Türk El Sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk El Sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Temmuz 2014

Köy Günlüğü Bölüm 1

Evin Uğur Böcüğünü araba tuttuğu için yavaş ve uzunca süren bir yolculuğun ardından(gemi beklemediğimiz için yaklaşık 6 saat) eşimin köyüne vardık. Bu sefer tatili düğünle birleştirmiştik. Eşimin amcasının torunu evlenecekti. Düğünler oralarda 3 gün 3 gece sürer olmuş. Biz gitmeden de kapının önünde hanımlar arasında eğlence varmış. Kayınvalidem eğlenceyi göremedik diye üzülse de, bizim şehirli olarak plan ve programımız çalışma şartlarına, evin Böcüğüne ve çok daha farklı şeylere bağlı idi. Sonradan seyrettiğimiz videolarda epeyce eğlendikleri görülüyor ama ne oynayacak kadar, ne de alkış yapacak kadar oyunu severim, şartlar da o gün geç saatte yola çıkmayı gerektirince denk geldi, yeter ki düğün sahipleri mutlu olsun.

Eğlence sonrası tüm akrabalar yolumuzu gözlemiş, bizi beklemiş. Kapıda karşılama heyeti bulduk. Özlemişiz de sevindik, mutlu olduk. Böcük geldik mi, nasıl yani şeklinde sorularla yarı uykulu, yarı uyanık kendisine gelemedi bir türlü. Tam bu teranede iken aman dikkat kafanıza pislemesinler, korkutmayın, kız da korkmasın diyen kayınvalidemin sesi geldi. Niye demeye kalmadan gaaaak gak gaaaak diye bir ses ve çırpınma oldu tam tepemizde. Ne oluyoruz dememe kalmadan yere pat diye indi birşey. Anladık ki, bu senenin özgür tavukları kendilerine tünek olarak kapı girişindeki badem ağacını seçmişler! Ben hayran hayran, ''hah tam da özgür tavuk buna denir'' diye bakarken haydi haydi kız üşümesin içeri girin uyarısı geldi bu sefer.
Yorgunluğun üzerine hani derler ya tamı tamına aynen küp gibi uyumuşuz!
Sabah mis gibi bir kahvaltının ardından sesler duymaya başladık. Düğün evi tam karşımızdaki hane idi. İki amca, bir hala ve bir amca oğlu ile evler karşılıklı, yanyana aynı yerde. Japonlar gibi elimden düşmeyen foroğraf makinesi ve yanımda Böcük ile çıktım dışarıya. Yukarıdaki manzara ile karşılaştım. Evin bahçesinde düğün yemekleri pişiyor. Keşkeği, köyün gençleri kazanda sıra ile dövüyorlar. Az sonra düğün sahibi elinde havlularla gelip, keşkek döven ve terleyen gençlerin terini silmeleri için havlu verecek ve onlar da terlerini silip boyunlarına dolayacaklar. Bir yandan da türküler, şarkılar eşlik ediyor bu adete. Gençler tüm kuvvetleri ile tokmaklarla vuruyorlar da vuruyorlar keşkeğe...

Kızlar berbere gitmişler gelinle birlikte. Benim saçlar kısacık olduğundan berberlik bir durum yok. Böcük de annesiz gitmez uzak yola... Biz kaldık evde...

Akşamüstüne doğru saçlar yapılı birbirinden güzel kızlar geldi. Fotoğraflar çekildi. Bizim tavuklar ortalıkta ele ayağa dolaşmasın diye kayınvalidem sayalara kapatmış. Orada perdeyi didikleyip camdan bakmalarına gelinimiz epeyce güldü bizim bahçeye geldiğinde. O günün en çarpıcı anısı bu oldu geline...

Akşama doğru ise İnsanlar yavaş yavaş gelmeye, sofralar kurulmaya, yemekler yenmeye başlandı. Genç, yaşlı herkes arı gibi koşuşturdu.

Yemekte tavuklu şehriye çorbası var. Köyde iki düğüne denk geldim ikisinde de menü aynı idi. Hatta bizim kızın kınasında da(o bölgede diş buğdayı yerine kız bebeklere 6 aylık kınası yapılıyor) aynı menü vardı. Tavuklu şehriye çorbası, tavuklu patates yemeği, yoğurtlu fiyonk makarna/bizimkinde kuru nane de vardı), keşkek, pilav, nohut, karnıyarık, irmik helvası. Ben gidip de yemeklerden almadığım evde kurulan sofraya iştirak ettiğim için sayarken eksik saymış olabilirim. Ama aklımda kalanlar bunlar. Bir de çorbaya, irmik helvasına limon kabuğu da koymuşlar, o değişik geldi. Bu seferki aşçının, yeni moda adeti buymuş.

Yemekler yendikten sonra giyinildi, kuşanıldı, sonra doğru okula...

Eski okul binasının önü, yani bahçesi yeni düğün salonu! Okulda eğitim sonlandırılmış. İki bina da âtıl halde. Taşımalı sistemle, başka bir köye gidiyor kalan çocuklar ama çocuk sayısı da yok denecek kadar az. Çoğu aile çocukların okul zamanı ilçeye ya da ile taşınıyor. Yazın köye ya dönüyor ya da dönmüyor...

Köyün sandalyeleri var, müşterek alınan ve düğünlerde kullanılan. Traktör römorkları düğün günü sandalye taşıyor bu alana. Işıklandırmalar yapılıyor. Bizim düğüne köyünkiler yetmemiş, başka köylerden de sandalye getirilmiş. Gelinle damada özel, güzel mi güzel nikah masası da gelmiş. Değme düğün salonlarına taş çıkartır güzellikte hem de.
Biz giyinip de evden çıkana dek havai fişekler atılmış, gelinle damat ilk dansını yapmaya başlamıştı bile. Aslında bizim köydeki kına gecesi. Ama nikah da devlet kayıtları vs gibi sebeplerle damadın köyünde kıyılacakken bize denk gelmiş. Usul, adet olarak bu geceki aslen ''kına gecesi''. Köy ahalisince, ''balo'' denen düğün, damadın köyünde olacak.


Nikahı muhtar kıydı. Sonrasında da adet olduğu üzere takı takıldı.
Gençler coştu, dans ettiler bol bol.

Bizim Böcüğün kulakları yüksek sese çok hasas, dans edeceğim diye süslenip püslenip bir heves gittiği yerde kulaklarını elleriyle kapatıp da oturdu. Sonra da anne kolunu versene dedi. Koala gibi koluma yapışmış halde uyuyakaldı. Gündüz evde ve bahçede akraba çocukları ile o kadar çok koşuşturdu ki! İki katlı büyük evde(aynı bahçede kayınvalidemlere ait iki ev var, birisi 100 yıl civarında bir yaşa sahip tek katlı, diğeri de tam 50 yıllık 2 katlı), sayısız defa indi çıktı, bahçede yarış yaptılar bol bol koştu. Salıncak kurdu dede ile babaanne hemen, ona bindi sallandı, döndü, civciv kovaladı derken o günü nerede bitirdiğinin farkında olmadı. Yemek yenen masalar sebebiyle baba arabayı bahçeden çıkartamayınca, bir güzel de babaya idman yaptırdı kendisini eve kadar taşıtarak. Bu arada açık havada bir güzel ayaz da yedik. Babayla Böcük eve giderken, sen görmedin gör(genelde akraba olmadıkça düğünlere iştirak etmeyi çok sevmediğimden ve Böcük doğduğundan beri de ses ile ilgili sorununu bilip onunla evde kaldığımdan) dedikleri için, anne kınada kaldı.

Kınada saatler ilerledikçe gençler iyice coştu...

Erkekler kına getirirmiş adet olduğu üzere.
Bir tepside kına malzemeleri, bir tepside meze ve rakı geldi. Davul patlayana dek davulla zurna çaldı. Gençler de yöresel oyunları oynadı. Kızlar geleneksel kıyafetleri koruyor ama aynı şeyi erkekler için söylemek zor. Neyse ki, oyunlar unutulmamış ve o geleneği sürdürüyorlar, bu da çok önemli.

Epeyce geç bir saatte ve ben alışık olmadığım şekilde açık havadan çarpılmışken, nihayet bindallılar içerisindeki kızlar kınayı getirdiler. Gelin gelinliğini değiştirip kına elbisesini giydi. Gelini ağlatmak için epeyce uğraştılar ama gelin ağlamayacağım dedi. Onlar uğraştıkça, ters etki yaptı, derken, en sonunda kınalandı.

Bense hayran hayran bindallıları inceliyordum. Eski ve geleneksel kıyafetlere bayılıyorum. Beni o zamanlara, tarihin derinliklerine götürüyorlar. Ayrıca bu adetin korunmasını da çok seviyorum. Bindallılar, köydekilerin kısaltmasıyla 'dallılar' sandıkta saklanıyor ve ailenin en büyük kızına devroluyor. Eşimin ailesinde de babaannesinden kalan bindallıyı eşimin halasına devretmişler. Onun da iki kız torunu var bakalım hangisinde kalacak? Bizim babaannemizin de üç kız torunu var. O da tek tek büyükten küçüğe hediye bindallı diktirmeye başlamış.

Gelinin ellerine kına yakıldı. Ayağa da kına yaktıları için genelde damat gelini kucağında alır götürür. Bu sefer ayağa kına yakılmadı ama burada da bu adeti devam ettirdiler ve gelin, arabaya kucakta gitti. Evin önüne döndüğümüzde tüm gençleri orada oynar bulduk. Gece bitmemiş meğer... Kına kapı önünde de devam etti.

Sağdaki eşimin babaannesinin bindallısı. Hala, o gece giyilmek üzere, gelinin halasının büyük kızına vermiş. Soldaki de eşimin büyük amcasının eşinin. Onun işlemeleri ve tarzı daha farklı,yenge ilçede yaşıyor, sanırım işlemeler de o yüzden farklılık gösteriyor. Köydeki birkaç bindallı daha haladakine benziyordu model olarak, hatta neredeyse aynı idi.

Bu elbisenin adı da Bal Kaymak imiş. O da, gelinin babaannesinin annesinden kalma imiş. Babaanne çok sevmemiş bu yüzden de çok giymemiş böylece torunlara yepyeni kalmış ve  torunlar da sevip sahip çıkmışlar. Gelinin kızkardeşi bindallı yerine bu yöresel kıyafeti giymeyi tercih etti.

Topuklu ayakkabılar da günümüzden... Ben okula kadar yürümek zorunda kalırsam diye akıllılık edip dümdüz patik gibi bir ayakkabı almıştım. Hatta görümcem bunu mu aldın diye şaşırdı ama aklımı seveyim diye dua edip durdum kendi kendime. Bu görünen topuklu ayakkabılar kadar şık olmadı elbet ama bulutlarda yürür gibiydim. O da benim için herşeye değerdi! Zaten belim yüzünden topuklu ayakkabı giymek de yasak(yasak olmasa da giymem ya neyse en azından sağlık sebebi de var!) Gençlerin hepsi o kocaman topuklularla yürümeyi, oynamayı, zıplamayı, köy yolunda gezmeyi başardılar ya bravo diyorum!

Eve döndüğümüzde Böcük deliksiz bir uykuda idi. Üşüdüyse diye endişeliydim ama herşey normal görünüyordu. Yerde mi, gökte mi olduğumu bile bilmeden uyumuş kalmışım, bir sonraki günün neler getireceğinden habersiz!

20 Ekim 2009

Nakkaş

18 Eylül günü posta kutuma yukarıdaki davetiye geldi. Nakkaş ailesi ile daha önce Feshane'deki Anadolu Kültür Turizm Fuarı'nda karşılaşmış, eserlerine hayran kalmıştım. Hatta o dönem İngiltere'ye döndüğümde mutlaka bu aileyi oralara tanıtmalıyım diye de düşünmüştüm. Ama dönüş kısmet olmayınca, bızdıkla uğraşmaktan fazla bilgisayar başında oturamayınca, bu planlarımı da gerçekleştiremedim. Geçen seneki sergilerini de gezmek istemiş, gitmiştik ama bilmeden Beylerbeyi Sarayı'nın kapalı olduğu güne denk gelmişiz. Bu sefer dikkatle seçtik günü ve sergiye yetiştik. Sıdıka hanım Feshane'deki sergiden çok daha fazla eser seçmiş bu sefer. Hepsi birbirinden güzel. Kimisi Maraş filesi, kimisi sırma işi, birbirinden harika eserler. Yazımı sergi açıkken yetiştiremedim ne yazık ki, ama bu güzelliklerden de mahrum kalın istemedim. Eğer isterseniz siparişlerinizi en kısa sürede sizlere ulaştırıyorlar. Web siteleri 'ndeki iletişim bilgilerinden Osman bey ve ya Sıdıka hanıma ulaşabilirsiniz.

Şimdi sizleri bu birbirinden güzel nakışlarla başbaşa bırakıyorum. Sergide gördüklerimin çok çok az bir kısmını bu sayfalara sığdırabildiğimi de söylemem lazım.


















Alttaki işin ve en alttakinin tığ ile yapılmış dantel olmadığını, tek tek tel çekilerek hazırlanmış Maraş işi olduğunu da hatırlatmak isterim.





03 Mayıs 2008

Feshane'de Anadolu Kültür Turizm Fuarı

26 Nisan'da elime ulaşan bir e-posta ile öğrendim Feshane'deki Anadolu Kültür ve Turizm fuarını, keşke gidebilsem demiştim ve kısmet oldu gittim. Eğer el işlerine sizler de benim kadar meraklı ve İstanbul'da iseniz, kaçırmayın derim.

Özellikle de Kahramanmaraş'a ait bölümü ve Nakkaş'ın el işlerini sakın ola kaçırmayın diye altını bir kez daha çizerim. Nasıl bir kültürün evlatlarıyız, hanımlarımız ne kadar marifetli bir kez daha gözlerinizle görüp, dünyalar tatlısı Sıdıka hanım ile tanışabilir, onun tatlı dilinden çalışmalarını dinleyebilirsiniz.

İpek üzerine yapılan işlemelere bakmaya bile kıyamayacağınızı garanti ederim.

Fuara pek çok ilimizden katılım var. Edirnenin aynalı süpürgeleri ile meyve sabunları, Kastamonu'nun sarımsağı, el bağlamalı çarşafları, örtüleri, Yozgat'ın yazmaları... Neler var, neler...

Detayları daha sonra anlatacağım. Ama gözleri ile görmek isteyenlere önceden haber vermek istedim.

Kaçırmayın!

29 Mart 2008

Türk El İşleri Kursu

27 Kasım 2006 tarihli yazım ile Türk El İşleri kursu vermeye başlayacağımı söylemiş, sizlerden de yardım rica etmiştim. Bana gerek desen göndererek, gerek fotoğrafları ile yardımcı olan herkese çok teşekkür ederim. En çok canım Ayşem'ime, sevgili Meliha hanıma...


Canım Ayşem'im kumaşlarından, boncuklarına, Türk İşi nasıl yapılırı anlatan notlara kadar her detayı düşünülmüş bir paket yolladı taaa İngiltere'ye kadar. Sevgili Meliha hanım, nakışları sabırla anlattı, hammadde sağlayan üreticilerin web sitelerini iletti, kendi el işlerinin fotoğraflarını çekerek gönderdi, yardım elini hiç eksik etmedi. Her zaman destek verdi. Posta kutumda onun ismini gördüğüm zaman, sabırsızlık ve mutlulukla açtım e-postaları her seferinde. 21 Ekim 2007 tarihli yazım ile kursa başladığımızı haber vermiştim. Ekim ayından, Easter dönemine dek, iki dönem boyunca kursa devam ettik. Üçüncü dönem, genellikle U3A üyelerinin bahçeye bakım yapma zamanına, seyahatlere denk geldiği için katılım çok fazla olmuyor. O yüzden üçüncü dönemi iptal ederek, önümüzdeki sene devam etmeye karar verdik.


Başlangıçta kursa kayıt olanların sayısı 15 idi. Bu sayı benim koyduğum sınırdı. Zira yeni başlayanlar olacağını düşündüğüm için, tek tek herkesle ilgilenebilmek amacı ile böyle bir sınır koymuştum ve ilk sene o sayıya ulaşabileceğimi hiç düşünmemiştim. Öğrendiğimde inanılmaz mutlu oldum.

Sonrasında bir de iş teklifi geldiği ve Londra'da çalışmak zorunda olduğum için kurstan vazgeçmedim, sadece gününü cumartesi olarak değiştirdim. Günde 5 saat yolculuk yaptığım, kendime ayıracak çok zamanım kalmadığı halde ben bu kursa zaman ayırmakla çok mutlu oldum. 1 ay 6 gün dayanabildiğim işi bıraktım, ama kursu bırakmadım. Gene cuma gününe döndük, ama kan kaybettik... Cumartesi günü başlamamız nedeniyle, torunlarına bakan teyzeler gelemediler. Haftasonu gezenler, gelemediler. O yüzden 6 kişi ile yolumuza devam ettik. Ben teyzeler diyorum, zira U3A'e gelenler emekliler olduğu için yaş ortalaması 60'ın üzerinde.


Katılan teyzeler arasında en istikrarlısı, Miyako idi. Miyako, yıllar önce bir İskoçyalı ile evlenmiş ve İngiltere'ye yerleşmiş dünya tatlısı Japonyalı bir hanım. Prensipli, programlı. Asla ders kaçırmadı. Başlangıçta yemenilerin kenar süslemelerini beğendi ve tığ işi yapmayı öğrenmek istedi. Modelini çok sevmediği siyah penye bir bluza dikmek üzere tığ işi süslemeler yaptı. İlk denediğimizde umutsuz vak'a diye düşünmüştüm. Zira tığı öyle bir tutuyordu ki, gözüme batıracak zannettim. Ne ipliği, ne tığı tutuşunu değiştiremedim. Cambridge'deki dostlarımdan Sevda'dan yardım rica ettim. Miyako'ya öyle güzel öğretmiş ki, tığ ve iplik tutuşu aynı kalmak kaydı ile tekniği öğrendi. Hem 3 renkli olarak, hem de siyah olarak uyguladı aynı modeli. Miyako da altında kalmadı, yaptığı yılbaşı süslerinden bizlere hediye etti.


İkinci dönemde de nakış işlemeye karar verdi. Elimizde bulunan desenlerden seçti. Modeli Türk, kumaşı %100 ipek ve Japon malı, nakışı karma bir nakış işledi. Deseni o kadar beğendi ki, seramik çalışmalarında da uyguladı. Amacı bana hediye etmek üzere bir potpori kasesi hazırlamakmış, ancak kullandığı boyaları birisi karıştırdığı için fırınlandığında istediği renkler çıkmamış. O yüzden bana hediye etmekten vazgeçmiş. Onun yerine dönem sonunda Türk yemeklerinden oluşan bir davet verdi. Elindeki ingilizce kitap yardımı ile çok güzel yemekler hazırlamış olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Onu, mütevaziliği, hanımlığı, dostluğu ile çok sevdim. Önümüzdeki sene tekrar gelmesini dilerim.


Derslere devamı ile rekor kıranlardan biri de sevgili Ann idi. Ann, 60'lı yaşların sonlarına yaklaşmış olmasına rağmen bisikletle heryere giden, uzun boylu, bilgili, görgülü, zarif bir hanım. Türk çinilerini çok sevdi. Bir de boncukla nakış işlemeyi. O yüzden ona çini deseni bir örnek seçtik, gözlerindeki parıltı ve şevkle nasıl nakış işlediğini görmeniz gerekirdi. Saatlerini alıyormuş. Nakışın arka yüzü neden saatler aldığının kanıtı aslında. Anlatmaya çalışmama rağmen, farkettim ki çok zorlamamam lazım. Kendi istediği şekilde yapması onun kolayına gidiyor. Eğer zorlarsam, saatlere saatler eklenecek. İkinci dönemim sonunda, nakışı yukarıda gördüğünüz kadarıyla tamamlanmıştı. Erkek arkadaşı ile Yeni Zellanda'ya ve Amerika'ya tatile giderken, yanında götüreceğini, işlemeyi çok sevdiğini söyledi.
Barbara, yakınlarda eşini kaybetmiş. O yüzden tek başına yaşamaya alışmaya çalışıyordu kursa başladığında. Sağlıklı beslenmeyi kendisine ilke edinmiş. Şekerle küseli çok oluyormuş. Tatlı hiçbirşey yemiyor. Bunun karşılığı olarak da yaşını hiç mi hiç göstermiyor. Güzel giyinen, maviş gözlü, çok tatlı bir hanım. Evdeki kitaplarının arasından bulup, tuğra işlemeye karar verdi. Kumaş olarak tafta seçti. Tasarım tümüyle ona ait. Kumaşın şekli sebebi ile ancak gördüğünüz kasnak boyutunda kaydırarak işleyebildi. Ne yapıp edip sene sonuna yetiştirdi. Eli işlemeye en yatkın, kumaşları, malzemeleri en çok tanıyan da Barbara idi.

Pauline vardı... Kurs ilanını ilk gördüğünde telefona sarılıp: ''Sizin oyalarınız var ya, ben onlara bayılıyorum, beni kursunuza mutlaka kaydedin'' diye arayan. Doktormuş emekli olmadan önce. Türkiye'ye tatile gitmiş ve el işlerimizi çok beğenmiş. Ballandıra ballandıra anlattı herkese. O da boncukla işleme yapmayı seçti kendisine. Ama herkesten faklı olarak siyah kadife üzerine. Boncuklar için Londra'ya gidip bir avuç kadarına 36 pound ödemiş. Duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Oysa ben yarım kilosunu 1 pounda almıştım eylül ayında İstanbul'dan. Pauline, hevesle başladı derslere. Ancak önce Amerika'ya gitmesi gerekti. Dönüp geldikten sonra da erkek arkadaşı ile Libya'ya gittiler gezmek için. O yüzden çok fazla derse katılamadı ama e-postalar ile benden bilgi almayı, çaya çağırmayı, dostluk kurmayı ihmal etmedi. El işi biriktiriyor. Gittiği her ülkeden el işi örtüler alıyormuş. Gördüğü, beğendiği birşey olduğu zaman hiç affetmiyor, mutlaka alıyor. ''Benden sonra kimbilir ne olacak?'' diyerek bir de yürek burkuyor. Hapishanede, müebbet hapse mahkum olmuş mahkumları, hayata bağlamak için nakış yaptıran bir hayır kurumuna yardımcı olmaya çalışıyor, boş kalan vakitlerinde. Ama anlayacağınız üzere, pek de boş vakti yok.
Kursa ikinci dönemde başlayan N'ye ait bu nakış da. Amerika'ya kızının yanına tatile gittiği için çok fazla ilerleyemedi. Kursa geliş amacı daha çok içini dökmek ya da anlattıklarımı dinlemek. Dizinden ameliyat olduğu için ilk dönem başlayamadı. Yaşanmış hikayeleri ile aramıza güzel bir renk kattı...
Bir teyzemiz daha var. İngiltere'de doğmuş. Babası bir tarikat üyesi olduğu için Almanya'da Yahudilere İngilizce kurs vermek üzere gitmişler. Ama ikinci dünya savaşı zamanı kaçmak zorunda kalmışlar. Önce Rusya'ya gitmişler, oradan da Kıbrıs'a. Ardından da Bursa'ya. 5 yaşına kadar Bursa'da yaşamış. Emekli olmadan önce aşçı imiş. Hala fırsat bulursa bu işi yapıyor. Ama emeklilikten sonra ilk olarak Türkçe öğrenmeye karar vermiş ve kurslara kaydolmuş. Ardından da benim verdiğim kursu duyunca, hemen gelmiş. Tek tük Türkçe konuşuyor. Yemeklerimizi seviyor. Renkli, ilginç, torunları ile haşır neşir olan bir teyze. O da boncukla işleme yapmaya başladı kendi isteği olarak, karanfilli bir desen seçti kendisine. Son derse grip olup katılamadığı için, nakışının fotoğrafını çekemedim.

Bir seneyi bulduğum filmcikleri izleterek, el işlerimizi anlatarak, ardından da uygulama yaparak geçirdik. En çok kutnu belgeseli dikkat çekti... Nazar boncuklarımız... Sivas çorapları... Yemeklerden bahsedildiğinde herkesin söyleyeceği birşeyler vardı. Çiniler herkeste hayranlık uyandırdı. Renkleri büyüledi. Benim işlediğim Türk işi nakış için gözlerinin yeterli gelmeyeceğini, o yüzden kolay işlemeler seçmem gerektiğini anladım. Sonraki sene için neler istediklerini sorduğumda, Türk tasarımları ile kırkyamayı nasıl yapacaklarını öğrenmek istediklerini söylediler. Var mıdır bu konuda yardımcı olabilecekler aramızda?

Ann de kendisine çorap deseni arıyor şimdi. Yelek örecek seneye...
Eylül ayına kadar benim yeniden hazırlık yapmam, yeni filmler, yeni desenler bulmam gerekecek.

Gene sizlerden yardım rica edebilir miyim?

02 Mart 2008

Çini - İznik Çinisi

Kendimi bildim bileli, mavi rengi severim. Belki su burcu olduğumdan, belki denize yakın büyüdüğümden... Sebebini bilmiyorum ama maviyi sevdiğimi biliyorum.

Mavinin en güzel tonlarını çinilerde görür, onu da çok severdim. Fayansı sevmem ama çini gözüme hep güzel görünmüştür. Desenleri, işçiliği...

İş için Mısır'a gönderildiğim zamanlarda, bir gün tatile denk geldim. Tatil için Türkiye'ye geri dönüp yeniden gitmek de masraflı olacağından, benim orada kalmam ve haftasonu tatilimin bir gününü orada geçirmem doğru bulundu. İyi, güzel de tek başıma ne yapacaktım, otel odasında raporlarımı yazacaktım. Pek iç karartıcı bir durumdu bu. Allah'tan orada bizimle birlikte çalışan acentadaki bir hanım imdadıma yetişti ve beni alıp Mohamed Ali müzesine götürdü. Genelde gezmek amaçlı gittiğim ülkelerde ne, nedir hep öğrenirim ama bu sefer o kadar çabuk oldu ki herşey, vakit bulamadım. O zamanlar, internete otel odalarında ücret mukabilinde girilebildiği için de araştıramadım. Gidiyoruz dediler, tamam masrafları cebimden olmak kaydıyla dedim ve gittim... Müze güzel, gayet hoş, değişik ama herşey pek bir tanıdık geldi. Birden İznik çinilerinin olduğu bir odaya girdik. Aaa buraya kadar gelmişler, bunları dünyada bir tek İznik'te üretiyorlar dedim, o kadarını bilmişim ancak... Dedim demesine ama neden buraya gelmişler diye, kendi kendime sormadan edemedim. Sonra bir baktım heryer tuğra, en son padişah resimlerini de görünce ''Aaaa bunlar Osmanlı padişahları'' demişim! Götürenler de benden cahil ya da işlerine gelmiyor açıklamak...

Sonradan öğrendim ki, Mohamed Ali Paşa, Osmanlı'nın Hidiv Paşası olmakta ve Mısır'ın idaresinden sorumlu tutulmaktaymış. Müze de onun evi. Bu kadar Osmanlı'ya ait eşyanın orada oluşunun sebebi de buymuş...

Yukarıdaki ilk iki fotoğraf eski makinamla çekilmiş ve taranmış olduğundan kalitelerinde sorun var ama bu anlattığım hikayenin kahramanı olan sahneleri simgelemekte. İlk fotoğraftaki meyve çanağının gümüşten yapılmış olduğunu, içine 50 kg evet yanlış okumadınız 50 kg meyve aldığını da belirtmem lazım. Daha detaylı bilgiyi Sevgi'ye danışabilirsiniz. Onun Mısır'a ait bilgilerinin benden çok çok daha iyi olduğu kesin!

2005 senesinde Londra'da Türklerin 1000 yılı sergisi açıldı. Muhteşem bir sergi idi. İnsanlar defalarca gittiler. 1 günde bitiremediler. Yaşlı, genç, pek çok insan orada idi. Bizler de...

Mısır'da yaşadığım olayın birkaç yıl sonrasında İznik çinileri bu sefer Londra'da idi. Aşağıda gördüğünüz fotoğraftaki çiniler Paris'ten, Louvre müzesinden gelmişti. Ayasofya'dan restorasyon için gittiği halde Fransızlar tarafından bize satıldı bunlar denip el koyulan çinilerden midir bilmem ama renkleri, çizimlerin güzelliği beni adeta büyüledi. Karşısından çekilemedim bir türlü... Türkiye'ye gittiğimde bu deseni bulup, nakış olarak işleme fikri doğdu kafamda. Aynı deseni bulamadım ama boncuklarla işlediğim nakışın fikir babası bu çinilerdir.

Yukarıdaki fotoğraftaki çini ise kartpostal olarak salonda şöminenin üzerinde devamlı karşımda...

Geçtiğimiz cuma günü Türk el işleri kursunda Ann'in özel isteği ile konumuz İznik çinileri idi. Ann, boncuk nakışı için çini desenini seçmişti. 2 dönemdir onu bitirmeye çalışıyor.

Konuyu araştırırken öyle şeyler öğrendim ki, hayran olduğum şeylere bir defa daha hayran oldum. Hatta hayranlık az kalır, aşık oldum!

Tarihte ilk Türk çinisi Göktürklerde (546 - 745) görülmüş. Tapınak döşemelerinde Türkler için kutsal renk olan sırlı mavi ile, hakanların saraylarını hayvan ve bitki figürleriyle süslemişler. Uygurlar'da çini görülmüş. İdikut ve Karahoçu kazılarında köşelerinde çeyrek rozetli, ortalarda tam rozetli gri mavi sırlı tuğla, tapınak tabanlarında aynı renkte kare tuğlalar bulunmuş. İlk Türk çinileri ''Kaşi'' olarak adlandırılmış.

Gazneliler, Karahanlılar, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları en son olarak da Osmanlı mimarisinde çiniler yapıları süslemiş.

Osmanlı İmparatorluğunun gerileme devrinde İznik çinileri için mali kaynak bulunamamış ve yapan atölyeler tek tek kapanmış. Böylece bir sanat da sona ermiş. Eski İznik çinilerinin paha biçilmez oluşu bu sebeptenmiş. Yokolan bu sanat tam 400 yıl sonra yeniden canlanmış. Sırları tam olarak çözülemese de eski çinilere çok yakın çiniler günümüzde de yapılmaktaymış. Ama domates kırmızısı ve patlıcan morunun sırrı hala çözülememiş. Bu tarz boyaların imalatında tümüyle doğal malzeme kullanılmakta olduğundan belki de bu malzemelerin kaynağı da tükenmiştir, kimbilir? Mavi renk kobalttan, kırmızılar ise demir oksitlerden elde edilmekteymiş.

Esas sır ise çininin yapımında kullanılan kuvars imiş. Kuvarsla imal edilen, kaplanan çini inanılmaz bir mucize gibi. Kuvars yarı değerli taşlar kategorisinde imiş ve en büyük özelliği strese karşı kullanılmasıymış. (Yapan ustaların sinirleri alınmış gibi çalışıyor olsalar gerek!)

İznik çinileri yüksek sıcaklıkta (900 santigrat derece) imal edildiği için ısı dayanımı oldukça yüksekmiş. Bundan başka çok iyi bir izolasyon maddesiymiş. Nemi iletmezmiş. Çini ile kaplı mekanlar kışın sıcak, yazın serin olurmuş. Radyoaktif elementlere karşı dirençliymiş. Işığı yansıtması gözleri rahatsız etmeyecek şekilde imiş. Mekanları daha geniş gösterirmiş. Bu sebeple klastrofobik dar, sıkıcı alanlar özellikle İznik çinileri ile kaplanırmış. Üzerinde bakterilerin yaşamasına izin vermezmiş. Tümüyle, her bir yapım aşaması tamamen el işçiliği gerektirdiği için yapımı zor malzemeler arasındaymış.

Bu bilgileri buradan okuduğumda İznik Çinisine olan hayranlığım bir kat daha arttı. Milattan sonra 500'lü yıllardan günümüze... İnanılmaz bir öykü.

Karo şeklinde kullanılan İznik çinilerinin yanısıra bir de mutfak eşyası olarak kullanılanları var. Bunlara da ''evani'' denilmekteymiş. Topkapı sarayında pek çok çinili bezeme görüldüğü halde evaniler pek görülememekteymiş. Ne olduklarını Allah bilir... İstanbul'da çıkan büyük yangınla yok oldukları düşünceler arasında.(haydi biz de iyimser olalım ve böyle düşünelim. Böyle düşünmeyelim. İnşallah dünyanın dört bir köşesindekiler Topkapı Sarayından giden evaniler değildir diyelim)

Mükemmel bir işçilik. Elbet çini kadar, çininin kullanıldığı mekânların tasarımı, mimarîsi de önemli. Malzemenin doğru yerde kullanımı önemli. Bu okuduklarımdan sonra o yılları, insanların canla başla, dürüstçe bu işlerin peşinde koşmaları, hayatlarını bu işe adamaları gözümün önüne geldi. Sonra günümüz ve günümüz telaşeleri, yaşadıklarımız geldi aklıma. Yukarıdaki İstanbul Metrosunda çektiğim fotoğraftaki çiniler için acaba çininin klastrofobik mekanlarda kullanımına örnek mi olacak yıllar sonra dedim kendi kendime...

Tarihimizi, tarihimizde varolanların değerini bilmeyi ne zaman ve nasıl öğreneceğiz diye sordum kendime sonra... Ben İngiltere'ye gelip, onlardan uzak kalınca bin kez daha değerlendi gözümde, umarım insanlar Türkiye'de yaşarlarken kaybetmeden değerlerini anlarlar dedim sonra da... Unutmazsınız değil mi? Sizler de İznik çinisi en az bir parçayı, evinizin bir köşesinde tutar, bu bilgileri, ilk Türk devletinden bugüne gelen bu sanatı hatırlarsınız değil mi?