Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020

Dönüş!

Yazmayı özlemişim.

2005'de, babamın hastalığı zamanı bir nevi iç dökme, İngiltere'de yaşadığım süreçte, orada güzel bulduklarımı paylaşma, uzak diyarlarda kalan arkadaşlarımla iletişim ve yeni dostlar tanımak adına güzel bir vasıta oldu bu blog bana.

Sonrasında Türkiye'ye döndüğümde hiçbirşey aynı değildi. İnsanlar ülke koşullarına göre değişmiş. Değer yargıları yozlaşmış. En içten dostlar bile değerlerinde bir başka şeye ağırlık verir olmuşlardı (istisnalar ve gerçek değerleri ile hala aynı kalanları tenzih ediyorum). Bir koşturma, bir koşturma, ama ne ve kimin için? Neden?

Benim ise İngiltere'de kaldığım dönemde bunları değiştirmeye, yargılamamaya, farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Ülkeme de farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Başka ülkelerdeki insanlar ne görüyor, nasıl düşünüyor, bunu da görmüştüm. Öyle değil ama diye savunduğum şeylerin ortasında buluverdim kendimi döndüğümde.

Dönüş ise mecburi dönüş oldu, belimden geçirdiğim bir ameliyatla, yarısı hissetmeyen sol bacak ve ayak parmakları ile. Üstelik bir de miniminnacık dünya tatlısı vardı hayatımızda. Tek çocuk olduğum için yıllarca kardeş hayali kurmuştum, olmamamıştı. Evlendim çocuk dedim, tam çocuğum oldu, belim gitti. Bir tuhaf hal. Zorunlu bir dönüş, kaos!

Türkiye'de yaşadığım dönemde ''Kaos'' a gayet alışıktım. Nasıl üstesinden geleceğimi de biliyordum. Hergün sokakta farklı bir kaosun içerisindeydim. Ama uzun süre dingin yaşama alışınca, kaos şok oldu bana.

İlk 8 ay, Cambridge'de yaşayıp, ailemi ziyarete geldiğim zaman ilk sokağa çıkışta, çocukluğumdan beri uzun süredir olmayan olmuştu, yıllar sonra ilk kez düşmüştüm. Onca kazı oldu İstanbul'da. Onca perişan yolda düşmeden ilerledim. Neden düştüm? Çünkü insan rahata çabuk alışıyor. Çünkü, insan hayatındaki pratikler olmadıkça, bazı yetilerini kaybediyor, uyum sağlıyor. Çünkü, uzun süredir, dış etkenlere bu derece maruz kalmadığım gibi, nereden tehlike geleceğine, doğanın içinde yaşadığım şehirde bile, esas doğamın uyaranlarına uzak kalmıştım. Özüme uzak kalmıştım. Kontrollü yollarda yürümüş, ormanlık alanda bile insanlara açılan patikalarda ilerlemiş, otobüse binerken, otobüs ayağımın dibine kadar alçaltılmıştı. Bu da beni hamlaştırmış, her gün, günlük koşuşturmanın içerisinde yapageldiğim fiziksel hareketlerden uzaklaştırmıştı. Sonra ilk kaotik yürüyüşte GÜM!

Aynı durum insan ilişkileri için de geçerli. Üretim müdürü olarak çalıştığım dönemde, 180 işçi, 30'a yakın yönetici kademesindeki insan, kumaşıdır, ipliğidir, fason atölyesidir derken 200+ kişi hayatımın bir parçası idi. Onlarla iletişim (ki İşletme İktsadı Enstitüsünde yönetim becerileri için MBA okumuştum), problem çözme becerileri (kumaş zamanında gelmez, öbüründe hata çıkar, diğerine dikimde birşey olur, paketleme yetişir, yetişmez bir sürü şey aynı anda bam diye başımıza gelir) orkestra şefi edasıyla yapageldiklerimdendi. Otomatik pilot görevde idi. Sonra Sosyal Denetim, 7 ayrı ülkede hem denetim yapmak, hem denetçileri denetlemek, hem de yeni denetçi yetiştirmek. E denetçi olunca sorunlarla boğuşmak ve o sorunları en naif dille bakın bu var düzelmesi gerekli diyerek anlatmak... Sorunların neler olduğunu tek tek bulup çıkartmak... Sabahın 2'sinde 3'ünde aile ile vedalaşıp bir bilinmeyene, başına ne geleceğini bilmediğin bir ülkeye doğru uçmak, uyuyabiliyorsan yolda uyumak, yoksa sabah iner inmez fabrika denetimine koşturmak. Gene otomatik pilot hizmette. 45kg'a düşmüştüm. Her ülkenin yemeğini yiyememek, devamlı atik tetik olmak...

Sonrası mutlak sessizlik ve yalnızlık. Eş işe gider, o dönene kadar yalnızlık... 4 duvar, bir huyunu suyunu bilmediğin ülke ve ben. İlk 3 ay, inanılmaz huzur... Sonrasında kaosa özlem. İş aramak ama bolca overqualified sın lafı duymak. O iş için seviye üstteymiş yani. E öyle olsun benim kabulüm ne var? Yok olmazmış, sonra sıkılırmışım, sıkıntı onlara sorun olarak dönermiş. Ya bir dene, bizim ülkede öyle yaparlar, iki taraftan kim memnun olmazsa pes eder. Belki mutlu olacağız? Yok olmaz... Rutin tehlikeye girer. Huzur gerek. Başka şehirlerde uyumlu işler var ama uzak. Yolda geçer hayat. Gene de deneyelim... Ne var ki, İstanbul'da da bir yerden bir yere gitmek, işe gitmek en az 1 saat değil mi zaten? Yok değilmiş... 1 saat trafikten dolayı 1 saatmiş. Yol aslında kısa hatta bazen yürüyecek kadar kısa. O yüzden sarsıntı daha azmış. Londra'da 3 ay çalışıp, Cambridge - Londra arasında gidip gelmek için sabah 5:00'te kalkıp, akşam 22:00'de dönünce anlıyormuş insan!

Yeni işler, yeni uğraşlar icat etmece o zaman... Bahçe, fotoğraf çekmek, elişleri, elişlerine dair kurslar almaca ve vermece, hobilere eğilmece ve o hobiler işe dönebilir mi ona bakmaca. Ama hiçbir zaman kaos yok. Kaosun uyumu yok. Hep mutlak huzuru bulmaya çalışmaca var. 

Günü hissetme, mevsimi hissetme, İngiltere'nin bıçak gibi kesen soğuğu ile derinin çatladığını hissettme, kalbini aynı soğukla soğutmamaya çalışma. Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni gruplar kurup, hayatı şekillendirmece var. Bir yandan içe dönme, içini tanımaya çalışmaca, bazen ondan kaçmaca, bazen dıştakileri tanımaya uğraşmaca. 

Bu arada bunları yaparken internet öyle bir tık ötede şu andaki kadar yakın da değil. Her aranan bu kadar rahat bulunamıyor. Türkiye'de ikide birde yasaklar yüzünden birşeyler kapanıyor. Bir gün WordPress, bir gün YouTube kapalı. Yasaklar, Yasaklar... Her dönem, her zaman. Aynı şekilde İngiltere'de de yasaklar yasaklar... Öyle yasadışı MP3 indirirsen yakalanırsın, kitap indirirsen yakalanırsın, hem de pıt diye, cezalar kocaman. Eş de bilgisayar canavarı. İşi bu, es kaza böyle birşey olsun kıyamet kopar. O zaman çık doğaya... Dön, bak... Bahçeler bahçeler, çiçekler çiçekler, çık kuğularla konuş anlat onlara, çık Boğaz kıyısında yürüdüğünü hayal ederek, gören bazı memleketdaşlarımın boklu su bu yaaaa, dediği Cam Nehri boyunca yürü. Sonra merak et, aç tarihini oku, aslında bir kanal olduğunu öğren. Nehri nasıl ehlileştirip kanala çevirdiklerini, üzerinde giden kanal gemilerini, onların içinde yaşamanın nasıl bir hayat olduğunu, ara oku öğren. Kaydol Cambridge Tarihi derslerine, Cambridge'de neler neler olmuş öğren. İlginç olanları yaz bloga. Haçlı savaşlarının hırsını nasıl atamadıklarını, İstanbul'dan gelen bir Müslüman Türk'e nasıl baktıklarını bizzat yaşa, öğren.

Bir sürü güzellik yaşa, bir sürü güzel insanla tanış, bir sürü güzel konferansa, fuara, festivale katıl... Yaz bloga...

Ve dön... Özüne, ülkene...

Bak herşey değişmiş ve günden güne değişmekte. Kaos baki, baki de ben artık kaos adamı olmaktan çıkmışım... Huzur ve belki kaldırabileceğim kadar kaos bana göre olmuş.

Değer verdiğin, sevdiğin bir sürü güzel insan günden güne hayatından çıkıp bilmediğin başka bir aleme gitmekte. Yaşın günden güne ilerler, yarım yüzyılı geride bırakırken, onların ardından çaresizce hoşçakal de.

Çocuk ve bel, içinde bulunduğun koşullar sebebiyle eski işine döneme... Çocuğu nasıl doğru beslerim derken, kendini bir denizin içinde bul. Yengeç olarak o denizi sev ama kıyısında kal. Kıyıdan kıyıdan eğitimlere başla. Çocuklarla ilgili İngitere'de kurduğun hayallerle birleşsin ve devam et.

Ama bak etrafındaki insanlara... Onlar artık eski insanlar değil. Onların gözünü hırs, para, hayatta kalmak için herşey mübah felsefesi bürümüş olsun. Dostmuş gibi girsinler hayatına, kuyu kazarmışçasına çalışıp üzsünler seni. Sen hep dost bil. Eski dostların gibi. Elele verdiğin, birşeyleri besleyip büyüttüğün dostların gibi. Blog yazarken çok uzak diyarları bir ettiğin, yüzünü hiç görmediğin halde kalbini paylaşan dostların gibi. Hayatın boyunca hep dürüst ol, ama dürüstlük kavramı anlamını çok yitirdiği için insanlar dürüstlüğün ardında birşeyler arar olsun. Ama sonra anla ki, yeni dönemin ve devranın insanları karşındakiler...

Şu anda bakıyorum sosyal medyaya, insanlar o insanlar değiller. Ne eskiler, ne yeniler. Google, şu bu herhangi bir internet devranında da açılan eğitimler, anlatılan pazarlama taktikleri, kullanılan şablonlar. Herkes bir şablonun ve akımın parçası. Bu ister yüzyüze olsun, ister sanal, ucu bir şekilde internet denizinden geçiyor. Yengeç, bu sularda kıyıda kalmayı seçiyor. Sen eğer onlardan değilsen, oyunda yer alma hakkın yok, çık saha dışına! Ya açık denize sürüklenmeye çalışılıyor ya da kıyıya atıp sen burada dur, bitti artık bu suda olamazsın tarzıyla karşılaşıyorsun.

Sen o araçları kullanırsan, hayattasın, kullanmazsan hayatın dışındasın diyor sistem sana. O internet araçları, o internet canavarı. Bak sana sesleniyorum, üstelik senin içinden, senin eski bir bileşeninle. Ben senin o sevimli canavar olduğun zamanlardan sesleniyorum. Giderek gözünü kan bürüyen bir canavara dönüp, çoluk, çocuk, büyük küçük, herkesi içine almaya çalışıyorsun. Senin oyuncaklarınla sana sesleniyorum kıyıdan. Dur bir! Hayata bak... 

İçindeki canavarı gör ve kullanan insan olarak, İNSAN OL!

Öküz altında buzağı aramaktan vazgeçip, içimdeki ve içindeki insanı gör, öyle davran.

(Bu yazıda, bu blogda, belki de ilk defa bir fotoğraf eşlik etmeyecek, günün sistem anlayışına inat!)

07 Temmuz 2014

Köy Günlüğü Bölüm 1

Evin Uğur Böcüğünü araba tuttuğu için yavaş ve uzunca süren bir yolculuğun ardından(gemi beklemediğimiz için yaklaşık 6 saat) eşimin köyüne vardık. Bu sefer tatili düğünle birleştirmiştik. Eşimin amcasının torunu evlenecekti. Düğünler oralarda 3 gün 3 gece sürer olmuş. Biz gitmeden de kapının önünde hanımlar arasında eğlence varmış. Kayınvalidem eğlenceyi göremedik diye üzülse de, bizim şehirli olarak plan ve programımız çalışma şartlarına, evin Böcüğüne ve çok daha farklı şeylere bağlı idi. Sonradan seyrettiğimiz videolarda epeyce eğlendikleri görülüyor ama ne oynayacak kadar, ne de alkış yapacak kadar oyunu severim, şartlar da o gün geç saatte yola çıkmayı gerektirince denk geldi, yeter ki düğün sahipleri mutlu olsun.

Eğlence sonrası tüm akrabalar yolumuzu gözlemiş, bizi beklemiş. Kapıda karşılama heyeti bulduk. Özlemişiz de sevindik, mutlu olduk. Böcük geldik mi, nasıl yani şeklinde sorularla yarı uykulu, yarı uyanık kendisine gelemedi bir türlü. Tam bu teranede iken aman dikkat kafanıza pislemesinler, korkutmayın, kız da korkmasın diyen kayınvalidemin sesi geldi. Niye demeye kalmadan gaaaak gak gaaaak diye bir ses ve çırpınma oldu tam tepemizde. Ne oluyoruz dememe kalmadan yere pat diye indi birşey. Anladık ki, bu senenin özgür tavukları kendilerine tünek olarak kapı girişindeki badem ağacını seçmişler! Ben hayran hayran, ''hah tam da özgür tavuk buna denir'' diye bakarken haydi haydi kız üşümesin içeri girin uyarısı geldi bu sefer.
Yorgunluğun üzerine hani derler ya tamı tamına aynen küp gibi uyumuşuz!
Sabah mis gibi bir kahvaltının ardından sesler duymaya başladık. Düğün evi tam karşımızdaki hane idi. İki amca, bir hala ve bir amca oğlu ile evler karşılıklı, yanyana aynı yerde. Japonlar gibi elimden düşmeyen foroğraf makinesi ve yanımda Böcük ile çıktım dışarıya. Yukarıdaki manzara ile karşılaştım. Evin bahçesinde düğün yemekleri pişiyor. Keşkeği, köyün gençleri kazanda sıra ile dövüyorlar. Az sonra düğün sahibi elinde havlularla gelip, keşkek döven ve terleyen gençlerin terini silmeleri için havlu verecek ve onlar da terlerini silip boyunlarına dolayacaklar. Bir yandan da türküler, şarkılar eşlik ediyor bu adete. Gençler tüm kuvvetleri ile tokmaklarla vuruyorlar da vuruyorlar keşkeğe...

Kızlar berbere gitmişler gelinle birlikte. Benim saçlar kısacık olduğundan berberlik bir durum yok. Böcük de annesiz gitmez uzak yola... Biz kaldık evde...

Akşamüstüne doğru saçlar yapılı birbirinden güzel kızlar geldi. Fotoğraflar çekildi. Bizim tavuklar ortalıkta ele ayağa dolaşmasın diye kayınvalidem sayalara kapatmış. Orada perdeyi didikleyip camdan bakmalarına gelinimiz epeyce güldü bizim bahçeye geldiğinde. O günün en çarpıcı anısı bu oldu geline...

Akşama doğru ise İnsanlar yavaş yavaş gelmeye, sofralar kurulmaya, yemekler yenmeye başlandı. Genç, yaşlı herkes arı gibi koşuşturdu.

Yemekte tavuklu şehriye çorbası var. Köyde iki düğüne denk geldim ikisinde de menü aynı idi. Hatta bizim kızın kınasında da(o bölgede diş buğdayı yerine kız bebeklere 6 aylık kınası yapılıyor) aynı menü vardı. Tavuklu şehriye çorbası, tavuklu patates yemeği, yoğurtlu fiyonk makarna/bizimkinde kuru nane de vardı), keşkek, pilav, nohut, karnıyarık, irmik helvası. Ben gidip de yemeklerden almadığım evde kurulan sofraya iştirak ettiğim için sayarken eksik saymış olabilirim. Ama aklımda kalanlar bunlar. Bir de çorbaya, irmik helvasına limon kabuğu da koymuşlar, o değişik geldi. Bu seferki aşçının, yeni moda adeti buymuş.

Yemekler yendikten sonra giyinildi, kuşanıldı, sonra doğru okula...

Eski okul binasının önü, yani bahçesi yeni düğün salonu! Okulda eğitim sonlandırılmış. İki bina da âtıl halde. Taşımalı sistemle, başka bir köye gidiyor kalan çocuklar ama çocuk sayısı da yok denecek kadar az. Çoğu aile çocukların okul zamanı ilçeye ya da ile taşınıyor. Yazın köye ya dönüyor ya da dönmüyor...

Köyün sandalyeleri var, müşterek alınan ve düğünlerde kullanılan. Traktör römorkları düğün günü sandalye taşıyor bu alana. Işıklandırmalar yapılıyor. Bizim düğüne köyünkiler yetmemiş, başka köylerden de sandalye getirilmiş. Gelinle damada özel, güzel mi güzel nikah masası da gelmiş. Değme düğün salonlarına taş çıkartır güzellikte hem de.
Biz giyinip de evden çıkana dek havai fişekler atılmış, gelinle damat ilk dansını yapmaya başlamıştı bile. Aslında bizim köydeki kına gecesi. Ama nikah da devlet kayıtları vs gibi sebeplerle damadın köyünde kıyılacakken bize denk gelmiş. Usul, adet olarak bu geceki aslen ''kına gecesi''. Köy ahalisince, ''balo'' denen düğün, damadın köyünde olacak.


Nikahı muhtar kıydı. Sonrasında da adet olduğu üzere takı takıldı.
Gençler coştu, dans ettiler bol bol.

Bizim Böcüğün kulakları yüksek sese çok hasas, dans edeceğim diye süslenip püslenip bir heves gittiği yerde kulaklarını elleriyle kapatıp da oturdu. Sonra da anne kolunu versene dedi. Koala gibi koluma yapışmış halde uyuyakaldı. Gündüz evde ve bahçede akraba çocukları ile o kadar çok koşuşturdu ki! İki katlı büyük evde(aynı bahçede kayınvalidemlere ait iki ev var, birisi 100 yıl civarında bir yaşa sahip tek katlı, diğeri de tam 50 yıllık 2 katlı), sayısız defa indi çıktı, bahçede yarış yaptılar bol bol koştu. Salıncak kurdu dede ile babaanne hemen, ona bindi sallandı, döndü, civciv kovaladı derken o günü nerede bitirdiğinin farkında olmadı. Yemek yenen masalar sebebiyle baba arabayı bahçeden çıkartamayınca, bir güzel de babaya idman yaptırdı kendisini eve kadar taşıtarak. Bu arada açık havada bir güzel ayaz da yedik. Babayla Böcük eve giderken, sen görmedin gör(genelde akraba olmadıkça düğünlere iştirak etmeyi çok sevmediğimden ve Böcük doğduğundan beri de ses ile ilgili sorununu bilip onunla evde kaldığımdan) dedikleri için, anne kınada kaldı.

Kınada saatler ilerledikçe gençler iyice coştu...

Erkekler kına getirirmiş adet olduğu üzere.
Bir tepside kına malzemeleri, bir tepside meze ve rakı geldi. Davul patlayana dek davulla zurna çaldı. Gençler de yöresel oyunları oynadı. Kızlar geleneksel kıyafetleri koruyor ama aynı şeyi erkekler için söylemek zor. Neyse ki, oyunlar unutulmamış ve o geleneği sürdürüyorlar, bu da çok önemli.

Epeyce geç bir saatte ve ben alışık olmadığım şekilde açık havadan çarpılmışken, nihayet bindallılar içerisindeki kızlar kınayı getirdiler. Gelin gelinliğini değiştirip kına elbisesini giydi. Gelini ağlatmak için epeyce uğraştılar ama gelin ağlamayacağım dedi. Onlar uğraştıkça, ters etki yaptı, derken, en sonunda kınalandı.

Bense hayran hayran bindallıları inceliyordum. Eski ve geleneksel kıyafetlere bayılıyorum. Beni o zamanlara, tarihin derinliklerine götürüyorlar. Ayrıca bu adetin korunmasını da çok seviyorum. Bindallılar, köydekilerin kısaltmasıyla 'dallılar' sandıkta saklanıyor ve ailenin en büyük kızına devroluyor. Eşimin ailesinde de babaannesinden kalan bindallıyı eşimin halasına devretmişler. Onun da iki kız torunu var bakalım hangisinde kalacak? Bizim babaannemizin de üç kız torunu var. O da tek tek büyükten küçüğe hediye bindallı diktirmeye başlamış.

Gelinin ellerine kına yakıldı. Ayağa da kına yaktıları için genelde damat gelini kucağında alır götürür. Bu sefer ayağa kına yakılmadı ama burada da bu adeti devam ettirdiler ve gelin, arabaya kucakta gitti. Evin önüne döndüğümüzde tüm gençleri orada oynar bulduk. Gece bitmemiş meğer... Kına kapı önünde de devam etti.

Sağdaki eşimin babaannesinin bindallısı. Hala, o gece giyilmek üzere, gelinin halasının büyük kızına vermiş. Soldaki de eşimin büyük amcasının eşinin. Onun işlemeleri ve tarzı daha farklı,yenge ilçede yaşıyor, sanırım işlemeler de o yüzden farklılık gösteriyor. Köydeki birkaç bindallı daha haladakine benziyordu model olarak, hatta neredeyse aynı idi.

Bu elbisenin adı da Bal Kaymak imiş. O da, gelinin babaannesinin annesinden kalma imiş. Babaanne çok sevmemiş bu yüzden de çok giymemiş böylece torunlara yepyeni kalmış ve  torunlar da sevip sahip çıkmışlar. Gelinin kızkardeşi bindallı yerine bu yöresel kıyafeti giymeyi tercih etti.

Topuklu ayakkabılar da günümüzden... Ben okula kadar yürümek zorunda kalırsam diye akıllılık edip dümdüz patik gibi bir ayakkabı almıştım. Hatta görümcem bunu mu aldın diye şaşırdı ama aklımı seveyim diye dua edip durdum kendi kendime. Bu görünen topuklu ayakkabılar kadar şık olmadı elbet ama bulutlarda yürür gibiydim. O da benim için herşeye değerdi! Zaten belim yüzünden topuklu ayakkabı giymek de yasak(yasak olmasa da giymem ya neyse en azından sağlık sebebi de var!) Gençlerin hepsi o kocaman topuklularla yürümeyi, oynamayı, zıplamayı, köy yolunda gezmeyi başardılar ya bravo diyorum!

Eve döndüğümüzde Böcük deliksiz bir uykuda idi. Üşüdüyse diye endişeliydim ama herşey normal görünüyordu. Yerde mi, gökte mi olduğumu bile bilmeden uyumuş kalmışım, bir sonraki günün neler getireceğinden habersiz!

25 Mayıs 2013

GDO'ya Hayır!

Eğer tohumlarınız özgür değilse, siz de özgür olamazsınız!

Eğer yiyecek, içecek için birilerine bağlı yaşamak zorunda iseniz, onun kölesisinizdir!

Yaşamınız ve hayatınız patentlenemez, patentlendiği zaman esaret başlar. Diktatörlük başlar...

Bugüne kadar Avrupa'da pek çok ülke GDO'lu tohum girişine dur dedi. Bunlar arasında Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Fransa, İsviçre var ve sıra bizde! Bizim de HAYIR dememiz gerek.

Bugün bütün dünyada MONSANTO'ya, GDO'lu tohumlara, gıdaya karşı yürüyüş var. Avusturalya'dan filmler, fotoğraflar gelmeye başladı.

İstanbul'da Fikir Sahibi Damaklar'ın düzenlediği GDO'yu Boykot Pikniği var. Siz de kendi yaptığınız bir parça yiyecekle bu pikniğe katılın, yemeğinizi ve fikirlerinizi paylaşın. GDO'ya HAYIR deyin. Bugünümüz ve geleceğimiz için...

25 Mart 2013

Fikir Sahibi Damaklar - Tohum, Un, Maya, Fermantasyon, Ekmek... Hayatımıza Şekil Veren Süreç

10 Mart Pazar günü SALT Beyoğlu çok güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Daha önce uzun uzun ekşi mayalı ekmek ile ilgili yolculuğumu anlatmıştım. Bu yolculukta Fikir Sahibi Damaklar'ın yerini de. İşte Pazar günü hem üyesi olarak, masal anlatmak üzere, hem de aile fertlerine ''Gerçek Ekmek'' ve onun buğdaydan başlayan öyküsünü dinletmek üzere biz de orada idik.

Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.

Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.

Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!

Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.


Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.

Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.

Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...

Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!

Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!

Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.

Öyle ki, evin 4 yaşındaki Uğur böcüğü bile hiç sesini çıkartmadan uzun uzun dinledi. Sonra da sağlıklı yemekler yemeliyiz diyerek, günün benim için en anlamlı ve önemli cümlesini kuruverdi.

Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.



Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...

Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!

01 Şubat 2013

Dünyanın Sonundaki Bahçe - The Garden at the End of World



Rosemarry Morrow, gönlünü permakültüre kaptırmış, Somali, Uganda, Tayland, Kamboçya, Vietnam, Ortadoğu, Avusturalya ve Kuzey Avrupa ülkelerinde çeşitli projelerde çalışmış, iki kitaba imza atmış güçlü bir kadın...

Mahboba Rawi, savaş sonrası Afganistan'da ayakta kalmayı başarmış, amcası ile birlikte diğer kadınlara, yetim, öksüz çocuklara yardım etmeye çalışan bir başka güçlü kadın.

Bu iki kadının elbirliği ile Afganistan'da bir proje başlıyor. Finanse eden, Avusturalya'dan bir yardım kuruluşu.

Ülkede kadınların ve çocukların durumu içler acısı. Ama bildiğiniz gibi değil. Hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok kötü.

Film başladığında 8 yaşlarında bir çocuk konuşuyor...

Arkadaşımı yakaladılar, arkasını kestiler, böbreklerini çıkarttılar, bir kabın içine koydular. O sırada yaşıyordu. Sonra taş doldurdular, üzerini örtüp arabaya oturttular ve sınıra doğru gittiler. O sırada galiba öldü, sanırım bunu yapanlar organ mafyası idi diyor... 8 yaşındaki bir çocuğun gözleri önünde bu olay gerçekleşmiş. Daha niceleri... Diyorum ya, hayal bile edemezsiniz, çünkü bilmek istemezsiniz, bu kadar kötüsü aklınıza gelmez. Ama dünyanın hiç de uzak olmayan bu köşesinde bu olaylar gayet normal, hatta sıradan...

Sonra Rosemarry'i çocukları ölçer, biçerken görüyorsunuz. Onların nasıl beslendiklerini, neler yediklerini ve bunların gelişimlerinde ne oranda etkili olduğunu kayda almaya çalışıyor. Boy, kilo, baş çevresi, kollarının inceliği, kalınlığı diyemiyorum çünkü kalın kol yok! Açlar! Bu açlığın gelişimlerinde ne kadar geriye götürdüğünü bulmaya çalışıyor zaten Rosemarry...

Sonra kadınlara dönüp bakıyorlar... Yorgun, üzgün, herşeylerini kaybetmiş, hırpalanmış, eziyet görmüş, tecavüz edilmiş! Çoğu öldürülmüş. Öldürülmeyenlerin de kocaları öldürüldüğü için hayatta kalma şansları yok edilmiş.

Rosemarry diyor ki, bir ülkede savaş olduğu zaman, o ülkeyi yeniden kalkındıran kadınlardır. Dönüp bakın, ilk kalkınma kıvılcımını onlar yakarlar, durmadan çalışırlar ve yaraları kapatırlar. Ama bu ülkede maalesef bunu göremiyoruz, çünkü kadınlara el etek çektirilmiş. Toplumsal yaşamdan mahrum edilmişler. Dışarıda yaşamayı dahi bilmezlerken, nasıl onlardan ülkeyi kalkındırmaları beklenebilir ki?

Bu sözler içimi acıtıyor, hem de çok!

Ardından Mahboba ve amcasını, kadınları, çocukları hayatta tutabilmek için yaptıkları çalışmaları gösteriyor. Yardımlar sayesinde buldukları kısıtlı bütçe ile  neler yaptıklarını... Barınmayı 1 seneliğine de olsa sağlayacak bir bina bulmuşlar kendilerine. 1 sene sonrasında ne yapacakları belirsiz... O binanın içine girdiklerinde görülen sahneler sizleri hüngür hüngür ağlatacak cinsten. O binada katledilen erkeklerin ve kadınların çizdiği resimler var duvarlarda. Nasıl işkence görmüşler, hem erkeklere, hem kadınlara nasıl tecavüz edilmiş, akla hayale gelmeyecek neler yaşamışlar hepsi en acı gerçeği ile kayda alınmış, bizzat yaşayan insanlar tarafından!

Sonra öğreniyoruz ki, Afganistan aslında zenginlikler ülkesi... Aslında savaş öncesi dünyanın badem, ceviz, kuru üzüm deposu bu ülke. Elde edilen tarımsal ürünler, zenginlik başka ülkelerinki ile kıyas bile kabul edilemeyecek düzeyde. Dünyayı tek başına beslemiş bir zamanlar... Ama bugün hiçbirisi kalmamış! Üzerlerinden füzeler geçmiş, tanklar geçmiş, yakmış, yok etmiş...

Ve bu ülkede, bu iki kadın elele vererek, bir permakültür projesine başlıyor.

Yeni baştan kendi kendilerine ayakta durmayı öğretecek bir projeye... Böylece görüyor ve anlıyoruz ki, permakültür sadece tarımdan ibaret değil. İçinde bir hayat felsefesi var, içinde toplumsal ivmeler var, içinde birlik beraberlik var.

Eğer bulursanız, içiniz acısa da bu filmi mutlaka seyretmenizi öneririm. Resmi web sitelerinden ve bu siteden daha detaylı bilgi okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde beni en çok etkileyen, hatta etkileyen lafı az kalır, çarpan filmdi bu. Nasıl doğru şekilde aktaracağımı bilemediğimden de bu zamana kadar uzadı yazması. 

Filmin hemen arkasından, Permakültür Tasarım Sertifikası kursu hocamız ve aynı zamanda Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü kurucusu Mustafa Bakır'ın konuşması vardı. 

Çok vurucu bir cümle ile başladı söze...

''Böyle bir filmin ardından, hepimiz ne yapsaydık da bunlar olmasaydı diye düşünürüz ya da ne yaparsak buna engel oluruz diye kafamızın içinde sorgularız...

Hani süpermarketlere gidiyorsunuz ya, kasada duyduğunuz her ''DIT'' sesi dünyanın bir köşesindeki insanlara bunu yapıyor ve siz o sesi duymaya devam ettikçe de bugün bu insanlar, yarın bir başkası o ezayı çekecek'' dedi.

''Dünyada hiçbir ideoloji yoktur ki, bunu yapmasın'' diye sözlerine devam etti...

''Dün bu ülkeye girip savaş başlatan sosyalistler idi, bugün ise kapitalistler. Durup düşünmenin zamanı geldi, hatta geç bile kaldık'' idi aklımda kalan en çarpıcı sözleri.

Kıssadan hisse... 

Sizler ne kadar ''DIT'' sesini duyuyorsunuz, ne kadar böylesi durumlara aşinasınız? Bugün o ülkenin başına gelenlerin, yarın bizim başımıza gelmeyeceğine dair kim garanti verebilir? Nitekim dedelerimiz, ninelerimiz yaşamadı mı aynı şeyleri? Bugün ayakta isek, kadınların ayakta kalma gücü sayesinde değil mi? Hani o günümüzde eve kapatılmak istenen kadınların!

10 Ocak 2013

Ekşi Mayalı Tam Buğday Unlu Organik Ekmek


Evin Uğur Böcüğü, anne sütünü reddedip, suni mamalara muhtaç kalınca, anne, katı gıdaya geçişte en doğru nasıl beslerim böcüğü diye uğraşır durur.

Varolan hazır sütlerle yoğurt yapmayı dener, yoğurt uzar! Zaten bu durumu İngiltere'de de yaşamış, doğru kombinasyonu bulabilmek için denemediği kalmamıştır. En sonunda yaban ellerde ağız tatlarına uygun yoğurdu, organik tam yağlı süt ve organik yoğurt mayası ile yakalamıştır. Bu işte bir iş var der ve daha önce blog yazan arkadaşlarının da sevip onayladığı Aysun the Sütçü'nün dağıtım ağına kaydolur. Kaydolur kaydolmasına ama Aysun the Sütçü sütü, hazır yoğurt mayasıyla gene yoğurt uzar! Anne bir hışım nedir bu iş diye Aysun the Sütçü'ye sorar. Aysun hanım, bütün iyi niyeti, sakinliği ve tatlılığı ile cevaplar, tek sorun süt olmayabilir, mayanızı kontrol ettiniz mi, ben şu maya ile yapınca tutuyor der ve yanında bir de yahoogroups'daki yoğurt konusu konuşulmuş bir gruptan alıntı yapar... Anne uzun uzun yazılanları okur. Bir kısmı İngiltere'de yoğurt yapma macerası sırasında bol bol araştırıp okuduğu şeylerdir, bir kısmı da ilk defa duyduğu şeyler...

Ama hatırlar ki, orada da ''maya'' en önemli unsur kanaatine varmıştır ama Anne Mayası bulamamıştır. Anne Mayası derken, evde annelerimizden süregelen ve ev ile özdeşleşmiş, aileye mal olmuş yoğurt mayasıdır.

Döner, sorar, kendi annesi yoğurdu dışarıdan almaktadır.
Kayınvalidesi köyde olup, o bile mayasını kaybetmiş, dışarıdan hazır yoğurt kullanmaktadır.
Eli mahkum, Aysun hanımın söz ettiği hazır maya ile mayalamaya başlar sütünü ve yoğurt taş gibi tutar!
Gene iş mayada bitmiştir!

Bu arada Aysun hanımın mesajlarını yolladığı Yahoogroups'a da üye olmayı ihmal etmez anne. Üye olduğu grup Fikir Sahibi Damaklar dır. Aslında Fikir Sahibi Damaklar'ın da çok yabancısı değildir. Blog olarak ilk kurulduğu zamanları, blogu yazanları ve Defne Koryürek'i önceden de tanımaktadır, bilmektedir. Ama Fikir Sahibi Damaklar'ın Slow Food'un konviviyumlarından birisi oluşunu bu sayede öğrenmiştir.


Yıl 2009 ve tam gruba üye olduğu sırada etkinlikler arasında ''Gerçek Ekmek'' kampanyası vardır. Grup üyeleri bir tur kendi ekşi mayalarını üretmiş ve ekmeğini yapmıştır. Anne üye olduğunda ikinci tur başlamak üzeredir. Grupta uzun uzun mayalar konuşulur, un konuşulur. İyi, güzel, adil olan aranır ve kampanyaya başlanır.

İnternet ortamında, e-postalarla önce ekşi maya yapmaya başlanır adım adım... Annenin mayası da güzelce yıkanmış kavanozunda yerini alır. İHE'den organik tam buğday unuyla maya başlatılır. Bebek bir yanda, maya bebeği diğer yanda gün be gün büyümektedirler...

En sonunda maya buradaki tarifteki şeklini alır ve köpürcük köpürcük olur. Ekmek yapılmaya hazırdır.

Anlatılan şekilde mayalanır ve aşağıda gördüğünüz lezzetli ekmek meydana gelir. Yalnız biraz serttir. Sonrasında anne öğrenir ki, fırının ısısı ve türü önemlidir. Evin fırını turbo olduğu için ekmek sertleşmiştir. Turbo fırınlarda bir kap içerisinde su bulundurmak da gereklidir.


Daha iyi anlamak için en güzeli, Defne'nin hazırlayıp sunduğu NTV'de yayınlanmış olan Sıcak ve Taze programından kendinizin izlemesi...

Anne ikinci ekşi maya denemesini de yapar, çünkü ilk ekmeği yaparken maya ayırmayı unutmuştur! Ancak ikinci denemede mayanın üzerinde yeşil küfler oluşur ve maya atılır. Bunu sorduğunda ve irdelediğinde sonucun aşırı hijyen merakı olabileceğine kanaat getirilir.

Sonrasında biraz umudu kırılmıştır!

Taaa ki, Ayşe Dirikman Kalıpçı, 21 Aralık 2012 gününü topluca ekmek yapım günü ilân edip, Facebook'ta Mayalıyoruz Etkinliğini açıp, herkese ekşi maya gönderene kadar. O mayacıklardan birisi de anne ile böcüğün evine gelir...

Sevgili Filiz Telek'in, tam da 1 yıl öncesinde çektiği, annenin imrenerek izlediği, keşke Flora Akdeniz Bahçesi'nde olsaydım dediği,  Bereket isimli video da anneye kaynak olur. Kaç defa izlemiştir bilinmez, ama en sonunda oradaki ölçüleri yarıya indirerek ve gelen biricik mayasının yarısını saklayarak işe başlar.


Gelen mayanın yarısı ufalanır, ılık su ile ıslatılır, un ilave edilir, karışım boza kıvamında tutulacaktır, birazcık da (1 yemek kaşığı kadar) pekmez eklenir... Sonra böcüğün eline verilir, o bir güzel karıştırır tahta bir çubukla. Sıra annededir,  anne karıştırır ve maya kendi haline bırakılır. İçindeki, ortamdaki maya bakterileri coşunca kabarır ve oradan mayanın hazır olduğu anlaşılır.


Videodaki ölçünün yarısı ile ekmek hamuru yoğrulup hazırlanır. Un olarak İstanbul Halk Ekmek'in organik tam buğday unu(dikkat organik beyaz unu da var, tam buğday unu tercih sebebi) ve anne ile babanın tohumlarını temin ettiği, babaanne ile dedenin ekip büyüttüğü, kendi mahsulleri sarı buğdayın unu kullanılır.


Mayalanmaya bırakılır. İki fotoğraf arasında ne kadar kabardığı net belli olmuyor ama ekmek hamuru iki katından fazla kabarmıştır!


Tencerenin cüssesi biraz görünürse belki daha net anlaşılır... 

Hazır olan hamur, İngiltere'den dönerken ağırlığı sebebiyle binbir meşakketle getirilen dökme demir tencereye alınır. Kapağı açık olarak fırına verilir. Amaaa bu sefer bir çanak içerisinde su konulması da ihmal edilmez.


Defne'nin anlattığı şekilde tok tok diye ses gelinceye kadar pişirilir.


Ve ekmek hazırdır!


Tüm süreç neredeyse 1 gün almıştır ama tadı, kokusu o kadar nefistir ki, herşeye değmektedir.


Tok tutması sebebiyle neredeyse 1 hafta ev ahalisine yetecek mükemmel lezzetteki ekmek hazırdır!

Anne çok mutludur, öyle ki, evin içerisinde gecenin bir vakti tek başına dans etmektedir...

Evren'in ne çok başını ağrıtmıştır bu maya konusunda... Ne çok sorular sormuştur Mehtap'a, Defne'ye...

Artık kendi ekmeğini yapmıştır anne. Sonucunda ekmeğine ve ekmeğinden aldığı mayasına güvenmektedir. Bundan sonraki aşama, yeniden ''kendi ekşi mayasını'' hazırlama sürecidir. Anne inatçıdır! 4 sene boyunca aklına takmış, pes etse de yeniden başa dönüp başlamıştır.

Nefis ekmeğin hamurundan ayrılan mayalar da bir aile dostu ve bir arkadaş ile daha şimdiden paylaşılmıştır. Hayat gerçekten paylaştıkça güzeldir.

Tam bu sıralarda da ekmek adına annenin yol göstericisi olan iki güzel insan, Ne Yiyorsak ''O''yuz der ve gene ekmeği konuşurlar... Bu sefer ekmeğin her halini...

Anne der ki, mutlaka kendi ekmeğinizi mayası da dahil olmak üzere evde yapmayı denemeli, ''Gerçek Ekmek'' e ulaşmalısınız. Onun tadını aldıktan sonra, diğerlerini zaten yiyemeyeceksiniz...

19 Aralık 2012

Çöpün Tadına Bak - Taste the Waste


Yiyeceklerimizin yarısından fazlası çöpe gidiyor. Tarladan toplanıp da bize gelene kadar yolda, sonra toptancılarda, süpermarketlerde ve hatta evimizde...

Oysa, o yiyeceklerin üretimi için, dünya adım adım yokluğa gidiyor. Tarım için yok edilen orman alanları, tarım sırasında kullanılan makineler için harcanan petrol, tarım ilaçları, sera gazları... Bunlar bizim sadece karnımızı doyurmamız için dünyayı nasıl yok ettiğimize dair örnekler.
Binbir güçlükle elde ettiğimiz yiyeceklerin kıymetini bilmeyip bir de onların çöp olmasına sebebiyet veriyoruz.

Her bir gıdanın çürümesi ile karbondiyoksitten 25 kat fazla metan gazı atmosfere karışıyor. Gıda israfını yarı yarıya azaltmak, dünya iklimi açısından otomobillerin yarısını ortadan kaldırmaya eşdeğer bir yarar sağlamakla kalmayacak, aç ülkelerin insanlarının da karnı doyacak. Çünkü filmde diyor ki, sadece Amerika ve Avrupa'da süpermarketlerde çöpe atılan yiyeceklerle Afrika'daki aç ülkeleri 3 defa doyurmak mümkün! Buna bütün dünyayı eklerseniz, ne kadar büyük bir rakam çıkıyor gözünüzün önüne getirin.

İngiltere'de yaşarken devamlı gittiğimiz süpermarkette son kullanım tarihi yaklaşan ürünleri ayrı bir yerde toplar, normal fiyatından daha uygun bir fiyata satarlardı. Özellikle Christmas öncesi epeyce kaliteli ve son kullanma tarihinin bitmesine de epeyce süre olan ürünler toplanırdı bu alanda. Ara ara aradıklarımızı bulup oradan alır, süpermarketin bu davranışına çok anlam veremezdik.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde Çöpün Tadına Bak'ı izlerken taşlar yerine oturdu kafamda. Meğerse süpermarketlerin politikaları varmış. İnsanların evlerinde ürünler bozulmasın diye, son kullanma tarihine 15 gün kala ürünleri raflardan toplayıp, imha ediyorlarmış!

Düşünsenize, o son kullanım tarihleri zaten 1 hafta öncesine göre konuluyor. Ardından süpermarketler 15 gün önceden imha ediyor.... Ürün tarladan neredeyse hamken toplanıyor, çünkü çoğu zaman kıtalar arası yolculuğa çıkıyor. Üzerinde vitamin falan kalmıyor taze ürünlerde zaten ama bozulmasından 4 hafta önce de imha ediliyor! Üstelik o kadar fakir insan varken, o kadar aç insan varken, o kadar aç ülke varken.
Bizler ise soğuk kış günlerinde sıcacık evlerimizde yaşarken tüm olanlardan bi haber hangi yemeği yapsak diye telâşa düşüyoruz o kadar... Bunca emek, bunca çaba, bunca israfı aklımıza bile getiremiyoruz.

Bazı firmalar, ürünleri yeniden değerlendirmeye alıp, ihtiyacı olanlara daha uygun fiyatla satmaya başlamışlar. Bu ekibin başındaki tonton teyze filmde beni en çok etkileyenlerden. Afrika kökenli. Daha önce marketlerin bozuk diye ürünleri attığı çöplüklerden ailesini geçindiriyormuş. Onu işe alıp, ekip başı yapmışlar. Hiçbirşeyi ziyan etmiyor. Herşeyin yerini bulup değerlendiriyor. Minicik bir evde yaşıyor ve ailesi oldukça kalabalık! Ama filmin sonunda yazılardan okuyoruz ki, bölüm müdürü ile neyin bozuk, neyin sağlam olduğuna dair fikir ayrılığına düşüp işten çıkartılmış! Oysa o teyzeden her eve lâzım bir tane, asla ziyan etmiyor minicik parça bir yiyeceği...

Amerika'da bir grup insan... Aralarında diş hekimleri, doktorlar bile var... Çöpten bozulmamış yiyecekleri ayıklıyorlar. Bu işi artık yaşam şekline çevirmişler. İhtiyaçları yok ama israfa karşılar...

Ekmekler... Film hakkında yazan kaynaklardan birinde gördüm, çöpe atılan ekmekleri yakarak bir fırını ısıtmak mümkün diyorlardı.

Bir patates üreticisi, belli bir boyun altındaki patatesleri hasat etmeyip tarlada bırakıyor. Bu ürünleri toplayarak büyüyen yaşlı insanları gösteriyorlar filmde... Nasıl başladınız patates toplamaya diye soruyorlar, büyükannem getirdi ilk buraya beni diyor amca, elinde bir kova patatesle.

Ve tüm bunlar sadece buzdağının görünebilen, gösterilebilen minicik bir yüzü... Görmediğimiz ve bilmediğimiz daha neler neler var...

Tüm bu israf, bizler şık, sıcak, çekici süpermarketlere gidip, onları beslediğimiz sürece devam edecek! Üreticiyi yerinde, pazarda desteklediğimiz sürece de azalacak. Bunun bilinci ile alışveriş yapmak ve karşımızdakileri bilinçlendirmek ise vatandaşlık görevimiz! Hatta insanlık görevimiz.

(Konu ile ilgili İngilizce bir başka kaynak okumak isterseniz buraya tıklayın lütfen.)

17 Aralık 2012

Ampul Tuzağı:Planlı Eskitmenin Anlatılmayan Öyküsü

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivalinden... Orjinal adı Lightbulb Conspiracy: The Untold Story of Planned Obsolescence
Teorik olarak sonsuz süre dayanabilen ampul yapmak mümkün! Evlerimizde hergün kullandığımız eşyaların hiç bozulmaması ya da çok basit bir şekilde tamir edilebilmesi de mümkün.

Babam yıllarca pek çok eşyamızı tamir etmiştir. Gazeteci olmasına rağmen, elektronik eşyalar onun için apayrı bir dünya olmuştur. Onların iç yapılarını hemen çözer, bilmedikleri için kitaplar getirtir, ne yapıp edip tamir ederdi. Saatlerce çalışıp da eve geldikten sonra ayaklarımı uzatıp dinleneyim demez, arkadaşlarının bozulmuş radyolarını, saatlerini oturup tamir eder, ertesi günü zafer kazanmış komutan edasıyla bütün yorgunluğunu atmış bir şekilde işe giderdi.

Evlenip İngiltere'de yaşamaya başladığımız dönemde, eşimin PDA'yi arızalandı. Servisini aradık. Öyle her yerde her şekilde ulaşılamazmış servislere bunu öğrendik. Posta ile biryerlere gönderecekmişiz. Özel ulak gideceği için maliyeti epeyce yüklü olacaktı. Sonra neden tamir gerektirdiğini bulmaları ayrı bir ücret, tamiri ayrı bir ücret... Hepsini kabul etti eşim, çünkü içinde kaybetmeyi riske atamayacağı bilgiler vardı. Geri dönüş posta maliyeti ile hemen hemen yenisini almaya denk geldi bizim PDA'in tamir hikayesinin maliyeti! Dedik pes!

Sonra eşyalı kiraladığımız evde bulaşık makinesi bozuldu. Ev sahibimiz itiraz etmedi, biz tamir edilecek diye beklerken, kapıda yenisini bulduk. Eskisini de alıp gittiler. İçim cız etti... Basitçe tamir edilecek bir makine, çöp olarak gitti ve çöpe atmak da para ile o ülkede! Yani onun da bir bedeli var çünkü çöpleri yok edemiyorlar. Toplayıp, üçüncü dünya ülkelerine gönderiyorlar. Onların başına dert ediyorlar...

Türkiye'ye döndük. İlk bozulan DVD oynatıcı oldu. Her zamanki televizyon tamircimize götürdük. Atın bunu dediler. Kulaklarımıza inanamadık. Ama biz bunu dünya paraya aldık dedik. Evet şimdi gereken parça da aynen o kadar, ama yenisini almak şu kadar diye 1/4'ü kadar bir ücret söylediler. Biz şok olduk.

Geçenlerde 1987 yılından beri tık demeden çatır çatır çalışan bulaşık makinemiz tık dedi... Yaptıralım mı, yaptırmayalım mı diye düşündük. Çünkü yeni sıradan bir makine almak 500 milyon iken, değiştirilmesi gereken parca 100 milyon idi. Sırf makine ile aramızdaki duygusal bağdan dolayı ben tamir dedim! Eğer tamir edilmese idi zaten servis 20 milyon alıp gidecekti... Tamir oldu, çalışıyor şimdilik çok şükür...

Sonra Evren, uyandırdı... Bu filmin adını ve ilhamını aldığı 111 yıldır yanan ampulle tanıştırdı bizi. Filmin içerisindeki öyküler inanılmaz! Aslında farkındayız ama çare yok deyip boyun bükmüşüz yukarıda yazdığım örneklerdeki gibi. Ama bir şekilde buna dur demeliyiz dünya çöplüğe dönmeden! Çalıştığımız, alnımızın teriyle, emeğimizle kazandıklarımız açgözlülerin elinde oyuncak olmadan!

Nereden başlamayı önerirsiniz?

26 Eylül 2012

Jared Diamond: Toplumların Çöküşü Üzerine



Bugünlerde, ülkemde onca olup biten varken, tüm bunların silah üretenlere hizmet anlamına geldiğini biliyorken ve barış içerisinde topraklarımı ekip biçme arzusunda iken, daha fazlasına dayanamıyorum hele kan görmeye hiç dayanamıyorum derken bu film izlenmeli kanaatindeyim. Üstelik Türkçe alt yazılı.

Herşey bizim ellerimizde, bugünden yarını düşünmek ise en önemlisi, bölünmemek ve buna izin vermemek en önemlisi!

05 Ağustos 2012

Çiftçi Değil Öğretmenim


Stephen Ritz, '' Çiftçi değil, ebeveynim, öğretmenim!'' diyerek başlamış konuşmasına. Çoğunluğu terkedilmiş, evlat edinilmiş, özürlü, evsiz çocukları projesine dahil ederek başlamış yola. Öncelikle tohumları tasnif ederek başlamışlar işe. Bir firma sponsorları olmuş...

Canla, yürekle çalışmışlar. İngilizce bilmeyenler bile gösterdikleri fotoğraflardan tek tek neler yaptıklarını rahatça anlayabilir. O kadar net ve açık.

New York'un ilk iç mekan yeşil yiyecek elde edilebilen duvarını yapmışlar.
Kullanılmayan ya da toprağı kötü, hiçbirşey yetiştirilemez denen yerlerde kucak dolusu yiyecek yetiştirmişler.

Çocuklar kantinde çok ucuza aldıkları adına gıda denen, kendisi gıda taklidi yapan paketli yiyecekler yerine, tazecik meyve ve sebzelerle beslenmeye başlamış.

Çalışmaları örnek olmuş ve bir projeyi bir başkası izlemiş...

Sonuç çok güzel!

Ben Facebook'ta takip listeme aldım sayfalarını. Bize de örnek olur dilerim.

Demet sormuş, kendinizi kötü hissetiğinizde ne yapıyorsunuz? diye...

Böyle örnek hikayelerle yeniden kendimi buluyorum Demet!

23 Temmuz 2012

Kediler

Hayatımda hep kediler oldu. Çok sevdiğim...

Babaannemin kedisinin maceraları ile büyüdüm. Sonra anneminkinin...

Kedilerin her daim varolduğu bir sitede geçti çocukluğum. Onlarla yanyana oynayarak...
En sevdiğim arkadaşlarımın evlerine girip çıkan ama sahiplenmedikleri, özgür yaşayan, aslen doğada yaşayan kedileri oldu hep ve çocukluğum onlarla ilgili anılarla doldu, taştı.
Minnoş'tan kedilerin de hapşurabildiklerini öğrendim.
Tosbullah, gördüğüm ilk obez kedi idi. Garfield ona bakılarak çizilmiş olsa gerek. Zira, Tosbullah da bir zamanlar bir gazetenin önünde yaşarmış...Arkadaşımın babası gazete taşınırken, onu alıp mahalleye getirmiş. Gri, tombik, kocaman bir tekir. Aynı zamanda mahallenin bıçkın delikanlısı. Muhteşem bir varlık.
Suzan, adı gibi insana benzer nazenin bir hanımefendi...

Sonra Gülçin teyzemin kedileri oldu. Hergün özenle onlara yemeklerini hazırladı ama asla doğal ortamlarını ve doğal gıda yapılarını bozmadan. Kediye kedi gibi davranırdı. Aç kalanları bilir, onları kollardı, ölmesinler diye...

Kedi asil hayvandır. Karakteri vardır. Temizdir. Oturup üşenmeden temizliğini yapar. Avcıdır, fareyi, kuşu, kertenkeleleri barındırmaz etrafında. Dostunu, düşmanını iyi tanır. Ama bu dediklerim gerçek, doğada yaşayanlar için geçerlidir. Karakteri insanlar tarafından değiştirilenler için değil!

Benim de evlat edindiğim kediler oldu. Aramızda duygusal bir bağ vardı. Sesimi duyduklarında gelirlerdi. Yemek vermesem bile bana illa ki bir merhaba der, kendilerini sevdirir kaçarlardı. Özgürlüklerinden asla ödün vermezlerdi. Babamın hastalığı sırasında az dert paylaşmadık onlarla...

Ama bir gün...
Mahalleye ''kediseverler'' geldi.
Nasıl kedi sevmekse bu?

Kedilerin, bütün doğal hayatını allak bullak ettiler. Önce nüfus durumlarına takıldı akılları. Aldılar götürüp kısırlaştırdılar hayvancıkları. Bu geri tepti, daha da çoğaldı kedi nüfusu.

Sonra teyzenin teki, erkek kedileri kovalamayı görev bildi kendisine. 3.kattan aşağı yarı beline kadar sarkarak, ağaçtaki kedileri kovalar oldu. Özel hayata müdahale diye dava da açamıyor ki hayvancıklar!!!

Ardından daha da çok kedisevenler geldi...

Evde pişen balıkların, etlerin kılçığı kemiğini paylaşırdık kedilerle bizler zamanında...
Ama bu daha çok kedisevenler işi gücü bırakıp kedileri hazır mamalarla besler oldular. Kılo kilo mama alınıp, mahalleye, sokaklara, hatta insanların, çocukların geçiş yollarına, kaldırımlara serpilir oldu. İnsanların ayaklarına takıldı ezdiler, ıslandı leş gibi koktular. Ama kediseverler, o mamaları heryere saçmaya devam ettiler...
4.kattan aşağıya kemikler uçar oldu. Bir bolluk bir bolluk... Bollukla beraber kediler çoğaldı çoğaldı. Fareler burunlarının önünden geçse umurları olmadı. Nasılsa, havadan uçup gelen ya da etrafa saçılmış yiyecekleri vardı.
Kedilerden korkan kuşlar, toprağa inemez oldu, böylece börtü, böcek nüfusunda patlama yaşadık. Birinci kat sakinleri ömürlerinde ilk defa kırkayak gördüler diye destan yazar oldular. Çığlık çığlık. Ne de olsa kırkayak çok fena bir canlıydı onlar için! Bahçelerindeki salyangozlar bir felaketti. Herşeyi yiyorlardı. Herşeyin suçlusu salyangozlar! Bahçeler ilaçlandı, bodrumlar ilaçlandı, biz ilaçlandık!

İnsanların doğayı, doğadaki dengeleri değiştirmeleri, hayvancıkların besin zincirini, düzenini etkilemeleri hiç önemli değildi. Ne yaptıklarının farkında bile değillerdi çünkü.

Sonra bir gün, en felaket komşu geldi. Peşinde 33 kediyle birlikte! Onun aslen 3 kedisi vardı. Ama teyze, 70'li yaşlarına yakın (belki de daha fazla) yılların yorgunluğu ile kamburu çıkmasına rağmen, kedilere vakfetmişti hayatını. Birinci kata taşındı. Kapısını, camını da yaz kış hiç kapatmadı. Evde eşya tutmadı. Kediler canları istediğince girip çıktılar... Evde istedikleri yere oturdular. Teyze kedi maması kokarken, bütün apartman ve civarı kedilerin idrar kokusuyla işaretlenmişti bile!

En fecisi, Permablitz bahçesi için ölçü almaya gittiğimizde gördüğümüz manzara idi. Yerde sürünen gri birşeyi görünce zıpladık yerimizden. Ne olduğunu bilmediğimiz için. Sonradan farkettik, iki ön ayağı ve gövdesinin yarısı olan bir kedi! Diğer yarısı ezilmiş. Dümdüz olmuş. Nasıl hayatta kalmış bilemedik. İnanılmaz kötü bir koku geliyordu hayvancağızdan. Ardından kedi maması kokulu teyze geldi. Kucağına aldı onu ve gitti. Ağzımız açık bakakaldık. Tüylerimiz diken diken oldu. İçimiz acıdı, ağlamak istedik.

Sonra karşı komşumuz kedi aldı eve. Beyaz, güzel, akıllı bir hayvan. Evde oturup duruyordu onunla. 4.kat komşumuz ve kedisi gelene kadar. 4.kat komşumuz asansör olmayan bir apartmanda yaşamanın zorluğundan olsa gerek, kedisinin tuvalet zamanlarında apartmanın içine salar oldu. Nasılsa girip çıkan birileri kapıyı açacaktı. Kedi nöbet bekleyip dışarıya çıkıyordu. Apartmana giren birisi olunca da ayağına dolanıp içeri dalıyordu. Sırf bu hal yüzünden kedilere merhaba deyip saatlerce konuşan bizim evin böcüğü kediden korkar oldu! Ayağına dolanan kedi yüzünden düşüyordu neredeyse ve bu kadar yakınında olmasını hiç sevmedi. Ardından evden çıkamaz oldu. Anne baksana, kedi yoksa çıkayım der oldu! Çok geçmedi, paspaslarımızda birer kedi hediyesi bulur olduk. Büyük işler paspasa, küçük işler apartman içindeki köşe noktalara... O noktaların kokusu da cabası!

3.kattan kedileri kısırlaştıran ve özel hayatlarına karışan bir komşu, 2. ve 4.kattan kedi sahibi, kedileri apartmanı umumi tuvalet edinmiş iki komşu. Yan apartmandan birinci kattan 33 kedili komşu ile sürdürdüğümüz bol kedili bir hayatımız var artık bizim.

Kediler de çok kültürlü, camdan içeri bakıp televizyon seyretmeyi seveni bile var. Bizim balkonu da pek sever oldular!

Öyle e-postalarda zavallı hayvancıklar aç kalmasın, susuz kalmasın dediklerinde de söylenecek çok lafım var artık benim. Hayvancıkların doğal hayatlarına müdahale etmeyin lütfen! diye başlayan...

Onlar, dilediğince yaşadıklarında, kendi yiyeceklerini de, suyunu da bulur, yeter ki siz müdahale edip, sokaklarda evcilleştirmeyin onları, bırakın kendi bildiklerince doya doya yaşasınlar hayatlarını demek istiyorum. Farkında mısınız, kanser dahil pek çok doğal hayatta bilmedikleri hastalıklarla tanıştırdınız onları. Verdiğiniz yemler, içirdiğiniz sularla... Siz kendinize sağlıklı yiyecek, su bulamazken, onlarınki çok daha sağlıklı iken, neden kendinize benzetmeye çalışıyorsunuz ki hayvancıkları? Onlar hastalıklarla tanıştılar, ardından da biz onlardan hastalık kapar olduk, bunun bilincinde misiniz?

Vazgeçin artık başkalarının hayatlarına müdahale etmekten ve kendi hayatınızı yaşayın.
Kendinizinki bile başkaları tarafından satın alınmışken, size mi düştü kedilerin, köpeklerin, kuşların nasıl yaşadıkları, yaşayacakları?

23 Mayıs 2012

Bugünlerde Bizim Buralar

Bu aralar bizim buralar pek bereketli. Yanımızdaki ormana nispet, ağaçlar hem daha çok, hem daha çeşitli, hem de bereketli...

Hatta öyle ki, geçen sene yaklaşık bu zamanlar yazdığım yazıda görünenler geçeli çok oldu. En az bir 15 gün ileri gidiyor gibiyiz bu sene. Çiçeklerin çoğu meyveye durdu, hatta meyve verdi. Karlı kış aylarına göre, yaz da sanki daha erken geldi.

Geçen gün bir alış veriş merkezinin servisine (evet Türkiye'de böyle lüksler var, yurtdışındayken bizimkilerin biz servise gidiyoruz demelerine pek hayıflanırdım. Sırtımda taşıdığım alış veriş malzemeleriyle!) koşa koşa yetişmeye çalışırken  eriklerle göz göze geldik. Yenmeye hazır hale gelmişlerdi. Dönüşte bir baktım, birileri talan etmiş! Sonradan anlattılar, torbalarıyla toplamaya gelmişler, bir de kendi mallarıymış gibi, ne yapıyorsunuz diyenlere kafa tutmuşlar...

Yeşil eriklerin az ötesinde, bu sefer yol kenarında değil de, biraz içeride kaldığı için geç gözüme çarpan malta erikleri...

Hasta mıdır bilmem, kimisi çiçekte, kimisi meyve halinde ama daha şimdiden çürük gibiydi. Diğer benzerlerine bakmak lazım ne durumdalar.

Dutlar tam hız gelişmekte. Hatta dün bizim böcük yerde olmuş, karıncalar tarafından el konulmuş bir tane bile buldu. Üst dallardan daha fazla güneş gören yerlerden düşmüş herhalde.

İpek böceği yetiştirilen yerlerin vazgeçilmesi dut ağaçları. Ama onların önce hastalanması, sonra da yok olmasıyla böcek yetiştiriciliği de bitmiş ne yazık ki. Biz, birkaç tane ipek böceği alıp da denesek mi, ne?

Çocukluğumdan bildiğim akasya, ama sonradan öğrendiğim yalancı akasya ağacının karnında bir de incir ağacı çıkıvermiş!  İki senedir gözlemliyorum. İkisini de durumdan hiç şikayetçi görmedim. Mutlu mesut oturmaktalar.

Belki de mahalle botanik bahçemiz bereketini bu yalancı akasya ağaçlarına borçludur. Zira kendileri aynı zamanda iyi birer azot bağlayıcı. O yüzden de çevresine yararlı.

Yalancı akasya ağacının çiçeklerinin de kokusu ayrı güzel... Çiçekler dışındaki her parçası zehirli olarak bilinmekteymiş ama çiçekleri yenilebildiği gibi reçeli bile yapılmaktaymış.

Kardeşliklerden de bahsetmişken, yalancı akasya ve incir kardeşliği dışında iki farklı kardeşlik daha var biraz ötelerinde. Çam ağacı ile erguvan ikilisi bahsettiğim. Erguvan gövdeye değil de eteklerine yerleşmiş çam ağacının. Onlar da nicedir mutlu mesut yaşamakta.

Ben de arılar gibi çok seviyorum bu ağaçları ve çiçeklerini. Hatta bu satırları yazarken bile kokuları burnuma geliyor. Biraz toplayıp reçel deneyecektim ama yağmur ve doluya yenik düştüler.

Kar gibi bembeyaz yerleri kapladılar. Çok güzeller ama narin ve kısa ömürlüler...

Bol bol atkestanesi var etrafta ama onların çiçekli hallerini kaçırdım bu sene. Gene beyaz ve pembe çiçekleri ile onları görmesini bilen gözlere harika bir şölen düzenlediler.

Zeytinler çiçek açmak üzere tomurcuğa durmuş bir komşumuzun bahçesinde. O kadar çok tomurcuk var ki! Eğer hepsi zeytin olursa, ağaç yıkılacak kadar bereketli olacak demektir. Bakalım ne olacak akıbeti.

Teknik Resim öğretmenim, sonbahara doğru avize çiçeğinin(Yucca Flamentosa) açmasını beklerdi hep. Sonra da şöyle açtı, böyle güzel diye anlatıp dururdu. Ne zaman avize çiçeği görsem, onun kulaklarını çınlatırım. Beyaz, asil, güzel bir duruşu vardır avize çiçeklerinin bana göre.

Agave ailesinin bir üyesi imiş. Benim de gözlemlediğim kadarıyla mor salkım gibi senede iki defa çiçek açıyor. Birisi bu aylarda, diğeri sonbaharda. Gövdesi çok dayanıklı değil. Çiçekli kısım ağırlaşınca, hemen boynunu büküveriyor. Bu çiçeğin en büyük dezavantajı da bu olsa gerek.

Avize çiçeğinin biraz ötesinde ıhlamur ağacı da var. Geçen sene biraz toplayıp kurutmuştum. Bu sene de gelip gidip bakıyorum ne zaman çiçek açacaklar diye. Henüz zeytinin tomurcukları gibi, ıhlamurlar da tomurcuk halinde. Fotoğrafını da çekmiştim ama net çıkmamış.
  Bana pek güzel pozlar veren bu minnak sultanı ne yazık ki tanıyıp bilemedim bir türlü. Sonradan verdiği meyveler turuncu ya da kırmızı. İki çeşit böyle çalıcık var mahallede, bu hangisinin çiçeği bilemiyorum. Ama arıların onu da sevdiklerini biliyorum.

Gene benim çocukluğumdan beri en sevdiklerimden. Kokusu inanılmaz, muhteşem, kelimelerle anlatamam, öylesine güzel... 
Hani parfümü olsa ona batar çıkardım. O kadar çok seviyorum. 
Adını da Evren sayesinde öğrendim. Burada ve burada bahsetmişti. 

Pittosporum Tobira imiş. Türkçe bir isim bulamamışlar ya da bulmak istememişler nedense. 
Evren'in seslenişine Yaban'dan ses gelmiş ve ''akpıtrak'' deyivermişti. Biz de mi öyle seslensek, pek uygun bu isim ona, ben sevdim... 
Birisi de bana bir akpıtrak parfümü icat etse keşke!

Yalnız Evren akpıtrakların meyvelerinin de olduğundan bahseder. Ben baktım baktım kaç senedir bizim buralardakilerde bir türlü denk gelmedim. Belki iklimi daha sıcak olan yerlerde mi meyve verecek kadar coşuyordur ya da bizimki başka bir türü müdür bilemedim.

Böcükle biraz daha keşfe çıksak, iğdelere doğru gideceğimizden eminim. Geçen hafta gene bir alış veriş merkezi yakınlarında,  binaların arasında boğulmuş bir haldeyken burnuma geliverdi kokusu. Hani şu çekirgenin sesini duyan Kızılderili misali... Hani sormuşlar bu kadar gürültü arasında nasıl duydun diye... O da yere bozuk para atıvermiş ve insanlar yere bakmaya, ceplerine bakmaya başlamışlar, para mı düşürdük diye... Kızılderili de demiş, onlar nasıl duydu ise bozuk paranın sesini, ben de çekirgeninkini öyle duydum. Kim neyi önemserse, onu kaybetmekten korkar!

Ben de şimdilerde Kentsel Dönüşüm adı altında olacaklardan korkmaktayım. Hem de çok korkmaktayım. İstanbul'un göbeğinde yeşillikler içerisinde, sabahları kuş sesleri ile uyanmaktayım. Kızım sokağa çıktığında çeşit çeşit bitki ve hayvanla tanışmakta. Salyangozundan, kirpisine, kedisinden, papağanına... 
Kuzenimin çocukları küçükken, halamların çiftliğine gidelim derlerdi, öyle seve, güle oynaya gelirlerdi bize. Hele o dönemde komşular iyice abartmıştı olayı, tavuk besleyeni bile vardı! O zamanlar medeniyetsizlik diye düşünürken, şimdilerde benim hayalim olan tavuklardan...

Ve korkum, bir sabah uyandığımızda sizin binanız eskimiş, çıkın diye dozerleri dayamaları. Hani gecekondu mahallelerindeki kadınlar gibi kepçeye atlarım kesin! Belim izin verirse elbet.

Anlamadığım, rant uğruna bu kadar mı gözü dönmüş insanların? Bu kadar mı açgözlülük bürümüş gözlerini? Herşey için kanunlar çıkıyor dizi dizi...

İngiltere'de oturduğum ev en az 200 yıllık idi. Victorian Terrace House şeklinde yapılmış. Yan komşumun babası mimardı. Her tür garantisini vermişti binanın. 
Bizim binalarımızın ömrünün bittiği sadece yıllarla mı ölçülecek? Ekonomik ömrü beni zerre kadar ilgilendirmiyor, zira üç boru değiştirmekle çözülecek işler onlar. Beni ilgilendiren binanın sağlamlığı ve sağlam binanın yok yere yıkılmak istenmesi olacak!!!!

Dilerim bu kabusu yaşamayız. Dilerim tüm bu yukarıda anlattığım güzellikleri bir kepçenin altına atmayız...
Gene rahat, huzur bırakmadılar insana. Her sabah başka bir endişeyle uyanır oldum!