Şehrimizin yol kenaları son yıllarda iyice şenlendi. Bu konu üzerinde her seçim yazılanlar, çizilenler arttı. Ama artık yazan çizenler de evrim geçirdiği için, konu ne kadar dikkate alınır bilemiyorum.
Başlarda özellikle de İngiltere'de yaşadığım yıllarda, İstanbul'a gelişlerim lale zamanına denk gelirse, acayip keyif alıyordum. Şehri rengârenk sümbüller, laleler, nergisler içerisinde gördükçe.
Sonraları farkettim ki, çiçeklerin dikim sıklığı İngiltere'deki emsallerinden çok daha yakın/sık şekilde. Sulama için tonlarca su harcanıyor bir günde.
İçim gitmeye başladı. Koskoca bir şehir. Şehrin akla hayale gelmeyecek milyonlarca ihtiyacı içerisinde yanlış yöntemlerle bezenen çiçekler.
Yaz aylarında Konya'ya gitme şansım oldu. Şehircilik anlamında son dönemde yıldızı parlamış olanlardan birisi. Her yer orada da ağaçlandırılmış. Baktım büyükçe bulvarlardan birisinde, yolun sağ tarafına akasya ağaçları ekmişler. Orta refüje ise güller, güllerin ortasına da çınarlar.
Sonra düşündüm. Akasya ağaçları toprağa azot veren türlerden. Yani bitkileriniz gölgede kalmayı seven türlerden ise, yanına akasya ağacı diktiğinizde gübre vermenize hiç gerek yok, akasya o işi zaten kendiliğinden hallediyor. E o zaman dedim kendi kendime, neden güllerin arasına akasya dikmez bu insanlar? Akasya dikseler, fazladan yapacakları bir işlem ortadan kalkacak! Değişse çınarlarla akasyaların yeri, herşey tamam olacak!
Sonra İstanbul'a döndüm. Kurs başladı. Birara yolum Atatürk havaalanı'nı sahil yoluna bağlayan kavşağa ulaştı. Oradan Bakırköy istikametine giderken, sol tarafta, askeri lojmanların önünde bu yazıya eşlik eden fotoğraflardaki görüntüler beni beynimden vurdu!
Kursta öğrendik ki, verimli üst toprağın oluşumu yüzyıllar gerektiriyor. Siz deyin 400 yıl, ben diyeyim 600! Yer, iklim, koşullara göre değişiyor. Toprakta yaşadığımız en büyük sorun erozyon ve çölleşme.
Çöl derken, öyle uzaklara gitmeyin. Afrika ya da kuzey Asya'daki çöller, Arap çölleri gelmesin gözünüzün önüne. Sizin evinizin önündeki toprak da çölleşmekte! Her gün bir adım daha yakınsınız o Amerika'da cowboy filmlerinde gördüğünüze benzer çölleri kapınızın önüne getirmeye.
Nasıl mı? Çok basit! Yanlış planlama, yanlış sulama, yanlış bitki ekimi ve erozyona sebebiyet.
Erozyon ile birlikte toprağın verimli katmanı gidiyor. Sonrasında suladıkça(buna suladığınız çim bahçeniz de dahil) toprağın tuz oranını/konsantrasyonunu arttırıyorsunuz. Toprak tuzlandıkça üzerindeki bitkileri yaşatmaz hale geliyor. Öldürüyor ama bunu siz ona yaptırıyorsunuz. Sonra vah vah deyip yardım edelim toprağa diyorsunuz, aklınızca besin takviyesi yapıyorsunuz ya da verimli olduğuna inandığınız gübre, toprak karışımını döküyorsunuz. Aynen bu fotoğraflardaki gibi ve ağaçlandırma yapmıyorsunuz, çalı bitkileri, yer örtücü, kökleri ile azot bağlayıcı ve toprağı tutan bitkiler ekmiyorsunuz ve yağmurlar süpürüyor toprağı, verimsiz, çölleşen bir hal alıyor. Çıplak kalıyor, çatlıyor, minik parçalara bölünüyor ve bir bakıyorsunuz toprak olmuş kum! Yemyeşil ve halkını gani gani besleyen Afrika olmuş çöl ve sizin kapınızın önündeki toprak aynı yolda gün gün ilerliyor. Belki yarın, belki yarından da yakın Afrika'ya dönme durumunuz/durumumuz.
Torbaların altındaki toprağın durumunu görüyor musunuz? Erozyonu, kayma hareketini gayet net bir şekilde gözlemleyebiliyor musunuz? O torbaların içi boşaltıldığında kaç gün sürecek o alanda durmaları sizce? Yeniden aynı duruma kaç günde dönüşecek? Sonra hoooop yeniden, yeni torbalar, yeni çiçekler ve çimler gelecek o alana. Çimlerin kökleri kısa olduğu için toprağı tutmayacak. Üzerine gübre atılacak. Oysa çim yerine azot bağlayan bir başka yer örtücü konulsa bu alana toprak kendi kendisini onarmaya başlayacak!
Sonra sulanacak sulanacak sulanacak...
Oysa su tutan sistemler yapılsa, ara ara minik yağmur suyu hendekleri kazılsa, sulanmadan doğal yolla, yağmur suyu ile beslenecek bitkiler.
Nitekim çocukluğumu düşünüyorum. Şehir kenarlarındaki eğimli alanlara illa ki, bodur ağaçlar, çiçekli çalılar ekilirdi. Hiç bu kadar uğraşılmaz, kendi kendisini sulayan sistemler oluşturulurdu. Atadan, deden kalma yöntemleri herkes adeta doğuştan bilirdi. Şehrin bitkilerden sorumlu kurumu, danışılan, okullara öncü olan bir yerdi. Şehir halkı yerel bitkileri oradan temin ederdi. Yerel bitkiler dışında bitki olmazdı. Şimdi gidip bakın, kaç ithal, kaç yerel bitki satılıyor o kurumlarda, lütfen söyleyin bana. Ben bu yaz birkaç süs bitkisi aldım. Hepsi ithal gelmiş! Peki nerede benim İstanbul'umun çiçekleri, ağaçları, çalıları? Kaç kişi kaldı onların isimlerini bilen günümüzde?
Yurtdışındaki şehirlere gidip de bir bakın, kaç ithal ağaç, bitki var yol kenarlarında, bahçelerinde, dükkanlarında?
Bu topraklar yeşertilmezse, bu topraklar bu şekilde işlenmeye devam ederse, bu haberleri Çin'de, Amerika'da çok duyarız daha! Çok çok daha yakınımızda hatta, kendi kapımızın önünde!
Siz toprağa kötü davrandıkça, o normal hayatına dönmek isteyecek. Siz yaşayan bir sistemle oynadıkça, o kendisini korumak isteyecek. Bu sebeple bırakın ona ihanet etmeyi, bırakın onunla savaşmayı. Dost olun. Elinizi değdirin, sevin, o da sizi sevsin. Onun sevdiği bitkileri ekin, üzerinden atmasın. Onu kendi akışında mutlu olmaya bırakın.
Şehirleri süs bitkileri ile değil yenebilen, çiçek açan bitkilerle donatın, lavantalar mis gibi koksun mesela. Bu bitkiler hem gözünüze güzel görünsün, hem de aç kalanları beslesin. Çok zor değil bunu başarmak. Yere düşen meyvelerle kuşlar, toprak, toprağın altındaki canlılar beslensin. Yerel türler olsun ki bunlar, İstanbul'un meyvesi diyelim.
Çok geç olmadan kendi evimizin önündeki boş alandan başlayalım ve belediyelerimize de sesimizi duyuralım!
Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Eylül 2012
Şehirleri Çölleştirenler
Labels:
Bitki,
Çevre,
Doğa,
İstanbul,
Permakültür
29 Şubat 2012
Okullu mu? Alaylı mı?
(Esas kaynağından seyretmek isterseniz, bağlantı burada)
Hep bir ikilemdir ya, okullu olmak mı, yoksa alaylı olmak mı daha iyidir? Kim daha çok bilir? Çok okuyan mı? Çok gezen mi?
Sizi Bunker Roy ile tanıştırmak istiyorum.(Kendisini ve yaptıklarını Permakültür Türkiye grubuna yazdığı e-posta vasıtasıyla bizlere tanıştıran İnci Gökmen'e de teşekkür etmek istiyorum)
Bunker Roy, Hindistan'ın en elit ve züppe okullarından birisinden mezun olduğunu söylüyor. Okulu bitirip, köyde yaşamak, çalışmak istiyorum dediğinde annesi yanından kaçmış ve senelerce onunla konuşmamış. Kendisini, yıllarca onu yetiştiren ailesine hıyanet etmekle suçlamış. Ama Bunker Roy neler başarmış, onun dilinden dinleyin lütfen. Çevirenlere teşekkürler, sayelerinde Türkçe alt yazı imkanı da var.
Ben, kraliçeye kim olduğunu söyleyen özgüveni sonsuz 12 yaşındaki çocuğa, kaplan kadınlara bayıldım... Aslında sunumun her bir cümlesi derinden etkiledi beni.
Aklıma Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türkiye, ülkemin becerikli kadınları, çocukları geldi... nefis bir proje olarak başlamış olan, bugünlerde herkesin hep andığı Köy Enstitüleri geldi... Akın amcanın çocukluk anıları, rahmetle andığımız babasının anıları geldi...
Uzun lafın kısası, seyredin ve kendi dersinizi çıkartın derim...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Çevre,
Hayat,
Teknik
25 Mayıs 2011
İlkbaharda Çiçekler
Bu sefer böcüksüz, aldım makinemi elime çıktım sokaklara... Otları biçerlerse önceden yakalayayım dedim. İyi ki de öyle demişim. Ben fotoğrafları çektim, ertesi gün Belediye'den birileri geldi ve iki günde bütün sitenin otlarını biçti. Heryer oldu tarumar! Biçilmeseydi de halimiz vahimdi. Adam boyuna ulaşmıştı otlardan bazıları çünkü. İçine saklanan olsa, görülmeyecek derecede üstelik. Nitekim, kedi, köpek içlerinden pat diye çıkıverip sürpriz yapıyordu bizlere... Fotoğrafta gördükleriniz azmanı ebegümeçleri. Yapraklarından dolma sarsanız sarılır, öyle büyümüşlerdi. Hemen sol taraflarında da çoban çantaları var. Hoş çoban çantaları buldukları her toprak parçasından çıkıyorlar, hatta çöp tenekelerinin alt kısmında bile varlar ama böylesi daha güzel.
Karahindiba tohumlarına pufff yapmak en büyük eğlencemizdi bu sıralar...
Bu bitkiyle tanışamadık daha, kimliğini arıyoruz... 1 olsun adı, bilen duyan varsa söylerken kolaylık olsun diye...
Esas fotoğraf çekmeye çıkma sebebim pisi pisi otlarıydı. (Pisi pisi otlarına Ege'de ürün otu da denirmiş. Teşekkürler Evren) Çocukluğumun sevgili oyuncakları(yalnız şu yazıyı okuduktan sonra böcüğüm oynarken çok dikkat etmem gerektiğini de anladım!). Onları ne çok birbirimize atar, ok gibi saplardık. Kenarlarındaki taneleri kopartmadan sapını soyarsak, yastığımızın altına koyarsak, düzgün dişlerimiz çıkacağını söylemişlerdi o zamanlar bize. Uğraşıp didinip kopartmadan saplarını bir iki tane koymuşluğum var yastığımın altına.
Erguvanlar gene tüm güzellikleri ile açmışlardı, en miniğinden en kocamanına...
Bu da 1 numaralı bitkiden sanırım... Yoksa başka mı? Bilemedim...
Yoncalar vardı, sanırım bahçelere ekmişler, oradan da telin dışına taşıp yayılmışlar. Kimi yerde pembe, kimi yerde beyaz... Permakültürde kullanılan bu türü değil sanırım ama çim ekilen bahçelerde çimden daha güzel bir alternatif!
Adını bilmediğim 2 numaralı bitki, pisi pisi otlarıyla beraber onları da tek tek yolup sapını bırakırdık çocukken. Demek biz bu zamanlar ısınan havalarla beraber sokağa çıkmaya başlarmışız okul dönüşlerinde.
Canım papatyalarım... Ne çok toplardım onlardan. Ama şimdi bizim böcüğe toplatmıyorum çiçek dalında güzel diyerek. Bir de kedimiz pek çok oturduğumuz yerde, başka yerlerden de yavrulayanları bırakıyorlar bizim buralara. Kedilerin çok olması hem iyi hem de kötü. İyi olan, böcük onlara Hayabaaa(bizimkinin dilinde merhaba) kediii diye diye geziyor, daha şimdiden tanışıyor, ne yapması gerektiğini öğreniyor. Kötü, kediden geçen pek çok hastalık var. Toksoplazmayla korkutmuşlardı beni hamile iken, apartman toplantısında da kedinin bağırsaklarında oluşan bir tür bakterinin dışkı ile atılmasıyla insanda kist oluştuğunu, bu sebeple bir arkadaşlarının çocuğundan bilmem kaç kiloluk kist alındığını ve kendi çocuklarını yere bile bastırmadıklarını söyledi bazı komşularımız! Biz o kadar pirpirlilik edip yere bastırmayacak kadar abartmıyoruz olayı ama yerden birşey alıp verdiğinde de huylanıyoruz. Neticede daha küçük ve ağzı kaşınsa elini sürebiliyor... Benim çocukluğumda da kesin o bakteriler vardı ama insan bile bile de çekiniyor işte, var mı bu konuda birşeyler yaşayan, önerisi olan?
Adını bilmediğim bitki 3 bu sarı çiçekliler de...
Karınca yuvalarımız... Onlarsız yapamayız... Belediyemizin harika ötesi yollarının taşlarının altına koydukları kumunu yeryüzüne çıkartmaya bayılır bu çalışkan böcükler, sonra da o yollar bir güzel çöker. Belediye de bir daha gelip bakmaz bile ama daire başına o yollar için 125 milyon istemeyi görev sayar. Aldıkları onca vergiye rağmen nedense kendi yolumuzu kendimizin yaptırması revâ görülmüştür bize. Üstelik seçme hakkımız da yoktur, birileri bu lale taşlı yolları yaparak zengin olur ve biz de kanı emilen durumuna düşeriz, ne gam!
Karıncaların evlerimizi ziyaretinde onlardan kaçma yolları ile ilgili doğal çözümleri Buğday'ın web sitesinde okumuştum ama yazıyı yazarken ulaşamadım. Bulunca ekleyeceğim...
Adını bilmediğim bitki 4. Bunları da çocukken birbirimize ok gibi atardık. Saçlarımıza takılırdı, sonra uzun uzun temizlerdik saçlarımızdan onları... Ne kadar eğlenceli bir çocukluk yaşamışız ve ne kadar güzel arkadaşlarımız varmış. Aileleri ne kadar bilgili, görgülü imiş günümüz aileleri ile kıyaslandığında. Bu satırları yazarken bir bir gözlerimin önünden geçiyor hepsi... Nur içinde yatsın büyük bir bölümü, babaanneciğim, dedeciğim, bizlerin peşinde ne çok koştunuz, salıncaklarla, yerlere serilen kilimlerle bizlerle oynadınız, ne çok şey öğrettiniz bizlere. Neş'e içinde geçsin günleri sağ olan büyüklerimizin...
Adını bilmediğim bitki 5. Çoban çantası olduğunu düşünüyorum.Güncelleme: Evren'den ve Tijen'den de aynı yorum geldiğine göre artık çoban çantası diyebiliriz ona!
Bu tür irislere de süsen denir bizim buralarda. Eskiden karakolumuz vardı mahallemizde. Sonra nedense kaldırıldı. Polis amcalar ekmişti karakolun bahçesine onlardan bol bol. Annem de eskiden mezarlıklara ekilirdi bunlardan der, oraları hatırlattığı için de pek sevmez süsenleri... Benim için çiçek olsun, ne olursa olsun...
Adını bilemediğim bitki 6.
6'nın yakından çekilmiş fotoğrafı.
Adını bilmediğim bitki 7. Çok tanıdık geliyor ama çözemedim...
Elmalar daha açmadı tam olarak. Erikler ve vişneler çiçekte idi. Vişneler geçmişti hatta. O sebeple bu ağaç da adını bilmediklerimden ve 9 numaralı...
Gene erguvan... Doyamıyorum onlara...
Ah işte bu haseki küpelerini çok severim. Bu yazıda benim andığım, bu yazıda da Hakkı amcanın anlattığı biricik Gülçin teyzemden yadigâr onlar. Evlerini alanlar bahçeyi ve çiçekleri yok ettiler. Bol bol çim ektiler, bahçeyi Şam şebeğine benzettiler. Oysa ne güzel bir Cottage Garden idi, hatta ne güzel bir Permakültür Bahçesi örneği idi. Görgüsüzgiller ailesi satın alıp evi, çime verdiler kendilerini, kaybettik bütün çiçekleri...Ortancaları, haseki küpelerini, lavantaları, daha pek çok adını ilk Gülçin teyzemin bahçesinde öğrendiğim çiçeği. En çok da Hakkı amcanın babasının elleri ile ektiği pembe mis kokulu sümbüllere yanarım... Neyse ki, yan komşusunun bahçesinde, O Bahçe'den komşu alış verişi ile gelen tohumlardan çıkanlar ve haseki küpeleri yaşamaya devam ediyorlar... Bir dönem İngiltere'deki bahçemde de beni yalnız bırakmadılar. Çıtır çıtır çiçekleri ile onları çok ama çok severim, Gülçin teyzemi sevdiğim ve asla unutamadığım gibi.
Beyaz ballıbabaları da ligustrumların(bizim buralarda lükstürün diyorlar ona da) altından fışkırmış halde buldum...
Malta erikleri de yavaş yavaş olgunlaşmaya başladılar... Hatta pazarlarda tezgahlarda yer almaya başladılar bile! Çok severim onları. Vefalıdırlar, sorun çıkartmadan hemen ektiğiniz yerden çıkar, çekirdekleri de bereketlidir, biraz yemesi meşakkatlidir ama tadı buna değer...
Bu bitki, hatta ağaçcığın tam adını da bilemiyorum, numarası 10 olsun. Çok fazla benzeri var. Turuncu yemişlisi, kırmızı yemişlisi... Kuşlar, özellikle de karatavuklar çok seviyor onları bunu biliyorum. Biraz didiklesem adını da bulacağım sanki ama...Güncelleme: Evren'den gelen bilgi akdiken olabileceği yönünde. Yaprakları ile ilgili bir çekincem var, biraz daha araştırmak gerek!
Bu da 11 olsun. Harika idi tüm ağaç çiçeklerden yıkılırken... Meyveleri çıktığında çözeriz, elbet dallarını kıra kıra toplayan çocuklardan bize kalırsa!
Ah işte bu çiçek çok ama çok güzel. Adını merak edip epeeeyce aradım. Sinek Sekiz sayesinde, daha doğrusu ona gelen bir yorum sayesinde de buldum! Allium Neapolitanum imiş isimleri. Bir bahçe her nasıl olmuşsa bu çiçeklerle dolu geçirdi neredeyse 1 aylık süreyi. En son yağan yağmurlarda boyunlarını bükmüşler... Daha detaylı bir yazıyı hak ediyorlar.
Kala çiçeği en sevdiklerimden, onu da bir bahçenin kenarında buldum. Rengi dolayısı ile fotoğrafını çekmekte zorlandım. Ama o kadar duru ve güzel ki! Belki de bu yüzden gelin çiçeği yapmışlar onu uzunca bir süre gelinlere...
Bu çiçeklerin adını biliyorum, hem de çok iyi. Ama size sormak istiyorum başka bilen var mı? Onu daha çok meyvelerinden tanıyorsunuz, bakalım kimler bilecek?(İlk bilen Evren, yok mu başka bilen?)
Bilinmeyen bitki 12. Onu İngiltere'de de çok gördüm süs bitkisi olarak bahçelerde. Burada da bir bahçede karşılaştık top top çiçekleriyle...
Bilinmeyen bitki 13. Bu ağaçcıktan bizim alt bahçede de var. Haziran ortalarına doğru harika kokulu çiçekler açıyor. Mumdan yapılmış gibi çiçekleri, açık sarı ve beyaz, o kadar güzel ki! Açtığı zaman yeniden fotoğraflamak boynumun borcu olsun. Lâkin adını bulamadım henüz. Çocukken onun çiçeklerinden parfüm yapma hayalimiz bile vardı Sanem ile. Bilmem şimdi hatırlar mı? Güncelleme: Evren adına Pittosporum tobira der, hatta onun sitesinde buralarda (1, 2, 3,) bu güzel bitkiye dair çok hoş notlar var. Ben de çok benzettim ama bizdekinde meyveler yok! O sebeple bir çekincem var, çiçekleri açınca yeniden inceleyeceğim.
Bu da 14 olsun... Kayısı olabileceğini düşünüyorum çiçeklerinden dolayı ama emin değilim! Güncelleme: Ayva çıktı benim kayısı zannettiklerim.(Teşekkürler Hatice teyze)
Ah bu vişne işte, komşumuzun bahçesi olduğu için biliyorum ve çiçekleri dökülüp meyveye doğru gitmeye başlamış bile!
Karahindiba tohumlarına pufff yapmak en büyük eğlencemizdi bu sıralar...
Bu bitkiyle tanışamadık daha, kimliğini arıyoruz... 1 olsun adı, bilen duyan varsa söylerken kolaylık olsun diye...
Esas fotoğraf çekmeye çıkma sebebim pisi pisi otlarıydı. (Pisi pisi otlarına Ege'de ürün otu da denirmiş. Teşekkürler Evren) Çocukluğumun sevgili oyuncakları(yalnız şu yazıyı okuduktan sonra böcüğüm oynarken çok dikkat etmem gerektiğini de anladım!). Onları ne çok birbirimize atar, ok gibi saplardık. Kenarlarındaki taneleri kopartmadan sapını soyarsak, yastığımızın altına koyarsak, düzgün dişlerimiz çıkacağını söylemişlerdi o zamanlar bize. Uğraşıp didinip kopartmadan saplarını bir iki tane koymuşluğum var yastığımın altına.
Erguvanlar gene tüm güzellikleri ile açmışlardı, en miniğinden en kocamanına...
Bu da 1 numaralı bitkiden sanırım... Yoksa başka mı? Bilemedim...
Yoncalar vardı, sanırım bahçelere ekmişler, oradan da telin dışına taşıp yayılmışlar. Kimi yerde pembe, kimi yerde beyaz... Permakültürde kullanılan bu türü değil sanırım ama çim ekilen bahçelerde çimden daha güzel bir alternatif!
Adını bilmediğim 2 numaralı bitki, pisi pisi otlarıyla beraber onları da tek tek yolup sapını bırakırdık çocukken. Demek biz bu zamanlar ısınan havalarla beraber sokağa çıkmaya başlarmışız okul dönüşlerinde.
Canım papatyalarım... Ne çok toplardım onlardan. Ama şimdi bizim böcüğe toplatmıyorum çiçek dalında güzel diyerek. Bir de kedimiz pek çok oturduğumuz yerde, başka yerlerden de yavrulayanları bırakıyorlar bizim buralara. Kedilerin çok olması hem iyi hem de kötü. İyi olan, böcük onlara Hayabaaa(bizimkinin dilinde merhaba) kediii diye diye geziyor, daha şimdiden tanışıyor, ne yapması gerektiğini öğreniyor. Kötü, kediden geçen pek çok hastalık var. Toksoplazmayla korkutmuşlardı beni hamile iken, apartman toplantısında da kedinin bağırsaklarında oluşan bir tür bakterinin dışkı ile atılmasıyla insanda kist oluştuğunu, bu sebeple bir arkadaşlarının çocuğundan bilmem kaç kiloluk kist alındığını ve kendi çocuklarını yere bile bastırmadıklarını söyledi bazı komşularımız! Biz o kadar pirpirlilik edip yere bastırmayacak kadar abartmıyoruz olayı ama yerden birşey alıp verdiğinde de huylanıyoruz. Neticede daha küçük ve ağzı kaşınsa elini sürebiliyor... Benim çocukluğumda da kesin o bakteriler vardı ama insan bile bile de çekiniyor işte, var mı bu konuda birşeyler yaşayan, önerisi olan?
Adını bilmediğim bitki 3 bu sarı çiçekliler de...
Karınca yuvalarımız... Onlarsız yapamayız... Belediyemizin harika ötesi yollarının taşlarının altına koydukları kumunu yeryüzüne çıkartmaya bayılır bu çalışkan böcükler, sonra da o yollar bir güzel çöker. Belediye de bir daha gelip bakmaz bile ama daire başına o yollar için 125 milyon istemeyi görev sayar. Aldıkları onca vergiye rağmen nedense kendi yolumuzu kendimizin yaptırması revâ görülmüştür bize. Üstelik seçme hakkımız da yoktur, birileri bu lale taşlı yolları yaparak zengin olur ve biz de kanı emilen durumuna düşeriz, ne gam!
Karıncaların evlerimizi ziyaretinde onlardan kaçma yolları ile ilgili doğal çözümleri Buğday'ın web sitesinde okumuştum ama yazıyı yazarken ulaşamadım. Bulunca ekleyeceğim...
Adını bilmediğim bitki 4. Bunları da çocukken birbirimize ok gibi atardık. Saçlarımıza takılırdı, sonra uzun uzun temizlerdik saçlarımızdan onları... Ne kadar eğlenceli bir çocukluk yaşamışız ve ne kadar güzel arkadaşlarımız varmış. Aileleri ne kadar bilgili, görgülü imiş günümüz aileleri ile kıyaslandığında. Bu satırları yazarken bir bir gözlerimin önünden geçiyor hepsi... Nur içinde yatsın büyük bir bölümü, babaanneciğim, dedeciğim, bizlerin peşinde ne çok koştunuz, salıncaklarla, yerlere serilen kilimlerle bizlerle oynadınız, ne çok şey öğrettiniz bizlere. Neş'e içinde geçsin günleri sağ olan büyüklerimizin...
Adını bilmediğim bitki 5. Çoban çantası olduğunu düşünüyorum.Güncelleme: Evren'den ve Tijen'den de aynı yorum geldiğine göre artık çoban çantası diyebiliriz ona!
Bu tür irislere de süsen denir bizim buralarda. Eskiden karakolumuz vardı mahallemizde. Sonra nedense kaldırıldı. Polis amcalar ekmişti karakolun bahçesine onlardan bol bol. Annem de eskiden mezarlıklara ekilirdi bunlardan der, oraları hatırlattığı için de pek sevmez süsenleri... Benim için çiçek olsun, ne olursa olsun...
Bu kalanchoe de komşumuzun bahçesinden... En son bize böcüğün doğumunda hediye gelmişti onlardan bir tane. Çok da severim ama bol bol çiçek açtıktan sonra yeşermeye veriyor kendisini. Sonrasında dallarından yeni bir tane ekmedikçe de çiçek vermiyor. Bu çiçekle ilgili önerisi olan var mı?
Adını bilemediğim bitki 6.
6'nın yakından çekilmiş fotoğrafı.
Adını bilmediğim bitki 7. Çok tanıdık geliyor ama çözemedim...
Elmalar daha açmadı tam olarak. Erikler ve vişneler çiçekte idi. Vişneler geçmişti hatta. O sebeple bu ağaç da adını bilmediklerimden ve 9 numaralı...
Gene erguvan... Doyamıyorum onlara...
Ah işte bu haseki küpelerini çok severim. Bu yazıda benim andığım, bu yazıda da Hakkı amcanın anlattığı biricik Gülçin teyzemden yadigâr onlar. Evlerini alanlar bahçeyi ve çiçekleri yok ettiler. Bol bol çim ektiler, bahçeyi Şam şebeğine benzettiler. Oysa ne güzel bir Cottage Garden idi, hatta ne güzel bir Permakültür Bahçesi örneği idi. Görgüsüzgiller ailesi satın alıp evi, çime verdiler kendilerini, kaybettik bütün çiçekleri...Ortancaları, haseki küpelerini, lavantaları, daha pek çok adını ilk Gülçin teyzemin bahçesinde öğrendiğim çiçeği. En çok da Hakkı amcanın babasının elleri ile ektiği pembe mis kokulu sümbüllere yanarım... Neyse ki, yan komşusunun bahçesinde, O Bahçe'den komşu alış verişi ile gelen tohumlardan çıkanlar ve haseki küpeleri yaşamaya devam ediyorlar... Bir dönem İngiltere'deki bahçemde de beni yalnız bırakmadılar. Çıtır çıtır çiçekleri ile onları çok ama çok severim, Gülçin teyzemi sevdiğim ve asla unutamadığım gibi.
Beyaz ballıbabaları da ligustrumların(bizim buralarda lükstürün diyorlar ona da) altından fışkırmış halde buldum...
Malta erikleri de yavaş yavaş olgunlaşmaya başladılar... Hatta pazarlarda tezgahlarda yer almaya başladılar bile! Çok severim onları. Vefalıdırlar, sorun çıkartmadan hemen ektiğiniz yerden çıkar, çekirdekleri de bereketlidir, biraz yemesi meşakkatlidir ama tadı buna değer...
Bu bitki, hatta ağaçcığın tam adını da bilemiyorum, numarası 10 olsun. Çok fazla benzeri var. Turuncu yemişlisi, kırmızı yemişlisi... Kuşlar, özellikle de karatavuklar çok seviyor onları bunu biliyorum. Biraz didiklesem adını da bulacağım sanki ama...Güncelleme: Evren'den gelen bilgi akdiken olabileceği yönünde. Yaprakları ile ilgili bir çekincem var, biraz daha araştırmak gerek!
Bu da 11 olsun. Harika idi tüm ağaç çiçeklerden yıkılırken... Meyveleri çıktığında çözeriz, elbet dallarını kıra kıra toplayan çocuklardan bize kalırsa!
Ah işte bu çiçek çok ama çok güzel. Adını merak edip epeeeyce aradım. Sinek Sekiz sayesinde, daha doğrusu ona gelen bir yorum sayesinde de buldum! Allium Neapolitanum imiş isimleri. Bir bahçe her nasıl olmuşsa bu çiçeklerle dolu geçirdi neredeyse 1 aylık süreyi. En son yağan yağmurlarda boyunlarını bükmüşler... Daha detaylı bir yazıyı hak ediyorlar.
Kala çiçeği en sevdiklerimden, onu da bir bahçenin kenarında buldum. Rengi dolayısı ile fotoğrafını çekmekte zorlandım. Ama o kadar duru ve güzel ki! Belki de bu yüzden gelin çiçeği yapmışlar onu uzunca bir süre gelinlere...
Bu çiçeklerin adını biliyorum, hem de çok iyi. Ama size sormak istiyorum başka bilen var mı? Onu daha çok meyvelerinden tanıyorsunuz, bakalım kimler bilecek?(İlk bilen Evren, yok mu başka bilen?)
Bilinmeyen bitki 12. Onu İngiltere'de de çok gördüm süs bitkisi olarak bahçelerde. Burada da bir bahçede karşılaştık top top çiçekleriyle...
Bilinmeyen bitki 13. Bu ağaçcıktan bizim alt bahçede de var. Haziran ortalarına doğru harika kokulu çiçekler açıyor. Mumdan yapılmış gibi çiçekleri, açık sarı ve beyaz, o kadar güzel ki! Açtığı zaman yeniden fotoğraflamak boynumun borcu olsun. Lâkin adını bulamadım henüz. Çocukken onun çiçeklerinden parfüm yapma hayalimiz bile vardı Sanem ile. Bilmem şimdi hatırlar mı? Güncelleme: Evren adına Pittosporum tobira der, hatta onun sitesinde buralarda (1, 2, 3,) bu güzel bitkiye dair çok hoş notlar var. Ben de çok benzettim ama bizdekinde meyveler yok! O sebeple bir çekincem var, çiçekleri açınca yeniden inceleyeceğim.
Bu da 14 olsun... Kayısı olabileceğini düşünüyorum çiçeklerinden dolayı ama emin değilim! Güncelleme: Ayva çıktı benim kayısı zannettiklerim.(Teşekkürler Hatice teyze)
Ah bu vişne işte, komşumuzun bahçesi olduğu için biliyorum ve çiçekleri dökülüp meyveye doğru gitmeye başlamış bile!
Ben bu minik gezilerimi böcüğümle birlikte yapmayı daha çok seviyorum. Pek çoğunun adını söylemeye başladı bile. Hatırlatayım daha 2 yaşında! Adını bilmese bile cın(yani iğne yapraklı ya da gül gibi dikenli), bu kaşındırır, bu batar dikeni var diye biliyor her birini. Kedilere, köpeklere hayabaaaa diyor. Kargayı, serçeyi, muhabbet kuşunu tanıyor. Haftasonu ne yazık ki evcil hayvan satan bir yerde kirpi ile de tanıştı. Kirpi ile Kestane kitabını almıştım ona en son. Böylece gerçek hayatta da tanışmış olması aklında daha iyi kalmasına sebep oldu. Dilerim hep böyle doğa ile içiçe, tüm canlıları severek yaşama şansı bulur.
Ben de en kısa sürede bu geziyi böcükle tekrarlayacağım. Bu bitkiler olmayacak belki ama yenilerini bulup sizlere anlatacağız kısmet olursa...
04 Nisan 2011
Blogum Artık Karbon Nötral Olacak
Karbon Ayakizi ya da İngilizce Carbon Footprint terimini duyanlar parmak kaldırsın!
Karbon Ayakizi'nin tam olarak ne demek olduğunu öğrenmek isterseniz, bu siteye bakabilirsiniz.
Bugünden itibaren Berceste'nin sağ sütununda yukarıdaki logoyu göreceksiniz. ''My Blog Is Carbon Neutral'' yazıyor olacak. Tıkladığınızda da sizi buraya götürecek. Gittiğiniz yer Alman kaynaklı imiş. Logoyu ekleyip, bu konuda bir yazı yazdığınızda blog adına bir ağaç dikilecekmiş. Dahası da var...
Aslında blogunuz da ne yazık ki karbon salınımında bulunmuş oluyor, siz bilmeden, farketmeden.
Harvard Üniversitesi'nden Alexander Wissner-Gross'un yaptığı araştırmaya göre, blogunuza her tıklanışta, 0.02g karbondioksid salınımı yapıyor. Ayda 15 000 defa tıklandı diyelim, yılda 3.6kg karbon emisyonuna sebep oluyor. Nasıl sebep oluyor, kullandığınız bilgisayar, yayımlandığı server, bunların soğutma sistemleri vb...
Bir ağaç ne kadar karbondioksid kullanıyor? Bu sorunun ne yazık ki, kesin cevabı bilinmemekteymiş ve ağacın türü, ışık alma durumu, toprağı, su dengesi, bulunduğu yer gibi pek çok şeye bağlı imiş. Afaki bir hesap yapıldığında da çıkan rakam, 1 yıl için 10kg ile 30kg arasında değişmekteymiş. İlk dikildiği yıllarda bu rakama bile ulaşamama durumu olabilirmiş. Büyüdükçe, yaşlandıkça da bu rakam artarmış. Ağaç 18 yaşına geldikten sonra da rakam düşermiş.
Birleşmiş Milletlerin konu ile ilgili kuruluşu (UNFCCC) bir ağacın yıllık karbondioksid kullanımını 10kg olarak belirlemiş. Bizim bu logo ile kampanyasına katıldığımız, Make It Green çevre programı da aynı rakamı 5kg olarak kabul etmiş. Dolayısı ile bir ağacın dikilmesi, bir bir blogun, bir yıllık karbon salınımını örtmüş, nötralize etmiş oluyor. Bir ağacın ortalama olarak 50 yıl yaşaması sağlanırsa da, sizin blog yayımlayarak verdiğiniz zarar karşılanmış oluyor.
Bu hesaba göre, ben de bugünden itibaren bu sisteme dahil olmak istiyorum ve bu amaçla da bu yazıyı yazıp logoyu da sayfama yerleştirdim.
Türkiye'den de bir güzel haber aldım. Nükleer enerji yerine Güneş Enerjisi ve Rüzgar Enerjisi santrallerinin artmasını diledim.
Bostancık ve Meyvelitepe bu konuda şanslı, bahçelerine pek çok ağaç diktiler, Meyvelitepe'de görüyorum ki, Sekoya bile var!
Blog yazan arkadaşlarım, şimdi sıra sizde, ya siz de en az bir ağaç dikin ya da bu kampanyaya katılın!
Bir de kullandığınız teknolojiler nelere sebep oluyor diye şuraya bir bakın!
22 Ekim 2010
Pembe Gün
3 yıl kadar önce, Londra'da çalışıyorken, topluca herkese gönderilen bir e-posta geldi şirketin merkezinden. Yarın herkes pembe giyecek! Üzerinde mutlaka pembe birşey bulunacak. Hanımlar da, beyler de! Pembe hırkamı giyip gittim. Bu e-postayı da yapılanı da hiç yadırgamadım, hatta pembeler içindeki yaşlı, saçsız, komik bir halde ortalıklarda dolanan muhasebe müdürümüzün halini de hiç yadırgamadım. Eşimin iş yerinden alışıktım!
Belli bir günün önemi vurgulanmak isteniyorsa, bir hayır derneğine yardım toplanıyorsa, mutlaka belirgin birşey yapılır çünkü. Eşimin iş arkadaşlarını palyaço ve akla hayale gelmedik kıyafetlerle görmüşlüğüm, bol bol gülmüşlüğüm(amaç dikkat çekip akılda kalmak zaten, kaç yıldır hatırlıyorum işte) duymuşluğum vardır, Red Nose Day'de. Ülke sokaklarında, metrolarda, otobüslerde, trenlerde değişik tipler görmeye hazırlıklı olun ve şaşırmayın böyle günlerde.
Gelelim ''Pembe'' rengin önemine. Bu ay, bütün dünyada Meme Kanseri Hakkında Bilgilendirme yapılıyor. Hani özel gün ve haftalar kapsamında ama bu sefer bütün bir ay boyunca... Konu hakkında toplantılar, görsel, yazılı hertürlü bilgi, bilinçlendirme toplantıları, savaşacak her türlü malzeme insanlığa sunuluyor.
Az önce gene böyle bir e-posta geldi mesela ve korunma önlemlerini içeriyordu. Ben de pembeleri giydim ve yazmaya başladım! Ciddiyim, üzerimde pembe bir kıyafet var...
Öncelikle MRC Laboratuvarı Cancer Cell Unit'e (her iki başlıkta ayrı ayrı bağlantılar vardır söyleyeyim) ziyaretim sırasında öğrendiklerimi hatırlatayım, daha önceden yazmıştım.
Şimdi yazacaklarım ise, EWG(Environmental Working Group)'dan Diyorlar ki;
Çocuklar daha doğmadan 300 ayrı endüstriyel kimyasala maruz kalıyorlar. Alınan kordon kanı numunelerinde tek tek bulunmuş bunlar. (Ülkemizde düzgün istatistikler yok ne yazık ki ve istatistik bölümü mezunları neden bu konu üzerinde çalışmazlar bilmem. Zira en büyük açığımız bence. O yüzden Amerika İstatistikleri üzerinden konuşacağız ne yazık ki) Her 10 Amerika'lıdan birisi ömrü boyunca mutlaka kansere yakalanacakmış ve bunlardan 2'si de ölecekmiş. Hayat tarzımız ise bu rakamları etkileyebilirmiş. Sigarayı bırakmak, içkiyi azaltmak, kilo vermek, spor/egzersiz yapmak, doğru beslenmek bahsedilen değişikliklerin başında gelmekteymiş. Diğerlerini de numara ile sıralarsak:
1 - Amerika için musluk suyunu filtreleyin diyorlar ama ne yazık ki, bu Türkiye için geçerli değil. Biz zaten hiç içemiyoruz! Kullanırken de dikkat etmek zorundayız. Biz bu konuda şunu yapabiliriz, BPA içeren polikarbonat damacanalara savaş açabiliriz! Birinci derecede karsinojen ve özellikle küçük çocuklarda meme kanserini, cinsiyet değişimini tetikleyen bir kimyasal. Bu konuda, daha önce de bebeklerini biberonla besleyen anneleri uyarmıştım. Yazılar burada ve burada Sizler de konuyu detaylı araştırıp, kendi kararınızı vermekte özgürsünüz, hatırlatmaya bile gerek yok sanırım.
2 - EWG Amerika için oturulan banklar ve kullanılan kimyasallar konusunda uyarmış. Bizdekilerin durumunu bilmiyoruz bile!
3 - Perfluorochemicals kullanımına son verin denilmiş. Bunlar nedir diye bakarsak, hayatımızda bizimle içiçe, her yerde yanımızda olan belli markalar aynı zamanda. Teflon, Scotchgard, Stainmaster, Gore-tex. Leke tutmayan koltuklarımız, halılarımız, ayakkabılarımız, yapışmayan tavalarımız, yapışmayan tavalarla birlikte satılan onları çizmeyen kaşıklar, kepçeler vb, ıslanmayan yağmurluklarımız, yağ geçirmeyen hazır gıda paketleri, hani şu aldığınız kızarmış patatesin yağ geçirmeyen kağıdı ya da mikrodalgada yaptığınız patlamış mısırın paketi mesela, hatta kullandığınız makyaj malzemeleri... Hem üretimleri sırasında suyu kirletmekle suçlanıyorlar, hem de kullanımları sırasında hata yaparsak, faturasını sağlığımıza ödetmekle. Dikkat edin içinde PTFE ya da perfluoro ibaresi bulunmasın der EWG.
4 - Güneşte gerektiği kadar ve korunarak kalın deniliyor. MRC ziyaretimde de yazmıştım. Hergün televizyonda da anlatılmakta. Ozon tabakasının incelmesi sebebiyle zararlı UV ışınları bizi perişan etmekte. Buna önlem olarak kullandığımız güneş yağları ve sütleri ne kadar güvenli? Son araştırmalar bilmemkaç faktörlülerin bile risk taşıdığını ortaya çıkarttı. Dolayısı ile açık renk ve uzun kollu t-shirtler ya da güneşte dolaşmamak en güvenli çözüm olarak öneriliyor. Güneş yağları ile ilgili araştırma sonuçlarını merak edenleri buraya alalım. Yalnız baştan söyleyeyim, ben bu yazıyı okuduktan sonra, evin böcüğünü belli saatlerde sokağa çıkartmamakta buldum bu seneki çözümü. Arabada giderken de her yana güneşlik koyarak ya da uzun kollu beyaz birşey giydirerek. Kendisi, kar tanesi şeklinde olduğundan, fazlasıyla güneşe hassas çünkü.
5 - Yağlı eti ve yüksek yağlı hayvansal ürünleri kesin, deniliyor. Uzun ömürlü, kansere yol açan kimyasallar içerdikleri için. Dioksin ve PCB'yi de bunlara örnek veriyorlar. (Hayvanların beslenme zinciri içinde konsantre halde bulundukları için)
6 - Pestisid içermeyen meyve ve sebze ile mümkünse organik olan ile beslenin diyorlar. Amerika için bir liste vermişler ama biz Türkiye'de bunu ne kadar uygulayabiliriz bilemiyorum. Elimizden geldiğince dikkatli olmalı, bol su ile yıkamalı(ama bazı kimyasallar var ki, içine de nüfuz ediyor meyve ve sebzelerin), gerçekten de az öz ve organiğe kaymalı diye düşünüyorum.
7 - Veee gene bizim BPA! Her ne kadar üreticileri lobi oluşturup, zararlı olmadığını iddia etse de, hakkında yapılan araştırmaların büyük bölümü zararlı diyor! Buna rağmen bizim Sağlık Bakanlığımız neden önlem almıyor, kanser ilaçları onlara daha mı ucuza geliyor diye sorgulamak lazım elbet! Arayın Alo Gıda 174 hattını, sorgulayın en başta su damacanalarını. Sonra neden ithalat izni var BPA'lı ürünlerin demeyi de ihmal etmeyin. Damacanalar dışında nerelerde var derseniz, polikarbonat adı altındaki herşeyde var. Konserve tenekelerinin iç yüzey kaplamasında(illa konserve diyorsanız cam olanı tercih edin), hatta alış-veriş fişlerinde. Evet evet onlarda bile bulunmuş! Hani şu ısı ile baskı yapılabilen kağıtlarda...
8 - Karsinojen kozmetik malzemelerinden sakının diyor. Bunların listesi ve hakkında yazılmış yazıya buradan ulaşabilirsiniz. İpucu olarak, içinde PEG ve ''-eth'' geçen kimyasallar olan kozmetik ürün kullanmayın diyorlar. Ben zaten güzelim, ne gerek var kozmetik ürünlerine diyenler yaşıyor, ama unutmayın, parfüm, deodorant gibi ürünler de bu kapsamda!
9 - Uyarı işaretlerini iyi okuyun diyorlar. Örneğin Amerika'nın Kaliforniya eyaletinde "Proposition 65" adı altındaki uyarılar eyaletin karsinojen bulduğu bir ürünü içerdiğini belirtirmiş. Darısı başımıza ne diyelim! Belediyelerimiz ya da valilerimiz el atıp karsinojenleri listeler ve sınırlarında bu ürünlerin bu şekilde etiketlenmesini sağlarlarsa daha ne isteyebiliriz ki onlardan?
Kendimizce korunma önlemleri bulmak durumundayız. Gördüğünüz gibi çeviri yapmaya çalıştığım elbise bize hem uydu, hem uymadı. O yüzden bunları aklımızın bir köşesine yazıp, kendi doğrularımızı da eklemeliyiz.
Evren ve Evren'in evrenimiz ve kendimiz adına plastiklerden arınma serisi var mesela, bize örnek olması gereken. Bu liste buzdolabımızın üzerindeki yerini aldı bile mesela, her daim gözüm üzerinde. Zararlı olanlardan yakaladığım gidiyor çöpe!
Cam hayatımızda idi, kırılsa da dökülse de ondan güzeli yok, sloganı ile daha çok hayatımıza girdi. Oda parfümleri, tuvalette kullanılan kokular, hayatımızdan tamamiyle çıktı gitti.
Erken teşhisin önemini bildiğimizden kontrollerimizi düzenli hale getirdik.
Doğal, babaanne, anneannelerden gördüklerimiz geri geldi. Kendi yiyeceklerimizi kendimiz daha çok yapar hale geldik. Evde yemek yemek daha büyük zevk oldu. En önemlisi aldığımızı ve aldığımız yeri sorgular olduk. Bunda Fikir Sahibi Damaklar'ın etkisi büyük! Yerimizde durmadık, yeri geldi açtık telefon, yeri geldi gittik, bizzat gördük, iyiye doğru yönlendirildik, yönlendik. Daha çok meyve, sebze tüketir olduk. Karınca kararınca pembelerle dolaşıyoruz, bir hayat daha kurtarılsın, kendi canımızı, sevdiklerimizin canını olabildiğince kurtaralım diye! Yanımızda mısınız? Pembe renkle sizler de var mısınız?
Labels:
Çevre,
İngiltere Özel Günler,
Sağlık,
Türkiye Özel Günler,
Yardımlaşma
06 Ekim 2010
10.10.10 - GDO Orucu ve Fikir Sahibi Damaklar
(Fotoğraf sisli bir İngiltere sabahında, Cambridge - Londra treninden)
Bilinçli ya da bilinçsiz, günden güne dünyadaki kaynaklarımızı tüketiyoruz. Yarınlarımızdan ödünç aldığımız dünyayı, onlara nasıl teslim edeceğimizin yönünü de ancak bizler, kişisel tercihlerimizle belirleyebiliriz. Karaya vurmuş deniz yıldızlarının içerisinden bir tanesinin bile hayatını değiştirebiliyorsak, bu yarına bırakacağımız mirasımız olur. Hani bir elin nesi var misali, tek elle ses çıkartırken, bunu iki yapmak, sonra çıkan sesin güzelliği ile o iki ele yeni eller katmak da bizim elimizde.
Küresel ısınmadan, onun getirdiklerinden haberdarız. Son günlerde hava epey soğusa da, en bunaltıcı, en nemli yazı yaşadık yakın zamana bakarsak.
Bilim adamları, iklim uzmanları, ölçüp, biçip bir tespit yapmışlar ve demişler ki, güvenli limitlerde karbondioksit gazının atmosferik konsantrasyonu en fazla 350ppm(parts per million) olmalı, bunu aşmamalı. Sonra bakmışlar ki, bu limiti aşalı epey olmuş ve konsantrasyon 392'ye dayanmış.
Bunu aşağıya çekmek, çekebilmek için bütün dünya gayret göstermeli demiş 350.org ve dünyaya sesimizi hepbirlikte duyurabilmek için de 10.10.2010 tarihinde gösterin kendinizi demiş.
Bütün dünyada okullar, sivil toplum kuruluşları, bireyler, ellerinden geldiğince toplumu bilinçlendirmeye ve dikkat çekecek organizasyonlar düzenlemeye talip o gün için. Yeşil defilelerden, yerleştirilecek güneş enerjisi panellerine, açılışı yapılacak yel değirmenlerine, dikilecek ağaçlara kadar tam tekmil o günü bekliyor dünya.
Karınca kararınca Fikir Sahibi Damaklar da buradayız ve ''Yemiyorsak Sebebi Var!'' demiş o gün için.
05 Temmuz 2010
Fıstık Alerjisi
Sahipsiz ev hayvanlarına bu hak yok, ama doğada kendiliğinden varolanların da özgürlüğüne hak çok. Kedi köpek yerine orada bol bol sincap, kuğu, Kanada kazı, ördek ve hatta tilki görmeniz mümkün. Evinizin arka bahçesinin tilkilerin uğrak yerine dönüşmesi gayet olağan bir durum. Sivri sinekleri sakın öldürmeyin ve doğal hayatın dengelerini bozmayın. Sabah bir kirpi paspasınızın üzerinde oturuyor olsun. Bunlar hep hayatın parçaları orada.
Benim sevdiğim elbette sincaplar. Onları takip etmişliğim, aile şeklinde çatılarda yakalamışlığım, haklarında yazı yazmışlığım, bol bol da fıstık yedirmişliğim var. Elimden alıp kaçmalarına tek gözleri üzerimde o fıstığı kemirmelerine, sonra gelip yenisini almalarına bayılıyorum!
Böyle bir anıyı Ankara'da doğup, Avusturalya'da büyüyen, sonra da bir İngiliz ile evlenip Cambridge'e yerleşen arkadaşımdan dinledim. Eltisi ve arkadaşları ile oturmuş çay sohbeti yaparlarken, arkadaşlarından birinin çocuğu nefes alamamaya başlamış, yerden yere atıyormuş kendisini ve annesi doktormuş. Kadıncağız hızla çantasına koşup, çocuğa iğne yapmış ve ardından hastaneye koşmuşlar.
Meğerse çocukta cok ciddi fıstık alerjisi varmış. Bunu yakınlarındaki herkes bildiğinden gittiği eve, yakınına fıstık yaklaştırmazmış ve ev sahibi de dikkatle fıstık bulaşmış olabilecek herşeyi yok ettiğini sanıyormuş. Ama daha önce fıstık ezmesi yenen ve yıkanan, evet yanlış okumadınız yıkanmış olan, tabak çocuğun yakınlarına gittiğinde, zavallıcık bu hale gelmiş. Alerjinin boyutu o kadar ciddiymiş ki, yıkanmış olması bile para etmiyormuş! Anne ve babası doktor olduğu için çocuk bu yaşa kadar hayatta kalabilmiş. Yoksa çoktan kaybederlermiş. Anında müdahale edilmesi gerekiyormuş çünkü. Bunu bana anlatan arkadaşım hala olayın şokunda idi. Bir çocuğun olsun ve boşa bir sebep gibi görünecek küçücük birşey yüzünden gözünün önünde bu hale gelsin. Korkunç!
Bir başka örnek de aşağıdaki fotoğrafta saklı. Hatta fotoğraflara bakarken haydi artık şu yazıyı yaz dedirteni bu.
Nothing Hill'i gezmiş dönerken bir binanın kapısında gördük kendisini. Önce hatıra panosunu farkettik. O binada Pam Mc Donald yaşamış(kim ola ki dedik ilk), kendisi çalışan sınıf için pek çok hak sağlamış ve çocuklar için daha fazla oyun alanı, daha fazla kreş olanağı tanımış diyordu kısaca yazıda ve altta da bir çocuğumuzun çok ciddi fıstık alerjisi var, o yüzden kesinlikle buraya fıstık bırakmayın uyarısı ve merkez müdürü imzası vardı. Muhtemelen bir kreş binasının yan kapısının önünden geçmişiz. O zaman anladık ki, masumca bir sincaba birakılacak yem, birisinin hayatına mal olabilir!
Alerji sınıfına sokabilir miyiz bilmiyoruma ama alerjik olan türü de bulunan astımın bir sebebini nemli havaya, evlerde yerlerin hatta banyoların bile halı kaplı bol mite'lı olmasına, nemli havada üreyen mantarlara bağlayabiliyorlar.
Bizim küçümen ilk doğduğunda doktorumuzla uzun uzun her iki ülke koşullarını da konuşmuştuk. O zaman mümkün olduğunca halı kaplı evlerden uzak durun diye uyarmıştı bizi.
Sonralarda da biberonları sterilize etmeyi artık durdur diye. Çok steril ortamlarda büyüyen çocuklarda alerjilerin, astımın daha sık görüldüğünü belirtmişti ki, 20'li yaşlarda ne olduğu bilinmeyen bir sebeple kıvranan, kanser teshisi bile konulan, ama aslında 40'lı yaşlarına geldiğinde sebebinin Çölyak(tahıllardaki glutene karşı alerji) olduğunu kendisi bulan kuzenimin yolladığı bu yazı da durumu doğruluyor. Herşeyin esası bağışıklık sistemine dayanıyor.
Bağışıklık sistemi ne kadar güçlü, çocuk o kadar kuvvetli. O yüzden daha minicikken bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmemiz gerekiyor. Öyle pamuklar içinde sarıp sarmalanan bebeklerin sonrası çok iyi gelmiyor. Bunun dışında yediğimize, içtiğimize de çok dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü bilmeden yiyip içtiğimiz, bize haz veren o muhteşem lezzetler, diğer yandan bizim gizli düşmanlarımız. İçin için onlar da bizi yiyip bitiriyor. Lapis Lazuli bu konuda çok güzel bir yazı yazmış. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Hızla yaşadığımız, hayatımızda az bulduğumuz hazlara bile dikkat etmemiz gereken günlere geldik. Öyle anneannelerimizin, babaannelerimizin mis gibi reçelleri, nefis yiyecekleri yok artık. Onlar zamanında halis muhlis olanları ile yetişmişler. Ama bizim aldığımız en saf olduğunu sandığımız yiyeceğin, içeceğin hatta giyim eşyalarımızın içinde bile olmadık şeyler saklı.
Bizler zamanında iyiyi biraz olsun tadabildik, domatesin kokusunu, tadını biliyoruz ama ya çocuklarımız, onları tüm bunlardan nasıl koruyacağız? Bağışıklık sistemimizi nasıl güçlendireceğiz? Bol bol okuyup öğrenerek, glikoz şurubudur, soyadır, soya lesitinidir(çikolata onsuz olmuyor ne yazık ki), mısırdır gibi yiyeceklerden uzak duracağız. Bir de elimize bir büyüteç alıp etiket hafiyeliği yapacağız! Başka yolu yok bu işin.
Labels:
Çevre,
Çocuklar İçin,
İngiltere,
Sağlık,
Yemek
30 Mart 2010
Green Roof - Yeşil Çatı - Bahçeli Çatı

İster Yeşil Çatı deyin, ister Bahçe Çatı deyin ismi siz verin. İngilizler ona Green Roof diyor. Ben ise çoooook seviyorum!
Baharın canlandığı, çiçeklerin her yerde açtığı, güneşin güzel yüzünü bizden eksik etmediği, benim de eski bahçemi özlemeye başladığım bugünlerde evlerin çatılarını yemyeşil görmek istemez misiniz? Hele büyük şehirlerde...Balkonunuza çıkıyorsunuz, çırpılmaya hazır halılarla kaplı ya da merdiven gibi evin içinde istenmeyen eşyalarla dolu balkonlar yerine, yemyeşil balkonlar; üst katlarda oturuyorsanız, kiremit yığınları, düzensiz hizzalı binalar yerine, yeşillikler, çiçekler (laleler, sümbüller, güller...), minik ağaçlar görmek istemez misiniz? Güzel olmaz mı? İçiniz açılıp, mis gibi oksijen dolsun hem ciğerlerinize...
Müsadenizle ben İngilizce adını kullanacağım bu yeşilliklerle dolu çatıların. Çünkü bu güzelliği ilk defa İngiltere'de yan komşumuzun sayesinde tanıdığım için bana daha kolay geliyor, ama söz en kısa zamanda da dilimden, beynimden İngilizce adını çıkartıp, Türkçesi ile yer değiştireceğim.
Mimar bir babaya, çevre dostu yaşamı destekleyen Singapurlu bir anneye sahip yan komşumuz, babasının da önerisi ile bahçelerinde evlerine ilave olarak inşaa ettirdiği kısma (onlar extension diyorlar) green roof yapmaya karar vermiş. Türkiye'de üst kat faciası yaşadığımız komşularımızın tam aksine, inşaata başlamadan önce, bizi yemeğe davet etmişlerdi. Bir süre size zararımız olacak, Cambridge Belediyesi'ne planlarımızı teslim ettik. Bir sorun varsa oraya itirazınızı yapabilirsiniz, biz de cevap gelir gelmez inşaata başlayacağız demişlerdi ve planlarını anlatmışlardı.
O sıralar komşumuz ikinci bebeğini bekliyordu evde iki çocuğun oynayacağı bir alana ihtiyacı vardı ve eşi de evden çalışıyordu, ona da ayrı bir oda lazımdı. Eşi Türkiye'de kış bahçesi denilen bir kısımda çalışmalarına devam edecekti, onun için de bahçenin sonuna bu kısmı inşaa edeceklerdi.
Gelecek planlarında bahçenin alt kısmını kazıp, yağmur sularını orada kurduğu bir depoda biriktirmek, evde tuvaletlerde, bahçede de sulamada bu suyu kullamak vardı. Zamanla da elektrik için minik bir rüzgar gülü kurup, devlete pek muhtaç kalmadan, fazla para ödemeden, hem de çevre ile dost bir ortamda yaşayıp gidecekti. Rüzgar gülünün en büyük dezavantajı çıkarttığı ses idi. Bu konuda babasıyla birlikte araştırmalarına devam ediyorlardı.Birinci adım olarak salona yaptıkları ilaveye başladılar. Minik inşaat makineleri bahçelerine girdi, temeller kazıldı, betonlar döküldü, duvarlar örüldü. İş çatıya geldi. Çatının ortasına aydınlatma için sekizgen tabana oturtulmuş cam kubbeler yerleştirildi. Taban kısmının da çok iyi yalıtımı yapıldı. Öyle ki, yüzme havuzu yerleştirseniz çatıya, ancak o kadar sağlam olurdu. Sonrasında da sukkulent denilen su emici, kaktüs benzeri bitkiler alınarak bahçede çatıya yerleştirilecekleri günü beklemeye başladılar. Tam bu esnada ben Türkiye'ye döndüm ve son aşamayı kaçırdım! E-posta ile rica edip fotoğraflarını isteyince de komşumdan gördüğünüz fotoğraf geldi.
Komşumuzun hayali, baharda lalelerle, sümbüllerle, kardelenlerle süslü bir bahçe çatı idi. Banyo camından da bu güzellikleri seyredebilecekti. Aynı şekilde ben de banyo camımdan bu çatıyı görebilecektim. Terrace House denilen bu evleri öyle güzel tasarlamışlar ki, hiçbir komşu birbirinin özel alanını görmüyor, birbirini rahatsız etmiyordu. Üstelik çözümler de anlayacağınız üzere, gayet yeşildi!
Gözümün önünde şimdilerde de bir çatı var, 30 senedir ailece seyrettiğimiz. Asbestten midir? Betondan mıdır, neyin nesidir diye düşündüğüm...
Hayalimde de Cambridge'de gördüğüm ve anlattığım bu yeşil çatı var elbet. İstanbul'un göbeğinde, kuş sesleri ile uyandığım, ağaçlarla bezeli bu eve, böyle beton bir çatı yakışmıyor ve gözüme gözüme batıyor çünkü.Hayallerden dünya batmaz deyip, şöyle bir danıştım Google'a...
Wikipedia'ya göre, yeşil çatılar aynı zamanda yaşayan çatılar olarak da adlandırılıyormuş. Benim tam ismini koyamamamın bir sebebi de buymuş demek ki. Doğanın yapısını bozmadığı gibi, yerel bitki türlerinin yaşayacağı alanları oluşturuyormuş. İsterseniz alanın büyüklüğüne göre içine havuzcuklar da yerleştirebiliyormuşsunuz. Bu havuzcuklarda da yağmur suyu ve ya geridönüştürülmüş suyu kullanabiliyormuşsunuz ve içinde nilüfer gibi su bitkileri yetiştirebiliyormuşsunuz. Yalıtımı çok iyi olduğu için yazın serin, kışın da sıcak tutuyormuş sizi. Normal çatılara göre daha uzun ömürlüymüş. Böylece yazın fazla oranda klima kullanmanız gerekmiyormuş. Kışın da daha az enerji harcıyormuşsunuz ki Kanada'da bu oranın %26 düştüğü tespit edilmiş. Tek yatırım ile kısa vadede size geri kazanım getiriyormuş. Çatılarda yağmur suyunun tahliyesi sonucu biriken suyun, kanalizasyon kanallarındaki atık su oranını arttırmasını engelliyormuşsunuz. (Bu yüzden pek çok ülke devlet desteği veriyormuş ki, arıtma sularında bir de yağmur suyu ile uğraşmasın. Bizde de İSKİ çatı giderlerinin kanalizasyona bağlanmasını yasaklıyor!!!)
Çatıdaki bitkileri sulamak için de yağmur suyu kullanıldığı için ayrıca su harcamıyormuşsunuz. Astım ve benzeri hastalıkları yapan çevre kirleticileri emdiği için alerjik bünyelilere iyilik ediyormuş. Yeşil bitkilerin havadaki karbondioksidi emip, oksijen salgıladığını söylememe gerek yok sanırım! Isı yalıtımının yanında ses yalıtımı da sağlıyormuş (havaalanına yakın bir yerde eviniz olduğunu düşünün hele!). Mikroklimalar oluşturuyormuş. Bunun yanında bir de elektromanyetik radyasyonu azaltmaktaymış. Sadece bunun için bile şapka çıkartırım ben bu çatılara!
Kullanılan alanın derinliğine göre çeşitlilik göstermekteymiş. Geleneksel yeşil çatılar ki, genelde makul bir derinlikte olurlarmış, enine doğru genişleyen bitkilerin yetiştirildiği, o yörede yetişen çimlerin ekilebildiği yerlermiş. Parka benzerlermiş ve şifalı bitkilerin de yetiştirilme alanları olarak kullanılabilirlermiş. Kanada'da bir otel oluşturduğu böyle bir çatı sayesinde mutfak masrafından yılda 30 000 Kanada doları kar etmiş!
Geniş olanlarda çok az toprak, genelde kompost (geri dönüştürülmüş toprak diyebiliriz sanırım) kullanılmaktaymış. Bunun üzerine de çok ince, özel, tohumların yerleştirileceği bir katman döşenmekteymiş. Bitki olarak da bir çeşit sukkulent seçilmekteymiş.Çatının eğimli ya da düz olması da bitki seçimi için bir etkenmiş.
Geleneksel İskandinav çatılarında olduğu gibi eğimli çatılarda genellikle çim tercih edilirmiş ki, yağmur suları çatının topraklarını götürmesin. Ama düz çatılar için istenilen bitkiler kullanılabilirmiş.
Yeşil çatılar yüzyıllardan beri İskandinav ülkelerinde kullanılmaktaymış. Modern kullanıma geçiş 1960'da Almanya'da başlamış ve moda olarak pek çok ülkeye yayılmış. Pek çok ülkede bu çatıyı yapanlara devlet destek vermiş. Özellikle atık su sorunu olan şehirler suyun miktarını azaltmak için bu çatıları önermişler ve arıtma masraflarından kar ettikleri gibi su taşmalarını da engellemişler. Bu çatıların çok uygulandığı şehirlerin daha az ısındığı (şehirlerdeki binaların rüzgarı kestiği, küresel ısınmaya daha çok sebebiyet verdiği, kullanılan fazla enerji sebebiyle kırsal alanlara göre daha çok ısındığı, sera etkisi yaptığı tezi mevcut), çatıların güneşteki radyasyonu emerek zararı azalttığı söylenmekteymiş ve bu durum rakamlarla da kanıtlanmış. Ayrıca şehir içine özlenen kırsal hayatın girmesini sağlayarak yararlı böceklerin, kuşların, özetle tüm canlıların yaşayabileceği alanların yaratılması karlardan bir diğeri imiş.
Gelelim maliyetlere. İyi düşünülerek planlanan bir yeşil çatının maliyeti çatının eğiminin olup olmamasına, yetiştirilecek bitkinin türüne bağlı olarak metrekare başına yaklaşık 100 - 200 euro civarıdaymış. Zaman zaman da bitkilerin yaşamaları için sıvı gübre ile gübrelemek gerekmekteymiş ve bu da gereken gübre türüne göre fazladan bir maliyet oluşturmaktaymış.
Bu kadar yararını ve güzel yanlarını saydıktan sonra dezavantajlarını da bilmekte yarar var elbet. Başlıcası elbette normal bir çatıdan daha fazla olan maliyeti. Deprem bölgelerinde uygulanmasına çok dikkat edilmesi ve işin uzmanlarından profesyonel yardım alınması gerekliymiş. Varolan çatıları dönüştürmek isterseniz yalıtım malzemelerinin, toprağın, bitkinin ve üzerinde tutacağı yükün miktarı düşünülmeli ve binanın statik hesaplarına uyup uymadığına mutlaka bakılmalıymış. İklime göre bitkiler seçilmeli ve bitkilerin köklerinin yalıtım malzemesine zarar vermeyecek türden olmaları önemliymiş. Yalıtım için serilen katmanlar, özellikle de UV engelleyecek katman pahallı olduğu için maliyeti arttırabilirmiş. Ama iyi kurulan bir yeşil çatı buna değermiş!
Benim en çok beğendiğim çalışma geçenlerde televizyonda seyrettiğim Kaliforniya Bilim Akademisinin Osher binası oldu. San Fransisko depreminin ardından hasar gören binayı yenilemek için inşaata başlanmış ve yeşil çatısı olan harika bir bina yapılmış. Yeniden yayımlanırsa, National Geographic'de kesinlikle seyredin derim. Adı The Impossible Build diye geçiyor. Özellikle eğimli alanlara nasıl yeşil çatı kurulacağına dair iyi bir örnek.
Daha fazla bilgi alabilmek için bu web sitelerini inceleyebilirsiniz.
http://www.greenroofs.com/
http://www.livingroofs.org/
http://www.greenroofs.com/blog/2010/03/24/day-2-of-ecoroof-portland-a-win-win-for-all/
http://www.greenroofs.org/
http://www.sedumgreenroof.co.uk/
Malzemeleri görebilmek açısından da örnek bir site olarak buraya bakabilirsiniz:
Ve ne güzel ki, Türkçe bir web sitesi bu konuya değinmiş.
Sizlerden böyle örnekler görebilmek ve duyabilmek için de sabırsızlanıyorum. Dilerim birgün hayalim gerçek olur, yaşayan çatılar şehirlerimizi kaplar!
30 Temmuz 2007
Hybrid Cars - Hibrit Otomobiller - Karma Sistemle Çalışan Arabalar

Adalet mi? Onu da yukarıdaki biliyor, işine karışılmaz! Ama yardım edilebilir. Akıl mantık kullanılabilir. Önlemlerin listesi uzun, öyle sayınca bitilebilecek gibi değil. Benim sevgili yeldeğirmenlerim başta olmak üzere, çevre ile dost o kadar çok kaynak var ki! Diğer yandan, gelişmiş ülkelerde bir çılgınlıktır almış başını gidiyor. Organik gıdalardan tutun, ekolojik pamuğa kadar. Teksille uğraştığım günlerden bilirim, ekolojik üretimin zorluğunu ve imkansıza yakın olduğu için de o modanın çok süremeyip, tıkanıp kaldığını. Amma velakin bu yad ellerde, adına ''Corporate Social Responsibility'' yani Tüzel Sosyal Sorumluluk diyebileceğimiz olgu almış başını gider. Bütün büyük firmalar, kendilerine bu birimi kurmuş durumdalar ve ne yapabileceklerini sorguluyorlar. Evilerinden işlerine yürüyerek ya da bisikletle gidenlerden tutun, arabası olduğu halde, çevre ile dost olanıyla değiştiren, işe araba yerine toplu taşıma araçları ile gidenlere kadar...
Ben de kendi adıma bir kısmını desteklemekle, elimden geleni yapmaya çalışmakla birlikte, diğer yandan yeni bir akım ile birlikte, ceplerini dolduracakları bambaşka bir kaynak buldukları inancındayım. İşte onlardan biri de buralardaki lakabı ile ''Hybrid Car'', Türkiye'deki lakabıyla ''Hibrit Otomobil'', bence ''Karma Sistemle Çalışan Araba''.
Çalışma prensibi, pil diyebileceğimiz, yeniden doldurulabilen elektrikle çalışan bir sisteme ve gene diğer arabalarda olduğu gibi yakıta dayanmakta. Az hızla gidilen kısımlarda elektrikli sistem, uzun mesafelerde de eski bildik sistem kullanılmakta. 2-3 saatte pili doldurulabilmekte. Böylece de havaya daha az karbon bileşikleri karışabilmekte, hava daha temiz kalabilmekte. Düşünsenize akşam saatlerindeki köprü trafiğinden gökyüzüne yayılan karbon bileşiklerini ve köprülerin civarında yaşayan insanları... Bazılarında petrol menşeyli yakıtlar yerine bioyakıtlar da kullanılabilmekteymiş.
Fikrin atası Ferdinand Porche, ilk karma sistemle çalışan arabayı o yapmış. Adı da ''Mixte'' imiş. Mixte pek çok Avusturya hız rekoru kırdığı gibi, 1901'de Ferdinand Porche sürücülüğünde Exelberg Rally'sini de kazanmış!
Bill Clinton 1993 yılında Crysler'ı, Ford'u, GM'u, USCAR'ı ve DoE'u yeni nesil araç üretimine teşvik ederken nedense 2001 yılında George W.Bush tarafından araştırmaların seyri hidrojen odaklı arabalara çevrilmiş. Bu da özel sektörün uzun bir geleceği hayal edip planlamasını gerektirdiğinden epeyce riskliymiş.
Günümüzde pek çok firma bu tarzda arabaları da geliştirip, üretir hale dönüşmüş, araştırmalar da hala devam etmekte. Örnekler arasında, taksiler, otobüsler, jipler, lokomotifler sayılabilir. Hatta askeri araçlar arasında bile yerini almış.
Londra'da bu tarzda taşıtlar özellikle desteklenmekte. Eko-arabalar ''Congestion Charge'' denilen, şehrin merkezi alanlarına giriş için ödenen paradan günlük 8 pound muaf tutulmakta. Onlar için en az araba vergisi ödenmekte.
Fotoğrafını gördüğünüz bu bızdık araba da Londra'da Covent Garden'a giderken yolumuzun üzerine çıkarak, bize de ilham kaynağı oluverdi. Westminster Belediye'si iki farklı yere bu tarz arabaların şarj olmaları için, 6 aylık deneme süresi ile birlikte böyle bir sistem kurmuş. Eko-araba etiketini alanlar yararlanabiliyormuş.
Ne diyelim darısı başımıza, ayrıca azı karar çoğu zarar...
Unutmadan bir de etkinlik duyurmak istiyorum. Yediğiniz meyvelerin çekirdeklerini Manisa'dan isteyenler var. Dağlara planörlerle serpecekler, ağaç olması için de hayvancıklar yardım edecekmiş. Bana e-posta ile geldi haber, sonra da belediyenin web sitesinden buldum detayları. Proje benim çok hoşuma gitti. Detaylar için buraya tıklayıp hemen biriktirmeye başlayın ve göndermeyi unutmayın olur mu?
28 Mayıs 2007
Rapeseed, Kanola, Kolza...

Arkadaşlarımızdan biri Cambridge'e çok yakın köylerden birinde oturuyordu. Bizi çaya çağırmışlardı. Türk usulü(İngiliz usulu bir iki kırıntı bisküvi ve eğer ev sahibinin eşref saatine denk geldi ise güzel bir kekten ibaret olur ikram, Türk usulünde ise bildiğiniz üzere yok yoktur!) bir güzel yiyip içtikten sonra, eritmek lazım şimdi bu yediklerimizi deyip çıktık dolaşmaya...
Arkadaşlar, bize sürpriz yapıp o sarı tarlaların içine götürdüler. Bir anda o muhteşem görünümün içinde bulmak kendinizi... İnanılmaz güzel bir duygu! Tinker Bell gibi oradan oraya koşmak istiyor insan.
O dönem, bizim video kameranın fotoğraf makinasından başka, dijital fotoğraf çekebileceğimiz birşey yoktu elimizde. Karı koca fotoğraf çekmeye meraklı olan biz, bir de tek makinaya mahkum olunca çok kötü oluyordu. Oyuncağını paylaşamayan çocuklar gibi ver ver şunu çekeceğim, yok olmaz ben çekeceğim diyerek, yürüye yürüye komşu köye geçip, geri döndük. O günden beri de, tekrar gidebilsek, dedik durduk ama bir türlü denk gelmedi. Gidemedik. Tatile rağmen hiç durmadan yağan yağmuru düşünürsek, bu sene de gidemeyeceğiz herhalde. Uzaktan, taşıtların içinden gördüğümüz kadarıyla yetineceğiz...

Bu sarı tarlalar kimmiş, neymiş derseniz, karşılaştığımız bilgiler şöyle...
Kendilerinin İngilizce adı ''Rapeseed'' , Türkçe'si ''Kolza Tohumu'' imiş. Kalite göstergesi olarak özel bir gruba da ''Canola'' deniyormuş. Kanolanın asitlik oranı daha düşükmüş. Kullanım alanları ise çok çeşitli. Sofranıza yağ olarak gelmesinden tutun, bioyakıt olarak kullanımına kadar ne isterseniz var. Tarlalarda sarı sarı çiçekleri ile gözlerinize hitap ederken, bir bakıyorsunuz, geceleri ışık(elektrik enerjisine dönüştürülüyor) olmuş sizi aydınlatıyor...
Yağ üretiminde dünyada üçüncü sırayı aldığı gibi iki numaralı da protein kaynağıymış. Hayvan besini olarak kullanılıyormuş. Erucic asit içermekteymiş ki, bunun yüksek miktarları insanlarda zehir etkisi yapabilirmiş. Çiftçiler verimliliği arttırmak için bu bitkiyi kullanıyormuş. Bir nevi tarlaları dinlendirme etkisi yaparak, toprağı güçlendiriyormuş. Rapeseed'den hazırlanan özel bir karışım, bonsailer için, besin olarak kullanılmaktaymış. Bal arıları için ballarının renk kaynağı imiş, ama fazlası balın tadının değişmesine, bozulmasına sebep olmaktaymış. O nedenle hemen işlenmeliymiş ya da fırın/pastane ürünleri için tercih edilmeliymiş. Bazen toprak sahipleri tozlaşma için arı sahipleri ile anlaşma yaparak, arılardan yardım alırlarmış.
Yağı omega-6 ve omega-3 yağ asitlerini içerirmiş. Bu sebepten kalbin dostuymuş ve kolesterol seviyesini düşürmekteymiş. Soğuk sıkma yöntemi ile elde edilen yağı, zeytinyağı gibi kullanılabilmekteymiş.
Gelelim en ilginç kısma... Yani enerji olarak kullanımına...
Taşıtlarda bioyakıt olarak, evlerde elektrik enerjisine dönüşmüş olarak kullanılmaya başlanmış. Hatta bu sebeple kurulan şirketler var. Gün geçtikçe kullanımı artmakta.
Hep yararlarını saydık ama saman nezlesi ve astımı olanların baş düşmanı olduğunu söylemeden de geçmeyelim.
Rapeseed hakkında bir radyo programı dinlemek isterseniz BBC Radio 4, Türkiye'deki tarımı ile ilgili bilgi almak isterseniz de Samsun Tarım İl Müdürlüğünün web sitesi üzerlerine tıkladığınızda size yardımcı olacaktır.
Güzelliklerin de sırları olabiliyor demek ki!
28 Aralık 2009 notu:
Güzelliklerin de sırları olabiliyor demek ki! diyerek noktalamıştık 28 Mayıs 2007 tarihli yazımızı. O zamanlar bilmiyorduk ki, sırlardan birisi de bu bitkinin GDO içerme ihtimalinin yüksekliği idi.
Ancak bugünlerde gittikçe artan GDO - Genleri Değiştirilmiş Organizmalar - hakkında yapılan tartışmalarda çıkan sonuç:
Bu güzel görünümlü bitkiden ve nimetlerinden uzak durmamız yönünde!
Zira artık nimetleri, nimet olmaktan çıkmış durumda. Wikipedia'daki veriler Kanada'daki rakamları göstermekle birlikte derin olarak araştırılınca hemen hemen bütün dünya üzerinde durumun benzerlikler gösterdiği ortaya çıkıyor. Ben size Wikipedia'daki rakamları açıklayacağım ve isterseniz, oradaki tartışmayı da okumanızı önereceğim. 1995 yılından beri Kanada'da üretimine başlanan GDO içeren kanola, diğer kanola bitkilerini de tozlaşmak suretiyle etkilemiş ve şu anda Kanada'da üretilen kanolanın %80'inin genleri ile oynanmış organizmaya dönüştüğü belirlenmiş.
Bununla kalmayıp, çiftçiler patentli olan genetiği değiştirilmiş tohumları üretmekle suçlanıp, kendilerinden patent ücreti ödenmesi istenmiş. Tarlasının safsızlığının bozulduğu gerekçesi ile mahkemeye başvuran çiftçi de davayı kazanmış ama bu sadece bir şans olmuş kanımca. Zira GDO'lu tohum üreten firmalar tüm dünya üzerinde hem saf olanı bozup, hem de hak iddia ederek davalar açmaktalar! Bu sebeple kanola için olmasa bile tazminat ücretlerini ödeyemeyerek intihar eden çiftçiler mevcut dünya üzerinde.
Zararlı etkileri üzerinde, 90 günden fazla araştırma yapılması yasak olan tüm GDO'lu ürünlerin bizlere neye mal olacağını, 10-20-30 yıl sonrasında neler getireceğini bilemiyoruz. Ama çok basit bir mantıkla, madem zararlı değiller neden üzerlerinde deney yapılması yasak diye düşünüyor ve kullanmayı istemediğimiz için de öneride bulunamıyoruz, son karar elbetteki sizlerin!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)