Annenin çizdirdiği an derler ya hani, ara ara o haller içerisindeyim. Etrafta kol gezen binbir türlü hastalık olunca, babamı kanserden kaybedip yaşanan acı şeyleri bilince, bir de üzerine Ponpon hanım aramıza katılıp, daha loğusa sayıldığım bir dönemde bel fıtığı ameliyatı eklenince duyduğum, okuduğum ne varsa etkiliyor beni. Etkilemesin mi? Söz konusu hayatı daha birkaç aydır tanımaya çalışan, masum, hiçbirşeyden haberi olmayan mini mini bir bebek. Önüne ne konursa yemek, içmek zorunda. Eline ne verilirse oynamak, eğlenmek zorunda. Kişisel tercihleri yok mu? Elbette var. İlk tercihini anne sütüne hayır demekle yaptı ne yazık ki. Oysa annesi onun anne sütü ile büyümesinden, su bile içmeyip yerine anne sütü içmesinden yana hayaller kurmuştu hep. Alınacaklar araştırmasında, listesinde hiçbir zaman biberon olmamıştı. O kadar kat-i idi karar ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Hastanede itiraz etse de hemşire ablalarının zoru ile bağıra çağıra içilmeye çalışılan süte yapıldı ilk boykot! Aman kaşıkla mama deneyin dedi süt hemşiremiz. Yer, gök mama, anne, baba, anneanne, kuzen teyze perişan oldu. 3 kabus gibi gün geçti. Ne yaptıysak, ne ettiysek olmadı, küçük hanım emmedi. Süt sağıldı, bizimki cokur cokur sütü içti. Mamaya da hiç itiraz yoktu. Üstelik epey de oburdu. Eh bunlar için de elbet biberon lazımdı!
O güne kadar bu konuyu araştırmayan annenin dövünme zamanıydı. Hemen araştırmaya başlandı. Baba ne olur, ne olmaz diye en azından yaş ve döneme göre bakmıştı. Annenin kimya mühendisi sıfatı öne çıktı. Cam olmalı illa dedi. Hidroflorik asid dışında hiçbir kimyasaldan etkilenmezdi ya cam, ama araştırınca öğrendi ki, anne sütündeki proteinler camın cidarına yapışıp bebeğe gidemezdi. Süslü püslü, en iyi markalarla sunulanlarda bile tespit edilmiş bir de BPA diye bir kimyasalın varlığını öğrendi anne!
Kanada ve Amerikan sağlık bakanlığı halkı bu konuda uyardı diye boy boy haberler çıktı tam da bu sırada televizyonlarda. Türkiye sağlık bakanlığı ne yapmıştı? İthalat izinlerinin çıktığı onay mercii bu konuda ne demişti? Buna dair haber falan yoktu.
Neydi bu BPA yani Bisphenol A(Bisfenol A) ve neydi sorun olan? Cama benzer şeffaflıktaki polimer biberonların -polikarbonat biberonların- içeriğinde buluyordu BPA ve son araştırmalara göre, hormonal dengeyi bozarak canlıların vücüduna zarar veriyordu. Bütün detayları Evin Kedisi yazmış. Konuyla ilgili birkaç yazısı var hatta. O yüzden ben uzun uzun anlatmayacağım. Sizden Evin Kedisi'ni ziyaret ederek onun yazdıklarını okumanızı ve düşünmenizi rica edeceğim.
Diğer yandan dikkatinizi çekmek istediğim çok önemli bir nokta var. Bazı üretici firmalar, BPA içermeyen ürünlerini kendi ülkelerinin pazarından kaldırarak Türkiye'ye ve Evin Kedisi'nin tespitine göre Birleşik Arap Emirlikleri'ne yönlendirmekteler. İsteseniz de BPA içermeyen ürün bulamıyorsunuz bu dünya devi firmaların ürünlerinde. Medela gibi duyarlı ve tüm dünyada BPA içermeyen ürünleri ayırım yapmaksızın satan firmalar da var! Ama sorun bunu yapmayanlarda ve bizi salak yerine koyanlarda ne yazık ki. Hele bu Avent - Philips gibi bir dünya devi olunca ister istemez kızıyorsunuz, üzülüyorsunuz.
Gerek bilim insanlarımız, gerek gelişen teknolojimizle bence örnek alınması gereken bir ülke olmamız gerekirken, neden 3. dünya ülkesi sınıfına sokuluyoruz ve neden çocuklarımız, masum bebeklerimiz bu ürünlere mahkum kalıyorlar? Bunu bir düşünüp, neler yapmamız gerektiğine karar vermeliyiz kanımca. Destek verir misiniz? Önerilerde bulunur musunuz?
13:20 sularında Berceste tarafından yayınlandı.4 yorum
15 Haziran 2009
Steiff Teddy Bear
Hep çocukların bağlandığı bir oyuncak olduğunu duyardım, görürdüm. Kimi çocuk onsuz uyuyamaz, kimi çocuk onsuz yemek yiyemez, kimisi de yapışık yaşardı. Bazen dizi filmlerde görür, bazen gerçek hayattan hikayeler duyardım. Bu oyuncak da her nedense yumuşak, tüylü bir ayıcık olurdu! Es kaza çocuk bu oyuncağını kaybederse hayatı değişir, yer yerinden oynar, yenisi aranır, çocuk hayır bu benim oyuncağım değil, aslını isterim der, kıyamet kopardi... En son örneğini de Heathrow'da güvenlik önlemleri çerçevesinde bir dönem uçağa el bagajında alınmayan oyuncaklarda görmüştüm. Çocuklar uyuyamıyor, ağlıyor, üzülüyor ama güvenlik bu deniyor ve izin verilmiyor! Daha havaalanında bu hale gelen miniklerin uçak içindeki durumlarını düşünemiyorum bile!
Çocukken çok oyuncağım oldu. Belki de bir çocuğun sahip olabileceğinden çok daha fazlası. Aralarında ayıcıklar, aslancıklar da vardı sevimli, renkli, yumuşak. Benimkilerin çoğu Fatoş marka idi.(Şimdilerde Fatoş oyuncaklarının kalitesini çok ama çok arıyorum!) Sonraları bu yumuşak oyuncaklar ve oyuncak bebekler kolleksiyonumun birer parçası oldular. Ama hiçbir şekilde böyle ölümüne bağlanmadım onlara çok şükür! Bağlananların da hallerine üzülürüm hep. Diğer yandan her çocuğun ilk doğduğu andan beri saklanan bir oyuncağın olması gerektiğine de inanırım. Sadece hatıra mahiyetinde. Benim 1 yaşımdan beri öyle bir bebeğim var mesela. Benden sonra kızıma kalacak, eğer o da oyuncaklarına benim gibi iyi davranırsa elbet.
Cambridge'e ilk taşındığımızda King's College'in tam karşısında kocaman bir Tedy Bear Company dükkanı vardı. Binbir çeşit ayıcık vardı içinde. Aklınıza ne tür geliyorsa... Gelin-damat, prenses, prens, gözlüklü, mezuniyet şapkalı, üzerinde Cambridge yazanı, sade vatandaşı, kooooooocaman boyumun 3 katı olanı, bit kadar anahtarlık şeklinde olanı, neyi hayal ederseniz... 1 sene geçmeden dükkan kapandı her nedense. Oysa ben orada gezmeyi çok severdim. Bir gün de mezuniyet şapkalı ayıcıktan kolleksiyonuma katmalıyım derdim. Sonraları Disney Store'daki, Cambridge üniversitesinden mezuniyete hazırlanan Winnie the Pooh'lar aldı onun yerini. Ama sadece yılın bu zamanları vitrini süsler oldular. Ardından Harrod's 'un meşhur ayıcığına göz kırpar oldum. Onun da Tower of London'un Beefeather'larının kılığına girmiş olanını mı, yoksa püsküllü şapkalı asker olanını mı alsam diye düşünür olmuştum ki, Defne beni Alexander ile tanıştırdı. Onunla beraber yıl sonunda Alexander almaya gidecektik göya! Önce Defne'nin hamileliği, ardından benimki derken Alexander'a sıra gelmedi. Onun yerine çok daha tatlı, çok daha güzel iki minik prensesimiz oldu.
Steiff ayıcığını da ilk defa Avusturya'lı arkadaşım Heike'den duymuştum. İlk oğlu doğduğunda ona güzel ve çok pahallı bir ayıcık aldığından bahsetmişti. Ben de, gene mi bu ayıcık hikayesi diye düşünmüştüm. Nedendir bilmem ama onlar için bu tarz bir hayvancık çok önemliydi. Mutlaka çocuklarının böyle bir arkadaşı olsun istiyorlar Allah Allah, ilginç diye geçti içimden. Sonra ben koca kazık halimle kaç ayıcık almak istemişim, zor tutmuşum kendimi dedim...
Pauline de bizim Ponpon hanıma ayağının altında ''İlk Steiff Ayıcığım'' yazan kahverengi miniği getirdiğinde çok mutlu oldum. Çünkü onlar için güzel bir anlam ifade ettiğini biliyordum ve sanki kendi torununa seçer gibi bizim minik için özenle seçmişti bu hediyeyi.
Web sitesinden kimdir bu ayıcık diye öğrenmek istedim ve hikayesine bayıldım. Gerçi her büyük firmanın geçmişinde böylesine güzel bir öykü yatıyor yatmasına da neden Türkiye'deki Fatoş oyuncakları aynı tarihçeye sahip olamadılar? Neden benim Fatoş ayıcığımın yenisi yerine Steiff ayıcığı ile oynasın bizim Ponponcuk? Cevabını Çin'de aramak lazım belki de... Hele bizim nazar boncuklarımızı götürüp eli ile Çin'de plastik nazar boncuğuna dönüştüren, yurdum insanının ekmeği ile oynayanlara ne demeli?
Ne olmuş da yüzyılı aşmış bu Steiff ayıcığının ünü, ömrü?
Hikaye Margarete Steiff ile 1880 yılında başlıyor. Sloganları ''Çocuklar için sadece en iyiler iyidir!'' olmuş. Margarete Steiff, 24 Temmuz 1847'de doğmuş ve 18 aylık iken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu felç olmuş. 3 yıl sonra geçirdiği bu hastalığa çocuk felci teşhisi konulmuş ve derdine derman bulunamamış. Ailesi ömür boyu insanlara bağımlı bir şekilde yaşayacak olan çocukları için üzüntü duyarken, Margarete hayata bağlı bir çocuk olarak, sağ elinde hissettiği acıya rağmen, terzilik üzerine eğitim almış. Ablaları Marie ve Pauline'in açtığı terzihanede zaman zaman o da çalışırmış. Ablaları 8 yıl sonra oturdukları yerden ayrılınca dükkanın işletimi tamamen Margarete'e kalmış.
Babasının yardımı ile dükkanını büyütmüş, kazandığı paralarla sağ elle çalışan bir dikiş makinası almış. Bu makinayla çalışması onu zorlasa da, yavaş yavaş işlerini ilerletip yanında başkalarını da çalıştırır olmuş. Margarete 1879 yılında, Moda Dünyası dergisinde, içi doldurulmuş bir fil modeli görerek, kalıbını çıkartmış ve ondan iğnedenlikler yapmış. Bu filciğin sayesinde de onun oyuncak dünyasının temeli atılmış. 1880 yılında kendi şirketini kurmuş. Kardeşi Fritz'in de yardımıyla ilk 6 yıl içinde 5000'den fazla fil satarak diğer modellere de geçmeye başlamışlar. 1892'de ilk kataloglarını yayımlamışlar. File ilave olarak maymunlar, sıpalar, atlar, develer, domuzlar, farecikler, köpekler, kediler, tavşanlar, zürafalar ve sloganları ''Çocuklar için sadece en iyiler iyidir!'' yeralıyormuş katalogda.
1 yıl sonrasında fabrika Margarete Steiff keçe oyuncak fabrikası adıyla kayıtlara geçmiş. İlk defa Leipzig'deki oyuncak fuarına katılmışlar. Ayrıca 4 terzi ve 10 evlerinden onlar için çalışan işçiyi de bünyelerine katmışlar.
1897 yılında Margarete'in yetenekli ve İngiltere'de sanat üzerine eğitim görmüş yeğeni Richard Steiff aralarına katılarak oyuncakların çizimlerini yapar olmuş. Onun yaptığı çizimler, halen şu andaki Steiff kolleksiyonlarının atasıymış. Richard, 1902'de dünyadaki ilk, kolları ve bacakları oynayabilen içi doldurulmuş oyuncağı Bear 55BP'yi tasarlayarak Leipzig oyuncak fuarına katılmış. Amerikalı bir alıcı beklenmedik bir şekilde bu oyuncaktan 3000 adet sipariş vermiş. 1906'da bu ayıcıkların adı, Theodore Roosevelt'in ayı avı merakına istinaden, ona takılan ada ithafen Teddy Bear'e dönüşmüş. Her ünlü markanın taklitlerinin çıkması adetten olduğu için, kendi ürünlerinin taklitlerinden ayrılması amacıyla Franz Steiff, ayıcıkların kulağındaki kalite düğmesini icat etmiş. St Louis'deki dünya sergisinde, Margarete, Grand Prix ödülüne layık görülmüş. 1907 yılında firma 400 işçi, 1800 evden çalışana sahip olarak 973 999 Tedy Bear ve yaklaşık toplam 1 700 000 oyuncak üretmiş. 1909'da akciğerlerinden rahatsızlanan Margarete Steiff'in kaybının ardından aile zorlanmış olsa da yeğenleri onun başlattığı rüyayı, rüyanın hayattan bile büyük olduğunu düşünerek, gün be gün büyüyecek şekilde devam ettirmişler.
1910 yılında Bürüksel'deki dünya sergisinde yeniden Grand Prix ödülünü almış firma. Savaş yıllarında ürün grubuna kağıt Teddy Bear'leri ve tahta oyuncakları eklemişler.
1932 yılında peluş köpek Molly 500 000 adetten fazla satmış. 2.Dünya savaşının ardından firma 1947 yılında yeniden çalışmaya başlamış. 1000 kişi istihdam eder olmuş ve 5 yıl içinde bunu ikiye katlamış.1951 yılında Diehl kardeşlerin kukla karakterli filmi ve televizyon gazetesinin maskotu Mecki'nin içi doldurulmuş oyuncak olarak üretiminin bu gelişmeye büyük katkısı olmuş. 1953 yılında Teddy Bear'in 50. doğumgünü sebebiyle Jackie'yi üretmişler. 80'lerde Giengen'de Margarete Steiff müzesini açmışlar. Ayrıca Steiff hayranlarına sınırlı sayıda üretilen oyuncakları çıkartmaya başlamışlar. Çocukların en çok sevdiği Petsy karakterini üretmişler.
1 Nisan 1992'de de Steiff kulübünü kurmuşlar. 1997'de Hamburg'da Margarette Steiff'in 150. doğum yılı anısına ilk Steiff galerisini açmışlar ve bunu takiben çeşitli şehirlerde farklı zamanlarda diğer galeriler açılmış. Bunu izleyen yıllarda da 2400 m2'lik yeni müze, yeni ürünler, festivallerle birlikte 2007'de yenilenen yüzü ile Steiff ürünleri halen beğenilerimize sunulmakta.
Bu arada ürünlerin fiyatlarını epeyce yüksek olduğunu, ürünlerden başka müzesinden, kulübüne kadar herşeden para kazandıklarını ve diğer yan sanayide de fiyatların uçtuğunu söylememe bilmem gerek var mı? Örneğin, Margarete Steiff'in doğum yeri, özel turla 45 Euro'ya Almanca, 60 Euro'ya da İngilizce olarak gezdirilmekte imiş. Müşteri olarak kralsınız ve çok özelsiniz diyen, tüm dünya üzerinde 45 000 üyesi bulunan kulübün aidatı da Avrupa ülkesi vatandaşıysanız yıllık 45, iki yıllık 80, üç yıllık 115 yok değilseniz yıllık 90, iki yıllık 160, üç yıllık da 229 Euro. (Sağolsunlar Türkiye'yi Avrupa ülkesi olarak saymışlar.)
Böylece hikayenin sonuna geldiğimizde, başlangıçta sorduğum sorulara da kendimce cevaplar bulmuş oluyorum. Birincisi ailenin her üyesi Margarete'e yardım etmiş ve onun hayalini gerçekleştirmeye çalışmış, kendi çıkarlarını değil, firma çıkarlarını düşünerek emek vermiş. İkincisi kendisini marka yapmayı bilmiş ve her Avrupa ülkesinde örneklerini gördüğüm üzere sinekten yağ çıkartmayı prensip edinerek markasına kocaman değerler biçmiş, sıradan olmadığını da ürünleri ile kanıtlamış. Ürün çeşitliliği içinde kaybolmamış. Satanları, satmayanları ayırmayı bilmiş. Doğum günü kutlamaları, müzeler gibi kendileri ile ilgili yan dallardan/sanayiden hem para kazanmış, hem de reklamını yapmış. Bir noktada şansları yaver giderek Amerika'ya yüklü ürün satmayı başarmışlar ama diğer yandan da bu başarının büyüsüne kapılmayıp, daha fazla ne yapacaklarını araştırmışlar. Tekerlekli sandalyede, sağ elinin acısıyla minik fil iğnedenlik üreten Margarete, bizim ufaklığın kucağına sevimli bir ayıcık, sizlerle paylaşılacak bu öyküyü kazandırmış bizlere de...
23:26 sularında Berceste tarafından yayınlandı.10 yorum
30 Mayıs 2009
Cambridge'den Bir Dost ve Ponpon Hanımın Kırkyama (Patchwork) Hediyesi
Daha önce Cambridge'de U3A'de Türk Elişleri kursu vermiş olduğumdan bahsetmiştim. Kursumuz çok zevkli geçmişti. Katılmak için ilk arayan da Pauline olmuştu. O sene tatil için İstanbul'a gitmiş, özellikle oyalara vurulup dönmüştü. Pauline tam bir elişleri meraklısı. Dünyanın her yerinden, en kalitelisinden elişlerini buluyor, onları satın alıp, saklıyor. Sandıklar dolusu olmuş kolleksiyonu anlattığına göre. Altmışlı yaşlarının sonlarında ve benden sonra ne olacaklar deyip duruyor. Bu sene güzel bir haber almış. Haziran'da bir torunu olacakmış. Şimdi harıl harıl torununun gelişine hazırlanıyor.
Ben bebek beklediğimi söylediğimde, ''Tamam dedi, hemen ona patchwork yorgan yapmaya başlayacağım!'' Ne diyeceğimi bilemedim. Böylesine tatlı dilli, elişlerinin her türlüsünü seven, anlayan, bizzat kendisi de yapan, üstüne bir de Türkiye'yi beğenen İngiliz dost bulmak az rastlanır birşey. Bu kadar maharetinin yanında bir de GP yani aile hekimi. Kaza sonrası insanların sağlığı, onların yaşama dönmesi üzerine de ihtisası var ve bilirkişi olarak çalışıyor. Gezmeyi çok seviyor. Bu sene yılbaşından beri sadece benim bildiğim İtalya'ya, İspanya'ya gitmiş. Programlarının hızına yetişemiyorum.
Geçenlerde bir e-posta aldım. ''İstanbul'a geliyorum, istediğin birşeyler var mı? Madem sen Cambridge'e gelemiyorsun, Ponpon hanımla nasıl tanışabiliriz?'' diyordu mesajinda. Bu habere çok sevindim. ''Tamam o zaman bize akşam yemeğine davetlisiniz, uyan gün ve zamanı bana söylerseniz, sizi almaya bir araba göndereceğim'' dedim. Bu arada Cambridge'deki evi boşaltırken elişi malzemelerimin de ziyan olmalarını istemiyorum, onları değerlendirecek en iyi kişi de sensin. Almak ister misin? diye sordum. Kabul etti ve çok sevindim. Cambridge'deki evimize gitmişken de Ponpon hanımın sterilizasyon makinası ile birkaç parça Türkiye'ye gelecek eşyayı bize getirilmek üzere teslim almış.
Nihayet beklenen gün geldi. Pauline, partneri ile İstanbul'a, sonra da bize geldi. Ponpon hanımla tanıştılar. Sanki kırk yıldır birbirlerini tanıyorlarmış gibi, karşılıklı konuştular. Pauline, torun için alıştırma yapmalıyım dedi. Elişlerinden, şehirlerden, gezi programlarından konuştuk. İlgi alanlarına, görmek istedikleri yerlere hayran kaldım. İnsan gibi insan olan Pauline ve partner'ina da! Hergün ağrılarından yakınan yaşıtlarına taş çıkartırcasına, hayatlarını organize etmelerine, gezmelerine, yediklerine, içtiklerine, yaşam tarzlarına da!
Pauline bana yaptığı iyilik yetmezmiş gibi, bir de Ponpon hanım için, bahsettiği gibi patchwork yorgan yapmış. Teslim ederken, özellikle İngiliz kumaşları kullandığını belirtti. Patchwork için kullanılan kumaşların genelde Liberty'den alındığını bildiğim için daha da mahçup oldum. Yorganı elime aldığımda gözlerime inanamayıp, bayıldım! Çok güzel, tam dikişle sanat diyebileceğim güzellikte hem de. İncecik incecik dikmiş. Renk uyumları, parçaların dizilişi çok hoşuma gitti. Bu sanat eseri yorgana bir de Steiff Teddy Bear eşlik ediyordu. Pauline aslında Harrod's Teddy Bear almak istemiş, ama onların gözleri cam olduğu için, küçük bir bebeğe uygun olmaz diye düşünmüş. Bir de Çin'de imal edildiklerini görünce, içine sinmemiş, nakışla yapılmış olan Steiff Teddy Bear'ı(Bu ayıcığın hikayesi ve Teddy Bear diye adlandırılması ilginç olduğu için, onu ayrı bir yazı ile anlatacağım) uygun görmüş. Biz çok sevdik. Hatta Ponpon hanım ayaklarına bayıldı. Benim ilk ayıcığım yazan ayağı da ağzından çıkartmıyor!
Ponpon hanımın dünyanın her yanındaki dostlarımızdan birbirinden güzel hediyeleri oldu. Meğerse ne kadar çok seviliyormuşuz, ne kadar çok bekleniyormuş Ponpon hanım da, bizim haberimiz yokmuş. Her birinize birbirinden değerli hediyeleriniz için teşekkür ediyoruz. Hediyelerimizin her biri sevgi ile kullanılacak, kullanırken sahipleri anılacak ve sonrasında da saklanacaklardır ki, büyüyünce Ponpon hanım ne kadar çok sevildiğini farketsin.
Pauline'in torunu için Türkiye'ye özel ve bebeklerin kullanabileceği nasıl bir hediye önerirsiniz?
03:01 sularında Berceste tarafından yayınlandı.9 yorum
23 Mayıs 2009
Evo Pita
Mart ayındayız, Ponpon hanımın vizesi çıkmış, belim tutulmuş ama hazırlıklardayız başımıza gelecekleri bilmeden. Biletlerimiz 5 Nisan'a alınmış, artık gidiyoruz, valizler toplandı toplanacak...
Geçmişten bir büyüğüm, beni buluyor. Babaannemi tanıyan, bilen, evimizde ilk televizyonu mahallenin bütün çocuklarıyla, şenlikle izlediğini söyleyen bir büyüğüm. Bizim Ponpon hanımın gelişine hazırlandığımız gibi, babaannemle annemin benim gelişime hazırlanmasına şahitlik eden bir büyüğüm. Eski dostlarla, eski arkadaşlarıyla buluşup onlara birbirinden lezzetli böreklerini ikram ettirmenin hazırlığında. Benim de toplantıya katılıp katılamayacağımı soruyor. Çok isterdim ama ben gidiyorum diyorum, başka bir sefere kısmetse. Ama bu börekler halis muhlis Boşnak böreği, Boşnak teyzelerin ellerinden çıkma diyor.
Aklıma bu sefer anneannemin açtığı enfes kol börekleri geliyor, annemin ben çocukken(şimdilerde kollarının ağrısından pek oklavayı eline alamadığı için özlediğim) mis gibi pişirdiği patatesli, kıymalı harika börekler. Ne yapalım kısmet diyorum. Diğer yandan da tam gider ayak aklıma bu börekler düşürülür müydü hiç, Cambridge'de nasıl canım isteyecek, nasıl diyorum.
Annem o haftasonu kuzenimin düğünü için şehirdışına çıkıyor. Ben Ponpon hanımla ilk defa yalnız kalıyorum. Belim hala tutuk ama o zamanlar başıma geleceklerden habersiz, geçer diye yalnız kalmaya bile cesaret edebiliyorum. Ponpon hanım yeni uyanmış, ben onunla ilgilenip altını değiştirirken kapı çalıyor. Açıyorum. O büyüğüm, elinde fırından yeni çıkmış, bir tepsi mis gibi kokan börekle karşımda duruyor. '' Tadına bakmadan gitmenize içim elvermedi.'' diyor. Onun da yurtdışında yaşayan yakınları var ve ''Türkiye'ye özlem'' nedir biliyor. Ben telaş, panik bir halde, annem şehir dışında sizi görse sevinirdi diyebiliyorum sadece. Anlayışla ''Ben tepsiyi almaya geldiğimde sizi rahatsız ederim tekrar, afiyet olsun'' diyor ve geldiği kadar sessiz kayboluveriyor.
Gelen mis gibi kokunun kaynağının ''Boşnak mantısı'' imiş adı. Yanında yoğurtla harika mı harika! Eti kokmuyor(ben et konusunda çok gıcık olduğumdan en iyi kasaptan alınana bile bahane bulduğumdan ilk ona dikkat ediyorum), ağızda dağılıveriyor. Değişik, bildiğim usul mantıdan çok farklı. Börek tadında, ama mantı!
Benim gibi hamur işi seven birine yapılacak en büyük jest bu herhalde.
Annem geliyor, o da çok seviyor. O büyüğüm, benim belimin perişan olduğu günün sabahı geliyor ve tepsiyi alıyor. Ben bir gece önce Ponpon hanımı uyutmakta zorlandığımdan perişan haldeyim, kaçırıyorum gelişini, göremiyorum kendisini... Kahve içmeye de girmiyor. ''Eşimle geldiğimiz bir başka sefere'' deyip gidiyor. Üzerine hastalıklar, ameliyatlar... Ben bir türlü teşekkür bile edemiyorum. Çooook teşekkürler size. Eski büyükleri unutmayışınıza, mantılara, üstelik anneannemin memleketinin usulü olan bu mantılara...Kaç kişi kaldı ki böyle sizler gibi?
İstanbul'da ya da İzmir'de iseniz, o büyüğümün kocaman güzel ailesinin(çünkü çalışanları ile bir aile olmuşlar artık) nefis böreklerini tatmak, evlerinizdeki özel günlerinizde ya da şirketinize sipariş etmek isterseniz, sizleri http://www.evopitabaklavaborek.com/ adresinde bekliyorlar. Yerken bu anımı hatırlayarak kulaklarımı çınlatırsanız sevinirim...
Ben buralarda olacağım artık bundan sonra. Yadellere gitmek yok. Belden bağlandık bir kere! Kısmetimiz neyse o... Artık herşey kısmetle, yazılara devam bile...
04:26 sularında Berceste tarafından yayınlandı.4 yorum
www.berceste.blogspot.com içinde yayınlanan bütün fotoğrafların, grafiklerin ve yazıların hakları saklıdır. Tamamen, kısmen veya değiştirilerek dahi olsa, izinsiz ve kaynak gösterilmeden, hiçbir yazılı ve dijital medyada yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve dağıtılamaz.