdi. Etamin işi köşe yastıkları yapılır, eskiyen herşey tamir edilirdi. Eh onlar 2 farklı Dünya Savaşı görmüş neslin insanıydı, kolay değildi. Bulunan herşey değerlendirilirdi. Bir çöpün atılması bile ziyandı. Bana hep kırıntıları asla musluğun içine atma, kağıtla sofradan süpür, mümkünse cam önüne koy, kuşlar yesin, yok mümkün değilse, çöpe silkele, atıldığı yerde bir sahibi çıkar, kanalizasyonla karışmasınlar derdi.
İlk işimi 5 yaşında iken etamin üzerine işlemiştim. Önce çizgiler, sonra da zigzaglar yapmıştım rengarenk. Ardından iğne ardı bir ayıcık işlemiştik babaannemle birlikte. Takıldığım yerlerde onun yardımıyla. Samanyolu dergisinden nasıl motifi çıkartacağımı da öğrenmiştim daha o yaşta. Rakam dergileri, La Familialar, Samanyolu dergileri, Burda dergileri en yakın arkadaşımdı. Yapamadığım işlere bile saatlerce bakar, birgün yapabilmenin hayalini kurardım.
 Öldüğü gün bile babaanneciğim karşı komşumuzun oğluna yün fanila örmeye çalışıyordu. Bronşitine iyi geleceği düşüncesi ile! Onun döneminde ilkokulu bile okumak büyük başarı iken, o ortaokulu, üstelik Burhan Felek'in öğrencisi olma şansını yakalayarak, bitirmiş. Annesi ile kız meslek lisesi ya da düz lise okuması konusunda itilafa düşerek, inadı tutmuş, dikiş aşkına düz liseye gitmeyi reddetmişti. Sonrasında da hep dikiş en büyük aşkı, en yakın arkadaşı, hem de mesleği olmuştu. Tüm detayları da kendi kendine öğrenmişti. O kadar ki, boncuklardan yapılma bir yaka iğnesini görüp, üstelik sadece birkaç saniye görüp, sabaha kadar aklında kaldığı kadarıyla motifini çıkartmış, ama nasıl olup da dik durabildiğini çözememiş, en sonunda elektrik teli kullanmayı akıl edip, tıpatıp aynısını yapıp, içi rahat uyuyabilmişti. Sadece kendi merakı ile Beyaz Rus komşusundan o nedir, bu nedir diye sorarak Rusça, Ermeni komşusundan Ermenice, Rum komşularından da Rumca öğrenmiş, ana dili kadar da iyi telaffuz edebilmişti.  Yaşlılık zamanlarının başyapıtları da bu patchwork elbezleri olmuştu. Onardığı her bir kumaş parçasını mücevher kutusuna koyar gibi tek tek düzeltir, keser, kutuya yerleştirirdi. Zamanı gelince de renklerine göre düzenler, bu elbezlerini yapardı. O zamanlar binbir çeşit elbezi marketlerde satılmazdı elbet. Bizim mutfak masasısının kırıntıları önce kağıtla toplanır, sonra da masa bu bezlerle silinirdi. Arada imalat kullanımı aşar, o zaman da bu elbezleri, konuya komşuya, beğenen dostlara hediye edilirdi. Bittiğinde eve gelen hangi misafirse yanındaki, onun olurdu bu elbezleri. Babaannemden sonra en çok bu elbezlerinden aradım ben evde. Bulamadım. Hepsini hediye etmiş. Bize bir tane bile bırakmamış diye üzülür dururdum senelerdir. Taaa ki, komşumuz bak sana ne buldum diye bu elbezini getirene kadar. Mavi benekli desenli kumaşlar babaannemin elbisesinden, diğerleri de dedemin gömleklerinden artan kumaşlardan. Tek tek ölçülüp biçilip aynı ebada getirilmiş. Denk gelmeyenler birbirine eklenerek ölçü tutturulmuş. Üstelik benim gibi karton destek kullanmadan, şimdilerde 100 yaşını aşan, üzerinde cetvel, ölçü adına hiçbirşeyi olmayan bir dikiş makinası marifetiyle... Arkasına mermerşahiden astar yapılmış. Mis gibi kullanıma hazır, lavanta kokulu. Babaannem kokulu... Kim kıyabilir ki ona? Etiketler: Elişi |
00:25 sularında Berceste tarafından yayınlandı.   |
|
|
| 30 Ekim 2009 |
| Genleri İle Oynanmış Tohumları Yemek İstemiyorum! |
(Fotoğrafın üzerine tıklayarak daha net okuyabilirsiniz)
Bencilim, bencilsin, benciliz...
Bencilim, çünkü dünyada bu kadar aç insan varken, yurdumun toprakları üzerinde yetişen binbir çeşit bitki türü başka ülkelerde botanik bahçelerinde en nadir köşelerde sergilenirken ve onların bir kısmı ile ben beslenebilirken, genleri ile oynanmış tohumları ülkemde istemiyorum! İstemiyorum, çünkü biliyorum ki o tohumlar, zamanla ve bilinçsiz kullanımla botanik bahçelerine giden bitkilerimize kadar ulaşacak, günü geldiğinde yurdum toprakları kısır kalacak ve o aç insanlara bir gün yiyecek gönderebilme hayalim bile sona erecek. Ülkem tarım ülkesi iken, bunca kurulmuş fabrikamız, bunca kurulu düzenimiz varken hepsi tek tek yok edilip dışa bağımlı hale getirilmedik mi? Şimdi de tohumlarda mı dışa bağımlı kalacağız? Onlar bize tohum vermezse esas o zaman aç kalmaz mıyız?
Bazıları inanıyor ki, o tohumlar verimliliği arttırıyor, bitki hastalıklarını yeniyor, güçlendiriyor, az besinle çok ürün veriyor, susuz, güneşsiz ortamlarda da yaşayabiliyor, böylece insanları besliyor. Onlar bencil işte! Bencilsin! Madem öyle olduğuna inanıyorsun da neden güneş görmeyen, her mevsim kış yaşayan, cılk çamur olan ya da tam tersi güneşten kavrulan, kumdan başka varlığı olmayan, ülken topraklarında o tohumlardan ürettiklerini yemiyor , tohumları satıyor da, miden yerine cebini dolduruyorsun?
Benciliz çünkü anneyiz! Çünkü çocuğumuzun o kısır tohumlarla hastalanmasını istemiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, tohumların peşine taktığınız genler insanlığı, topraklarımızı, çocuklarımızı hasta ediyor ya da hastalıklara karşı olan bağışıklığını yok ediyor.(Bakınız Prof. Dr. Kenan Demirkol hocanın TV programlarında, antibiyotik geni ilave edilmiş organizmalar hakkında anlattıkları. Özetle der ki, her ülke kendi kullandığı antibiyotiklere göre bu genle oynamalıdır, aksi halde tüm bağışıklık sistemini bozarsınız, antibiyotik kullandığınızda iyi olamazsınız, şu anda tedavi edilebilen tüberküloz bile artık tedavi edilemez olur, sona doğru gidersiniz! Bu bilimsel olarak kanıtlanmıştır! Ayrıca der ki: Sanayiye yakın bazı bilim adamları bizi bilime karşı gelmekle suçluyorlar. Ama çalışmalar ortada; insanı yok et, hayvanı yok et, çevreyi yok et, sonra ben bilim yaptım de. Bilim buysa, ben bilim yapmıyorum.)
Sevgili hükümetimiz 26 Ekim 2009 tarih, 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliği sessiz sedasız bir gece içinde çıkartıverdi ve bu yönetmelikle ülkem topraklarına genleri ile oynanmış tohumların girişine sonsuz yeşil ışığı yakıverdi. Böylece binbir çeşide, şekilden şekile bürünmüş ucubeler kanımızda dolaşır olacak. Organlarımızla çatışacak. Zaten kaçak yollarla yok edilen ağız tadımız daha da kaçacak. Bu tohumlardan yetiştirilen bitkiler tavuklarımızı, büyükbaş hayvanlarımızı da besleyecek. Etoburlardanım diyorsanız da kaçış yok. Yediginiz et, binbir şekilden geçmiş bitkilerle beslenen bol hormonlu, bol antibiyotikli hayvanlardan gelecek.
Ben çikolataseverim diyorsanız içindeki soya lesitinine, baklavaseverim diyorsanız şerbetine, mısır cipsi yerim diyorsanız ana hammaddesine bir bakıverin derim. Daha bilmediğim, öğrenmeye çalıştığım, öğrendiğim her gün dehşete düştüğüm neler var neler!
Lütfen sizler de anneyim, bencilim, bencilsin, benciliz diyorsanız bu konu ile ilgili tüm kaynakları, Fikir Sahibi Damaklar'ı, onların Twitter'daki ve Facebook'taki seslerini iyi dinleyin. Birlik olalım ve kanımızda, çocuklarımızın kanında, genleri bozulmuş tohumlardan yapılan gıdalar olmasın!Etiketler: Bitki, Türkiye, Yemek |
15:04 sularında Berceste tarafından yayınlandı.   |
|
|
|
|