İngiltere Özel Günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere Özel Günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2012

Sevenlerin Gözü Kör Olur, Görmez Sevdiğinden Gayrısını...

(Bleeding Hearts - Dicentra - Kanayan Kalpler Çiçeği)

Toplum var, toplum var, her birinde de ayrı ayrı fark var. Birinin elbisesini alıp, diğerine giydirmeye kalktığınızda size bazen büyük gelir, bazen dar. En güzeli kendi elbisenizi giymektir. Ah ama süslemek istersiniz, o zaman kendinize yakışan için farklı toplumlardan beğendiğinizi katarsınız ama size uyanından. Yoksa taktığınız küpe kulağınızı acıtır, ayakkabı vurur, erkekler için kravatta ya da papyonda olur bir şekilde eliniz, belli eder bir güzel yakışmadığını...

Toplumlarda piyasayı hareketlendirmek, işgücünde istihdamı arttırmak için ara ara birşeyler halka alışkanlık edilmeye çalışılır. Belli günlerde satışlar artar çünkü. İhtiyaç olsun ya da olmasın... İngiltere'de yaşarken, Christmas ile açılırdı alış-veriş zamanı insanların. Gerekli, gereksiz, sadece alınmış olması için alınan bir sürü hediye dolaşırdı çam ağaçlarının altında. Sonrasında ağaçlar ayrı çöp olurdu, alınanlar ayrı. Torba torba hayır derneklerinin dükkanlarının önüne bırakılırlardı. Yapılan ziyanı saymayacağım artık biliyorsunuzdur. Ama gene de albenisine kaptırıyorsunuzdur kendinizi. Yiyecekler ayrı, hediyelikler ayrı...

Ama bir de şöyle bir yönü var bu durumun, o insanlar, çoğu zaman yılda bir kez biraraya gelir. Çoğu tek çocuklar bile annesini, babasını yılda bir kere görür. Onda bile kaçacak bahane arayan çoktur. Çünkü toplum bireysellik üzerine kurulmuştur. Ben merkezlidir. Yaşlılara hürmet olsa bile, bizdeki gibi korumak, gözetmek, baştacı etmek yoktur(bizde de bu durum zıvandan çıkmış halde ya neyse, gene özenti diyelim). Huzurevlerinde ''o günün'' gelmesini bekler yaşlılar ya da eli ayağı tutmaya yetenler kendi evlerinde. Hayırlı olanları yok mudur, elbet vardır. Ama genelde gördüğüm diğer kesimin daha çok olduğundan yanadır.

Sonra sıra Sevgililer Günü'ne gelir. Heryer kırmızıya boyanır. Kalplerden insana fenalık gelir.

İngilizlere özel Pancake Day vardır. O gün için tava satışları tavan yapar. Hazır yapılmış pancakeler, pancake karışımları marketteki raflara birer birer dizilir...

Anneler Günü gelir çatar Mart ayında. Bu gün, neden Mart ayında İngiltere'de bilmiyorum...

Sonra Easter vardır. Yumurtalar, tavşanlar, sepetler, o güne özel yiyecekler...

Yaz dönemi biraz boş geçer ama yaz indirimi olduğu için zaten yığınla dış ülkelerden gelenler vardır, sırf alış-veriş için... Kazanır gene ticaret yapanlar.

Sonra Harvest Fest vardır. Hasat Bayramı. Onda daha çok evde atıl durumda kalan yiyecekler fakirlere bağışlanır.

Elma günü gelip çattığında, elmayla yapılacak olan yiyecekler için mutfak malzemeleri raflardaki yerini alır.

Bol tantanalı ve kabaklı Cadılar Bayramı... Bol bol çikolata, şekerleme, kıyafet, aksesuar...


Guy Fawkes Day... Bol bol havai fişek ve odun... Yanında film piyasasını ihya eden DVD, CD ler...

Ve gene Christmas... Çevrim böyle devinir gider...

Farkında iseniz her bir üreticiye hak geçmemiştir. Hepsi düşünülmüştür. Kiminde çiçek üretenler ihya olur, kiminde yiyecek, kiminde tekstil, cam, daha pek çok aklıma gelmeyen sanayi, kol mutlu edilir. Bu saydıklarım da ana başlıklar. Arada minik minik kutlanan başka şeyler de olur elbet.

Hani şu bizim çocukluğumuzda Bayramlarda, Yılbaşılarda postane önünde görmeye alışık olduğumuz kart satanlar vardır ya, naylondan kendi imalatları çadırın altında donan satıcılar... Şimdi tarih olan hani... Onların yerine bol pırıltılı kocaman dükkanlar vardır. Gittiğinizde de her bir farklı amaç için kart. Hasta mı oldunuz? Birileri size geçmiş olsun kartı gönderir. Yeni eve mi taşındınız? Hemen güle güle oturun kartları gelir. Bebeğiniz mi doğdu, ev karttan geçilmez. Hani hapşursanız, size çok yaşa diyecek bir kart bulursunuz, o derecede...

Alan mutlu, satan mutlu, tüm bunlardan bana ne değil mi?

Ama bu yazı öyle dememiş ne yazık ki! Kabaca, Aptal Aşk Tanrısı Olmayın, Sevgi Sorumluluğunuzu Gösterin diyor.

İçinde neler mi yazıyor? Gene kabaca, dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım. İngilizce bilenlerin doğrudan yazıyı da okuması daha iyi...

Amerikalılar Sevgililer Günü hediyeleri için, senede 17.6 bilyon dolar harcıyorlarmış. Bunun 4.1'i mücevher için, 1.8'i çiçek için, 1.5'i de şekerlemeler içinmiş. Yazan kişi, özellikle bu başlıklara ağırlık vermiş.

Yazıda çikolata, tadını sevenler için tatlı bir rüyadır ama onu üretmek için çalışan işçiler için kabus olabiliyor diyor. Dünyadaki en büyük kakao üreticisi Gana ve Fildişi Sahili imiş. 2010 yılında hazırlanan BBC'nin Panorama programına göre, kakao toplanırken genelde çocuk işçiler, hatta köle işçiler çalıştırılıyorlarmış!

Amerika'da satılan çiçeklerin büyük çoğunluğu Kolombiya'dan geliyormuş. Bu ülke kesilmiş çiçek pazarıyla ünlü olduğu kadar, gene çocuk işçi ve zorla çalıştırılan işçileri ile ünlüymüş. Yazıda kaynak olarak burası gösterilmiş.Ayrıca çiçeklerin canlı, bozulmadan durmaları için, üzerlerine sıkılan toksik kimyasal ilaçlardan sözediyor. Bunlar da özellikle kadın ve çocuk çalışanlara akciğer ve sinir hastalıkları olarak geri dönüyormuş.(Nihai tüketiciye ne olarak dönüyor acaba?)

Mücevher konusunu artık bilmeyenimiz yoktur herhalde. Çocuk işçiler, zorlanarak çalıştırılan işçiler, sağlıksız çalışma koşulları bu yazıda uzun uzadıya ve açıkça anlatılmış. Altın madenlerinin doğaya verdiği zarar inanılmaz düzeyde! Civa, siyanür ve geriye kalan toksik atıklar çok fazla boyutta. Bu konuda New York Tımes'a ait uzunca bir yazı burada. Kendi ülkemizde olanları anlatan yazılardan örnekler de burada ve burada. Madencilerin elleri de en son, Türkiye'nin akciğeri, dünyadaki nadide yerlerden biri olan Kazdağları ve Gökçeada'da ne yazık ki, dur demek de sizin, bizim ellerimizde.

Yukarıda bahsettiğim yazıda diyor ki, tüm bu duyduklarınızdan dolayı bu günü kutlamamak yerine, daha başka çözümler bulun. (''Neticede bu ve benzer günler bir pazar ve bu işten hakkıyla para kazananlar da var - anlatılmaya çalışılan...'')

Sevdiklerinize ellerinizle yiyecekler hazırlayın. Kendi kartlarınızı kendiniz yapın. Keçeden not defterlerinin üzerine kalpler yapıştırın.(Ellerinizi çalıştırın işte fırsat size...) Bahsedilen çiçekler yerine adil koşullarda üretilmiş olan Fair Trade Çiçekleri tercih edin. (Hımmm bizde böyle bir karşılığı var mı acaba? Çiçeklerinin nereden geldiğini bildiğimiz çiçekçilerden almak belki de!)

Kirletilmemiş Altın diye bir kampanya varmış Amerika'da. Ona üye kuruluşlardan alış-veriş edebilirsiniz diyor. Bunun yanında bu konuda farkındalık yaratmaya çağırıyor yazıyı yazan kişi. Minicik bir pırlantanın kanlı ellerden size gelmemesi için. O pırlanta için hayatların bitirilmemesi için.

Çikolata için de Global Exchange'in kampanyasına dikkat çekiyor. Türkiye için sanırım Fair Trade etiketi taşıyanlar en iyisi olacak bu konuda. Hem sadece bu gün için değil, yaşam şeklimiz olmalı.

Zira gerçek aşk, dünyayı çöplük yapmamak, çocukları zorluklar ve zehirler içinde çalıştırmamaktır. Bu sevgililer gününde sadece sevdiğinize değil, dünyaya ve dünya insanına da sevginizi gösterin diyerek bitirmişler yazıyı...

Aynı dileklere katılmamak mümkün mü?

Tüm sevdiklerinizin yanınızda olması dileği ile...

04 Ocak 2012

2012'nin İlk Günleri

2012'nin ilk gününe, odamın penceresini açıp, kocaman 45 senelik çam ağacını selamlayarak başladım. Öyle ki, yanyana bir fotoğrafımız var, o da bebek, ben de bebek... Üzerinden seneler akıp geçmiş, ben onun yanında minicik kalmışım, o ulu çam ağacı olmuş, bana hep bilgeliğini sunmuş. Üzerinde çeşit çeşit kuşun barındığı, sabahları bana şarkılar söylerek uyandırdığı, hayatımın neş'esi olduğu çam ağacım. Çocukken pürçeklerinden kolyeler, taçlar yaptığımız çam ağacım. Gene çocukken, hastalık bulaşması nedir bilmeden, kedilerin dışkılarından geçecek hastalıklardan korkmadan altında yuvarlandığımız, piknikler yaptığımız, toprak köfteleri, çimen kırpıklarıyla süslediğimiz çam ağacım. İyi ki varsın ve bir seneyi daha seninle birlikte devirdik ne güzel dedim. Onun kokusunu ciğerlerime çektim.

Sonradan farkettim arkasındaki 5 ayrı kocaman vinci! TOKİ canavarının katlettiği boş araziyi, üzerine kondurduğu 4 ayrı siteyi düşündüm. O sitenin getireceği kalabalığı, kirliliği düşündüm. Yetmedi, bizim arazimizi, evlerimizi çıkaracakları kanunla nasıl elimizden alacaklarını düşündüm. Kendini bilmez, sonradan siteye sakin olan beyinsiz insan kalabalığını düşündüm. Yeşile, doğala, doğaya bakımsız diyen, çim yapacağız ortalığı diye metreküplerce su harcayıp da başaramayan, doğayı kirleten, evlerini beğenmeyip yıkıp döken, parayla satın alınanı tasarım zanneden, evlerin sağlamlığı ile oynayan, yetmeyip rant elde edeceğiz 300 milyarlık(ben hala eski para birimindeyim) evleri verip 1,5 tirilyon yapacağız diye göbek atan şaşkın, sonradan görme insanları düşündüm...Kahroldum...

Hasbel kader, şehir suyu ağır metallidir, filitreler bunu arıtamaz diye abonesi olduğumuz, damacanası BPA'lı su şirketimiz kapımızı çaldı, ona koştum. (Bu arada kızım için 3L'lik cam şişede su aldığımızı hatırlatayım) Bize Yeni Yıl hediyesi getirmişler. Bir kalem, yanında da nasıl bir kalem olduğunu açıklayan kocaman geri dönüşümlü bir kağıt. Kalemin gövdesi de geri dönüşümlü kağıttan. Açıklamada diyorlar ki, sularımızın çıktığı alanda bol miktarda bulunan bir tür çam ağacının tohumları var kaleminizin içinde. Onunla hem yazı yazabilir, hem de geleceğe imzanızı, bir ağaç fidanı ile atabilirsiniz. Ah bir nebze de olsa, umut var dedim sevindim!

Uğur böcüğümle, hazırladığımız kartları ve göndereceğimiz hediye paketlerini yerlerine ulaştırması için postaneye gittik. Dönüşte burada ve burada anlattığım ilk Permablitz bahçemize uğradık. Orada tutan yasemin fidesini görünce sevindim. Hayata bir fide daha kattık diye. Sonra bu güzelliklerin üzerinde buldozerlerin dolaşacağını düşününce üzüldüm.

İlk Permablitz bahçemizde çilek fidelerimizden birisinin etrafını otlar bürümüştü. Ev sahipleri kışın bir başka yerde oturunca, onlarla ilgilenenler kalmamıştı. Ama gene de tüm gayreti ile hayata tutunmuştu çilek fidesi. Bunu görünce sevindim ve hayata tutunmalıyım onun gibi dedim.

İkinci çilek fidesinin etrafını çam pürçekleri sarmış ve ona bir nevi malç (üzerine tıkladığınızda bir pdf dosyasına götürür sizi, malçı anlatan yalnız bilgisayarınızda Adobe Reader yüklü olmalıdır) yapmıştı. Her ne kadar çam pürçeklerinin ve çam ağacının toprağı asidik yaptığı söylense de, çilek fidesi halinden gayet memnun görünüyordu. Sevindim. En zorlu şartlar, ona uyumu gerektirir, bana ders olsun dedim. Çam pürçeklerinin arasında erguvan tohumuna benzer tohumlar görüp, belki çimlenir dedim, sevindim...

Yakından çok fazla tanımadığım bir tür kozalak gördüm. Burcu'nun hediyesi, Uğur Böcüğüme imzalı, Ağaçlar kitabımız aklıma geldi, eve dönünce bu kozalağa oradan bakmalıyım dedim. Sonra Burcu, ağaçlara sarılmamızı öğütlemişti, yakınımdaki cılız defne ağacına sarıldım kulaklarını çınlattım. Gene Burcu'nun Abbas Ağa Parkı yazı dizisini hatırladım. Sevindim. Yüzüme güzel bir gülücük oturdu. Daha çok sevindim.

Yeniden otlarının temizlenip malçlanması gereken bahçenin halini gördüm, söz verildiği halde ev sahibi tarafından yapılamayan. Üzüldüm...

Hala bu hava şartlarında yaşamaya çalışan domates fidelerini ve üzerindeki yeşil domatesleri görüp sevindim...

Sonra bahçeden çıktık. Yürümeye başladık ve Uğur Böcüğüm, anne bak bu nedir diye sorduğunda yerde boş duran arı kovanı parçasını farkettim. Önce boş olduğuna ve yere düştüğüne üzüldüm ama bir süre de olsa burada arıların(muhtemelen yaban arısı) yaşamış olduklarını düşününce, Böcüğümonları buldu deyip, sevindim!

Yürümeye devam ettik. Yerde kesilmiş bir ağaç kütüğü gördük. Daha önce kocaman bu ulu ağaçların arasında babaannemin bana salıncak kurduğunu, arkadaşlarımla sıra ile bindiğimizi, çok güzel günler geçirdiğimizi hatırladım. Ağacın kesildiğine üzüldüm. Ama ortasında yeşeren otları görünce onlara ev sahipliği ettiğine sevindim.

Daha çok yeni, birkaç gün önce gene ulu akasya ağaçlarından birisi vardı tam burada. Çocukken çiçeklerini toplayarak, balını yediğimiz. Bu sene çiçek açtıklarında kokusunu kızımla içimize çektiğimiz... Buduyoruz diyerek, Belediyemiz kesmiş bu ağaçları. Ağaçlık alanlara ev yapılamazmış kanunen. Bu da aklıma gelince, Belediye'nin kötü niyeti mi var diye de düşününce, iki kat üzüldüm...

Birkaç adım atınca, anne bu kiraz mı? Yenir mi? dedi bizim küçük hanım. Hâlâ aklı kiraz ve çilekte. Bir türlü kışın bu meyvelerin yenemeyeceğini, mevsimi olmadığını algılayamadı. Hayır anneciğim, bu başka bir ağaç, bu meyveler de insanlar için değil kuşlar için, iyice bakalım kuş var mı üzerinde deyip, fotoğrafını çekerken, makine odaklanmak için kırmızı bir ışık saçtı ortama ve pırrr diye bir kuş uçtu. Onun bir Kızılgerdan olduğunu görünce, daha önce de Türkiye'de bir kızılgerdan ile karşılaşmamış olunca, çok ama çok sevindim!


Eve yaklaşmışken, apartmana birkaç adım kala bu pisiciği görüp ''Hayaba Kediiii!'' diyen kızımın sesiyle yeniden doğmuş gibi sevindim ve hayat yaşamaya değer, onu güzel yapan içindekiler dedim. Bir kez daha yaşadıklarıma, nefes aldığıma, kızımın varlığına sevindim.

Bu sene dilerim hep sevineceğimiz şeyler, üzüleceklerimizden çok olur. Hayat yaşanmaya değer olduğunu bize güzellikleri ile hissettirir.

Sevgiyle...

09 Ağustos 2011

Upuscuk Böceği ABC

Herşey, bir gece babaannemizin bahçesinde, Yusufçuk böceği görmemizle başladı. Evin küçümeni baştan korktu. Ben de korkulacak birşey yok, zararlı değil, bak ne kadar güzel, Yusufçuk Böceği o demiş bulundum. Sonrasında hakkında sorular başladı.

Neden adı upusçuk böceii?
Onun annesi var mıııı?
Babası var mıııı?
Kuzenleri var mııııı?
Eeerde yaşıyo upusçuk böceii?
Niçin buraya gelmiş?
Uçarken canı yanıyor mu?
Eden uçuyo?
...

Akla hayale gelmeyecek bir sürü soru. Bütün geceyi upusçuk böceğine ayırdık böylece. Keşke böcekler ansiklopedisi olsaymış yanımızda. Bu kadar detaydan sonra, biz de bir kitap yazar, hatta hikaye kitabı bile çıkartırdık aradan...

Konuyu kapandı zannediyorduk, hata etmişiz!

Sonraki gece, babasının omzunda iki yana sallanarak uyumak istedi bizim upusçuk böceği sever uğur böceği. Babasına sorular sormaya başladı. Babası da bu durumda, uykuya rahat geçsin, susup uyuyakalsın diye, upusçuk böceği masalına başladı. Birkaç cümleden sonra:

- Baba, upusçuk böceğinin adı ne?
- Evet işte söylüyorsun ya, yusufçuk böceği.
- Haaa tamam oldu Upusçuk Böceği ABC(bizim soyadımız diyelim) o! Annesi de vaaaar, babası da vaaar.

Dayanamadım, gülmeye başladım. Bir yusufçuk böceğini nufusumuza geçirmediğimiz kalmıştı. Çok şükür o da oldu, 80 yıl düşünsem aklıma gelmezdi deyivermişim!

- Ama anne Upusçuk Böceği ABC oooo!
- Tamam annem, kim sana hayır diyebilir ki?
Sonrasında da hiç eksik olmadı yusufçuklar yanımızdan. Nereye gitsek, sanki bizim böcük görsün diye anlaşmışız gibi karşımıza çıkıp durdular. Sizi çok sevdik yusufçuklar...
Bu aralar bizi kırıp geçiren evin böcüğünden başka seçmeleri de burada kaydı bulunsun unutmayalım diye not edeyim:

- Anne ben bu gece anneanne ile uyudum!
- Evet böceğim, bundan sonra hep anneanne ile uyuyacaksın. Sana yeni yatak alacağız yanyana olacaksınız.
- Anne, eni ataaam e renk olacak?
- Kahverengi.
- Kahverengi e renk?
- Bak bu dolabın rengi gibi.
- Kahve engi ayıcık engi mi?
- Evet annem, kahverengi ayıcığın rengi!

****

Arabaya oturmak istemeyen böcüğü oyalamak gerekmektedir. Cam tavanın örtüsü açılır ve yıldızlaaaar neredesiniz der anne... Böcük bu oyunu çok sever.

- Ildızlaaar eeeerdesiniz? Ildızlar eeeerdesiniz?

Bu önce bir şarkıya dönüşür, ardından da her gece arabaya binişte zorunluluğa. Yetmez, her gece balkonda ıldızlar aranır. Yetmez her gece sokağa çıkışta ıldızlar aranır.

Önemli olan da onları görünce yaşanan sevinçtir. Dünyadaki hiçbir duyguya değişilmeyen, saf, güzel, en güzel...

****

- Anne ayaaam acıyo!
- Ne oldu ayağına böceğim?
- Sinekler ısırmış.
- Hiii kıyamam hain sinekler kızımın ayağını mı ısırmışlar?
- Evet anneeee, bu ayağı sivri sinek ısırmış, öbür ayağı da hain sinek ısırmış!
- Hain sinek???
- Evet anneeee, bu ayağı sivri sinek, öbürünü de hain sinek ısırmış!
- Anladım anneciğim.(İç ses, bir daha çocuğa sinek çeşitlerini doğru söyle annesi! Hain sinek diye geçiştirme!)

****

- Anne tap okuyalım mı?
- Okuyalım anneciğim. Hangisini istersin?
- Bu tap, bu tap ve de bunuuuu...
- Peki, önce hangisinden başlayalım?
- Değnek Adam.
- Peki anneciğim...(kitap okunmaya başlanır ama böcük diğerlerine bakmaktadır)
- Böcüğüm, sen dinlemiyorsun galiba, ben en iyisi bu kitabı okumayayım.
- Oku anne...
(Gene aynı sahne, anne okurken, böcük diğer kitaba bakmaktadır, bu sefer anne kitabı elinden bırakır)
- Anne sen niye sustun?
- E dinlemiyorsun ki beni. Başka kitaplara bakıyorsun. Ben de boşuna yorulmayayım dedim.
- Yok yok oku sen anne, ben en iyisi bu kitaba sonra bakayım!

Bu hayat seninle çok güzel Uğur Böceği...

22 Ekim 2010

Pembe Gün

3 yıl kadar önce, Londra'da çalışıyorken, topluca herkese gönderilen bir e-posta geldi şirketin merkezinden. Yarın herkes pembe giyecek! Üzerinde mutlaka pembe birşey bulunacak. Hanımlar da, beyler de! Pembe hırkamı giyip gittim. Bu e-postayı da yapılanı da hiç yadırgamadım, hatta pembeler içindeki yaşlı, saçsız, komik bir halde ortalıklarda dolanan muhasebe müdürümüzün halini de hiç yadırgamadım. Eşimin iş yerinden alışıktım!

Belli bir günün önemi vurgulanmak isteniyorsa, bir hayır derneğine yardım toplanıyorsa, mutlaka belirgin birşey yapılır çünkü. Eşimin iş arkadaşlarını palyaço ve akla hayale gelmedik kıyafetlerle görmüşlüğüm, bol bol gülmüşlüğüm(amaç dikkat çekip akılda kalmak zaten, kaç yıldır hatırlıyorum işte) duymuşluğum vardır, Red Nose Day'de. Ülke sokaklarında, metrolarda, otobüslerde, trenlerde değişik tipler görmeye hazırlıklı olun ve şaşırmayın böyle günlerde.

Gelelim ''Pembe'' rengin önemine. Bu ay, bütün dünyada Meme Kanseri Hakkında Bilgilendirme yapılıyor. Hani özel gün ve haftalar kapsamında ama bu sefer bütün bir ay boyunca... Konu hakkında toplantılar, görsel, yazılı hertürlü bilgi, bilinçlendirme toplantıları, savaşacak her türlü malzeme insanlığa sunuluyor.

Az önce gene böyle bir e-posta geldi mesela ve korunma önlemlerini içeriyordu. Ben de pembeleri giydim ve yazmaya başladım! Ciddiyim, üzerimde pembe bir kıyafet var...

Öncelikle MRC Laboratuvarı Cancer Cell Unit'e (her iki başlıkta ayrı ayrı bağlantılar vardır söyleyeyim) ziyaretim sırasında öğrendiklerimi hatırlatayım, daha önceden yazmıştım.

Şimdi yazacaklarım ise, EWG(Environmental Working Group)'dan Diyorlar ki;

Çocuklar daha doğmadan 300 ayrı endüstriyel kimyasala maruz kalıyorlar. Alınan kordon kanı numunelerinde tek tek bulunmuş bunlar. (Ülkemizde düzgün istatistikler yok ne yazık ki ve istatistik bölümü mezunları neden bu konu üzerinde çalışmazlar bilmem. Zira en büyük açığımız bence. O yüzden Amerika İstatistikleri üzerinden konuşacağız ne yazık ki) Her 10 Amerika'lıdan birisi ömrü boyunca mutlaka kansere yakalanacakmış ve bunlardan 2'si de ölecekmiş. Hayat tarzımız ise bu rakamları etkileyebilirmiş. Sigarayı bırakmak, içkiyi azaltmak, kilo vermek, spor/egzersiz yapmak, doğru beslenmek bahsedilen değişikliklerin başında gelmekteymiş. Diğerlerini de numara ile sıralarsak:

1 - Amerika için musluk suyunu filtreleyin diyorlar ama ne yazık ki, bu Türkiye için geçerli değil. Biz zaten hiç içemiyoruz! Kullanırken de dikkat etmek zorundayız. Biz bu konuda şunu yapabiliriz, BPA içeren polikarbonat damacanalara savaş açabiliriz! Birinci derecede karsinojen ve özellikle küçük çocuklarda meme kanserini, cinsiyet değişimini tetikleyen bir kimyasal. Bu konuda, daha önce de bebeklerini biberonla besleyen anneleri uyarmıştım. Yazılar burada ve burada Sizler de konuyu detaylı araştırıp, kendi kararınızı vermekte özgürsünüz, hatırlatmaya bile gerek yok sanırım.

2 - EWG Amerika için oturulan banklar ve kullanılan kimyasallar konusunda uyarmış. Bizdekilerin durumunu bilmiyoruz bile!

3 - Perfluorochemicals kullanımına son verin denilmiş. Bunlar nedir diye bakarsak, hayatımızda bizimle içiçe, her yerde yanımızda olan belli markalar aynı zamanda. Teflon, Scotchgard, Stainmaster, Gore-tex. Leke tutmayan koltuklarımız, halılarımız, ayakkabılarımız, yapışmayan tavalarımız, yapışmayan tavalarla birlikte satılan onları çizmeyen kaşıklar, kepçeler vb, ıslanmayan yağmurluklarımız, yağ geçirmeyen hazır gıda paketleri, hani şu aldığınız kızarmış patatesin yağ geçirmeyen kağıdı ya da mikrodalgada yaptığınız patlamış mısırın paketi mesela, hatta kullandığınız makyaj malzemeleri... Hem üretimleri sırasında suyu kirletmekle suçlanıyorlar, hem de kullanımları sırasında hata yaparsak, faturasını sağlığımıza ödetmekle. Dikkat edin içinde PTFE ya da perfluoro ibaresi bulunmasın der EWG.

4 - Güneşte gerektiği kadar ve korunarak kalın deniliyor. MRC ziyaretimde de yazmıştım. Hergün televizyonda da anlatılmakta. Ozon tabakasının incelmesi sebebiyle zararlı UV ışınları bizi perişan etmekte. Buna önlem olarak kullandığımız güneş yağları ve sütleri ne kadar güvenli? Son araştırmalar bilmemkaç faktörlülerin bile risk taşıdığını ortaya çıkarttı. Dolayısı ile açık renk ve uzun kollu t-shirtler ya da güneşte dolaşmamak en güvenli çözüm olarak öneriliyor. Güneş yağları ile ilgili araştırma sonuçlarını merak edenleri buraya alalım. Yalnız baştan söyleyeyim, ben bu yazıyı okuduktan sonra, evin böcüğünü belli saatlerde sokağa çıkartmamakta buldum bu seneki çözümü. Arabada giderken de her yana güneşlik koyarak ya da uzun kollu beyaz birşey giydirerek. Kendisi, kar tanesi şeklinde olduğundan, fazlasıyla güneşe hassas çünkü.

5 - Yağlı eti ve yüksek yağlı hayvansal ürünleri kesin, deniliyor. Uzun ömürlü, kansere yol açan kimyasallar içerdikleri için. Dioksin ve PCB'yi de bunlara örnek veriyorlar. (Hayvanların beslenme zinciri içinde konsantre halde bulundukları için)

6 - Pestisid içermeyen meyve ve sebze ile mümkünse organik olan ile beslenin diyorlar. Amerika için bir liste vermişler ama biz Türkiye'de bunu ne kadar uygulayabiliriz bilemiyorum. Elimizden geldiğince dikkatli olmalı, bol su ile yıkamalı(ama bazı kimyasallar var ki, içine de nüfuz ediyor meyve ve sebzelerin), gerçekten de az öz ve organiğe kaymalı diye düşünüyorum.

7 - Veee gene bizim BPA! Her ne kadar üreticileri lobi oluşturup, zararlı olmadığını iddia etse de, hakkında yapılan araştırmaların büyük bölümü zararlı diyor! Buna rağmen bizim Sağlık Bakanlığımız neden önlem almıyor, kanser ilaçları onlara daha mı ucuza geliyor diye sorgulamak lazım elbet! Arayın Alo Gıda 174 hattını, sorgulayın en başta su damacanalarını. Sonra neden ithalat izni var BPA'lı ürünlerin demeyi de ihmal etmeyin. Damacanalar dışında nerelerde var derseniz, polikarbonat adı altındaki herşeyde var. Konserve tenekelerinin iç yüzey kaplamasında(illa konserve diyorsanız cam olanı tercih edin), hatta alış-veriş fişlerinde. Evet evet onlarda bile bulunmuş! Hani şu ısı ile baskı yapılabilen kağıtlarda...

8 - Karsinojen kozmetik malzemelerinden sakının diyor. Bunların listesi ve hakkında yazılmış yazıya buradan ulaşabilirsiniz. İpucu olarak, içinde PEG ve ''-eth'' geçen kimyasallar olan kozmetik ürün kullanmayın diyorlar. Ben zaten güzelim, ne gerek var kozmetik ürünlerine diyenler yaşıyor, ama unutmayın, parfüm, deodorant gibi ürünler de bu kapsamda!

9 - Uyarı işaretlerini iyi okuyun diyorlar. Örneğin Amerika'nın Kaliforniya eyaletinde "Proposition 65" adı altındaki uyarılar eyaletin karsinojen bulduğu bir ürünü içerdiğini belirtirmiş. Darısı başımıza ne diyelim! Belediyelerimiz ya da valilerimiz el atıp karsinojenleri listeler ve sınırlarında bu ürünlerin bu şekilde etiketlenmesini sağlarlarsa daha ne isteyebiliriz ki onlardan?

Kendimizce korunma önlemleri bulmak durumundayız. Gördüğünüz gibi çeviri yapmaya çalıştığım elbise bize hem uydu, hem uymadı. O yüzden bunları aklımızın bir köşesine yazıp, kendi doğrularımızı da eklemeliyiz.

Evren ve Evren'in evrenimiz ve kendimiz adına plastiklerden arınma serisi var mesela, bize örnek olması gereken. Bu liste buzdolabımızın üzerindeki yerini aldı bile mesela, her daim gözüm üzerinde. Zararlı olanlardan yakaladığım gidiyor çöpe!

Cam hayatımızda idi, kırılsa da dökülse de ondan güzeli yok, sloganı ile daha çok hayatımıza girdi. Oda parfümleri, tuvalette kullanılan kokular, hayatımızdan tamamiyle çıktı gitti.

Erken teşhisin önemini bildiğimizden kontrollerimizi düzenli hale getirdik.

Doğal, babaanne, anneannelerden gördüklerimiz geri geldi. Kendi yiyeceklerimizi kendimiz daha çok yapar hale geldik. Evde yemek yemek daha büyük zevk oldu. En önemlisi aldığımızı ve aldığımız yeri sorgular olduk. Bunda Fikir Sahibi Damaklar'ın etkisi büyük! Yerimizde durmadık, yeri geldi açtık telefon, yeri geldi gittik, bizzat gördük, iyiye doğru yönlendirildik, yönlendik. Daha çok meyve, sebze tüketir olduk. Karınca kararınca pembelerle dolaşıyoruz, bir hayat daha kurtarılsın, kendi canımızı, sevdiklerimizin canını olabildiğince kurtaralım diye! Yanımızda mısınız? Pembe renkle sizler de var mısınız?

13 Ekim 2010

Elma Günü - Apple Day

İngiltere'de ''GÜN'' kavramı pek meşhur. Anladığınız hanımlar gününden değil elbet, özel gün, yerel gün, geleneksel gün bunlar.

Pancake Day , D-Day,  Guy Fawkes Day benim aklıma geliverenler...

Apple Day de onlardan biri. Her sonbahar düzenlenen, vazgeçilmezlerden. Sonbahar zaten eğlencelerin, festivallerin de yoğun olduğu bir ay. Harvest Festival(Hasat Bayramı), Hallowen(Cadılar Bayramı) derken eğlenerek ay bitiriliyor bu ülkede...

21 Ekim ulusal  ''Elma Günü'' günü. İlk defa 1990 yılında bir sivil toplum örgütü (Common Ground) tarafından başlatılmış ve bütün ülkeye yayılarak geleneksel hale gelmiş. Bu günün şerefine, ülkenin elma yetiştiricileri, botanik bahçeleri, elma fidesi satanlar, elma satanlar, elma bahçesi olanlar, bahçesinde elma ağacı olanlar, elma ile ucundan bucağından ilişkili kim varsa faaliyete geçer. Elma sevenler ve elma yiyenler de bayram eder.

Ulusun elinde yiyecek hammaddesi kısıtlı olursa, ulusal birliği, birlikte yapılacak şeyleri de böyle elma gibi kendilerine mal ettikleri bir simge belirler. Diğer yandan da ülke halkını yerel yiyeceklere, yerel tohumlara, yerel bitkilere çekmek için de bir vesiledir. Bir nevi ''sahip çık'' kampanyasıdır.

(Kew Gardens)

Her sene, ülkenin elma uzmanları, sakın hafife almayın, böyle bir uzmanlık birimi var, iş başı yapar, bahçesindeki elmanın ne tür olduğunu bilmeyip öğrenmek isteyenlere yol gösterir. Biz böyle bir etkinliğe Kraliyet Botanik Bahçesi Kew Gardens da denk gelmiştik. Kocaman bir salonda tabakların içine üçer elma konmuş, türlerin adı üzerlerine yazılmış. Herkes elinde kendi elması, hangi türün ellerindekine yakın olduğunu bulmaya çalışıyor. Elinde kocaman kitaplarla bir uzman köşeye oturmuş, bir diğeri aralarda dolaşarak sorulara cevap veriyor. Oturan daha kıdemli olmalı ki, önünde uzun bir kuyruk var. Ayaktakinin yanından geçerken dayanamayıp kulak veriyoruz, konu ilgimizi çekiyor, daha da dayanamayarak gayet bariz bir şekilde, ardından da izin alarak başlarına dikiliyoruz. Yaşlı bir teyze bahçesindeki elmanın türünü öğrenmek için gelmiş. Masadakiler üzerinde çalışma yapmış, elinde kalemi, kağıdı, notlar almış. Şu şu şu türlerden birisi olabilir diyor. Evet ama diyor uzman da. Sizin elmanızın alt kısmındaki tüycükler, içe doğru, sizin not aldıklarınızdakilerde ise dışarı doğru. O yüzden bunlar olamaz. Aaaa ama tıpkısının aynısı diyor teyze. Bir tüycüklerden mi ayıracağız yani? Evet daha başka belirleyici noktalar daha var diyor uzman. Ama önce sizin elmayı kesmemiz lazım! İzin veriyor musunuz? (Nezakete ve usule bakar mısınız? Bizde olsa burada herşeyi anlatıyorum, elbette keseceğim mantığı hakim olurdu diye geçiriyorum içimden. Sonra teyzenin dava edebilme hakkı var ama bu ülkede diyor iç sesim, izin almak zorunda o bey!) Aaaa evet evet elbette diyor teyze. Uzman masadan aldığı bıçakla çok dikkatli, kesit alacak şekilde kesiyor. Çekirdeğini eline alıyor. Sonra gidip oturan uzmanın yanından kalın kitaplardan birisini alıyor, sayfaları çevirip buluyor. Bakın diyor sizin elma bu! Tüycükler, çekirdeği, çekirdeklerin durduğu kısım, renkler... Bulduklarınız da bunlar... Farkı görüyor musunuz? Teyze ve biz şaşkın bakışlarla eveeeet diyoruz.(İç ses uzman işte diyor bende!) Teyze teşekkür ediyor, birkaç sorusu daha var belli. Ama uzman bekleyenlere gülümseyerek teyzeye kısa kes diyor gene kibarca... Biz de oradan uzaklaşıyoruz. Dünyada böyle insanlar, böyle öğrenme hırsı da var diyerek. Zira teyze ayakta zor duruyor ama bir şehirden diğerine elmasının ne olduğunu öğrenmek için gidebiliyor... Sonra aklımıza geliyor, bu ülkede en güzel bahçe yarışmaları, en iyi meyveyi yetiştirme yarışmaları var, meyveleri kayıt altında tutma ve türünü yok etmeme için uğraşılar var. Belki de teyze kendisine birşey olsa bile, ağacı yıllarca yaşasın istiyor kim bilir? Ağaç kesenlere, ağacım yaşlandı, az meyve veriyor diyenlere de bu durum hatırlatılır!


Üç adım ya gidiyoruz, ya gitmiyoruz, bir ağaç saksı içinde. Muhtemelen elma ağacı. Üzerinde sallanan bir sürü etiket. Altında soyu tükenenler diyor. Etiketlere bakıyoruz, tür, şehir, yıl, ne zamandan beri görülmediği yazıyor. Türlerine, fidanlarına, ağaçlarına, tohumuna sahip çık denmiş oluyor. İnsanın ciğerine işliyor. Bizim bile!
Bu sene İngiltere'de Elma Günü için yapılacak etkinliklerin yerel listesini buradan bulabilirsiniz ya da RHS (Kraliyet Tarım Kuruluşu diyebiliriz sanırım)web sitesini önerebilirim size.
Halkın dilinde olan bir şiir var,
An apple a day keeps the doctor away
Apple in the morning - Doctor's warning
Roast apple at night - starves the doctor outright
Eat an apple going to bed - knock the doctor on the head
Three each day, seven days a week - ruddy apple, ruddy cheek

özellikle çocuklar için yazılmış. Onların daha küçük yaştan elmayı sevmesi, bol bol tüketmesi aşılanıyor olmalı. Günümüzde özellikle diş hekimleri bu şiiri çocuklara söyler olmuşlar.


 ''Orchard'', meyve bahçelerinin genel adı. Elma, ülkede en çok bulunan meyve olunca da ilk akla gelen ''Elma Bahçeleri'' oluyor. Bize en yakın elma bahçesi Granchester'da(ileride burayı ve esas meşhur olduğu şeyi de anlatacağım) vardı. Bahar aylarında çiçekleri açtığı zaman keyfine doyum olmazdı. Şezloglarda oturup, çayımızı yudumlarken clotted cream(Afyon Kaymağı'na benzer diyelim bunun için) eşliğinde dumanları tüten yeni pişmiş bir scone yemekten(tatlı ya da tuzlu yenilen bir tür çörek diyelim bunun için de) daha keyifli birşey daha olamazdı. Mis gibi bahar havası, beyazlı pembeli elma çiçekleri, bir de yanınızda kafa dengi bir arkadaş varsa, kah kitap, kah sohbet koskoca gün nereye geçtiğini anlayamadan bitiverirdi.

Sonbaharda gittiğinizde de sizi elmalar ve taze elma suyu karşılardı. Katkı maddesiz, cam şişede, Granchester'a özel!


 (Granchester Elma Çiçekleri)
Bir başka elma bahçesi de Burwash Manor'da vardı(hakkında yazdığım yazı burada ama oraya arabasız gitmek zor olduğu için elma bahçesi keyfi şansım hiç olmadı.

 (Granchester, The Orchard ve tadını çıkartanlar, özellikle köpeklerin durumuna dikkat)

Bir de bir de Girton College'in elmaları pek meşhurdu. Elma zamanı, bahçe kapıları bekçisiz halka açılır, yere düşen elmaların halk tarafından toplanmasına izin verilirdi. Dikkat yere düşen elmalar! Sakın ola ki, ağaca tırmanmaya, ağaçtan elma kopartmaya kalkmayın. Ne kerametse bu İngiltere'de pek çok meyve için geçerli. Yere düşeni alırsanız, kimse size neden diye sormaz, ama dalından toplarsanız karakolluk olma ihtimaliniz bile olabilir. Bir arkadaşımın önerisi ile onunla, Girton College'e gidip, çok eski ve bir daha hiç bir yerde yiyemeyeceğimi söylediği bir tür elmadan bir iki tane toplamışlığım da var, sırf meraktan.

(Girton College'den alınan elma)
 (Sokakla paralel ön kapının olduğu evlerde minik bahçedeki minik elma ağacı, elma ağacı İngiltere'de heryerde kısaca...)
Hazır elma ve elma ağaçlarından bahsediyorken bir de anıyı not edelim... Bir dönem, o zamanlarki karşı komşumuz elma dendiğinde çıldırır hale gelmişti. Kendi arsası üzerinde, Belediye ve komşularından izin aldıktan sonra evini büyütmeye kalkışmış, bu iş için de çok büyük paralar harcamıştı. Ama komşusunun elma ağacını hesaba katmamıştı! İnşaat başladıktan sonra yan komşusu bahçesindeki elma ağacının köklerinin inşaat sebebiyle zarar görebileceğini iddia etmiş ve dur demiş, durmayınca da Belediye'ye şikayet etmiş. Yetkililer gelmiş, evet zararı olabilir demişler ve evin bütün planları değiştirilmek zorunda kalınmış. Tüm bunlar olurken inşaat belirsiz süre durdurulduğu için, komşumuz ustalarına günlük ödemelerini yapmak zorunda kalmış, planların değiştirilmesi için mimara, Belediye'ye, gelen uzmana, akla gelmedik bir sürü yere para ödemek zorunda kalmış ve yeni daha büyük bir ev alsa daha ucuza gelirdi diye hayıflanır olmuştu. Bu süreçte eşinin ikinci bebeklerini beklediğini ve büyütme işlemine de sırf bu yüzden başladıklarını da söylemiş olalım ve bizim belediyelere örnek olması dileği ile diyelim...

1990 yılındaki ilk Elma Günü etkinliği eski Elma ve Meyve Pazarı, günümüzün bir numaralı turistik mekanı Covent Garden'da(Defne'nin fotoğrafları eşliğinde Covent Garden burada) düzenlenmiş. Açılan 40 tezgahta fide üreticileri, meyve bahçesi sahipleri, meyve alıcıları, cider(İngiltere'de elma birasına cider deniyor Amerika'nın aksine) üreticileri, elma ile yiyecek hazırlayanlar(reçel, chutney, tart, turta, pie vs vs) hatta kitaplara çizim yapanlar ve yazalar ile halk biraraya getirilmiş. Marks and Spencer(evet evet kıyafet satan M&S aynı zamanda yiyecek de satar İngiltere'de) satışa çıkarttığı çok eski elma türlerinden tadımlar yaptırmış. Cider üreticileri biralarından ve elma sularından sunmuşlar. Juggler'lar top yerine elmaları çevirerek, sihirbazlar elmalarla gösteri yapmışlar. Elma uzmanları, bizim Kew Gardens'da denk geldiğimiz usulde elma tanımlamışlar. Tahminin çok üzerinde ziyaretçisi olmuş bu etkinliğin.
Her geçen yıl katlanarak artmış etkinlikler ülkenin dört bir yanında. Doktorlar sağlığın simgesi saymışlar. Cancer Research kampanyalarında yer vermiş. Okullar önemsemiş ve kampanyalar düzenlemiş, etkiliğe katılmış. Destekler arttıkça da güçlenerek günümüze gelmiş. Tarihçesine ve detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer yandan Hasat Bayramı ve Hallowen'in geçmişine de bakarsanız, Pamonia ve Pamona'yı sorgularsanız, Elma Günü'nün neden bu kadar rahatça gelenekselleştiğini hiç mi hiç yadırgamazsınız. (İngiltere'den bir blog günün önemine dair notlar almış)

Nefis elma fotoğrafları için buraya buraya bir tıklamanız yeterli. Meyvelitepe'nin elma deneyimlerini mutlaka okumalısınız, onun için buraya bir tık Eski yazılarını bulmak da size kalmış artık ama mutlaka okuyun derim.

Elmalı neler yapmış yayımlamışım diye bir baktım. Yemek Etkinlikleri kapsamında Heike Salatası ve de Sıcak Şarap yapmışım. En kısa zamanda Kerime Teyze keki yapmam ve yayımlamam lazım diye not aldım.

Benim İngiltere'deyken en sevdiğim tür Pink Lady idi. Sert, sulu, hoş bir aroması olan... Resmi web sitesinde şampanya tadı diye bahsediyor aromasından. O zamanlar bayıla bayıla yemiştim. Ama şimdi olsa türü, fidesi, meyvesi copy right içeren bu elmadan şüphe duyar, temkinli yaklaşırdım herhalde. İki türün tozlaşması ile oluşturulduğu söylenmekte ama gerçekleri iyi öğrenmek lazım. Buraya bir '' ? '' soru işareti bırakarak ve bugüne dek neden araştırmadığıma üzülerek not düşüyorum...

Türkiye'de de çeşit çeşit elma var. Ama bir bulduğunuzu bir daha bulamazsınız.Sert sulu seversiniz, bol posalısına denk gelirsiniz, asker gibi tek düze olanından derseniz ithal ne olduğu belli olmayanına mahkum kalırsınız. Ülkem tarım ülkesi iken neden ithal ediyorsak meyveyi, sebzeyi, neden birilerinin ceplerini şişiriyorsak???? diye de kendi kendinize sorarsınız.

Amasya elması en sevdiklerimden gene. Keşke dediğim, olsa dediğim, dileğim ise türlerin belirlenmesi, kayda alınması ve benzer etkinliklerin elma ve yurdumun yok olmaya yüz tutmuş bütün güzellikleri için düzenlenmesi.

01 Eylül 2010

Nanem Limonum'da İftar Ettik, İftahar Ettik!



Ben ilk defa Can bebek dünyaya geleceği zaman blog dostlarımla topluca buluşabilmiştim. Öncesinde Pınar'ı tanıma şansım olmuştu. Ayşem'i tanıma şansım olmuştu. Ama diğer dostlarla hiç yüzyüze gelememiştim. Sonra gene bir bebek bizi biraraya getirdi. Sencer Paşa. Ardından Bibi doğdu, derken buluşmaları belli bir periyoda oturtma kararı alındı. Bebekten bebeğe olmasın dendi, belli aralıklarla buluşalım istendi. Sevgili Fadime'deki buluşmayı annemin o dönem rahatsız olması sebebiyle kaçırmış olmaya üzülürken, Yasemin'de  çok keyifli, çok güzel bir gün geçirdik. Hem de Özel Pastam Atölyesi'ne hayırlı olsun dedik, balkon, Pınar'ın deyimi ile Boğaz sefası yaptık.


Ramazan'da da sevgili Nanem Limonum davet etti bizi, güzel iftar sofrasına. Bolluk ve bereketi eksik olmasın, o güzel yemekleri hazırlayan eller dert görmesin. Harika şeyler hazırlamıştı lezzetine doyamadık...


Ömrüm boyunca hiç unutamayacağım ilk nane reçelini yedim Nanem Limonumun ellerinden... İnanılmaz derecede nefis bir tadı vardı. Dilerim onun tarifi ile gene yemek günlüğüne döner. Israr edin, sizler de geri çağırın onu haydi...

Çilek, kayısı ve vişne reçelinin de hakkını yememek lazım ama ilk olması açısından gözdem nane artık...



Kabak çorbasını kaşar peyniri rendesi ve kırmızı biber ile fırınlanmış ekmekler süslemişti. Her yemeği ayrı ayrı inanılmaz lezzetliydi yazmayacağım artık ama siz anlayın artık lezzetinin derecesini!


Fasulyeleri böyle tek tek dizmek nasıl bir sabır işidir bilmem. Ortalarında da nefis soğanlar vardı. Tarifi burada merak eden, yapmak isteyenler için.

Sevgili Müge lezzetli tavuk salatasından  getirmişti.



Tarifi pek kolay heryerde bulunamayacak, ilk defa adını duyduğum ve gene Nanem Limonum'un elinden ilk defa tattığım bir lezzet de takayut oldu. Patlıcan yemeyen ben, önce Selen'in halasının nefis sirkeli patlıcanına bayıldım(Yasemin'deki buluşmamıza getirmişti), sonra da takayut'a. Artık patlıcanı ağzıma sürmem diyemiyorum bu güzel lezzetlerin ardından. Patlıcan da güzel bir sebzeymiş doğru ellerde değerlendirildiğinde diyebiliyorum. Takayut'a naneli, taze soğanlı pilav ve közlenmiş kırmızı biberler eşlik ediyordu...

Yasemin'imin ağızda dağılan harika üç renkli böreğinin fotoğrafını çekememişim. Eve gelip makineden fotoğrafları aktardığımda çok üzüldüm. Oysa en çok fotoğraflanmayı hakedenlerden birisi de o idi.

Hem o kadar yolu birlikte gittik o börekle. Son dakikada heyecanla fırına verildi, taze taze yiyelim diye. Yasemin'in bizlere o uzun yol boyunca katlanmasını, evlerimizden alıp gene evlerimize bırakmasını, iftar trafiğine yakalanışımızı, kahkaların eşliğindeki o yolculuğu da hiç unutmayacağım. Sonsuz teşekkürler Yasemin.

Neslihan'ın annesinin elleri ile hazırladığı, şerbetinin kıvamını ise kendisinin ayarladığı gene harika çıtır çıtır gül tatlısı anında bitti.


Münevver hanımın şarlotası ise yok artık böyle birşey dediğimiz son noktaydı. Nihayetinde iftar sofrasından çok ilk defa tadılan lezzetlerin, kahkahanın, dostluğun, sevginin, gülen yüzlerin dünya tatlısı Münevver hanımla iftahar ettiği bir sofra oldu.

''Yemiyorsak sebebi var!'', yazıma uygun, içeriğine dikkat edilmiş, gerçek gıdanın hazırlanması için saatler harcanmış bir sofra idi Nane Limonumunki.

Öyle ki, kavun şerbeti vardı çoğu sofrada hazır içecekler yeralırken onun sofrasında. Öyle ki, Datça'dan toplanmış çıtır çıtır biberler vardı, Ekolojik pazardan alınmış minik domatesler, kıvırcık salatalarla birlikte.

Elleriniz dert görmesin Münevver hanım, kahkahalar, gülen yüzler eksilmesin sofranızdan. Dünya tatlısı insanlarla, çok şeker ailenizle de tanışmak kısmet oldu. Selen'in prensesini uyanık göremediğine üzüldü eşiniz, bunu o kadar içten söyledi ki, Münevver hanımla ne kadar uyumlu bir insan diye düşünmeme sebep oldu. Oğlunuz bizi kapılarda karşıladı. Hepiniz sağolun, varolun.

Tüm blog dostlarımın yüzlerinde o geceden kalan tebessüm hiç eksilmesin, dostluğumuz daim olsun...

Bir kahvenin kırk yıl hatırı varmış Mügem, bilmem nasıl öderiz artık...

04 Haziran 2007

Coronation - Kraliçe'nin Taç Takma Töreni


Son dönem hep ilham kaynağım BBC programları oluyor sanırım. Geçen hafta pazar günü Coronation yani, İngiltere kraliçesinin taç takma töreni anlatılıyordu.
Kraliçe, 2 Haziran 1953 tarihinde taç takmış. Yani tam 54 önce.

Esas kral olma hakkı, şu andaki kraliçenin amcasına ait! 1936'da George V ölünce, başa geçmesi gereken kişi Edward VIII. Ancak, Edward VIII gönlünü Wallis Simpson'a kaptırıyor. Wallis Simpson daha önceden 2 kez evlenip ayrılan bir dul olduğu ve kral adayı ile de uzun süredir yaşadığı için, eş olarak uygun görülmüyor. Elbet bu uygun görülmeme kısmında, şu andaki kraliçenin annesinin etrafa yaydığı bazı sözler de etkili oluyor (TV programlarının yalancısıyım! Zira kraliçenin babasının krallığı döneminde de ana kraliçenin ağır bastığı söylentisi de sözkonusu. Hatta kraliçenin babasının
kekeme olması nedeniyle, çoğu konuda ana kraliçe yardımcı olur, çoğu konuşmayı o yaparmış.) Ana kraliçe acaba 2 defa evlenme teklifini reddettiği, üçüncüsünde kabul etmek zorunda kaldığı eşinin kral olabileceğini biliyor muydu?

Edward VIII, Wallis Simpson'a evlenme teklif ederek, aşkı uğruna tahtından vazgeçiyor. Şu andaki kraliçenin babası George VI da 12 Mayıs 1937'de kral oluyor. 6 Şubat 1952'de akciğer kanserine yenik düşünceye kadar da tahtta kalıyor. 8 Şubat 1952'de kızı, aile içindeki adı ile Lilibet, resmi adı ile Elizabeth 26 yaşında başa geçiyor. 1 yıl sonra da taç takıyor.

Taç takma törenindeki ilginç noktalar anlatılıyordu televizyon programında... 50 yıl boyunca saklanan bir sır var mesela... Kraliçenin tören sırasındaki makyajını yapan hanım ölene kadar saklamış sırrını, o öldükten sonra, o sırada yanlarında olan oğlu tarafından açıklanmış... Sır ise çok komik, kraliçe kendi makyajını kendisi yapmış! Ancak, makyajı yapması gereken, kendisi yapmış gibi dergi ve gazetelere demeç vermiş...

Tören sırasında BBC, ilk defa bir taç takma törenini naklen yayınlıyor. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için zor izin alınıyor, çünkü bir önceki tören de kamera ile kaydedilirken krala tacını takan kişi yani başpiskopos(arcbishop) bir türlü tacın ön kısmını bulamamış, elinde çevirip çevirip durmuş, emin olamadan da tacı takmış ve bu kayıtlara geçmiş. Böyle bir hatanın anlaşılmaması için töreni kaydetmek üzere sadece bir kameranın girişine izin verilmiş!

Halkın kraliçenin geçiş yolundan, katedrale gidişini seyredebilmesi için, özel localar hazırlanmış ve localardaki yerler tek tek dünya kadar paraya satılmış! Geçiş süresinin saniyeler olduğunu belirtirsek, pazarlama anlayışlarını bir kez daha anlamış oluruz herhalde. Bandonun işi, bekleyenleri oyalamakmış. Bu sebeple bütün gün belli sürelerle locaların önünden geçip durmuşlar.İnsanlar sabah günün ilk ışıkları ile yerlerini alıp, kraliçeyi birkaç saniye görebilmek için beklemişler.

Taç takma töreninden sonra da izlemeye gelen resmi misafirlere özel bir yemek hazırlanmış. Her dinden insan bu yemekte yeralacağı için, ikinci dünya savaşı ardından bitap çıkmış ülkede elde bulanabilecek en iyi malzeme olarak tavuk saptanmış. Isıtma sorunu olacağından soğuk servis yapılmasına karar verilmiş. Böylece Costance Spry tarafından icat edilen bir tarifle, adı yıllarca
''Coronation Chicken'' olarak anılacak bir yemek doğmuş! Halk da mahalle içlerinde, okullarda, kiliselerde kurulan sofralarda yemekler hazırlamış ve bu yemeklere katılabilmek için biletler satılmış. Gene dünya kadar paraya... O dönemden, bu zamana erişen herkesin aklında bu taç takma töreni yemekleri var. Tören için, bütün İngiliz sömürgelerinden kraliçeyi temsil eden askerler gelmiş ve kendilerine gösterilen yerlerde çadır kurarak, kendi yemeklerini pişirip, yemişler.

Nedimeler özel olarak seçilmiş. Bayılmamaları için özel bir karışım hazırlanmış ve kollarına takılmış, bayılacak kadar heyecanlananlar bunu koklayarak ayakta kalmışlar. Hepsi kraliçenin ne kadar genç olduğundan bahsediyordu. Gerçekten de kraliçe çok genç görünüyordu ama o sırada evli ve iki çocuk annesi, sorumluluklarının da gayet bilincinde biri olarak tacını giymiş kanımca.

Kraliçenin oturduğu taht çok eskilerden kalmış. Ancak, saklandığı yer gençlerin eline geçmiş, bir gece orada kilitli kalıp epeyce harap etmişler. Gene de günümüzdeki en eski tahtlardan birisi imiş. Tipine gelince, öyle abartılı birşey beklemeyin, dümdüz, sandık gibi, ağacı özel ama kendisi gayet sade bir taht!
Tören görüntülerine de buradan ulaşabilirsiniz.

Tören sırasında edilen yeminin detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.


Gelelim günümüze, ilahi bir kader midir bilinmez, kraliçenin oğlu gene evlenip, boşanmış Camilla Parker Bowles'a aşık olur. Lady Diana'nın, '' Biz bu evlilikte üç kişiyiz.'' Sözü uzun yıllar hafızalarda kalır. 1995 yılında Camilla Parker Bowles, 1996 yılında da Prince Charles eşlerinden boşanırlar. İlginç bir kaza ile Lady Di, hayata veda eder. Bu konuda Harrod's mağazasının sahibi Mısırlı Mohamed Al-Fayed'in kraliçenin eşi ile ilgili çok ilginç iddiaları vardır ve kendisini mahkemeye vermiştir.

Hatta tarihte ilk defa kraliyet ailesi bu konuda sorgulanacaktır! Kraliyet ailesi ile savaşı nedeniyle pek çok hasar almıştır. Ne demiştik, tarih tekerrürden ibarettir. Ama tekerrür etmemesi, annesinin amcasının başına gelenlerin Prince Charles'in başına gelmemesi için, birileri önlem almış olabilir mi?
 

05 Nisan 2007

Easter

İnsanlarda bir telaş, bir koşuşturma...
Hristiyanların iki büyük dini günü var. Biri Hz. İsa'nın doğumgünü, diğeri de ölüm günü. Onlar ölüm demiyorlar çünkü inançları farklı. Onların inancına göre ölüp yeniden dirilme günü.

Pancake Day'de oruca başlayan hristiyanlar, sanıyorum cuma günü, oruçlarını bozacaklar. Cuma günü ''Good Friday'' diye adlandırılıyor yani Hz.İsa'nın çarmıha gerildiği gün. ''Easter Day'' ise bize göre Allah katına ulaştığı, onlara göre ölüp yeniden dirildiği gün. Farklı Hristiyan mezheplerine göre farklı kutlanış şekilleri varmış. Burada yaşayan bir arkadaşım, Polonyalı iş arkadaşının Easter'da ülkesine gideceğini, pazar günü kapıları çalıp, açan hanımları su ile ıslatacaklarını anlatmış. Türkiye'de de ben çocukken babamın hristiyan arkadaşları, bana kırmızı yumurta yollarlardı.

Bir aydan fazla süredir de burada yumurtalar, tavşanlar, civcivler bütün vitrinlerden bize göz kırpıp duruyor. Yiyecek satan yerlerde o güne özel yiyecekler var. Good Frıday'de yenilen Hot Cross Bun gibi!



Easter, bahara denk geldiği için bir nevi bahar kutlaması niteliğini de taşımaktaymış. O gün herkes en güzel, en temiz, en yeni kıyafetlerini giyermiş.

Easter Bunny çocuklara yumurtalar bırakır, çocuklar da ona bazen havuç bırakırlarmış. Ancak iyi çocuklar yumurtaları, yumurta şeklindeki çikolataları hak edermiş. (Noel baba hikayesinin, Easter, Türkiye'de bilinen adı ile Paskalya uygulaması)

Fransa ve Belçika'da inanış biraz daha farklıymış. Yumurtalar havadan uçarak gelirmiş. Kilise çanlarından...Kilise çanları papa tarafından kutsanırmış, çalarken de yumurtalar çocuklara uçarmış!

Yıllar yılı nedir bu yumurtalar diye merak ederdim. Meğer dönüşümü tamamlanmamış bir kuşun mirasıymış!

Bizim bayramlarda mendil, mendilin içine de para konulması adeti nereden geliyor acaba? Dağıtılan badem şekerleri, çikolatalar, lokumlar...

Çocukluğumda bir nevi jöle ile lokum arası birşey olurdu. Üzeri ince ince toz şeker kaplı, renk, renk. Pek rastlamıyorum artık onlara. Canım ondan istedi şimdi! Hacı Bekir'de var mıdır acaba?
Yumurta boyamak Katoliklerin adeti imiş. Ama çok daha derinlerine bakarsanız, aslında Pagan adeti imiş. Paganlar için sanırım çok tanrılı inanca sahip olanlar diyebiliriz. Easter terimi de, Anglosakson üretkenlik ve yeniden doğuş tanrıçası Eostere'dan gelmekteymiş. 2002 yılında Cricket dergisinde yayımlanan hikayeye göre Eostere vurulmuş bir kuş bulur. Onun kışı rahat geçirebilmesi için tavşana dönüştürür. Ancak dönüşüm tam gerçekleşemediğinden tavşan, yumurtlamaya başlar! Tavşan yani kuş, hayatını kurtardığı için bu yumurtaları süsler ve Eostere hediye eder.
Diğer taraftan çok tanrılı dönemde Avrupa'da, gece ile gündüzün eşit olduğu gün, süslenen yumurtalar, bir sonraki yılın bereketli geçmesi için sunaklara bırakılırmış. Hristiyanlık sonrası rahipler, onların inancına göre Hz. İsa'nın yeniden dirilişi ile bu adeti birleştirmişler ve Easter'da yumurta süsleme, dağıtma gelenek haline dönüşmüş.
Aşağıda benekli havuç yiyen arkadaş, arkadaşımın çocuklarına arkadaş olarak aldığı, geçen sene bir dönem de tatildelerken bizim yemek verdiğimiz tavşan Molly!
Bu boz renkli olan ise arkadaşımın iş yerinin bulunduğu Science Park'ta yaşayan yabani tavşan yani Easter'da geldiğine inanılan ''Hare''.

12 Mart 2007

Cambridge Bilim Festivali ve Kanser


Bu hafta anlatılacak çok şey var.


Aslına bakarsanız, yazılacak çok bilgi var ama benim onları derleyip, toparlamam, düzgün bir halde sizlere sunmam için bekliyorlar. Bu arada zaman durmuyor, ben onun hızına yetişemiyorum. Bugün, yarın, tamam hazırlıyorum derken itiraf ediyorum ''Ben, ye-ti-şe-mi-yo-rum! ''


Buraya(Cambridge'e) geldiğimden beri hayran olduğum bir etkinliği sizlerle paylaşmazsam kahrolurdum. Anlatması uzun, yaşamak gerek, görmek gerek ama daha fazla gecikmeden bir ucundan tutup, başlayacağım anlatmaya...

Bilim festivalinin ne zaman ve nasıl başladığını bilmiyorum, tarihçesini bulamadım. Ama her yıl, mart ayının 2. haftasında yapılıyor, bir hafta boyunca devam ediyordu, hatta adı da Cambridge Bilim Haftası idi. Son iki yıldır, süre iki haftaya çıktı adı da Cambridge Bilim Festivali olarak değişti. Bu iki hafta boyunca haftaiçi akşamları ve cumartesi günleri saat 10:00 ile 16:00 arasında Cambridge üniversitesinde, şehir içindeki çeşitli müzelerde, spor alanlarında programlar devam ediyor. Bu seneki festival bu akşam başlayacak.

 İlk konuşma dün akşamdı ancak ne yazık ki, şu an için bilinmeyen bir tarihe ertelenmiş. O yüzden gecikmeli başlıyor. Festivali detaylı bir şekilde incelemek isterseniz, resmi web sitesine bakabilirsiniz, özellikle ana sayfadaki minik filmi kaçırmayın derim!


Orta öğrenimde laboratuvarları olan özel bir okulda eğitim almama rağmen, kimya mühendisliği okuyuncaya kadar, bu festival sırasında gördüğüm deneylerle karşılaşmamıştım! Oysa burada, annesinin, babasının, ağabey ya da ablasının elinden tutan 4-5 yaşlarındaki çocuklar bile, bu deneyleri görebiliyor. Ellerinden tutanlar da ihya oluyor. Hep birlikte tüm olayları yerli yerinde, zamanında öğrenebiliyorlar. Eh Cambridge'in mucitler kenti olduğunu, Sir Isaac Newton'dan, Stephen Hawking'e kadar pek çok bilim adamına ev sahipliği yaptığını bir kez daha hatırlatmanın da zamanı sanırım.


Öncelikle size geçen seneki festivalde katıldığımız programları anlatmaya çalışacağım. Bu seneki programlardan da katılabildiklerimi fotoğraflarını düzenleyip bilgileri pekiştirdikçe yazacağım.


Bir de bu hafta Red Nose Day var! Yani ''Kırmızı burun'' günü. Büyük gün 16 Mart cuma. Ama iki haftadır her akşam ünlülerin katıldığı yarışmayı seyrediyoruz. Adı Fame Academy. Yarışma sırasında telefon ederek ünlüler destekleyebiliyorsunuz. Ama önemli olan aradığınız her telefon numarası için, telefon şirketinin elde ettiği gelirin bir bölümünü yardıma muhtaç çocuklara bağışlaması. Detayları cuma gününe! Belki de kırmızı süngerden yapılma burnumu takıp sizlere merhaba derim. Söz, şarkı söylemem.


Şimdi...


Geçen sene katıldığımız ilk programı anlatmaya başlayayım!

İlk olarak MRC laboratuvarlarına gitmiştik. MRC, Medical Research Council'ün ilk harfleri ve dünyada moleküler biyoloji üzerine araştırmalar yapan en önemli laboratuvar diye duymuştum. Bilim haftası kapsamında orayı ziyaret edebilmek de bizler için büyük şans. Konumuz çağımızın evlere şenlik diyebileceğimiz hastalığı, kanser. Biliyorsunuz dünyalar tontonu babacığımı da bu amansız hastalığa teslim etmek zorunda kalmıştım. İçim acıyarak ama neler olup bittiğini de öğrenme hevesi ile o gün, orada idim.


İlk olarak hücre Charlie ile tanıştık. Onun hikayesi uzun, o yüzden sonra anlatacağım ama bütün temel de onun üzerine kurulmuş halde. Vücudumuzun yapı taşı hücrelerimizdeki sorunlarla başlıyor çünkü bu hastalık.

İkinci olarak meme kanseri idi konu. BRCA1 ve BRCA2 adı verilen genlerin bu hastalığa sebebiyet verebildiğini öğrendik. Soyaçekim nedeniyle hasta olanların yüzdesi 5 ile 10 arasında değişmekteymiş. BRCA1'in ve BRCA2'nin soyaçekim nedeniyle hasta olanlardaki yüzdeleri 20'şer imiş. Diğer genetik sebepler %6, bilinmeyen genetik sebepler ise %54 oranında. BRCA genlerine sahip olanların hayatları boyunca meme kanserine yakalanma riski de %60 ile 85 arasında değişmekteymiş. Ailesinde meme kanseri görülmüş vak'alarda diğer risk bileşenleri yaş, yahudi Eskenazi ailesinden geliyor olmak (bu ilginç bir bilimsel çalışma ve ailenin fertleri büyük tehdit altında imiş), hormonal tedaviler, yaşam şekli, radyasyona maruz kalmak şeklinde. Yalnız oradaki panolarda yazılı olup kesinliğini bilmediğim birşey daha var. Üreme ile ilgili hormon tedavileri... Son yıllarda özellikle ülkemizde bilinçsiz bir şekilde patlamış olan bu tedavi türlerini almak zorunda kalanlar bu riski de bilmeli bence.


Eskenazi ailesi fertlerini sadece meme kanseri değil, yumurtalık ve pankreas kanserleri de tehdit etmekteymiş. Gen 3000 yıl önce mutasyona uğramış ve hala, özellikle de doğu Avrupa sınırları içinde yaşayan bu ailenin fertleri % 1-2 oranında risk taşımaktaymış.


İngiltere'deki 3 kanser hastasından biri meme kanseri imiş ve yılda 41700 kişi bu hastalığa yakalanıyor ve 12600 kişi bu hastalıktan ölüyormuş. Kişi diyorum, kadın demiyorum dikkatinizi çekerse, çünkü erkekler de bu hastalığa yakalanabiliyor!


Üçüncü konumuz deri kanseri. Detaylı bilgi için Cancer Reserch'ün web sitesini öneriyorum.Eğer cildiniz güneşte kolay yanabilen ciltlerden ise, hele benimki gibi biraz güneş yüzü görseniz kolayca istakoz rengine dönüşüyorsanız, tehlikedesiniz, tehlikedeyiz! Ailenizde cilt kanseri görülmüşse, özellikle gençken güneş yanıkları ile tanışmışsanız, kızıl ya da açık renk saçlarınız varsa gene tehlikedesiniz, tehlikedeyiz!

Cilt kanserinin en yaygın olduğu ülkeler Avusturalya, Yeni Zellanda ve Finlandiya. Sebebi ozon tabakasına bağlanıyor. Avusturalya ve Yeni Zellanda'da doktorlar tarafından göz ile cilt kontrolünün senede 1 defa yapılması zorunlu imiş. O ülkelere tatil için gidenler bile risk altındaymış. Hatta Avrupa'da rastlanan vak'aların bir bölümünü tatil için ya da uzun süreli bu ülkelere gidenler oluşturuyormuş.

Dördüncü konumuz mesleğe bağlı kanserler. Verilen örnekler çok ilginçti. Berberler risk grubunda çünkü doğrudan ve korunmasız bir şekilde kimyasallarla çalışıyorlar. (Saç boyaları, perma yapılırken kullanılan kimyasallar vb...) Bunu duyduktan sonra saçıma gölge yaptırmaktan vazgeçtim, yaşasın beyaz saçlarım!

Eskiden bu ülkenin en yaygın mesleği baca temizleyiciliği imiş. Baca temizleyicilerinde prostat kanseri oranı çok yüksek çıkmış. Sebep olarak is ve duman gösteriliyor.

Rahibeler çocuk doğurmadıkları için özellikle meme kanseri riski altındaymış.

Asfalt dökenler, dam tamir edenler, kullanılan kimyasal malzemeler nedeniyle mide, idrar kesesi, deri kanseri riski; itfayeciler yükselen oranlarda beyin, mide, akciğer, prostat kanseri riski altındaymış.

Sigara içenleri hiç söylememek lazım değil mi? Onlar kendilerini öldürdüklerini bile bile hala sigara içmeye devam ediyorlar, gene de mide, gırtlak, akciğer ve kolon kanseri riski taşıdıkları için bırakmayı bir düşünsünler derim!


Beşinci konumuz izlenebilirlik, yani testlerle hastalığın var olup, olmadığının kontrolü. İlk olarak rahim ağzı kanserinden korunma için 1 numaralı çözümü söyleyelim. PAP Smear testi. Doktorunuzun size önerdiği sıklıkta(eğer sorun yoksa 3 yılda bir) gidip yaptırıyorsunuz. Kulak temizleme pamuğuna benzer bir çubukla numune alınıp, test için gönderiliyor. Toplamda 10 dakika sürebilecek bir işlem hayatınızı kurtarıyor. Hastalıklı hücreleri aşağıda yeralan fotoğrafta görüyorsunuz. Daha koyu pembe alanın içindekiler.

Bir başka test ise meme kanseri için uygulanıyor. Mamogram. Onun uygulanma sıklığı da sağlıklı insanlar için 3 yıl.
Bu bölümdeki görevli ile rahim ağzı kanseri üzerine bir başka konuyu da konuştuk. Daha önceden bu kansere virüslerin sebebiyet verdiğini okumuştum. Bilgi doğruymuş. Hatta geçenlerde televizyonda Amerika'da hiç cinsel ilişkiye girmemiş kızlarda bu hastalığa karşı önlem olarak aşı uygulanmaya başlandığını gördüm. Beyler, virüsün hanımlara taşınması konusunda zararlı bir role sahipmiş. Bir başka konuştuğumuz konu da mide ülserinden sorumlu olduğu son dönem ortaya çıkan heliobakter idi. Kansere de sebebiyet verebiliyormuş.

Altıncı konumuz beslenme. İyi yiyeceler ve kötü yiyecekler diye bir sıralama vardı panolarda. İyiler: A, C, E vitaminleri gibi antioksidan taşıyanlar, selenyum ve kalsiyum gibi mineralleri içerenler, lifli olanlar, proteinler, yağlar(ama zeytinyağ gibi doymamış yağ asidi içerenler) ve benim en çok sevdiğim yoğurt! Kötüler ise: hidrojenlendirilmiş yağlar, doymuş yağ oranı yüksek yağlar, nitrit ve nitrat içeren besin maddeleri, bazı yanlış pişirme yöntemleri nedeniyle kimyasal maddelerle temas edenler(yanmış et, barbekü yapılmış et vb...), yapay katkı maddeleri içerenler(hani bu sıralar bol bol oynadığınız şeker hamurları var ya, onlara katılan cici renkler var ya, onlar da baş suçlular arasında haberiniz ola!) , aflatoksin gibi maddeleri içerenler.

Sonra öğrendik ki, fazla kiloya sahip olmak kanser riskini arttırıyormuş. BMI yani Body Mass Index, yani vücut kütle oranı denilen bir oran var. Bu oran 18,5 ile 25 arasında ise normalsiniz. 25 ile 30 arasında ise kilo vermelisiniz. 30'un üzerinde ise tehlikedesiniz! Nasıl hesaplanıyor derseniz, pratik yolu için buraya bakın derim.
Kansere karşı ne yapabilirim derseniz ona da öneriler var.

1- Stresinizi azaltın.

2- Ağırlığınızı gözlemleyin ve yukarıda anlatılan orana dikkat edin.

3- Yediğiniz yağlara dikkat edin, kötüler sıralamasında sayılanları yemeyin.

4- Lifli yiyecek oranını arttırın.

5- Bol bol meyve, sebze yiyin.

6- İçinde bol miktarda beta karoten, A, C, E vitaminleri bulunduran yiyecekler yiyin.

7- Egzersiz oranını arttırın.

8- İçinde bol miktarda selenyum ve kalsiyum olan yiyeceklerden yiyin.

9- Kırmızı et yerine deniz ürünleri ve soyalı yiyecekleri tercih edin.

10- Alkol içeceklerin hayatınızdaki yerine bir sınır koyun.

11- Doğrudan güneş ışınlarına maruz kalmayın.

12- SİGARAYI BIRAKIN!