Yıl 2008, o sıralarda İngiltere'de yaşıyoruz ve TV'da Jamie Oliver'ın bir programını seyrettikten sonra dayanamayıp Berceste'ye bu yazıyı yazmışım. Kaç tavuk kaç, insanoğlundan olabildiğince uzaklara... demişim! Yapılan programlar ve kampanyalarla İngiliz insanının tercihlerini anlatmışım. Günümüzde ne durumdalar bilemiyorum ama başımdan geçenleri, gözlerimle gördüklerimi anlatmak istiyorum.
Bu arada Jamie'nin programının ilkini buradan seyredebilir ve tek tek diğerlerine geçebilirsiniz. Hatta bence mutlaka ama mutlaka seyredin! Tavuk endüstrisinin gerçeklerini görün ve Yavuz Dizdar'ın sözlerine bir kez daha kulak verin...
Yıl 2011. Her yaz olduğu gibi eşimin ailesini ziyarete gittik. Birkaç köy ötelerinde teyzesi var, ayağını kırmış, ona da geçmiş olsun diyelim dedik. Evlerine vardığımızda eniştenin ve kuzenin un fabrikalarındaki makineleri onarmak için fabrikaya gittiğini öğrendik. Teyzenin ziyaretini tamamlayınca, ben un fabrikasını da görmek istediğimden, nasıl çalışırı da öğrenmek istediğimden enişte ile kuzenin yanına uğradık. Hem de bir ''merhaba'' da onlara demeden gitmemiş olduk. Sorunlarına yardımcı olabilir miyiz, nedir ne olmuştur diye konuşurken, fabrika gezisini tam da yeni bitirmişken, pat pat pat bir motosiklet sesi geldi yakınımızdan.
Enişte: ''oooo merhaba nasılsın?'' diyerek birisini karşıladı.
Bizimle tanıştırırken de ''bu adam otomatik kontrolcü, tavukları da otomatik büyüyor'' diye gülümseyerek takıldı adama...
- Bir düğmeye basıyor hop yem iniyor, bir düğmeye basıyor hop su geliyor. Bunun yaptığı işi yapmakta ne var, bir de yüzlerce tavuk büyüttüm diyor. Biz 4-5 tavuğa zor bakıyoruz dedi!
Biraz konuşunca tam karşımızda görülen tavuk çiftliğinden onun sorumlu olduğunu öğrendik. Arazisine çiftlik kurulmuş, belli bir oranda yüzde alarak tavuklara da gelen adam bakıyormuş... O bölgede ufak ufak bu iş canlanmaya başlamış.
Eh ben durur muyum?
- Gezebilir miyiz? Görebilir miyiz? Bugün ben fabrikaları görmek istiyorum hep dedim.
Adamcağız da elbette, memnuniyetle dedi. Gani gönüllü köy insanı... Kalpten veren, sorgulamayan, dostun akrabasını dost belleyen... Yaptığı işin doğruluğuna inanan. Alacağı üç kuruş parayla hane halkını beslemek için uğraşan...
Gördüğümüz manzara aynen yukarıdaki gibiydi. Gün ışığı yok! Gerçekten de otomatik besleniyorlar.
- Ne yiyorlar? dedim
- Pellet yem geliyor fabrikadan onları veriyoruz, onların söylediği miktarlarda dedi.
- Ne içiyorlar? dedim
- Kaynaktan su getiriyorlar, depodan onu veriyoruz, arada bir de hastalanmasınlar diye içine antibiyotik atıyoruz dedi.
- Hiç ışık yok mu? Hep burada mı kalıyorlar? Dışarıya hiç çıkmıyorlar mı? dedim
- Yok dışarıya çıkarlarsa hastalık bulaşabilirmiş, burada tutun dediler, burada tutuyoruz dedi.
- Dışarıya çıkartın deseler çıkartır mısınız? dedim
- Onlar ne derse onu yapıyoruz, dediklerinden şaşmıyoruz, canlıyla uğraşıyoruz, riske atamayız dedi.
Açık sözlülüğüne, açık yürekliliğine ve misafirperverliğine teşekkür edip ayrıldık oradan.
Eve döndüğümüzde bizdeki manzara ve hemen hemen aynı günlerde yumurtadan çıkmış olan tavukların, daha doğrusu oraların lehçesi ile ''cungu'', bence ''piliçlerin'' durumu aşağı yukarı bu idi(aşağı yukarı dememdeki sebep fotoğraftaki tarih farklılığı ama büyüklükleri aynı, bir önceki fotoğraftakilerle de siz kıyaslayın)!
Kayınvalidem bizim Böcük görsün diye civciv basmış(onlar öyle tabir ediyorlar, tavuğun altına yumurta koymuş yani). Biz ziyarete gidişte işten izin durumu vs derken tarihi denkleştiremeyince, civcivler cunguya/pilice dönmüş. Kessek bir dirhemcik et var üzerlerinde. Ama diğerleri sorgulanması gerekli sebeplerle iki katı büyüklüğe gelmişler ve iki, üç gün sonrasında kesime gideceklerdi...
Bizim özgür kızlar bir önceki seneden yenmemiş kalan bademlerin kırıkları ve tarladan buğday ile besleniyorlar. Bir de gezdikleri için arada kayınvalidemin ev bahçesini talan edebiliyorlar. Buldukları yeşillikleri didikliyorlar. Hatta geçen sene birisi komşunun bahçesini ziyaret etmiş ve marulları didiklemiş. Komşu da kızıp, sopayla vurunca, beli kırılmış. Kayınvalidem ne yapacağız kessek mi, acı çekmese deyip durdu. Aman benim gözümün önünde yapmayın da ne yaparsanız yapın diye kaçıştım...
Tavuk çiftliğindekinin neyle beslendiğini bilmiyoruz. Pellet yem, un haline getirilmiş birşeyler ama neler?
Sonuç: O güne kadar organik tavuk almaya çalışıyordum ama fiyat farkından dolayı evdekilerin baskılarına dayanamayıp diğerlerine ses çıkartmayabiliyordum. Ama bu manzaranın ardından, eşim de, ben de organik dışında tavuğu eve sokmaz olduk.
Organik çözüm mü? Bizce hayır; ama köy tavuğu kisvesi altında denetimsiz ne satıyorlar onu da bilmiyoruz! Gene pellet yem yiyen, iki tur atıp gezinen tavuğu köy tavuğu olarak önümüze koyarlar mı koyarlar... En azından organikte bir denetim mekanizması var deyip sineye çekiyoruz. Bir de 90 günden önce kesilmiyor tavuklar. O pazarda tam olarak neler dönüyor, onu da bilmiyoruz.
Az ama öz yiyelim dedik oturduk aşağı! En güzeli kendi bildiğin, gördüğün ama onu da şehirde yapmak imkansız. Çocukken denemiştim, civciv beslemeyi, piliç olunca yani yukarıdaki, kayınvalideminkiler gibi boyuta gelince, balkonda beslenemez oluyorlar. Koku sebebiyle. Özgür de olamıyorlar gene... Bahçeye indirdiğimizde kedilerden zor kurtarmıştık! Komşuları hesaba katmıyorum bile! Eh o yıllardan bu yıllara da şehir hayatında değişikler büyük. Griler arttı, yeşiller azaldı. Betona gömüldü koca şehir!
Neresini tutsak elimizde kalır oldu hayat...
Neden mi yazdım? Tavuk meselesinde durumu gözlerinizle görün, bilin, karar sizin kararınız, hayat sizin hayatınız diyerek.
Hayatın tuttuğunuz yerden, elinizde kalmamasını dileyerek...
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
08 Temmuz 2014
25 Mayıs 2013
GDO'ya Hayır!
Eğer tohumlarınız özgür değilse, siz de özgür olamazsınız!
Eğer yiyecek, içecek için birilerine bağlı yaşamak zorunda iseniz, onun kölesisinizdir!
Yaşamınız ve hayatınız patentlenemez, patentlendiği zaman esaret başlar. Diktatörlük başlar...
Bugüne kadar Avrupa'da pek çok ülke GDO'lu tohum girişine dur dedi. Bunlar arasında Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Fransa, İsviçre var ve sıra bizde! Bizim de HAYIR dememiz gerek.
Bugün bütün dünyada MONSANTO'ya, GDO'lu tohumlara, gıdaya karşı yürüyüş var. Avusturalya'dan filmler, fotoğraflar gelmeye başladı.
İstanbul'da Fikir Sahibi Damaklar'ın düzenlediği GDO'yu Boykot Pikniği var. Siz de kendi yaptığınız bir parça yiyecekle bu pikniğe katılın, yemeğinizi ve fikirlerinizi paylaşın. GDO'ya HAYIR deyin. Bugünümüz ve geleceğimiz için...
Eğer yiyecek, içecek için birilerine bağlı yaşamak zorunda iseniz, onun kölesisinizdir!
Yaşamınız ve hayatınız patentlenemez, patentlendiği zaman esaret başlar. Diktatörlük başlar...
Bugüne kadar Avrupa'da pek çok ülke GDO'lu tohum girişine dur dedi. Bunlar arasında Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Fransa, İsviçre var ve sıra bizde! Bizim de HAYIR dememiz gerek.
Bugün bütün dünyada MONSANTO'ya, GDO'lu tohumlara, gıdaya karşı yürüyüş var. Avusturalya'dan filmler, fotoğraflar gelmeye başladı.
İstanbul'da Fikir Sahibi Damaklar'ın düzenlediği GDO'yu Boykot Pikniği var. Siz de kendi yaptığınız bir parça yiyecekle bu pikniğe katılın, yemeğinizi ve fikirlerinizi paylaşın. GDO'ya HAYIR deyin. Bugünümüz ve geleceğimiz için...
Labels:
Belgesel.Konusma,
GDO,
Hayat,
Sağlık
25 Mart 2013
Fikir Sahibi Damaklar - Tohum, Un, Maya, Fermantasyon, Ekmek... Hayatımıza Şekil Veren Süreç
10 Mart Pazar günü SALT Beyoğlu çok güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Daha önce uzun uzun ekşi mayalı ekmek ile ilgili yolculuğumu anlatmıştım. Bu yolculukta Fikir Sahibi Damaklar'ın yerini de. İşte Pazar günü hem üyesi olarak, masal anlatmak üzere, hem de aile fertlerine ''Gerçek Ekmek'' ve onun buğdaydan başlayan öyküsünü dinletmek üzere biz de orada idik.
Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.
Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.
Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!
Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.
Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.
Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.
Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...
Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!
Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!
Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.
Öyle ki, evin 4 yaşındaki Uğur böcüğü bile hiç sesini çıkartmadan uzun uzun dinledi. Sonra da sağlıklı yemekler yemeliyiz diyerek, günün benim için en anlamlı ve önemli cümlesini kuruverdi.
Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.
Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...
Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!
Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.
Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.
Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!
Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.
Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.
Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.
Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...
Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!
Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!
Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.
Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.
Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...
Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!
05 Şubat 2013
Doğal Sirke Yapım Atölyesi
(Leyla Kabasakal sunumunu anlatırken)
Dört yıldır, Slow Food Fikir Sahibi Damaklar Konviviyumunun Etiket Hafiyeleri kampanyasından beri, alış veriş yaparken mutlaka etiket okuyan bir aile olduk. Aynı kampanyada dağıtılan büyüteçlerden de aldık. Cüzdanımızda kartvizit şeklinde taşıyoruz. Gözlerimiz o karınca harfleri okuyamadığında, büyüteçlerimiz imdada yetişiyor. Hiç akla hayale gelmeyecek, içine birşey katılamaz diye düşündüğümüz şeylere bile bakar olduk artık. Nihayetinde, sirke alırken, sirkenin de etiketine bakacağım tuttu ve gözlerime inanamadım. İçerisinde sodyum meta bi sülfit (E223) vardı! Hiç tanıyıp bilmediğim bir katkı maddesi, koruyucu imiş. Araştırmayı size bırakıyorum, okuduğum kaynaklarda yazılanlardan hiç sevmedim zira ben bu maddeyi. Ne yapsam da kurtulsam diye baktım sirkede(şaraplarda da var, üzümün olduğu her yerde var hatta koruyucu olarak). Organik olan sirke az biraz daha pahallı idi, yemelik ve turşuluk olarak ondan, bulaşık makinesi ve temizlikte kullanılmak üzere diğerinden aldım istemeye istemeye. Aklımın bir kenarına da yazdım! Ne kadar seri üretime, fabrikasyona sokarsak gıdayı, o kadar özünden uzaklaşıyoruz diye yine!
Bu seneki Permablitz İstanbul Güz Toplantısı'nı Erenköy'de daha önce Permablitz uygulanmış bir bahçede yaptık. 20 kişi civarında konuğumuz oldu. Konuklarımızdan birisi de Slow Food Balkon Bahçeleri Konviviyumu Lideri Leyla Kabasakal idi. Konuşmaların arasında dedi ki:
''Çok basit şeyleri gözümüzde büyütüyoruz ve evde kolayca yapabileceğimiz şeyleri hazır alıyoruz.''
Mesela dediler...
Leyla '' mesela sirke!'' dedi.
O sırada yanımdaki arkadaşım (ki sonra Halkalı bahçesinin ev sahibi oldu):
''Tamam, bize sirke yapımını anlatır mısınız?'' dedi.
Leyla da ''Olur!'' dedi.
Ben hemen kayda geçtim bu durumu. Leyla'yı internette açık gördüğüm her fırsatta sordum ne zaman, ne zaman diye ve ancak Aralık ayını buldu bizim atölye. Ama onda da kar yağdı. Ertelemeler vs derken nihayet 5 Ocak 2013'te SALT Beyoğlu'nda yaklaşık 30 kişi ile gerçekleştirdik atölyeyi. Bulunduğumuz yerin fiziki şartları yüzünden Leyla iki defa anlatmak zorunda kaldı herkes görebilsin diye.
Bizlere bilgisayar üzerinden güzel bir sunum hazırlamıştı. Ayrıca bir de yanında kendi yaptığı sirkelerden örnekler ile kullandığı aletleri getirmişti. Sirke örnekleri sade tadılmaz deyip ekmek de taşımıştı yanında. Katılımcılar da simitlerini paylaştılar...
Adapazarındaki organik Jade Çiftliğinin sahibi Berin Ertürk hanım bizlerle sirke anasından paylaştı. Onun organik elmaları meşhur olduğundan hemen aklıma gelmişti. Tam bir imece ile ulaştık sirke anasına. Leyla Berin hanımla konuşup ne zaman İstanbul'a geldiğini, bize sirke anası verip veremeyeceğini sordu. Berin hanım, İstanbul'a geldiğinde sirke anasını yanında getirdi. Permablitz İstanbul'un kurucusu Deniz Üçok Arman katıldığı bir seminerde bu sirke anasını Berin hanımdan alıp, evinde sakladı ve sirke atölyesine getirdi. Ben de atölye sırasında katılımcılara dağıttım. 4 el taşımış oldu sirke anasını katılımcılara. İmece ne güzel birşey!
Elma sirkesinin faydalarına dair Meyvelitepe'nin bu ve bu yazısına bakabilirsiniz. Kendilerinin nasıl elma sirkesi yaptıklarını buradan okuyabilirsiniz.
Refika, güzel bir şekilde kendi çalışmalarını anlatmış.
Bir başka web sitesi de detaylı bir şekilde işin kimyasını ve alkolden sirkeye dönüşüm olduğu için dini bakış açısını anlatmış.
Ben de Leyla'dan dinlediğim kadarıyla aktarmaya çalışacağım işin özünü. Sizler de bu yazılardan kendi anafikrinizi çıkartarak ev yapımı sirke üretim işlemini başlatabilirsiniz.
İşin başlangıcı meyve ya da tahıllar... Her türlü şekerli meyveden sirke yapmak mümkünmüş. İncir, erik, kayısı, üzüm... Bunun yanında arpa, pirinç, mısır, patatesten de ama bizim konumuz olan elma. Biz elma üzerinden devam ettik.
Yıkanmış, çürümüş ama küflenmemiş, bozulmaya yüz tutmuş organik ya da ilaçsız olduğundan emin olduğunuz elmalar tam bu işe uygun imiş. Leyla çekirdeklerinin tadını sirkede sevmediği için çıkartıyormuş. Tercih sizin dedi.
(Bunun yanında yediğimiz elmaların ayırdığımız kabukları, meyve suyu sıktığımız posalar da değerlendirilebilirmiş.)
Sonrasında bir kabın içerisine alıp, iyice bozulmalarını beklemiş. Küf olmasın diye gene uyardı! İyice bozulan elmaları bir parçalayıcıdan geçirmiş ama bu parçalayıcı öyle herşeyi un ufak edenler değil, sadece minik rendemsi düzeye getirenlerdenmiş. Sonrasında şarap yapar gibi fermantasyona bırakıyormuş... Bu kısım gerçekten şaraplaşma kısmı. Elma şarabı yapıyoruz ilk! Havadaki şarap yapan mayalar geliyor ve şekeri yiyerek bu işlemi gerçekleştiriyor. O yüzden işlemi pH ve şeker düzeyine bakarak kontrol ediyormuş Leyla.
Bu iş için ortalama bir fikir vermesi açısından pH kağıdı ve şeker miktarına bakmak için de bir internet sitesi kanalı ile temin ettiği hidrometre ve ölçü kabını kullanıyormuş.
Hidrometre şeker oranı için demiştik. Önce hidrometredeki değerin 1033 ve üzeri olması isteniyormuş ki, mayacıkların karnı doysun ve alkolleştirmeyi başlatsın. Sonraları pH'a ve tadına göre şeker ekleyip eklemeyeceğimize karar veriyormuşuz. Bu noktada sirke anasını da katmak uygunmuş. Önce tatlı, daha sonra ekşimsi bir koku almaya başlamamız gerekiyormuş.
İşlemi yaptığımız kabın ağzı, yani yüzey alanı ne kadar büyükse o kadar iyi imiş. Böylece bakterilerin işini yapabileceği geniş bir alan kalıyormuş onlara. Üzeri kabuğumsu anaçla kaplanırsa karıştırmak uygunmuş, yeniden oksijen almalarını sağlamak için.
pH asidik ortama geldiğinde sirke oluşumu başlıyormuş. pH değeri yaklaşık 3-5 arasında olduğunda, sirke zayıf asid olduğu için işlem tamam demekmiş.
İkinci bir yol da, evinizde yarım kalan şarapları biriktirerek sirke yapmak olabilirmiş. Yalnız burada, kırmızı şarapları ayrı, beyaz şarapları ayrı bir yerde biriktirmek gerekiyormuş.
Sirke yapımı kısa bir süre almıyormuş. Öyle 2-3 günlük değil aylarca sürebilecek bir süreçmiş...
Isı, ışık, ortamdaki bakterilere göre durum değişkenlik gösterirmiş. Sirke yapılacak kabın içerisine nohut, ekmek içi atılması işlemi hızlandırırmış.
Balsamik sirke yapmak için, sirkeyi en az 2 sene boyunca ahşap fıçılarda bekletmek gerekirmiş.
Fotoğrafta ölçü kabını ve hidrometreyi görüyorsunuz. Şeker oranına bakmak için, ölçü kabının son seviye çizgisine kadar sirke için kullandığınız sıvıyı dolduruyorsunuz. Sonra içine, alttaki fotoğrafta görülen hidrometreyi koyuyorsunuz. Hidrometreyi birden atıp kabı taşırmayın! Ardından hidrometre üzerinde yazan değeri okuyorsunuz.
Minik su şişelerinin içerisinde Leyla'nın yanında getirdiği farklı sirke örnekleri var.
(Yukarıdaki sirke anası fotoğrafı için Didem Çivici'ye teşekkürler)
Hazır sirkelerde dikkat edilmesi gereken noktalar:
- Asetik asid yani sirke petrol ve petrol türevlerinden yapılabilmekte imiş. Bu gıda tüketimine uygun değilmiş! Alırken dikkat edilmeliymiş.
- %20 asitlik oranındaki sirke genelde petrol türevinden elde edilen olduğu için bundan uzak durmak gerekli imiş.
- İçeriğinde karamel rengi ya da tadı eklenmiş diyorsa bundan uzak durmak gerekliymiş.
- Filtrasyondan geçmiş, berrak sirkeler yerine bulanık ve doğal olanı tercih etmeliymişiz.
- Aldığımız ya da yaptığımız sirkenin içerisinde deniz anasına benzer bir yapı varsa ya da bunun oluşmasına meyilli bir durum varsa, bu istediğimiz birşey ve adına ''sirke anası, sirke anacı'' (yukarıda fotoğrafta görülen) denilmekteyniş.
Bizler farklı baharatlarla tadlandırılmış sirkeleri ekmek ve simit eşliğinde tattık. Evde de kendi sirkemizi başlattık.
Darısı sizin başınıza...
Labels:
Geri Dönüşüm,
Permablitz,
Sağlık,
Yemek
10 Ocak 2013
Ekşi Mayalı Tam Buğday Unlu Organik Ekmek
Evin Uğur Böcüğü, anne sütünü reddedip, suni mamalara muhtaç kalınca, anne, katı gıdaya geçişte en doğru nasıl beslerim böcüğü diye uğraşır durur.
Varolan hazır sütlerle yoğurt yapmayı dener, yoğurt uzar! Zaten bu durumu İngiltere'de de yaşamış, doğru kombinasyonu bulabilmek için denemediği kalmamıştır. En sonunda yaban ellerde ağız tatlarına uygun yoğurdu, organik tam yağlı süt ve organik yoğurt mayası ile yakalamıştır. Bu işte bir iş var der ve daha önce blog yazan arkadaşlarının da sevip onayladığı Aysun the Sütçü'nün dağıtım ağına kaydolur. Kaydolur kaydolmasına ama Aysun the Sütçü sütü, hazır yoğurt mayasıyla gene yoğurt uzar! Anne bir hışım nedir bu iş diye Aysun the Sütçü'ye sorar. Aysun hanım, bütün iyi niyeti, sakinliği ve tatlılığı ile cevaplar, tek sorun süt olmayabilir, mayanızı kontrol ettiniz mi, ben şu maya ile yapınca tutuyor der ve yanında bir de yahoogroups'daki yoğurt konusu konuşulmuş bir gruptan alıntı yapar... Anne uzun uzun yazılanları okur. Bir kısmı İngiltere'de yoğurt yapma macerası sırasında bol bol araştırıp okuduğu şeylerdir, bir kısmı da ilk defa duyduğu şeyler...
Ama hatırlar ki, orada da ''maya'' en önemli unsur kanaatine varmıştır ama Anne Mayası bulamamıştır. Anne Mayası derken, evde annelerimizden süregelen ve ev ile özdeşleşmiş, aileye mal olmuş yoğurt mayasıdır.
Döner, sorar, kendi annesi yoğurdu dışarıdan almaktadır.
Kayınvalidesi köyde olup, o bile mayasını kaybetmiş, dışarıdan hazır yoğurt kullanmaktadır.
Eli mahkum, Aysun hanımın söz ettiği hazır maya ile mayalamaya başlar sütünü ve yoğurt taş gibi tutar!
Gene iş mayada bitmiştir!
Bu arada Aysun hanımın mesajlarını yolladığı Yahoogroups'a da üye olmayı ihmal etmez anne. Üye olduğu grup Fikir Sahibi Damaklar dır. Aslında Fikir Sahibi Damaklar'ın da çok yabancısı değildir. Blog olarak ilk kurulduğu zamanları, blogu yazanları ve Defne Koryürek'i önceden de tanımaktadır, bilmektedir. Ama Fikir Sahibi Damaklar'ın Slow Food'un konviviyumlarından birisi oluşunu bu sayede öğrenmiştir.
Yıl 2009 ve tam gruba üye olduğu sırada etkinlikler arasında ''Gerçek Ekmek'' kampanyası vardır. Grup üyeleri bir tur kendi ekşi mayalarını üretmiş ve ekmeğini yapmıştır. Anne üye olduğunda ikinci tur başlamak üzeredir. Grupta uzun uzun mayalar konuşulur, un konuşulur. İyi, güzel, adil olan aranır ve kampanyaya başlanır.
İnternet ortamında, e-postalarla önce ekşi maya yapmaya başlanır adım adım... Annenin mayası da güzelce yıkanmış kavanozunda yerini alır. İHE'den organik tam buğday unuyla maya başlatılır. Bebek bir yanda, maya bebeği diğer yanda gün be gün büyümektedirler...
En sonunda maya buradaki tarifteki şeklini alır ve köpürcük köpürcük olur. Ekmek yapılmaya hazırdır.
Anlatılan şekilde mayalanır ve aşağıda gördüğünüz lezzetli ekmek meydana gelir. Yalnız biraz serttir. Sonrasında anne öğrenir ki, fırının ısısı ve türü önemlidir. Evin fırını turbo olduğu için ekmek sertleşmiştir. Turbo fırınlarda bir kap içerisinde su bulundurmak da gereklidir.
Daha iyi anlamak için en güzeli, Defne'nin hazırlayıp sunduğu NTV'de yayınlanmış olan Sıcak ve Taze programından kendinizin izlemesi...
Anne ikinci ekşi maya denemesini de yapar, çünkü ilk ekmeği yaparken maya ayırmayı unutmuştur! Ancak ikinci denemede mayanın üzerinde yeşil küfler oluşur ve maya atılır. Bunu sorduğunda ve irdelediğinde sonucun aşırı hijyen merakı olabileceğine kanaat getirilir.
Sonrasında biraz umudu kırılmıştır!
Taaa ki, Ayşe Dirikman Kalıpçı, 21 Aralık 2012 gününü topluca ekmek yapım günü ilân edip, Facebook'ta Mayalıyoruz Etkinliğini açıp, herkese ekşi maya gönderene kadar. O mayacıklardan birisi de anne ile böcüğün evine gelir...
Sevgili Filiz Telek'in, tam da 1 yıl öncesinde çektiği, annenin imrenerek izlediği, keşke Flora Akdeniz Bahçesi'nde olsaydım dediği, Bereket isimli video da anneye kaynak olur. Kaç defa izlemiştir bilinmez, ama en sonunda oradaki ölçüleri yarıya indirerek ve gelen biricik mayasının yarısını saklayarak işe başlar.
Gelen mayanın yarısı ufalanır, ılık su ile ıslatılır, un ilave edilir, karışım boza kıvamında tutulacaktır, birazcık da (1 yemek kaşığı kadar) pekmez eklenir... Sonra böcüğün eline verilir, o bir güzel karıştırır tahta bir çubukla. Sıra annededir, anne karıştırır ve maya kendi haline bırakılır. İçindeki, ortamdaki maya bakterileri coşunca kabarır ve oradan mayanın hazır olduğu anlaşılır.
Videodaki ölçünün yarısı ile ekmek hamuru yoğrulup hazırlanır. Un olarak İstanbul Halk Ekmek'in organik tam buğday unu(dikkat organik beyaz unu da var, tam buğday unu tercih sebebi) ve anne ile babanın tohumlarını temin ettiği, babaanne ile dedenin ekip büyüttüğü, kendi mahsulleri sarı buğdayın unu kullanılır.
Mayalanmaya bırakılır. İki fotoğraf arasında ne kadar kabardığı net belli olmuyor ama ekmek hamuru iki katından fazla kabarmıştır!
Tencerenin cüssesi biraz görünürse belki daha net anlaşılır...
Hazır olan hamur, İngiltere'den dönerken ağırlığı sebebiyle binbir meşakketle getirilen dökme demir tencereye alınır. Kapağı açık olarak fırına verilir. Amaaa bu sefer bir çanak içerisinde su konulması da ihmal edilmez.
Defne'nin anlattığı şekilde tok tok diye ses gelinceye kadar pişirilir.
Ve ekmek hazırdır!
Tüm süreç neredeyse 1 gün almıştır ama tadı, kokusu o kadar nefistir ki, herşeye değmektedir.
Tok tutması sebebiyle neredeyse 1 hafta ev ahalisine yetecek mükemmel lezzetteki ekmek hazırdır!
Anne çok mutludur, öyle ki, evin içerisinde gecenin bir vakti tek başına dans etmektedir...
Evren'in ne çok başını ağrıtmıştır bu maya konusunda... Ne çok sorular sormuştur Mehtap'a, Defne'ye...
Artık kendi ekmeğini yapmıştır anne. Sonucunda ekmeğine ve ekmeğinden aldığı mayasına güvenmektedir. Bundan sonraki aşama, yeniden ''kendi ekşi mayasını'' hazırlama sürecidir. Anne inatçıdır! 4 sene boyunca aklına takmış, pes etse de yeniden başa dönüp başlamıştır.
Nefis ekmeğin hamurundan ayrılan mayalar da bir aile dostu ve bir arkadaş ile daha şimdiden paylaşılmıştır. Hayat gerçekten paylaştıkça güzeldir.
Tam bu sıralarda da ekmek adına annenin yol göstericisi olan iki güzel insan, Ne Yiyorsak ''O''yuz der ve gene ekmeği konuşurlar... Bu sefer ekmeğin her halini...
Anne der ki, mutlaka kendi ekmeğinizi mayası da dahil olmak üzere evde yapmayı denemeli, ''Gerçek Ekmek'' e ulaşmalısınız. Onun tadını aldıktan sonra, diğerlerini zaten yiyemeyeceksiniz...
23 Temmuz 2012
Kediler
Hayatımda hep kediler oldu. Çok sevdiğim...
Babaannemin kedisinin maceraları ile büyüdüm. Sonra anneminkinin...
Kedilerin her daim varolduğu bir sitede geçti çocukluğum. Onlarla yanyana oynayarak...
En sevdiğim arkadaşlarımın evlerine girip çıkan ama sahiplenmedikleri, özgür yaşayan, aslen doğada yaşayan kedileri oldu hep ve çocukluğum onlarla ilgili anılarla doldu, taştı.
Minnoş'tan kedilerin de hapşurabildiklerini öğrendim.
Tosbullah, gördüğüm ilk obez kedi idi. Garfield ona bakılarak çizilmiş olsa gerek. Zira, Tosbullah da bir zamanlar bir gazetenin önünde yaşarmış...Arkadaşımın babası gazete taşınırken, onu alıp mahalleye getirmiş. Gri, tombik, kocaman bir tekir. Aynı zamanda mahallenin bıçkın delikanlısı. Muhteşem bir varlık.
Suzan, adı gibi insana benzer nazenin bir hanımefendi...
Sonra Gülçin teyzemin kedileri oldu. Hergün özenle onlara yemeklerini hazırladı ama asla doğal ortamlarını ve doğal gıda yapılarını bozmadan. Kediye kedi gibi davranırdı. Aç kalanları bilir, onları kollardı, ölmesinler diye...
Kedi asil hayvandır. Karakteri vardır. Temizdir. Oturup üşenmeden temizliğini yapar. Avcıdır, fareyi, kuşu, kertenkeleleri barındırmaz etrafında. Dostunu, düşmanını iyi tanır. Ama bu dediklerim gerçek, doğada yaşayanlar için geçerlidir. Karakteri insanlar tarafından değiştirilenler için değil!
Benim de evlat edindiğim kediler oldu. Aramızda duygusal bir bağ vardı. Sesimi duyduklarında gelirlerdi. Yemek vermesem bile bana illa ki bir merhaba der, kendilerini sevdirir kaçarlardı. Özgürlüklerinden asla ödün vermezlerdi. Babamın hastalığı sırasında az dert paylaşmadık onlarla...
Ama bir gün...
Mahalleye ''kediseverler'' geldi.
Nasıl kedi sevmekse bu?
Kedilerin, bütün doğal hayatını allak bullak ettiler. Önce nüfus durumlarına takıldı akılları. Aldılar götürüp kısırlaştırdılar hayvancıkları. Bu geri tepti, daha da çoğaldı kedi nüfusu.
Sonra teyzenin teki, erkek kedileri kovalamayı görev bildi kendisine. 3.kattan aşağı yarı beline kadar sarkarak, ağaçtaki kedileri kovalar oldu. Özel hayata müdahale diye dava da açamıyor ki hayvancıklar!!!
Ardından daha da çok kedisevenler geldi...
Evde pişen balıkların, etlerin kılçığı kemiğini paylaşırdık kedilerle bizler zamanında...
Ama bu daha çok kedisevenler işi gücü bırakıp kedileri hazır mamalarla besler oldular. Kılo kilo mama alınıp, mahalleye, sokaklara, hatta insanların, çocukların geçiş yollarına, kaldırımlara serpilir oldu. İnsanların ayaklarına takıldı ezdiler, ıslandı leş gibi koktular. Ama kediseverler, o mamaları heryere saçmaya devam ettiler...
4.kattan aşağıya kemikler uçar oldu. Bir bolluk bir bolluk... Bollukla beraber kediler çoğaldı çoğaldı. Fareler burunlarının önünden geçse umurları olmadı. Nasılsa, havadan uçup gelen ya da etrafa saçılmış yiyecekleri vardı.
Kedilerden korkan kuşlar, toprağa inemez oldu, böylece börtü, böcek nüfusunda patlama yaşadık. Birinci kat sakinleri ömürlerinde ilk defa kırkayak gördüler diye destan yazar oldular. Çığlık çığlık. Ne de olsa kırkayak çok fena bir canlıydı onlar için! Bahçelerindeki salyangozlar bir felaketti. Herşeyi yiyorlardı. Herşeyin suçlusu salyangozlar! Bahçeler ilaçlandı, bodrumlar ilaçlandı, biz ilaçlandık!
İnsanların doğayı, doğadaki dengeleri değiştirmeleri, hayvancıkların besin zincirini, düzenini etkilemeleri hiç önemli değildi. Ne yaptıklarının farkında bile değillerdi çünkü.
Sonra bir gün, en felaket komşu geldi. Peşinde 33 kediyle birlikte! Onun aslen 3 kedisi vardı. Ama teyze, 70'li yaşlarına yakın (belki de daha fazla) yılların yorgunluğu ile kamburu çıkmasına rağmen, kedilere vakfetmişti hayatını. Birinci kata taşındı. Kapısını, camını da yaz kış hiç kapatmadı. Evde eşya tutmadı. Kediler canları istediğince girip çıktılar... Evde istedikleri yere oturdular. Teyze kedi maması kokarken, bütün apartman ve civarı kedilerin idrar kokusuyla işaretlenmişti bile!
En fecisi, Permablitz bahçesi için ölçü almaya gittiğimizde gördüğümüz manzara idi. Yerde sürünen gri birşeyi görünce zıpladık yerimizden. Ne olduğunu bilmediğimiz için. Sonradan farkettik, iki ön ayağı ve gövdesinin yarısı olan bir kedi! Diğer yarısı ezilmiş. Dümdüz olmuş. Nasıl hayatta kalmış bilemedik. İnanılmaz kötü bir koku geliyordu hayvancağızdan. Ardından kedi maması kokulu teyze geldi. Kucağına aldı onu ve gitti. Ağzımız açık bakakaldık. Tüylerimiz diken diken oldu. İçimiz acıdı, ağlamak istedik.
Sonra karşı komşumuz kedi aldı eve. Beyaz, güzel, akıllı bir hayvan. Evde oturup duruyordu onunla. 4.kat komşumuz ve kedisi gelene kadar. 4.kat komşumuz asansör olmayan bir apartmanda yaşamanın zorluğundan olsa gerek, kedisinin tuvalet zamanlarında apartmanın içine salar oldu. Nasılsa girip çıkan birileri kapıyı açacaktı. Kedi nöbet bekleyip dışarıya çıkıyordu. Apartmana giren birisi olunca da ayağına dolanıp içeri dalıyordu. Sırf bu hal yüzünden kedilere merhaba deyip saatlerce konuşan bizim evin böcüğü kediden korkar oldu! Ayağına dolanan kedi yüzünden düşüyordu neredeyse ve bu kadar yakınında olmasını hiç sevmedi. Ardından evden çıkamaz oldu. Anne baksana, kedi yoksa çıkayım der oldu! Çok geçmedi, paspaslarımızda birer kedi hediyesi bulur olduk. Büyük işler paspasa, küçük işler apartman içindeki köşe noktalara... O noktaların kokusu da cabası!
3.kattan kedileri kısırlaştıran ve özel hayatlarına karışan bir komşu, 2. ve 4.kattan kedi sahibi, kedileri apartmanı umumi tuvalet edinmiş iki komşu. Yan apartmandan birinci kattan 33 kedili komşu ile sürdürdüğümüz bol kedili bir hayatımız var artık bizim.
Kediler de çok kültürlü, camdan içeri bakıp televizyon seyretmeyi seveni bile var. Bizim balkonu da pek sever oldular!
Öyle e-postalarda zavallı hayvancıklar aç kalmasın, susuz kalmasın dediklerinde de söylenecek çok lafım var artık benim. Hayvancıkların doğal hayatlarına müdahale etmeyin lütfen! diye başlayan...
Onlar, dilediğince yaşadıklarında, kendi yiyeceklerini de, suyunu da bulur, yeter ki siz müdahale edip, sokaklarda evcilleştirmeyin onları, bırakın kendi bildiklerince doya doya yaşasınlar hayatlarını demek istiyorum. Farkında mısınız, kanser dahil pek çok doğal hayatta bilmedikleri hastalıklarla tanıştırdınız onları. Verdiğiniz yemler, içirdiğiniz sularla... Siz kendinize sağlıklı yiyecek, su bulamazken, onlarınki çok daha sağlıklı iken, neden kendinize benzetmeye çalışıyorsunuz ki hayvancıkları? Onlar hastalıklarla tanıştılar, ardından da biz onlardan hastalık kapar olduk, bunun bilincinde misiniz?
Vazgeçin artık başkalarının hayatlarına müdahale etmekten ve kendi hayatınızı yaşayın.
Kendinizinki bile başkaları tarafından satın alınmışken, size mi düştü kedilerin, köpeklerin, kuşların nasıl yaşadıkları, yaşayacakları?
Babaannemin kedisinin maceraları ile büyüdüm. Sonra anneminkinin...
Kedilerin her daim varolduğu bir sitede geçti çocukluğum. Onlarla yanyana oynayarak...
En sevdiğim arkadaşlarımın evlerine girip çıkan ama sahiplenmedikleri, özgür yaşayan, aslen doğada yaşayan kedileri oldu hep ve çocukluğum onlarla ilgili anılarla doldu, taştı.
Minnoş'tan kedilerin de hapşurabildiklerini öğrendim.
Tosbullah, gördüğüm ilk obez kedi idi. Garfield ona bakılarak çizilmiş olsa gerek. Zira, Tosbullah da bir zamanlar bir gazetenin önünde yaşarmış...Arkadaşımın babası gazete taşınırken, onu alıp mahalleye getirmiş. Gri, tombik, kocaman bir tekir. Aynı zamanda mahallenin bıçkın delikanlısı. Muhteşem bir varlık.
Suzan, adı gibi insana benzer nazenin bir hanımefendi...
Sonra Gülçin teyzemin kedileri oldu. Hergün özenle onlara yemeklerini hazırladı ama asla doğal ortamlarını ve doğal gıda yapılarını bozmadan. Kediye kedi gibi davranırdı. Aç kalanları bilir, onları kollardı, ölmesinler diye...
Kedi asil hayvandır. Karakteri vardır. Temizdir. Oturup üşenmeden temizliğini yapar. Avcıdır, fareyi, kuşu, kertenkeleleri barındırmaz etrafında. Dostunu, düşmanını iyi tanır. Ama bu dediklerim gerçek, doğada yaşayanlar için geçerlidir. Karakteri insanlar tarafından değiştirilenler için değil!
Benim de evlat edindiğim kediler oldu. Aramızda duygusal bir bağ vardı. Sesimi duyduklarında gelirlerdi. Yemek vermesem bile bana illa ki bir merhaba der, kendilerini sevdirir kaçarlardı. Özgürlüklerinden asla ödün vermezlerdi. Babamın hastalığı sırasında az dert paylaşmadık onlarla...
Ama bir gün...
Mahalleye ''kediseverler'' geldi.
Nasıl kedi sevmekse bu?
Kedilerin, bütün doğal hayatını allak bullak ettiler. Önce nüfus durumlarına takıldı akılları. Aldılar götürüp kısırlaştırdılar hayvancıkları. Bu geri tepti, daha da çoğaldı kedi nüfusu.
Sonra teyzenin teki, erkek kedileri kovalamayı görev bildi kendisine. 3.kattan aşağı yarı beline kadar sarkarak, ağaçtaki kedileri kovalar oldu. Özel hayata müdahale diye dava da açamıyor ki hayvancıklar!!!
Ardından daha da çok kedisevenler geldi...
Evde pişen balıkların, etlerin kılçığı kemiğini paylaşırdık kedilerle bizler zamanında...
Ama bu daha çok kedisevenler işi gücü bırakıp kedileri hazır mamalarla besler oldular. Kılo kilo mama alınıp, mahalleye, sokaklara, hatta insanların, çocukların geçiş yollarına, kaldırımlara serpilir oldu. İnsanların ayaklarına takıldı ezdiler, ıslandı leş gibi koktular. Ama kediseverler, o mamaları heryere saçmaya devam ettiler...
4.kattan aşağıya kemikler uçar oldu. Bir bolluk bir bolluk... Bollukla beraber kediler çoğaldı çoğaldı. Fareler burunlarının önünden geçse umurları olmadı. Nasılsa, havadan uçup gelen ya da etrafa saçılmış yiyecekleri vardı.
Kedilerden korkan kuşlar, toprağa inemez oldu, böylece börtü, böcek nüfusunda patlama yaşadık. Birinci kat sakinleri ömürlerinde ilk defa kırkayak gördüler diye destan yazar oldular. Çığlık çığlık. Ne de olsa kırkayak çok fena bir canlıydı onlar için! Bahçelerindeki salyangozlar bir felaketti. Herşeyi yiyorlardı. Herşeyin suçlusu salyangozlar! Bahçeler ilaçlandı, bodrumlar ilaçlandı, biz ilaçlandık!
İnsanların doğayı, doğadaki dengeleri değiştirmeleri, hayvancıkların besin zincirini, düzenini etkilemeleri hiç önemli değildi. Ne yaptıklarının farkında bile değillerdi çünkü.
Sonra bir gün, en felaket komşu geldi. Peşinde 33 kediyle birlikte! Onun aslen 3 kedisi vardı. Ama teyze, 70'li yaşlarına yakın (belki de daha fazla) yılların yorgunluğu ile kamburu çıkmasına rağmen, kedilere vakfetmişti hayatını. Birinci kata taşındı. Kapısını, camını da yaz kış hiç kapatmadı. Evde eşya tutmadı. Kediler canları istediğince girip çıktılar... Evde istedikleri yere oturdular. Teyze kedi maması kokarken, bütün apartman ve civarı kedilerin idrar kokusuyla işaretlenmişti bile!
En fecisi, Permablitz bahçesi için ölçü almaya gittiğimizde gördüğümüz manzara idi. Yerde sürünen gri birşeyi görünce zıpladık yerimizden. Ne olduğunu bilmediğimiz için. Sonradan farkettik, iki ön ayağı ve gövdesinin yarısı olan bir kedi! Diğer yarısı ezilmiş. Dümdüz olmuş. Nasıl hayatta kalmış bilemedik. İnanılmaz kötü bir koku geliyordu hayvancağızdan. Ardından kedi maması kokulu teyze geldi. Kucağına aldı onu ve gitti. Ağzımız açık bakakaldık. Tüylerimiz diken diken oldu. İçimiz acıdı, ağlamak istedik.
Sonra karşı komşumuz kedi aldı eve. Beyaz, güzel, akıllı bir hayvan. Evde oturup duruyordu onunla. 4.kat komşumuz ve kedisi gelene kadar. 4.kat komşumuz asansör olmayan bir apartmanda yaşamanın zorluğundan olsa gerek, kedisinin tuvalet zamanlarında apartmanın içine salar oldu. Nasılsa girip çıkan birileri kapıyı açacaktı. Kedi nöbet bekleyip dışarıya çıkıyordu. Apartmana giren birisi olunca da ayağına dolanıp içeri dalıyordu. Sırf bu hal yüzünden kedilere merhaba deyip saatlerce konuşan bizim evin böcüğü kediden korkar oldu! Ayağına dolanan kedi yüzünden düşüyordu neredeyse ve bu kadar yakınında olmasını hiç sevmedi. Ardından evden çıkamaz oldu. Anne baksana, kedi yoksa çıkayım der oldu! Çok geçmedi, paspaslarımızda birer kedi hediyesi bulur olduk. Büyük işler paspasa, küçük işler apartman içindeki köşe noktalara... O noktaların kokusu da cabası!
3.kattan kedileri kısırlaştıran ve özel hayatlarına karışan bir komşu, 2. ve 4.kattan kedi sahibi, kedileri apartmanı umumi tuvalet edinmiş iki komşu. Yan apartmandan birinci kattan 33 kedili komşu ile sürdürdüğümüz bol kedili bir hayatımız var artık bizim.
Kediler de çok kültürlü, camdan içeri bakıp televizyon seyretmeyi seveni bile var. Bizim balkonu da pek sever oldular!
Öyle e-postalarda zavallı hayvancıklar aç kalmasın, susuz kalmasın dediklerinde de söylenecek çok lafım var artık benim. Hayvancıkların doğal hayatlarına müdahale etmeyin lütfen! diye başlayan...
Onlar, dilediğince yaşadıklarında, kendi yiyeceklerini de, suyunu da bulur, yeter ki siz müdahale edip, sokaklarda evcilleştirmeyin onları, bırakın kendi bildiklerince doya doya yaşasınlar hayatlarını demek istiyorum. Farkında mısınız, kanser dahil pek çok doğal hayatta bilmedikleri hastalıklarla tanıştırdınız onları. Verdiğiniz yemler, içirdiğiniz sularla... Siz kendinize sağlıklı yiyecek, su bulamazken, onlarınki çok daha sağlıklı iken, neden kendinize benzetmeye çalışıyorsunuz ki hayvancıkları? Onlar hastalıklarla tanıştılar, ardından da biz onlardan hastalık kapar olduk, bunun bilincinde misiniz?
Vazgeçin artık başkalarının hayatlarına müdahale etmekten ve kendi hayatınızı yaşayın.
Kendinizinki bile başkaları tarafından satın alınmışken, size mi düştü kedilerin, köpeklerin, kuşların nasıl yaşadıkları, yaşayacakları?
04 Kasım 2011
Zencefil Çayı
Soğukalgınlığı, grip, halsizlik bu aralar en çok duyduğum şikayetlerden...
Geçtiğimiz hafta ne olduğunu bilemediğimiz şekilde, midelerimiz alabora olmuş halde, yattık hepimiz. Bütün aile...
Önce evin en büyüğü başladı. Haftasonuna doğru eşim ve ben, en sonunda da evin en küçümeni. Bizler 1 günde alabora durumunu atlattık, ama küçümeninki 5-6 gün sürdü. Ne yediyse iade etti. Gündüz olmasa, tümünü biriktirip ne var, ne yoksa aynen gecenin geç vakitlerinde...
Bir de ''Anne bana neler oluyor böyle?'' diye soruşu perişan etti yüreklerimizi. Ardından da epey bir telaşlandık. Sonra Facebook'ta bir dosttan duyduk ki, salgınmış. Okullarda da varmış! Çok şükür geldi, geçti.
Ama şimdi de grip, bu olayların üzerine gelir de bizi bulursa diye endişedeyim.
O zaman ne yapıyoruz? Bol bol zencefil çayı içiyoruz...
Tarifi, Cambridge'de Türk elişleri kursu verirken öğrencim olan, Japon bir teyzeden öğrendim. Burnumun ucunu bile göremezken, halime acıyıp, sen bu çayı biliyor musun deyip anlatıverdi.
Fotoğraflar da o günlerden... İngiltere hatırası...
Gelelim tarife...
Geçtiğimiz hafta ne olduğunu bilemediğimiz şekilde, midelerimiz alabora olmuş halde, yattık hepimiz. Bütün aile...
Önce evin en büyüğü başladı. Haftasonuna doğru eşim ve ben, en sonunda da evin en küçümeni. Bizler 1 günde alabora durumunu atlattık, ama küçümeninki 5-6 gün sürdü. Ne yediyse iade etti. Gündüz olmasa, tümünü biriktirip ne var, ne yoksa aynen gecenin geç vakitlerinde...
Bir de ''Anne bana neler oluyor böyle?'' diye soruşu perişan etti yüreklerimizi. Ardından da epey bir telaşlandık. Sonra Facebook'ta bir dosttan duyduk ki, salgınmış. Okullarda da varmış! Çok şükür geldi, geçti.
Ama şimdi de grip, bu olayların üzerine gelir de bizi bulursa diye endişedeyim.
O zaman ne yapıyoruz? Bol bol zencefil çayı içiyoruz...
Tarifi, Cambridge'de Türk elişleri kursu verirken öğrencim olan, Japon bir teyzeden öğrendim. Burnumun ucunu bile göremezken, halime acıyıp, sen bu çayı biliyor musun deyip anlatıverdi.
Fotoğraflar da o günlerden... İngiltere hatırası...
Gelelim tarife...
- 1 kök zencefilin tombik bir köşesinden, 2cm uzunluğunda bir parça kopartılıp kabuğu soyulur ve rendenin ince tarafı ile rendelenir. (Bu uzunluk isteğe göre değişir. Zencefilin yakıcı acılığına dayanabilirim derseniz, daha büyük bir parça da olabilir.)
- Nane (bizim bahçenin nanelerinden idi, üç sap kadar, sapından ayırıp, yaprakları yıkayıp attım içine)
- Yarım limon, kabuğu ile birlikte dilim dilim (fotoğraftakinde görüldüğü üzere yarım misket limonu da var, dilimlenmiş halde.
- Üç adet karanfil
- Bir tutam kakule
- 4 su bardağı su
Teyzenin verdiği tarife göre, ben 1 fincan zencefil çayını, 1 tatlı kaşığına yakın balla içiyordum. Ama sonradan öğrendim ki, bal sıcak şeylerle birlikte tüketilmezmiş ve 36 santigrat derecenin üzerinde ısıtıldığında karsinojen kimyasallar açığa çıkarmış. O sebeple bal ilave etmeyi kestim artık. Sade içiyorum.
Sizler acısına dayanamazsanız şeker ilave edebilirsiniz.
Acı lafı ediyorum ama, ferahlatan bir acılık bu. Mentole benzer. Hele hastaysanız iyi geliyor. Ben ilk seferinde bilemeyip yarım kök zencefile yakınını rendelemişim. Bol limon, bol nane derken, içer içmez gözlerim faltaşı gibi açıldı. Ama sonrasında da rahat ettim. Ertesi gün burnum açılıp rahat etmeye başlamıştım. Dolayısı ile benim tarifim sadece bir öneri. Siz istediğiniz ölçüde, ağız tadınıza göre hazırlamakta serbestsiniz.
Dilerim kimseler hasta olmasın, hastalar da en kısa sürede şifa bulsun...
Güncelleme: Konuştuğum, yazıştığım kişilerden zencefilin kaynatılmaması gerektiğine dair uyarılar geldi. Suyu kaynatıp, zencefilin içine atılması gerek derler... Sebebini şu an için bilmiyorum. Ama araştıracağım. Yanlış bilgi vermemek adına da buraya not almak istedim.
05 Eylül 2011
Kara Buğday ve Greçka
İngilizcesi ''buckwheat'', Latincesi ''Fagopyrum esculentum Moench'' olan bu bitki ile teorik olarak tanışmamı Permakültür Yahoo grubuna gelen bir soru, yüzyüze tanışmamı ise Bayramiç - Yeniköy ziyaretimiz sırasında Mustafa bey sağladı. Fotoğraflar da Bayramiç - Yeniköy'den.
Üçgenler prizmasına benzer tohumunun tadına baktım ilk. Çörekotunu andıran, hoş, değişik bir tadı var. Önceki gün de, greçka yapıp getirdi komşularımızdan birisinin Gürcü yardımcısı Nana. Böylece bulgur pilavına benzer yemeğini de öğrenmiş oldum.
Marketlerde, pek çok yerde varmış artık karabuğday, bizim tanışmamız pek geç olmuş meğerse!
Genelde Ukrayna kaynaklıymış ticari olarak satılanlar. Yiyecek maddelerinde, Ukrayna denince, hem genetiği değiştirilmiş organizmalar konusunda pek çok çalışmayı sürdüren, uygulayan ülke olması açısından, hem de yıllarca önce yaşanan ve tümüyle topraklarından temizlenemeyen nükleer birikim açısından durup düşünür, uzak durmaya çalışırım...
Ama gel gelelim bu yeni tanıştığımız bitkinin faydaları da pek çokmuş. Hem insan vücuduna, hem de tarıma...
İnsan için faydaları arasında, kan şekerini dengeleyici özelliği benim için birinci sırada. Hamilelik sırasında yükselen ve bu aralar gene yükseldiğinden şüphe ettiğim kan şekerim yüzünden! Tip 2 diyabeti önleyici özelliği varmış.
Bundan başka, açlık duygusunu bastırırmış. Yağ içermeyen bitkisel protein deposuymuş. Bu sebeple rejim programlarına alınmış. İstenmeyen kollestrolün azaltılmasında etkiliymiş. Hormona dayalı kanser riskini düşürmekteymiş. Karaciğerin çalışmasını kolaylaştıran bir madde içermekteymiş. Yüksek tansiyon ve kansızlığa karşı koruyucu etkisi varmış. Bağırsakların düzenli çalışmasını sağlarmış.
Demir, çinko ve selenyum yönünden de zengin bir bitkiymiş. Antioksidanlar içermekteymiş.
Bitkiye gelince...
Tohumdan üretildiğinde, 6 haftada büyüyüp, 10 - 11.haftada olgunluğa erişirmiş. 75cm ile 125cm arasında uzarmış. Kuraklığa dayanıklı değilmiş.
Güneydoğu Asya kökenliymiş. Buradan Orta Asya'ya, Tibet'e, Ortadoğu'ya ve oradan da Avrupa'ya geldiği belirlenmiş. Buradan da Avrupalılar vasıtasıyla Kuzey Amerika'ya geçmiş. Ayrıca Japonya'da da polenlerine rastlanmış. Türklerin izlediği rotada yayılım gösterdiği halde yaygın olarak bu bitkiyi bilmiyor olmamız da ilginç!
Asitli ve verimliliği düşük topraklarda yetiştirilebilirmiş. Koyu renkli bal için çiçekleri idealmiş.
Yeşil gübre olarak, erozyon kontrol bitkisi olarak, doğal yaşama destek bitkisi(doğal yaşamın yok olup, yeniden canlandırılmasının istenildiği yerlerde) olarak kullanımı da yaygınmış.
Hasat mevsimi kısa iklimlerin, güneşin kısa süreli göründüğü ülkelerin ideal bitkisiymiş.
Dona dayanıklı değilmiş.
Polenlerini ve nektarını kullanan yararlı böcekleri çekmesi açısından, tarım zararlılarına karşı biyolojik kontrol aracı olarak kullanılmaktaymış. Herhangi bir böceğin ona zarar verdiği görülmediği için bu iyi bir özellikmiş.
Ayrıca zararlı otların yayılmasını önlemek amacıyla da kullanılmaktaymış.
Ardından mısır ya da soya fasulyesi ekildiği zaman, onların verimliliklerini arttırırmış.
Karabuğdaydan pek çok yemek de yapılmaktaymış. Noodle olarak kullanımı yaygınmış. Esmer ekmek yapımında unu kullanılmaktaymış. Asya'dan Avrupa'ya pek çok ülkeye özgü yemekleri varmış karabuğdayın, Japon yemeklerinin arasında da görmek mümkünmüş. Farklı ülkelerde, farklı yöntemlerle krep(akıtma) yapımında da kullanılmaktaymış.
Gluten içermemesi, onu çölyaklılar için büyük nimet olsa gerek. Buğdayın alternatifi kullanım alanları olduğu için. Ancak doğrudan, karabuğdayın kendisine alerjisi olanlar olabilirmiş ve bu ölüme kadar gidebilecek ölçüde tehlikeliymiş. O sebeple, alerjinizin olup olmadığını tespit etmeden yememeniz gerek. Ben bilmeden doğrudan tohumunu ağzıma attım ve yedim. Çok şükür alerjim yokmuş, bunu da farkında olmadan öğrendim! Bilseydim daha temkinli olurdum.
Son dönemde glutensiz bira yapımı için karabuğdayın kullanımına başlanmış.
Avrupa'da, Fagorutin ticari adı ile çayı satılmaktaymış.
Kabuğundan yastık doldurulmaktaymış. Isı geçirgenliği sentetikler kadar yüksek olmadığı için tercih edilmekteymiş. Bu tür kullanımı, kaz tüyüne alerjisi olanlar için alternatif olarak tercih edilmekteymiş. Ancak tercih edilirken iyi temizlenmiş ve işlemden geçirilmiş kabuklardan üretilmiş olduğuna dikkat etmek gerekirmiş. Aksi halde astım ve daha başka alerjik rahatsızlıklara sebebiyet verebilirmiş.
Bazı dinlerde tahıl yenmemesi gereken günlerde alternatif yiyecek olarak tüketilmekteymiş.
Gruba gönderilen ve okumak isteyebileceğiniz kaynaklardan birisi burada(teşekkürler Berin hanım), diğeri de burada(teşekkürler İlknur).
Ben bu karabuğdayı sevdim! Ukrayna dışından temin edebilirsem tüketmeye niyetliyim. Sizlerin arasında da benim gibi daha önceden karabuğday ile tanışmamış olanlar varsa haber edeyim istedim. Ayrıca tanıyıp bilenlerinizin de hakkında bilgi vermesini dilerim...
Üçgenler prizmasına benzer tohumunun tadına baktım ilk. Çörekotunu andıran, hoş, değişik bir tadı var. Önceki gün de, greçka yapıp getirdi komşularımızdan birisinin Gürcü yardımcısı Nana. Böylece bulgur pilavına benzer yemeğini de öğrenmiş oldum.
Marketlerde, pek çok yerde varmış artık karabuğday, bizim tanışmamız pek geç olmuş meğerse!
Genelde Ukrayna kaynaklıymış ticari olarak satılanlar. Yiyecek maddelerinde, Ukrayna denince, hem genetiği değiştirilmiş organizmalar konusunda pek çok çalışmayı sürdüren, uygulayan ülke olması açısından, hem de yıllarca önce yaşanan ve tümüyle topraklarından temizlenemeyen nükleer birikim açısından durup düşünür, uzak durmaya çalışırım...
Ama gel gelelim bu yeni tanıştığımız bitkinin faydaları da pek çokmuş. Hem insan vücuduna, hem de tarıma...
İnsan için faydaları arasında, kan şekerini dengeleyici özelliği benim için birinci sırada. Hamilelik sırasında yükselen ve bu aralar gene yükseldiğinden şüphe ettiğim kan şekerim yüzünden! Tip 2 diyabeti önleyici özelliği varmış.
Bundan başka, açlık duygusunu bastırırmış. Yağ içermeyen bitkisel protein deposuymuş. Bu sebeple rejim programlarına alınmış. İstenmeyen kollestrolün azaltılmasında etkiliymiş. Hormona dayalı kanser riskini düşürmekteymiş. Karaciğerin çalışmasını kolaylaştıran bir madde içermekteymiş. Yüksek tansiyon ve kansızlığa karşı koruyucu etkisi varmış. Bağırsakların düzenli çalışmasını sağlarmış.
Demir, çinko ve selenyum yönünden de zengin bir bitkiymiş. Antioksidanlar içermekteymiş.
Bitkiye gelince...
Tohumdan üretildiğinde, 6 haftada büyüyüp, 10 - 11.haftada olgunluğa erişirmiş. 75cm ile 125cm arasında uzarmış. Kuraklığa dayanıklı değilmiş.
Güneydoğu Asya kökenliymiş. Buradan Orta Asya'ya, Tibet'e, Ortadoğu'ya ve oradan da Avrupa'ya geldiği belirlenmiş. Buradan da Avrupalılar vasıtasıyla Kuzey Amerika'ya geçmiş. Ayrıca Japonya'da da polenlerine rastlanmış. Türklerin izlediği rotada yayılım gösterdiği halde yaygın olarak bu bitkiyi bilmiyor olmamız da ilginç!
Asitli ve verimliliği düşük topraklarda yetiştirilebilirmiş. Koyu renkli bal için çiçekleri idealmiş.
Yeşil gübre olarak, erozyon kontrol bitkisi olarak, doğal yaşama destek bitkisi(doğal yaşamın yok olup, yeniden canlandırılmasının istenildiği yerlerde) olarak kullanımı da yaygınmış.
Hasat mevsimi kısa iklimlerin, güneşin kısa süreli göründüğü ülkelerin ideal bitkisiymiş.
Dona dayanıklı değilmiş.
Polenlerini ve nektarını kullanan yararlı böcekleri çekmesi açısından, tarım zararlılarına karşı biyolojik kontrol aracı olarak kullanılmaktaymış. Herhangi bir böceğin ona zarar verdiği görülmediği için bu iyi bir özellikmiş.
Ayrıca zararlı otların yayılmasını önlemek amacıyla da kullanılmaktaymış.
Ardından mısır ya da soya fasulyesi ekildiği zaman, onların verimliliklerini arttırırmış.
Karabuğdaydan pek çok yemek de yapılmaktaymış. Noodle olarak kullanımı yaygınmış. Esmer ekmek yapımında unu kullanılmaktaymış. Asya'dan Avrupa'ya pek çok ülkeye özgü yemekleri varmış karabuğdayın, Japon yemeklerinin arasında da görmek mümkünmüş. Farklı ülkelerde, farklı yöntemlerle krep(akıtma) yapımında da kullanılmaktaymış.
Gluten içermemesi, onu çölyaklılar için büyük nimet olsa gerek. Buğdayın alternatifi kullanım alanları olduğu için. Ancak doğrudan, karabuğdayın kendisine alerjisi olanlar olabilirmiş ve bu ölüme kadar gidebilecek ölçüde tehlikeliymiş. O sebeple, alerjinizin olup olmadığını tespit etmeden yememeniz gerek. Ben bilmeden doğrudan tohumunu ağzıma attım ve yedim. Çok şükür alerjim yokmuş, bunu da farkında olmadan öğrendim! Bilseydim daha temkinli olurdum.
Son dönemde glutensiz bira yapımı için karabuğdayın kullanımına başlanmış.
Avrupa'da, Fagorutin ticari adı ile çayı satılmaktaymış.
Kabuğundan yastık doldurulmaktaymış. Isı geçirgenliği sentetikler kadar yüksek olmadığı için tercih edilmekteymiş. Bu tür kullanımı, kaz tüyüne alerjisi olanlar için alternatif olarak tercih edilmekteymiş. Ancak tercih edilirken iyi temizlenmiş ve işlemden geçirilmiş kabuklardan üretilmiş olduğuna dikkat etmek gerekirmiş. Aksi halde astım ve daha başka alerjik rahatsızlıklara sebebiyet verebilirmiş.
Bazı dinlerde tahıl yenmemesi gereken günlerde alternatif yiyecek olarak tüketilmekteymiş.
Gruba gönderilen ve okumak isteyebileceğiniz kaynaklardan birisi burada(teşekkürler Berin hanım), diğeri de burada(teşekkürler İlknur).
Ben bu karabuğdayı sevdim! Ukrayna dışından temin edebilirsem tüketmeye niyetliyim. Sizlerin arasında da benim gibi daha önceden karabuğday ile tanışmamış olanlar varsa haber edeyim istedim. Ayrıca tanıyıp bilenlerinizin de hakkında bilgi vermesini dilerim...
24 Ağustos 2011
Organikle Beslenen Çocuk
Babamı kanserden kaybedince, sevdiklerimde de teker teker çıkmaya başlayınca, yediğimize içtiğimize dikkat etmeye çalışır olduk. Çalışır olduk diyorum, zira biz ne kadar kaçsak da bilmediğimiz bir çapanoğlu, ticari kılığını değiştirip karşımıza çıkıveriyor. Bâkir kaldığını sandığımız köy ürünlerinin bol ilaçlı çıkmasından, mısır şurubuna, şekere, daha aklımıza gelmedik pek çok şeye kötü cadı değneği değmiş, değiştirilmiş ve haberimiz olmamış bir güzel yemişiz diye sonradan farkına varabiliyoruz. Ama tüm bunların içinde olduğunca, olabildiğince Uğur Böcüğü'nün yemeklerine dikkat etmeye çalışıyoruz. Şekerden, aşırı karbonhidrattan uzak tutup, dengeli beslemeye de...
2 yaşına dek beyaz şeker nedir bilmedi meselâ. Pekmez yedi onun yerine. Çikolata nedir bilmedi, organik kuruyemiş, kayısı, kuru dut, kuru üzüm yedi bol bol onun yerine. Şimdilerdeki gözdesi de hurma! Eşimin amcası döneceğimiz gün seviyor diye böcüğe üzüm getirmiş, yanında da Ramazanlık birkaç tane hurma. Hurmalar bize düşmeden böcük tarafından tüketildi. Baktık sevdi, almaya devam ettik ona.
Ette antibiyotik olmasın dedik, onunkileri küçükbaş hayvan etlerinden seçtik. Tavuğu, yumurtayı organik olanlarından.
Domatesi kış aylarında eve sokmadık, bizi görüp istemesin diye. Yaz gelince de pembe domates, organik domates buldukça yedirdik. Gürsel hanımın organik leziz erik ekşilerinin, dedesinin halis zeytinyağlarının eşliğinde.
Başkalarının verdiği yiyecekleri aile büyüklerine sormadan almamasını tembihlemeye çalıştık. En özendiğimizi, en beğendiğimizi tutuşturduk eline.
Hakkını da verdi şimdiye dek böcük sağolsun. Çikolata istemedi, onun yerine ''anne bana dut kurusu ver'' dedi. Çoğu yerde iyi olanla, kötü olanı ayırt etti. Biz de sevinip ''Yaşasın öğrendi!'' dedik.
Taaaa ki geçtiğimiz haftasonuna kadar! Haftasonu nicedir yapalım dediğimiz bir şeyi yaptık ve Santral İstanbul'da Pınarlarla buluştuk. Bizim böcük ile Can gayet kardeş kardeş oynamaya başladılar. Herkes arkadaşını bulmuş, memnun sohbet eder halde iken birara bizim böcükler arkamızda kaldı. Babalardan rica ettik, biz göremiyoruz bir bakar mısınız diye. Olur cevabını alınca İpek Böceği üzerine kurulu sohbetimize devam ettik. Birara benim gonca koşturarak çocukların yanına gitti. Bir cıyaklama eşliğinde ağlayan bir böcük, suratı asılmış ikinci böcükle bizimkiler çıkageldi. Benimki ühüüüü ühüüü ağlamakta. Can'ın kaşık kadar suratı olmuş bir karış. Hayırdır dedik. Kendileri anlatsın dedi bizimkiler. Böcük anneeeee diye koştu, eller kapkara!
- Ellerimi siler misin?
- Silerim annem hayrola?
- Anne baba bana kızdı!
- Vardır bir sebebi, birşey yapmışsındır yapılmayacak, o da sana kızmıştır. Yaramazlık mı yaptın?
- Evet yaptım!
- Peki ne yaramazlık yaptın?
- Ben mama yedim!
- Baba mama yediğin için sana kızmaz ama...
O sırada sabırla sırasını bekleyen baba patlar.
- Mama ha! Evet mama doğru ama kedi maması yemiş!
Yerimden sıçradım!
- Neeee kedi maması mı?
- Evet kedi maması... Bununla kalsa gene iyi.
- Nasıl yani?
- Üzerine de sigara!
- Yok artık...
- Eller niye siyah sence?
Allahım dünyam başıma yıkıldı. Sen otur, organiklerle besle, gözünden sakın çocuğu, gitsin sokak kedilerinin mamasına ortak olsun, yetmesin, bir de üzerine kül tablasındaki külleri parmağı ile sıyırsın, yalasın!(Babası hala izmarit de yemiş olacağından şüphede bu arada!)
2 yaşına dek beyaz şeker nedir bilmedi meselâ. Pekmez yedi onun yerine. Çikolata nedir bilmedi, organik kuruyemiş, kayısı, kuru dut, kuru üzüm yedi bol bol onun yerine. Şimdilerdeki gözdesi de hurma! Eşimin amcası döneceğimiz gün seviyor diye böcüğe üzüm getirmiş, yanında da Ramazanlık birkaç tane hurma. Hurmalar bize düşmeden böcük tarafından tüketildi. Baktık sevdi, almaya devam ettik ona.
Ette antibiyotik olmasın dedik, onunkileri küçükbaş hayvan etlerinden seçtik. Tavuğu, yumurtayı organik olanlarından.
Domatesi kış aylarında eve sokmadık, bizi görüp istemesin diye. Yaz gelince de pembe domates, organik domates buldukça yedirdik. Gürsel hanımın organik leziz erik ekşilerinin, dedesinin halis zeytinyağlarının eşliğinde.
Başkalarının verdiği yiyecekleri aile büyüklerine sormadan almamasını tembihlemeye çalıştık. En özendiğimizi, en beğendiğimizi tutuşturduk eline.
Hakkını da verdi şimdiye dek böcük sağolsun. Çikolata istemedi, onun yerine ''anne bana dut kurusu ver'' dedi. Çoğu yerde iyi olanla, kötü olanı ayırt etti. Biz de sevinip ''Yaşasın öğrendi!'' dedik.
Taaaa ki geçtiğimiz haftasonuna kadar! Haftasonu nicedir yapalım dediğimiz bir şeyi yaptık ve Santral İstanbul'da Pınarlarla buluştuk. Bizim böcük ile Can gayet kardeş kardeş oynamaya başladılar. Herkes arkadaşını bulmuş, memnun sohbet eder halde iken birara bizim böcükler arkamızda kaldı. Babalardan rica ettik, biz göremiyoruz bir bakar mısınız diye. Olur cevabını alınca İpek Böceği üzerine kurulu sohbetimize devam ettik. Birara benim gonca koşturarak çocukların yanına gitti. Bir cıyaklama eşliğinde ağlayan bir böcük, suratı asılmış ikinci böcükle bizimkiler çıkageldi. Benimki ühüüüü ühüüü ağlamakta. Can'ın kaşık kadar suratı olmuş bir karış. Hayırdır dedik. Kendileri anlatsın dedi bizimkiler. Böcük anneeeee diye koştu, eller kapkara!
- Ellerimi siler misin?
- Silerim annem hayrola?
- Anne baba bana kızdı!
- Vardır bir sebebi, birşey yapmışsındır yapılmayacak, o da sana kızmıştır. Yaramazlık mı yaptın?
- Evet yaptım!
- Peki ne yaramazlık yaptın?
- Ben mama yedim!
- Baba mama yediğin için sana kızmaz ama...
O sırada sabırla sırasını bekleyen baba patlar.
- Mama ha! Evet mama doğru ama kedi maması yemiş!
Yerimden sıçradım!
- Neeee kedi maması mı?
- Evet kedi maması... Bununla kalsa gene iyi.
- Nasıl yani?
- Üzerine de sigara!
- Yok artık...
- Eller niye siyah sence?
Allahım dünyam başıma yıkıldı. Sen otur, organiklerle besle, gözünden sakın çocuğu, gitsin sokak kedilerinin mamasına ortak olsun, yetmesin, bir de üzerine kül tablasındaki külleri parmağı ile sıyırsın, yalasın!(Babası hala izmarit de yemiş olacağından şüphede bu arada!)
Sorduk ''Nasıldı?'' diye, iki böcük de söz birliği etmişçesine ayrı ayrı, şimdiden bozacı ve şıracı olmuş bir halde ''Çok lezzetliydi!'' buyurdular!
Olmuş olan! Hâlâ yaşıyoruz çok şükür ikimiz de!(Ben kalpten gitmedim, o da zehirlenmedi ya da gözle görülür bir hasar olmadı)
Haftasonundan beri saçlarım diken diken geziyorum ama, var mıdır bu saçlar nasıl inecek bilen?
Haftasonundan beri saçlarım diken diken geziyorum ama, var mıdır bu saçlar nasıl inecek bilen?
Labels:
Çocuklar İçin,
Hayat,
Sağlık
11 Mayıs 2011
Şekerli Vanilin
İngiltere'de yaşamaya başladığım ilk yıllarda tahin, bulgur, hatta Türk usulü yoğurt bile bulamazken üzerinde şekerli vanilin yazan paketçikleri bulmak müthiş bir hayaldi. Hayalden öte bir lükstü. Her Türkiye ziyareti sırasında kutu kutu onlardan yanımıza alıp taşırdık.
İngiliz televizyon kanallarında, bol miktarda halkı yemek yapmaya teşvik eden programlar vardı. Onları seyrederken bir formül keşfettim. Genelde bu programlarda vanilya ya da vanilya özütü yerine vanilya çubuğu kullanılıyordu. Mesela muhallebi yapacaksınız diyelim, süte vanilya çubuğunu ortadan ikiye ayırıp, içindeki tanecikleri sıyırarak, onlarla birlikte atıyorsunuz, katılaşma başlamadan da çubuğu çıkartıyorsunuz, böylece koku muhallebinize geçmiş oluyor. Dondurmalar, tatlılar, pek çok şeyi bu usulle yapıyorlardı.
Sonra gittiğim marketlerden birinde bizim usul ama minik paketlerde olmayan şekerli vaniline rastladım. İçinde tanecikleri görünce, üzerinde yazdığı gibi gerçek olduklarına da inandım ve onu kullanmaya başladım. O aldığım kutucuğun da bittiği bir gün minik, pratik buluşum gerçekleşti... Ben neden vanilya çubuğundan bunu kendim yapmıyorum sorusunu sordum kendime. Cevap çok basitti. Otur yap!
Gittim bir vanilya çubuğu aldım. Ortadan ikiye kestim. Robotun içine toz şekeri attım, güzelce bir çektim.(bu biraz iri oluyor tam pudra şekeri kıvamı istiyorsanız kahve makinesinde çekmenizi öneririm) Kocaman, vanilya çubuğunun boyunda uzuncana bir kavanoz buldum, içine ortadan ikiye kesik, tanecikleri sıyrılmış çubuğu koydum. Biraz çekilmiş şekerimden ekledim. Sıyrılan tanecikleri de içine atıp kapağı kapatıp çalkaladım. Böyle böyle azar azar ilave edip çalkalayarak ağzına kadar kavanozu doldurup 1 hafta kadar beklettikten sonra kullanmaya başladım. Artık hep evimde kendi yapımım, sentetik mi, zararlı mı, o mu, bu mu düşüncelerinden uzak, sağlıklı olduğuna inandığım, bir kavanoz vanilyalı şekerim ya da ticari adıyla şekerli vanilinim var. Üstelik paket paket aldıklarımdan kat kat ucuza mal oluyor. İçim rahat, kesem rahat! Tavsiye ederim.
O pasta, çöreklerde kullandığınız sıvı vanilya özütleri ile ilgili olarak da buraya, buraya , buraya ve hatta buraya bakmanızı tavsiye ederim. Alkol sevmeyenler, hamileler, bebeğini emzirenler, vanilyada bile alkol olacağı aklınıza gelir miydi?
Aaa bu arada yazının ilham kaynağı Pınar. O kadar anlatmama rağmen gene de hazır olanı önermişsin ya Pınar, bu yazı yazılmalı dedim!
Güncelleme: Benim yaptığım şekilde vanilyalı şeker yapanlar arasında Papatya da varmış. Münevver hanım sağolsun bağlantıyı iletti(teşekkürler) Buradan bakabilirsiniz.
Bu yöntemle baharatlı şeker de yapabileceğimi öğrendim. Onunla ilgili yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Mutlaka denemem lâzım!
İngiliz televizyon kanallarında, bol miktarda halkı yemek yapmaya teşvik eden programlar vardı. Onları seyrederken bir formül keşfettim. Genelde bu programlarda vanilya ya da vanilya özütü yerine vanilya çubuğu kullanılıyordu. Mesela muhallebi yapacaksınız diyelim, süte vanilya çubuğunu ortadan ikiye ayırıp, içindeki tanecikleri sıyırarak, onlarla birlikte atıyorsunuz, katılaşma başlamadan da çubuğu çıkartıyorsunuz, böylece koku muhallebinize geçmiş oluyor. Dondurmalar, tatlılar, pek çok şeyi bu usulle yapıyorlardı.
Sonra gittiğim marketlerden birinde bizim usul ama minik paketlerde olmayan şekerli vaniline rastladım. İçinde tanecikleri görünce, üzerinde yazdığı gibi gerçek olduklarına da inandım ve onu kullanmaya başladım. O aldığım kutucuğun da bittiği bir gün minik, pratik buluşum gerçekleşti... Ben neden vanilya çubuğundan bunu kendim yapmıyorum sorusunu sordum kendime. Cevap çok basitti. Otur yap!
Gittim bir vanilya çubuğu aldım. Ortadan ikiye kestim. Robotun içine toz şekeri attım, güzelce bir çektim.(bu biraz iri oluyor tam pudra şekeri kıvamı istiyorsanız kahve makinesinde çekmenizi öneririm) Kocaman, vanilya çubuğunun boyunda uzuncana bir kavanoz buldum, içine ortadan ikiye kesik, tanecikleri sıyrılmış çubuğu koydum. Biraz çekilmiş şekerimden ekledim. Sıyrılan tanecikleri de içine atıp kapağı kapatıp çalkaladım. Böyle böyle azar azar ilave edip çalkalayarak ağzına kadar kavanozu doldurup 1 hafta kadar beklettikten sonra kullanmaya başladım. Artık hep evimde kendi yapımım, sentetik mi, zararlı mı, o mu, bu mu düşüncelerinden uzak, sağlıklı olduğuna inandığım, bir kavanoz vanilyalı şekerim ya da ticari adıyla şekerli vanilinim var. Üstelik paket paket aldıklarımdan kat kat ucuza mal oluyor. İçim rahat, kesem rahat! Tavsiye ederim.
O pasta, çöreklerde kullandığınız sıvı vanilya özütleri ile ilgili olarak da buraya, buraya , buraya ve hatta buraya bakmanızı tavsiye ederim. Alkol sevmeyenler, hamileler, bebeğini emzirenler, vanilyada bile alkol olacağı aklınıza gelir miydi?
Aaa bu arada yazının ilham kaynağı Pınar. O kadar anlatmama rağmen gene de hazır olanı önermişsin ya Pınar, bu yazı yazılmalı dedim!
Güncelleme: Benim yaptığım şekilde vanilyalı şeker yapanlar arasında Papatya da varmış. Münevver hanım sağolsun bağlantıyı iletti(teşekkürler) Buradan bakabilirsiniz.
Bu yöntemle baharatlı şeker de yapabileceğimi öğrendim. Onunla ilgili yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Mutlaka denemem lâzım!
Labels:
Blog Dostları,
Sağlık,
Yemek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)