Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Aralık 2011

Evet Bir Bardak Daha Çay İstiyorum



Niyetim Atatürk Arboretum'una bu sene gidişimize dair yazı hazırlamaktı. Ama inanılmaz güçlü bir grip virüsü ile savaşıyorum 1 haftadır! Doktoruma göre 2 senedir domuz gribinden sonra gördüğü en ağır grip vak'asıymış. İlaç almamakta direnen bana, söyle tek kaşını kaldırarak baktı ve uzunca, bol ilaçlı bir reçete hazırladı. Şimdi elim mahkum tek tek o ilaçları alıp düzelmeye çalışıyorum.

Bu arada da bugün akan gözlerimin çizgiye dönüşen aralığından, çok sevdiğim bir arkadaşımdan gelen e-postayı okuma şansım oldu. Beni eskilere götürdü...

Türkiye'de iken fincanda içtiğim çay, İngiltere'de yaşayıp döneliberi artık ince bellide içilir oldu. Başka bardakta içemiyorum. İçsem de o tadı alamıyorum. Ben burada anlatıldığı gibi şeker kullanıp bol gürültü yapanlardan değilim, hatta çayımı paşa çayı olarak içmeyi sevenlerdenim, çocukken paşa çayı içilip de sonra erliğe rütbe indirmek olmaz değil mi ama?

Tanıtım filmi ''Evet bir bardak daha çay istiyorum'' kitabının yazarı Katharine Branning'e ait. Çok güzel tanımlamalar yapmış. Her bir cümlesi beni ayrı bir hikayeye götürdü. Herbirini paylaşmak isterdim ama çok halsizim... Gene de bazılarını yazmadan duramayacağım...

Evime gelen kurs arkadaşım yaşlı İngiliz teyzelerin bizim ince belli bardakları çok beğenmeleri, birisinin Türk kahvesine hayranlığı, hatta rica edip bir tanenin üzerine bir tane daha Türk kahvesi içmesi, ben bunu çok seviyorum ve gerçek yapanından öğrenmek ne güzel demesi... Bizim çaydanlıklara şaşırmaları, bizim çay saatimiz meşhur bilirdik ama neler varmış demeleri... Tek tek her bir teyzenin yüzü gözümün önüne geldi bu tanıtım filmini seyrederken...

Sonra Heathrow havaalanındaki bizim Türk çayı afişleri gözümün önünde canlandı boy boy... Bana her seferinde güle güle ve hoşgeldin deyişleri...

Şimdi sıcacık evimde ve ülkemde, bir bardak çay zamanı... Yanında çapraz üst kat komşumuzun getirdiği kolaçlar var. Tazecik, sıcacık... Paylaşma zamanı...

Siz de eşlik eder misiniz?

18 Nisan 2011

Bu Bir Kitap



E-kitapların hayatımızın bir parçası olduğu, Ipad'lerin, Kindle'ların satışlarının arttığı bir dönemde, bu minik film içimi açtı.

Hayvan karakterleri de özellikle seçilmiş sanki.

Hakkında daha fazla bilgi için buraya bir tık. Zira bu bir kitap tanıtımı. Kitabı bilemiyorum ama ben bu filmciğe bayıldım.

12 Nisan 2011

The Botany Of Desire


Watch the full episode. See more Botany of Desire.
Filmin tümünü seyredebilmek için lütfen yukarıda Full Episode yazan yere tıklayın.
Michael Pollan'a hayranlığım günden güne artıyor. Okuduğum kitapları, seyrettiğim belgesel niteliğindeki programları, GDO'ya neden karşı durmamız gerektiğini güzelce ortaya koyma şekli, pek çok şey öğreniyorum onun yapıtlarından. GDO ile ilgili yazılarımda sözetmiştim daha önce de kendisinden.

The Botany Of Desire'ı ilk olarak çok alakasız bir yerden, Linked In'deki CSR gruplarından birisinden duymuştum. Bir önceki yazıdaki siteyi karıştırırken de bu film ile karşıma çıktı.

İçinde seyretmenizi dileyeceğim pek çok konu var. İlginç konular üstelik. Elmanın, lalenin, cannabis'in(Türkçesi kenevir sanırım) ve patatesin bu kadar ilginç bitkiler olacağını, hiç düşünmezdim. Bitkileri tanırken, kültürlerle, kültürlerin altyapıları ile, tarihle ve daha pek çok şeyle tanışıyorsunuz.

Filmde görüş bildiren, Frank Browning'in Elmalar adındaki kitabının değerinin 139 dolara yakın olacağı hiç aklıma gelmezdi. Tamam, dünyada pahallı kitaplar var, ama yeni yazılan bir kitap bu kadar pahallı ise bir sebebi olmalı!

Sevginin, nefretle birlikte yaşadığının en güzel örneğinin lâlelerle yaşandığından da habersizdim. Önce Osmanlı İmparatorluğu'nda, sonra da Hollanda'da çılgın bir hüküm süren lâle tutkusunun ardından, lâle nefretinin yayıldığını bu film ile öğrendim. Hoş o nefret edenler bugün hâlâ lâle üzerinden yaşamlarını devam ettirmekteler, o da ayrı mesele.

Ya cannabis'e ne demeli? Bir dönem insanlara aspirin verilir gibi verilmiş, eczanelerde tentürleri satılmış. Hala nörolojik bilimlerde üzerinde çalışmalar devam etmekteymiş. Meksika ordusunun şarkısı ile en komik olanı olsa gerek! Nihayetinde ona olan tutku, doğada yetişmesinin yerine kapalı alanlara, kilit altında yaşamaya mahkum etmiş onu. Öyle ki, yetiştiricisi karısının sesini duymazlarsa, onu görmezlerse üzüldüklerine inanıyor!

Monokültür tarımın yapılmaması gerektiğini, farklı cins ve farklı bitkilerle tarım yapıldığında, bir kez daha kazananın insanoğlu olduğuna kanaat getirdim. Genetik başarı sanılanın da başarısızlıktan öteye geçmeyen bir aldatmaca olduğuna bir kez daha kuvvetlice inandım.

Aslında söylenecek söz çok, ama bu noktada fazla söze hacet yok, sizin de kendi gözlerinizle izleyip kendi fikirlerinizi oluşturma zamanı. Mümkün olursa da lütfen bu fikirleri paylaşın. Hayatın sırrı doğada, onlara zarar vermek demek, kendimize zarar vermek demek. Onlara tutkunluk da zararın bir başka boyutu. Anahtar ise ellerimizde...

Ne demişler? Azı karar, çoğu zarar!

02 Aralık 2010

Momo

Sütçümüz Aysun hanım, her hafta siparişleri almadan önce mesaj çeker, çiftlikteki o haftaya dair olaylardan, hayata bakış açısından bahseder. 3 Nisan 2010'da şu mesaj geldi telefonuma:

''Kardı kıştı derken baharın üçte birini de yedik. Hayat son sürat, ağaçlarda patlayan çiçeklerden oh ettiniz ettiniz yoksa ancak seneye! Michael Ende -Momo, mutlaka okuyun, özelliklede zamanın yaratıldığı kısmı :)''

Ben de silmemiştim mesajı, saklamıştım. Yolum bir kitapçıya düşer düşmez de hemen yazarın adına bakıp aldım. Okumaya başladım. Azar azar, sindire sindire ancak iki hafta önce bitirebildim. Aslında ele bir alışta bitirilecek kadar rahat okunan bir kitap. Yani sabah başlayıp, akşam bitirmek ya da yola çıkarken çantanıza atıvermek ve yolda bitirivermek işten bile değil. Ama benim gibi, geri dönerek, bir daha bir daha okuyarak, küçümene anlatılacak ne çıkartabilirim diye bakarak okursanız, uzunca bir zaman elinize alamazsanız, 10 kitabı aynı anda okumaya kalkarsanız, yani zamanı hırsızlara kaptırırsanız, iş uzuyor!

İlk sayfasında şu yazıyor, Michael Ende, Momo, ya da zaman hırsızlarının ve çalınmış zamanı insanlara geri getiren çocuğun tuhaf öyküsü.

Sonradan farkettim ki, Evren de yazılarında ara ara Momo'dan bahseder, uzun süre Walden gölü Evren'in Almanya'da kenarından geçtiği bir göl müdür acaba diye düşünen ben, saf saf atlamışım Momo'yu da demek ki, taaa ki Aysun hanım uyandırana kadar! Bu aralar ''Kimyon'' kim onu arıyorum haberiniz ola!

Evren'in zaman hırsızlarına açtığı savaşa dair çok güzel yazıları var. Önce Momo'yu okumanızı, sonra da o yazılara bakmanızı öneririm.

Momo'dan birkaç satır sizlere, ara ara atlayarak alınmış...


******
Yalnızca Momo, Beppo’dan cevap alabilmek için uzun süre beklemesi gerektiğini bilir ve onun sözlerini rahatlıkla anlardı. Beppo’nun sorulara yalnış bir karşılık vermemek için bu kadar düşündüğünü bilirdi. Çünkü Beppo’ya göre dünyadaki bütün anlaşmazlıklar kasıtlı ya da kasıtsız, aceleye getirilerek söylenmiş birtakım yalan yanlış sözlerden kaynaklanıyordu.

**

Bir adım – bir nefes – bir süpürge. Bir adım – bir nefes – bir süpürge. Böyle sürüp giderdi. Arada bir durur ve önüne bakarak düşünürdü. Sonra tekrar bir adım – bir nefes – bir süpürge.

Böylece önünde kirli, arkasında tertemiz bir yol uzanırken yürümeye devam eder ve aklına binbir türlü düşünce gelirdi. Ama bunlar, rüyadaki renkler ya da anlatılması güç özel kokular gibi şekilsiz ve sözsüz düşüncelerdi.

**

‘Bak Momo’ derdi, ‘ne oluyor biliyor musun? Bazen önüme upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki, insan bunun sonu gelmez sanıyor.’

Beppo, bu kadarcık laftan sonra bile önüne bakarak bir süre susar, sonra devam ederdi: ‘O zaman acele etmeye başlıyorsun. Gittikçe daha çok acele ediyor insan. Her önüne baktığında, yolun hiç de kısalmamış olduğunu fark ediyorsun. Daha hızlı ve daha gayretli çalışıyorsun; sonunda nefesin kesilip güçsüz kalıyorsun. Ve cadde hâlâ upuzun bir şekilde seni bekliyor.’

Susup biraz daha düşündükten sonra, sürdürdü konuşmasını: 'İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı.’

Uzun bir süre susup yeniden konuşmaya başladı:’Bir de bakarsın ki, adım adım bütün yolu bitirnişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan.’

Başını önüne eğip sözünü noktaladı:’Önemli olan da budur.’

******

Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur ve herkes onu bilir, ama pek az kimse bu konuda kafa yorar. Çoğu kimse onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük sır zamandır.

Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır, ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik bir süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip kısalığı uzunluğu, o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir.

******

Momo’nun yüzündeki değişiklik gözünden kaçmamıştı. Alaylı bir gülüşle, biten sigarasının ucundan yeni bir sigara yaktı.
‘Boşuna zahmet etme’ dedi. ‘Bizimle başa çıkamazsın!’

Momo diretti.

‘Seni hiç kimse sevmedi mi?’ diye fısıldayarak sordu.

Duman adam kıvrılıp büküldü, sanki içine çöktü. Sonra soğuk bir sesle şöyle dedi:’Açık konuşmalıyım ki, senin gibi birisine rastlamadım şimdiye kadar, hiç rastlamadım. Pek çok insan tanıdım. Senin gibiler çoğunlukta olsaydı, bizim Tasarruf Şirketi 'ni kapatmamız gerekirdi. Kendimiz de hiç olup giderdik, var olamazdık.’

Temsilci susup Momo’ya bakmaya başladı. Sanki kavrayamadığı ve karşı koyamadığı bir güçle savaşır gibiydi. Yüzünün kül rengi biraz daha soldu. Yeniden konuşmaya başladığında, engelleyemediği sözcükler kendiliğinden ağzından dökülüyor gibiydi. İçinde bulunduğu durumun verdiği korkuyla yüzü giderek daha çok buruşuyordu. Sonunda Momo onun gerçek sesini duydu. ‘ Bizi kimse tanımamalı’ diyordu ses uzaklardan yankılanırcasına. ‘Bizim varlığımızı kimse bilmemeli............'

Güncelleme:
Bu yazımın ardından Aysun hanım'dan bir e-posta geldi. Kitabı, kendisine öneren sayın Erol Yazgan ve Aykut Yazgan imiş ve Aykut bey şu notu düşmüş:
Berceste hanım alıntılardan en önemlisini unutmuş bence:
''.....ve civarda oturanların çocukları elden ayaktan arttırabildikleri ne varsa getirdiler Momo’ya..
kimi bir parça peynir, kimi, biraz kuru ekmek, kimi meyve...
ve akşam vakti çoluk çocuk eski amfitiyatroya doluşup bayağı bir şölen yaptılar, momo’nun gelişinin şerefine...
bu o kadar güzel, o kadar neşeli, o kadar şen bir şölendi ki, böylelerini ancak fakir insanlar kutlamasını bilirler.

** 
Haklısınız Erol bey. Bu satırlar özellikle günümüzde hepimizin aklının bir köşesine kazınmış olmalı. Ataları bu şekilde yardımlaşmayı ilke edinmiş bir ülkenin evlatları olarak unutmamalıyız. Ama bunu unutturan da zaman / zamansızlık kavramı değil mi?
 
Saygıyla...

10 Ocak 2009

Araştırmak



Ortaokul 1.sınıftayız... Dönem ödevleri ile ilk tanışmamız. Herbir dersin öğretmeni bize ayrı ayrı dönem ödevi veriyor. Onları çizgisiz kağıda, dolma kalem ile yazmamız gerektiği, nedense kapak yapılması gerektiği tek tek anlatılıyor. Sanki kitap yazıyoruz! O kadar dersin sınavın arasında bana gayet luzumsuz geliyor.

Fen bilgisi öğretmenimiz yeşil gözlü, genç, hoş bir hanım. Saçı arada önüne düşüyor ve eliyle düzeltmek yerine onu üflüyor. En bariz özelliği bu, hatta tiki diyebiliriz. Arada bir de konuşurken boğuluyor gibi iç çekiyor. Nedense... Nefes mi alamıyor acaba diye, meraklı çocuk gözleri ile bakıyoruz. Bize ders anlatmıyor. Devamlı ödev veriyor. Her dersinin ardından kitaptan 30 - 40 sayfa okuyup özet çıkartmamız adetten. Onun görevi ödevler yapıldı mı diye defterlerimizi kontrol etmek. Sonra ya soru soruyor ya da dersi içimizden birisinin anlatmasını istiyor. Bu noktada hep merak ediyorum, karşımdaki insan niye orada, biz zaten kendimiz bunu yapabiliyorsak, öğretmene ne gerek var?

Sonunda o da dönem ödevimizi belirliyor. Konu volkanlar... Ben de evdeki ansiklopedilerden birini açıp yazıyorum. Gününde ödevimi teslim ediyorum. Şekiller, renkli kalemlerle çizilmiş. Yazıları düzgün yazılmış, hem de çizgisiz kağıt olmasına rağmen! Tüm sınıf arkadaşlarımınkinden çok daha iyi olduğuna inandığım bir ödev. Arkadaşlarım da bunu onaylıyor zaten görünce. Ama ödevler dağıtıldığında görüyorum ki, 6 almışım! Hayatımın şokunu yaşıyorum. Pek adetten değil, hatta öğretmenler bu soruya pek kızarlar ama dayanamayıp soruyorum, ''NEDEN?'' Cevap, ''Tek kaynak kullanmışsın!'' oluyor. Öyle ki, belki kullandığım kaynakları çok yazsam, öğretmen anlamayacak. Ama serde dürüstlük var ya, asla yapamayacağım birşey. Sine-i devlet eyleyip kabulleniyorum durumu. Ama karnemi alınca daha büyük şok yaşıyorum. Ortalamamda 9 olan notum, karneme 8 geliyor. Takdir belgemi almışım ama aralarında fen bilgisi yok 9 olan notlarımın. Bu beni kahrediyor. Gene dayanamayıp soruyorum. "Neden?'' Bu seferki cevap dönem ödevinin notu düşük oluyor. Kahroluyorum. Ama belki de hayatımda aldığım en büyük ders oluyor!

Hani bazen bana araştırıyorsun diyorsunuz ya, hikaye bu yaşanan olaydan sonra başlıyor. O günden sonra hiçbir ödevimi asla ve asla tek kaynaktan yapmadım.

Bana ne mutluydu ki, babaannem Burhan Felek'in öğrencisi olacak kadar iyi bir kültür alt yapısına, eğitime sahipti. Daha ben doğmadan, evde Resimli Bilgi Ansiklopedisi'ni, hayat mecmuasının(o zamanlarki adı bu) fasiküllerini biriktirerek Hayat Ansiklopedisi'ni, Aile Ansiklopedisi'ni hazır etmişti. Babamın gazeteci olması sebebiyle evde pek çok kitabın içinde büyümüştüm. Asla oyuncağım ve kitabım eksik olmamıştı. Dar günümüzde de , bol günümüzde de. Gücümüz neye yettiyse bu iki önemli gereksinim hep önüme konulmuştu. Daha okuma yazma bilmezken, ansiklopedilerin resimlerine baka baka büyüdüm ve tüm bunlara rağmen notum, bir dönem ödevi yüzünden kırıldı!

Yeri geldi elimdeki kaynaklar yetmedi, telefonla Meteoroloji Müdürlüğü'nü aradım. Yeri geldi, gittim ünlü isimlerle konuştum. Yeri geldi büyüklerime danıştım, onlar yardımcı oldular, onlar anlattı, ben anlattıkları olayları araştırıp ansiklopedilerden buldum. Oturdum tüm zamansızlığa rağmen ödevlerime zaman ayırdım, güzel güzel yazdım, resimleri, şemaları çizdim, kapaklar yaptım ve teslim ettim. Asla 6 almadım bir daha! Bu, bana çok şey kazandırdı.Okulda da hayatta da! O öğretmenime hala sinir olurum, hala yetersiz bulurum ama bir anlamda da şükran borçluyum belki de.

Eee ben bunları neden anlattım şimdi? Anlattım, çünkü yeni nesil beni gıcık ediyor! Anlattım çünkü o yeni neslin ebeveynleri de beni gıcık ediyor. Çocuklara ödev veriyorlar. İnternet elimizin altındaki en büyük kaynak, en güzel paylaşım ortamı. Ama bizim çocuklar için öyle değil. Kopyala yapıştır, baştan savma ödev yap ve teslim et ortamı! Öyle ki, öğretmenin verdiği ödev harfi harfine arama motoruna yazılıyor, pat diye hazır yapılmış ödevler karşınıza çıkıyor. Öğretmenler birbirinin tıpatıp aynı ödevi görünce neler olduğunu anlamıyor mu? Bana bu muameleyi yapan öğretmenim, aynı okulda, aynı şekilde öğretmenliğine devam ediyor mesela. Bana yaptığını şimdikilere yapmıyor mu? Bu kuyruk acısıyla yapılmalı feryadı değil, bu gelecek nesli öğrenmeye hevesli hale getirme, araştırma, lapacılığa son verme feryadı.

Arkadaşlarımın çocuklarını görüyorum. Anne bu ödevi beraber yapalım diye eve geliyorlar. Sonra anne ödev yaparken, çocuk televizyonda kaçırmaması gereken aptal bir çizgi filmi seyrediyor. Aptal diyorum, çünkü o çizgi filmleri de bizim zamanımızın yapıcı, öğretici çizgi filmleri ile kıyaslayınca sinir oluyorum. Bizim zamanımızda(eskiler bunu söyleyince sinir olurdum ama haklıymışlar) çizgi filmin sonunda bir ders çıkardı. Yardımlaşma, kötü huyu gösterme, bir nevi ayna olma, davranışları düzeltme, sevgi... Sonuçta mutlaka bir anafikir olurdu. Şimdi ne var, süslenip püslenme, arkadaşlarına hava atma, hava atmak için rekabet(sonra çocuklar da aynısını uyguluyor, anne babalarından hava atmak için cep telefonu istiyor!!!!) Ben aile üyelerim ile birlikte ödev yapalım diye eve geldiğimi hiç hatırlamam... Yapamazsam, zorlanırsam, "Ne oluyor?" derlerdi, durumu anlatırdım. Bulacağım kaynak gösterilirdi. Malzeme lazımsa, malzemesi alınır önüme konurdu. Boza yapa ben öğrenirdim. Çok gerekirse bir defa anlatılırdı ama asla onlar tarafından yapılmazdı.

Bugünkü çocuklardan kaç tanesi küpün açılımını biliyor ve kartondan düzgün bir şekilde küp hazırlayabilir? Anne baba bir de öğretmene homurdanır, çocuk yoruluyor, ne gereği var şunu yapmanın sanki??? Şu gereği var, büyüyünce olmadık yerde karşınıza çıkıyor. Belki küp olarak değil ama dikiş dikerken dikiş payı neden gerekli anlıyorsunuz. Musluk tamir ederken araya neden o samansı şeyler(kenevir) sarılır algılıyorsunuz. Birşey yapıştırırken yapıştırıcıyı elinize bulaştırmadan nasıl kullanırsınız, bunu öğreniyorsunuz. Hiç farkında olmadan pek çok şeyin temeli atılmış oluyor o küp yapımı ile!

Evet günümüz eğitim sistemi, bizlerinki gibi değil. Olmadık ülkelerin eğitim sistemlerini uyguluyoruz derken sistem içinde de boş beyinler çıkmasını sağlıyorlar ama anne, baba olarak, biz evlerde doğru eğitimi veremez miyiz? Eğitim zaten ailede başlamaz mı?

Az önce televizyonda Pelin Batu vardı. Karşısında Murat Bardakçı. Kız konuşamıyor ve tarih okumuş olmasına rağmen Türk tarihini net anlatamıyor. Kendisini ifade edemiyor! Murat Bardakçı devamlı düzeltmeler yapıyor ve o buna bozuluyor. Ama adamcağız haliyle düzeltme yapıyor, çünkü karşısındaki Türkçe konuşmuyor. Birşey söylüyorlar. Okay Okay, aynen dediğiniz gibi diyor! Tamam demek istedin herhalde diyorlar. Jack the ripper diyor, Karın deşen Jack demek istedin herhalde diyorlar. Kitap yazmış, İngilizce. Sonradan Türkçe'ye çevriliyormuş. Neden? Kızcağız o dille eğitim almış yıllarca. Ama Aylin Livaneli'yi seyrettim daha önce bir programda. Türkçesi inanılmaz düzgün. O da şarkılarını İngilizce okumuş. Ama konuşurken, yıllarca yurtdışında yaşamış olmasına rağmen, eğitimini yabancı dillerde almasına rağmen hiç araya yabancı kelime katmadan takır takır konuşuyor. Neden diye soruldugunda da ailem diyor! Benimle devamlı Türkçe konuştular, hata yapınca düzelttiler ve destek oldular diyor. Demek ki iş ailede bitiyor!

Ben İstanbul'dayım ve geçenlerde arkadaşımın kızı geldi, ödev yapmaya... Dedesi büyük, köklü, asla şaklabanlık etmemiş bir gazetenin yazı işleri müdürü idi, vefat etti. Büyük dedesi, yukarıda saymış olduğum ansiklopedilerin tashih işlerini yapan, gene konusunda uzman biri idi, o da vefat etti. Sonuçta bizim evde bulunan tüm ansiklopediler, hatta daha fazlası onların evinde vardı. Ama ne oldu, evde fazlalık oldu o ansiklopediler. Modern dünyamızda kitaba, ansiklopediye yer yok, illa tahta parçaları oturacak ya evde, lüks olacak ya evler, hatta boş olacak ya... Bodruma konmuş tüm kitaplar. Orayı da su basmış, gitmiş hepsi... Zaten ufaklığın derdi de değil ansiklopediler. Olsa da bakmayacak. İnternet kesilmiş, oradaki hazır sitelerden, kopyala yapıştır usulü halledecek bizimki işini. Hatta yazıcım çalışsa havalara uçacak. Okumadan, yazmadan, işte bu deyip öğretmenin önüne koyacak yazıcıdan alınanı. Bu olayı birkaç defadır yaşıyoruz. Ben anlatmaktan, ödev yapmaktan, zaman ayırmaktan asla şikayetçi değilim ama bu kopyala yapıştır usulüne de sonuna kadar karşıyım! Dedim bugün internet yok, ansiklopediler var ve sana vermeyeceğim onları, burada yazacaksın. Okuyacaksın, özetini çıkartacaksın, hatta gerekirse bana anlatacaksın. İnanmadı bana. Her karşılaştığımızda birbirimizi pek severiz. Elime doğdu, kızım o benim bir nevi. Aniden gaddarlaşmama akıl erdiremedi. Yazarların hayatları imiş ödev. İsimler verilmiş, araştırılacak ve sınavda sorulacakmış. Bizim minik hatun(minik dediğim de ortaokul öğrencisi) tek tek saydı isimleri, ben arayıp buldum, önüne koydum. Aslında bunu da yapmamam lazım ama akşam saat 8 ve zaman azalıyor. Anca aklına gelmiş ödevi! Kızımız da ansiklopedide konu bulmayı, indeksi kullanmayı bilmiyor! Sadece aradıklarından birisini ansiklopedide bulamadık. 100 Ünlü Türk diye bir kitapta bulduk. Benim kitap da eskimiş, yırtılmasın diye dantel tutar misali açıp koydum önüne, durumu da anlattım. Başladı özet çıkartmaya, yani ben öyle sanıyorum... Biten ansiklopediyi de yerine kaldırıyorum. Baktım 100 Ünlü Türk de kapanmış, kenara konmuş. "Kaldırayım mı?" dedim. "Evet evet işim bitti" dedi. Şeytan bu ya, beni dürttü! "Nerede buradan çıkarttığın özet?" dedim. Numara yapacak ve bana yutturacak ya, aradı durdu yazdığı yerde. Sonra başka konu ile dikkatimi dağıtmaya çalıştı... Ben ısrarla sorunca itiraf etti. Yazmamış ve bana yazmadan bitti demiş! Yazar da önemli biri, öyle kolay kolay atlanacak biri değil ve ben olsam yazılıda kesin sorarım onu! "Neden yazmadın?" dedim. Doğum ve ölüm tarihi belli değilmiş!!!!! Ben orada uçmuşum. Annem zor frenledi. Bu adamcağızı tanımadan sana gitmek yok dedim. Hık gık... Yok dedim. Oturdu okudu. Zaten epi topu birkaç paragraf. Bana anlattı, özeti çıkarttı, kağıdına(niye ise defter falan da değil, karalama kağıdı misali, çizgisiz dosya kağıdı) annesini kandırıp dünya paraya aldığı, rengarenk kalemleri ile yazdı. Diğerlerini de tek tek kontrol ettik ve gitti.

Annesinin yanında bilerek ve isteyerek, o da varken bu konuyu konusmak istedim. Ben ilk açtığımda minik kuş utandı. Kafasını öne eğdi. Tam hatasını anlayacak ve bir daha yapmayacağım tarzı birşey söyleyecek. En azından kulağına küpe olacak... Benim birlikte büyüdüğüm can arkadaşım demez mi, bu salak eğitim sisteminin hatası!!!!! Tamam ben de eğitim sistemine 10 üzerinden 10 puan vermiyorum ama kızdığım şey, bana yalan söylendi! Kızdığım şey, yapılan iş baştan savma idi. Oradaki anafikir eğitim sistemi değil ki! Ondan sonra kızın da dili pabuç kadar çıkıp bana cevap vermesin mi! Ne diyeceğimi şaşırdım. Aile ortamı desek, aynı tarzda büyüdük annesiyle. Eğitim desek, aynı okullara gittik üniversiteye kadar. Hani çevresel etmenler birbirinin çok benzeri. Eeeee neydi bizi ayırıp, karşıt duruma düşüren. Var mı fikri olan?

Murat Bardakçı, o seyrettiğim programda doktora yapan öğrencilerden şikayetçi idi. Bu konuyu nereden bulurum diye bana soruyorlar. Söylemem arkadaş, adam o kadar okumuşsa, bulur nerede olduğunu, bunların tez hocaları neci, ne yapıyorlar diyordu. Balık baştan, taaaa 10'lu yaşlardan kokuyor demek ki... Aileden kokuyor hatta... Murat Bardakçı'yı araştırmacı yazar yapan fark da demek buradan geliyor. Adam neyi, ne zaman, nasıl araştıracağını biliyor!

O hızla ben de program sonrası yazdıkça yazıyorum. Son noktayı koyunca da gidip ansiklopedilerimi koklamak, öpmek, onları bana bırakanların ruhlarına dua okumak geliyor içimden. Sahafları gezmek, yaşlılarla oturup sohbet etmek, eskileri, tarihimizi öğrenmek geliyor içimden. Ya sizlerin?
Not: Fotoğraf anneannemin gelinliğinden geriye kalan bir parça. 100 senenin üzerinde yaşı sanırım. O dönem pullar, boncuklar şimdiki kadar yaygın olmadığından, bozulup, başka yerlerde değerlendirilmiş. Ama sonuçta günümüze dek gelmiş. Tıpkı sahaflardaki kitaplar gibi. Tıpkı benim 30 senelik kitabım, 40 - 50 senelik ansiklopedilerim gibi!

02 Ekim 2008

Türk Atı - The Byerley Turk


İnternette birşeyler ararken tesadüfen Amazon'da karşılaştım The Byerley Turk ile. Almayı kafama koyup not ettiğim bir köşede B5 görüvermiş. O da almak istemiş ve Türkiye'de de basıldığını öğrenmiş. Beni durumdan haberdar edince, Türkçe okumak daha kolayıma geldi ve alıverdim hemen... Teşekkürler tatlı arkadaşım.

Kitap Osmanlı topraklarında doğan, üstün nitelikleri olan bir at ve onu çok iyi yetiştiren, dinleyen, her istediğini yapan, bakıp, kollayan seyisin yaşamı üzerine kurulu. At ve Seyisi Viyana kuşatmasına katılır, Buda'da esir düşerek İngiltere'ye götürülür. Seyis orada yok olur. At yeni sahibi ile uyumunun mükemmeliği sebebi ile gene üstün başarılara imza atar. Sonuçta yarış atlarının atası olur. Seyis de İstanbul'a dönerek baş imrahorluğa kadar yükselir. Birkaç cümle ile kitabın özeti bu ama atları ve tarihi seviyorsanız, mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Kitaptan sizler için öğrenilmesi gereken gerçekler adına birkaç alıntı yaptım:

1791 yılında I.James Weatherby'nin yeğeni James Weatherby, Londra'da Star ve Garter Kahvehanesi'nde ilk Jokey Kulübü'nü kurdu ve aynı yıl ilk ''damızlık'' kitabını yayımladı. Kitabında tüm cins yarış atları soyunun üç esas erkek cinse dayandığı ilkesini açıkladı: Byerley Turk (1686), Darley Arab (1706) ve Godolphin Barb (1729).

TÜRK ATI

İngiltere'ye getirilen Türk atları, genellikle Arap atı olarak yanlış tanımlanmıştır. Aşağıda bir listesi verilmiş olan at cinsleri, Türkiye'deki at cinslerinin sadece bir kısmını kapsar; bu cinslerin halen - azalarak da olsa - alt sınıfları varlığını sürdürmektedir. Osmanlılar olağanüstü atlar üretmiştir; aynı zamanda da, çok çeşitli cinslerde üretilen bu atlardan ancak bir kısmını Arap atları oluşturur. Osmanlı Türkleri'nin askeri amaçla kullandığı atların çoğu ise, tamamen Türk asıllıdır. Bu atların Arap atlarından farklı olduğu, 17. yy'da Newcastle Dükü tarafından Methode et Invention Nouvelle et Dresser Les Chevaux adlı kitabında, özellikle şu tanımla ortaya konmuştur: ''.... vücut yapıları farklı olsa da, hepsi boylu, son derece güzel, hareketli, çok güçlüdür... Bu atlar Arap atlarından belirgin şekilde farklıdır.'' Miles ise, Byerley Turk adlı atın bir Türkmen atı olduğunu belirtmiştir.

Osmanlı ''Gazi'' sınıfı, Doğu Türkiye kökenli savaşçılar olup sadece steplerde yetiştirilmiş kendi atlarına binerlerdi. Tüm İmparatorluk'ta etkin, nüfuz sahibi bu savaşçılar için diğer tüm at cinsleri ikincil nitelikte görülürdü.

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA YETİŞTİRİLEN AT CİNSLERİ

Anadolu
Ayvacık Midilli
Canik
Çukurova
Gemlik
Germiyan
Karaman
Karacabey
Kapadokya
Kastamonu
Kürt
Malakan
Rumeli
Uzunyayla

Prof A.Azzaroli'nin An Early History of Horsemanship, 1985 adlı kitabından alıntılara göre:

Araplar'ın at yetiştirmeye başlamaları sonraki dönemlere dayanır; hatta Hz Muhammed döneminde henüz çok az at cinsine sahip oldukları bilinmektedir. Arap atı, elbette ki, doğu kökenli sıcak kanlı gruba aittir; ancak, anayurdu Arabistan değil, Türkistan'dır. Bu cinsin bugünkü niteliklerine kavuşması ise, Mısır'da, Orta Asya'dan gelen halklar tarafından yetiştirilerek gerçekleştirilmiştir. Bu atların Türk kökeni, adından da anlaşılmaktadır. Arapça'da herhangi bir at için ''faras'' ya da ''husan'' sözcüğü kullanılır; ama soylu bir kan taşıyan atlar için, Türkçe kökenli ''atik'' sözcüğü kullanılır.

Yolu İngiltere'den geçenler için de birkaç not aldım:

Byerley Turk'un tablolarından biri İrlanda'da Straffan'da Kildare Otel ve Country Club'daki Byerley Turk Restoranı'nda asılı bulunmaktadır.

Robert Byerley'in İngiltere Durham'da Middridge Grange'da ailesinden kalma malikanesinin kalıntıları bulunmaktadır.

Dilerim sizler de bu kitabı okur ve seversiniz...

12 Ağustos 2008

Harry Potter


Yıllardan 1999 - 2000 civarları... İzmit'te deprem olmuş, ailemizin bazı fertleri şans eseri kurtulmuş, biz evde şiddetle sarsılmışız, şoku atlatamıyorum bir türlü...

İş yerim Avcılar civarında, hergün yıkılan binaların arasından, kurtarma çalışmalarını izleye izleye işe gidiyorum. Her artçı sallantıda bahçeye kaçıyoruz. Ben göya soğukkanlılığı ele vermiyorum ama dikimhanenin ustabaşısı olan hanım:
'İşçiler sözlerinizi dinlerken, uygularken panikten iyi ki yüzünüze bakmaya fırsat bulamıyorlar, çünkü yüzünüz bembeyaz diyor''...


Aylar sonrasında, ama daha deprem şokunu atlatamamışken, annem bir ameliyat geçiriyor, aynı gün anneannemin felç olduğu haberi geliyor, üzerinden çok geçmiyor, babamın felç geçirdiği gün, patronum bütün sinirlerimi tepeme zıplatıyor ve ben asla patron şirketinde çalışmayacağım diye girdiğim ama gene aynı ortama çattığım, işi ve işçilerini çok sevdiğim içim sabrettiğim şirketimden ayrılıyorum. Gene çok geçmiyor babamın en yakın arkadaşının, öyle yakın ki gerçek amcam kadar çok sevdiğim arkadaşının, kendisi de gögüs cerrahı olduğu halde erken teşhis koyamadığı ve akciğer kanserine yakalanan arkadaşının, durumunun çok da iyiye gitmediğini öğreniyoruz.

İşten ayrıldığım bu süreçte hayattaki en önemli şeyin aile olduğuna, işin, kariyerin, okulun, öğrendiklerimin hiç birinin ailemden daha önemli olmadığına karar veriyorum.

İşte tam bu sıralarda bir arkadaşımız Ursula Le Guin'in ''Yerdeniz Üçlemesi'ni'' keşfedip okumaya başlıyor ve kitaplar bizi de sarıyor. Biri biter bitmez hemen sıradaki kitaba sarılıyoruz ve çok hoşumuza gidiyor. Olayın kahramanı, üst üste gelen tersliklerden yılmayıp, onlarla savaşıyor. Bu da o zamanlarki benim ruh halime pek güzel uyuyor. Seviyorum o kitapları.

Gene tam o sıralar Harry Potter çıkıyor piyasaya. İlk kitabı alıp okuduğumda bana biraz Yerdeniz Üçlemesi'ni hatırlatıyor ama ondan çok daha zevkli ve eğlenceli okuması. Eee ne de olsa ben kocaman büyümemiş bir çocuğum ya...

Le Guin'in sonradan aldığım kitaplarından ilk tadı alamıyorum. Zaten bir daha da o kitapları ellemiyorum, kütüphanede bir köşede duruyorlar... Sevdiğim diğer kitaplar gibi tekrar okunmuyorlar.

Bugün oturup da yazımı yazmadan önce, J.K Rowling'in hayatına şöyle bir göz gezdiriyorum ve anlıyorum ki, Harry Potter'i yazdığı dönem hayatı, yaşamaya mecbur oldukları pek de benim o yıllarda yaşadıklarımdan farklı değil. Hikayedeki kahramanlar kendi hayatının içinden çıkmış fertler. Benim hayatımdakilere hiç benzemiyor ama. Bana ilginç gelen de bu! İlk okuduğum kitaplarda olağanüstü hayal gücü olduğunu düşünüyorum Rowling'in. Okul, romanın içinde geçen yaratıklar, oynanan oyunlar, yaşanılan yerler, taşıtlar... Herbiri birbirinden renkli. Kafamdaki düşünceleri dağıtmamı ve eğlenmemi sağlıyorlar. Masal dünyasına çekiyorlar adeta beni.

Ama İngiltere'de yaşamaya başlayınca, o kadar sıradan geliyor ki romanın içindekiler bana...

İlk başta tren istasyonu. Yani King's Cross... Cambridge'den Londra'ya trenle gidilebilecek en kısa mesafe... Londra'dan iki istasyondan tren hizmeti var Cambridge'e. Biri Liverpool Street diğeri de King's Cross. Ben taşındığımdan, kısa bir dönem Londra'ya çalışmaya gittiğim sürece dek belki 1, belki 2 defa kullanmışımdır Liverpool Street istasyonunu. Ama King's Cross komşu kapısıdır. Haftasonu eğlencesidir... İlk gittiğim zamanlarda yoktu, ama sonra birgün telaş içinde trene bineceğimiz peronu ararken gözümüze aniden çarpıverdi dokuz üççeyrek peronu!

Eve dönünce filmi, daha doğrusu filmdeki ilgili sahneyi bulup izledim ve farkettim ki, aynı değiller. Turistler gidip de önünde fotoğraf çektirsin diye hazırlanmış bir yer bizim gördüğümüz. Aslı diğer peronların arasındaki kavisli bölgelerden biri...

Sonra daha dikkatle izledim filmleri... Hepsi İngiltere'de çekiliyor nasılsa. Neden? Kitabın ana vatanı, yazarın ana vatanı. Ama diğer yandan, turistlerin de çok ilgisini çekiyor. Özel turlar var. Londra içinde filmin çekildiği yerlerde ya da İngiltere içinde filmin çekildiği yerlerde... Öyle az buz para da ödemiyorsunuz. Kocaman rakamlar. Kimi sahne için İskoçya'ya gitmeniz gerekiyor, kimisi için Oxford'a... Geliyorlar, sizi otelinizden alıyorlar, gezdirip bırakıyorlar...

Yok onlarla gitmem derseniz çok zamanınız var demektir... İnceleyin bir etrafı... Bir pub'da oturun, bira çeşitlerine bakın, kaymak birası var mı mesela?... Akşamları ağaçların dalları arasından size cam gibi gözlerle bakan baykuşları yakalayın. Başka kaleleri, şatoları keşfedin. İlla Hogwards olması gerekmez ki! Başka başka şehirlere gittiğinizde turizm bürolarından ne yapabileceğinize dair broşürler alın. Her şehrin bir hayalet turu olduğunu gördüğünüzde çok şaşıracaksınız. O zaman Neredeyse Kesik Başlı Nick'i anarsınız belki...

Başka çocuk hikayelerine bakın İngilizlerin... İngiliz çocukları nelerle büyümüş, büyütülmüş diye inceleyin. O zaman çoğunun evinde bir hayvan beslediğini farkedeceksiniz. Çoğu çocuğun Beatrix Potter kitaplarını okuduğunu ve hayatından o kitapların kahramalarından izlerle doldurduğunu farkedeceksiniz. Kim bilir, belki Harry bile soyadını ondan almıştır!!!

Dağlarda, bayırlarda dolaşırken(İngilizler tatil zamanı yağmura rağmen, bu tarz yerlerde yürüyüş yapmayı pek severler) gözünüze çarpan bir kartal ya da parkta otururken yanınızdan geçen devasa bir kuçu, müzelerdeki yapay dinozor yumurtası belki de Hagrid'in dostlarından birini hatırlatıverir size.

Hemen hemen her evin merdiven altı dolabı vardır. Hani şu Harry'nin odası oluveren... Bizimkinde ıvır zıvırlar durur, ama çoğu ev sahibi burayı alt katın tuvaleti olarak değiştirmiştir bile.

Çok uzaklara gitmenize gerek yok. Kaldığınız otel odasındaki minicik bir detaya dahi dikkatli bakarsanız, Harry'nin bir dostu ya da düşmanı ile karşılaşıverirsiniz. Görmek size kalmış.

Bir dönem İngiltere Kraliçesi'nden dahi daha zengin olduğu iddia edilen J.K. Rowling, hayatındaki küçücük detayları değerlendirmiş ve kocaman bir fırsat yakalamış. Devlet yardımı ile geçimini sağlamaya çalışırken, en zenginler listesindeki yerini almış. Ne diyelim, gözlemci gücünü kaybetmesin...

Biz ne yapalım? Türkiye'ye geldiğimizde tarihimizi güzelce öğrenip, gözümüzün önünde keşfedilmeyi bekleyen güzellikleri görmeye çalışalım. Belli mi olur? Belki de minicik bir detay hayatımızı değiştirir.

23 Mayıs 2007

Aşk ve Gurur


Hani bir laf vardır, kafamın içinde kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor diye... Türkiye'de iken, çalıştığım dönemlerde, o havaalanı senin, bu liman benim, ülke ülke, fabrika fabrika gezerken aynen benim kafamın içi de böyle idi. Raporlar, insanların kaprisleri, kurallar, kanunlar... Yorgunluk...

Uçakta saatlerce uçarken en iyi ne yapılır? Ya işle ilgili dökümanlar, raporlar incelenir ya da kitap okunur. Kitap dediysek de bu tantana, karmaşanın içinde, sabahın 3'ünde Orhan Pamuk okunmaz elbet! Benim kurtarıcım Harry Potter idi ama o da her yeni bölümünde elde taşınamayacak kadar ağırlaştı. Sonra
Ursula Le Guin keşfedildi. Pek sevildi... Anlamı derin, okuması kolay, taşıması kolay... Bu yazara ait bütün kitaplar alınıp tek tek okundu. Bu kadar gezince, kusur kalmayayım denilerek, Gizem Altın'ın ''Bir bilet al'' kitabı da okundu. Hatta sonrasında Interrail'e merak sarıldı. Ama karakterle uyuşmadığına, öyle çadırda falan tek başına kalınamayacağına karar verildi. Hatta, İspanyol Estrella treni duyulunca, tamamen vazgeçildi! Mc Donald's ile ilgili kuruluş hikayesini anlatan kitaba başlandı ama dikkat gerektirdiği için tümü ile bitirilemedi o dönemde... Onun gibi pek çok kitap alındı, çok okunmak istendi ama beynin başka yerlere koşuşturması gerekliliğinden kenarda, sonra okunmak üzere olan kısımda, yerini aldı. Bridget Jones'un günlüğü pek sevildi, kahkaha atılarak okundu!

Şimdi vakit bol ama kitaplar İstanbul'da... Kararlıyım, öyle ya da böyle bir köşesinden başlanacak!
Bir ara, kişilikle ilgili bir arkadaşımızın verdiği seminere katılıp, bu konuya da merak sarmışlığım vardı. Onun önerdiği Florence Littauer'in, ''Kişiliğinizi Tanıyın'' kitabındaki testi her tanıdığıma uygular hale gelmiştim.

Dün akşam da BBC'de ilginç bir programa denk geldim. Program ''Romantik Kitaplar'' üzerine idi. Aklıma bir dönem Türkiye'deki Beyaz Seriler, fotoromanlar geldi... Pek çok ünlüye şan, şöhret kazandıran fotoromanlar...

Konu, programda çok ilginç bir şekilde ele alınıyordu. Hazırlayan başlangıçta boş ve vakit harcayan, değersiz kitaplar diye düşünüyordu. Yayımcılarla konuştuğunda, hiç de böyle olmadığını, çok büyük bir sanayinin içine girdiğini anladı. İnsanların ruhsal açıklarını kapatıyormuş. Konuştuğu hanımlardan biri: ''Kitaplardaki hayatların gerçek olmadığını da, dünyada böyle ilişkilerin bulunmayacağını da biliyorum, tecrübeliyim, iki evlilik yaşadım ama bu kitapları okuduğum zaman kendimi iyi hissediyorum...'' dedi. Bir başkası: '' Kafamın içinde beni huzursuz eden pek çok şey dolaşacağına bu kitapları okuyorum. Uzun ve derin anlamları olan kitaplarda o beni rahatsız eden düşünceler ağır basıyor, gene başladığım yere dönüyorum.'' dedi.
Bunun üzerine programı hazırlayan hanım, bilimsel bir deney yapmaya karar verdi. Stresli olduğumuz zaman bedenimizdeki
CORTISOL adı verilen hormon düzeyi artmaktaymış. Bu hormonun artışı, kan basıncının(tansiyon) yükselmesine, kandaki şeker düzeyinin artışına, bağışıklık sisteminin direncini yitirmesine ve hanımlarda kısırlığa, sebep oluyormuş. Programı hazırlayan hanım da, Londra'da bir üniversitede bu hormon üzerine araştırmalar yapan birimle temasa geçti. Kendi üzerinde deney yapılmasını istedi. Çok stresli olduğu zaman gidip ''cortisol'' seviyesini ölçtürdü. Sonra başka bir gün, gene çok stresli iken 1-2 saat romantik içerikli kitap okuduktan sonra gidip gene ''cortisol'' seviyesini ölçtürdü. İkisi arasında epeyce büyük bir fark vardı. Buradan hareketle, bu tarz kitapların hem ruh sağlığına, hem de beden sağlığına iyi geldiğine kanaat getirdi. Romanların yayımevlerinden, çeşitli bilgiler aldı. Her ay, bu tarz kitaplara en az 100 pound ödeyen insanların olduğunu, çeşitli klüpler kurularak, bu kitapların oralarda okunduğunu, hanımların aralarında tartıştıklarını, kitap değişimi yaptıklarını öğrendi. Bu tarz kitapların en çok süpermarketlerde alıcı bulduğunu, üç çocuklu bir hanımın alış verişi sırasında, çocukları cıyak cıyak bağırırken, kitap reyonunun önünden geçtiği 10 saniye içesinde onu çarpacak özelliklerde bir kapak tasarımı yapılması gerektiğini ve kapak renginin asla pembe olmaması gerektiğini, İngiltere'de en çok satanlar arasında Jane Austen'in kitapları olduğunu öğrendi. Programın devamı haftaya... İzlemeye devam... Ben de sanıyorum bu tarz kitaplara bakış açımı değiştireceğim ve stresli olduğum dönemlerde böyle kitaplara başvuracağım... Hatta ilk denemeyi Punto amca'nın önerdiği, gazeteci Nurgün Erdinç'in kitapları ile yapmayı düşünüyorum. Ne dersiniz?

Bu arada neden başlık ''Aşk ve Gurur'' diyenler olabilir, Jane Austen'in en çok satan kitaplarından birinin adı da o yüzden. Filmi de çekildi. Merak edip de seyredemediklerim arasında... Kitabı okumak isterseniz, ücretsiz olarak
Classic Literature Library'den ulaşabilirsiniz.

09 Ağustos 2006

Tarihçi - Elizabeth Kostova


Bugün Tv'da Channel 4'da Richard and Judy'i seyrederken okunacak kitaplar arasında Tarihçi'yi öyle methettiler ki sizinle paylaşmak istedim. Özellikle de yabancıların kitabın Türkiye'de geçen bölümlerinden ve oradaki Türk'ten övgü ile bahsetmelerini çok sevdim ve okuyan varsa ya da okumak isterseniz diye paylaşmak istedim. Kitabı Türkiye'de İnkılap Kitapevi yayınlamış ve Türkçe baskısı da var.


Bol kitaplı günler dileği ile...