Eğer tohumlarınız özgür değilse, siz de özgür olamazsınız!
Eğer yiyecek, içecek için birilerine bağlı yaşamak zorunda iseniz, onun kölesisinizdir!
Yaşamınız ve hayatınız patentlenemez, patentlendiği zaman esaret başlar. Diktatörlük başlar...
Bugüne kadar Avrupa'da pek çok ülke GDO'lu tohum girişine dur dedi. Bunlar arasında Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Fransa, İsviçre var ve sıra bizde! Bizim de HAYIR dememiz gerek.
Bugün bütün dünyada MONSANTO'ya, GDO'lu tohumlara, gıdaya karşı yürüyüş var. Avusturalya'dan filmler, fotoğraflar gelmeye başladı.
İstanbul'da Fikir Sahibi Damaklar'ın düzenlediği GDO'yu Boykot Pikniği var. Siz de kendi yaptığınız bir parça yiyecekle bu pikniğe katılın, yemeğinizi ve fikirlerinizi paylaşın. GDO'ya HAYIR deyin. Bugünümüz ve geleceğimiz için...
GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Mayıs 2013
25 Mart 2013
Fikir Sahibi Damaklar - Tohum, Un, Maya, Fermantasyon, Ekmek... Hayatımıza Şekil Veren Süreç
10 Mart Pazar günü SALT Beyoğlu çok güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Daha önce uzun uzun ekşi mayalı ekmek ile ilgili yolculuğumu anlatmıştım. Bu yolculukta Fikir Sahibi Damaklar'ın yerini de. İşte Pazar günü hem üyesi olarak, masal anlatmak üzere, hem de aile fertlerine ''Gerçek Ekmek'' ve onun buğdaydan başlayan öyküsünü dinletmek üzere biz de orada idik.
Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.
Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.
Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!
Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.
Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.
Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.
Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...
Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!
Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!
Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.
Öyle ki, evin 4 yaşındaki Uğur böcüğü bile hiç sesini çıkartmadan uzun uzun dinledi. Sonra da sağlıklı yemekler yemeliyiz diyerek, günün benim için en anlamlı ve önemli cümlesini kuruverdi.
Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.
Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...
Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!
Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.
Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.
Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!
Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.
Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.
Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.
Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...
Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!
Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!
Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.
Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.
Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...
Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!
23 Ağustos 2012
Mavi mi, Kırmızı mı?
(Akdeniz Permakültür Konferansı'nda, Rhamis Kent, Dambisa Moyo'nun şu yazısından söz ederken)
Alice, tavşanı izlerken, merakına yenik düşmüştü...
Ben de önce babamı kanserden kaybetmenin ardından, sonra da genlerde bu meret var, aman çocuğu sağlıklı besleyeyim derken öyle bir dünyaya daldım ki, bilinç neymiş, bilinçlenmek neymiş her gün Alice gibi ben de öğreniyorum. Bir uyanıyorum, bir uyuyorum... Alice gibi öğreniyorum diyorum, çünkü bu öyle bir dünya ki, var, ama varlığından çoğumuz bihaberiz. Hatta pek çok markayı dost ürün olarak biliyoruz. Evlerimizde, hayatımınızın bir parçası olarak kullanıyoruz. Onlar ise bizlere sağ gösterip, sol vuruyorlar. Kırmızı Şapkalı kızdaki kurttan farkları yok! Dayağı yiyoruz, ağırlığını hissediyoruz, ama bize ne olduğunun farkında olmadığımız için, güle oynaya gene o ormana gidiyoruz. Hem de hiçbir önlem almadan.
Facebook kullanıyorum. Çünkü, ilgi alanlarıma göre grup ve sayfaları takip ediyorum. Bugün o sayfalardan birisinden şu bağlantı geldi. İçeriğinde bahsettiği hormonal kökenli bir bitki ilacı. İlacı üreten firma ise en güzel suratlı mankenin, pH'ını öve öve bitiremediği sabunu üreten firma ile aynı. Elbette ikisi birbirinden farklı ürünler. O sabunun ne olduğuna siz karar verin. Benim anlatmaya çalıştığım, o firmanın ne kadar ellerinde olduğumuz, ne kadar iliğimiz kemiğimiz o ve benzeri firmalar tarafından sömürülüyorı ve onları ne kadar dost sanıyoruz...
Yazıda hormonlar, onu alan hayvanlar, yedikleri samanlar, sonra da gübre olarak istenen, istenmeyen her yere ilacın dağılımından bahsedilmiş. Okumayı size bırakıyorum ki, bileşenler net bir şekilde yerlerine oturtun.
Sonra aklıma hemen Türkiye'de pahallı bulunduğu için yurtdışından ithal saman getirtilmesi durumu geliyor! Ali Ekber Yıldırım, Şap'a rağmen saman ithalatı yapılacak demiş, yazı burada.
Akıllara şenlik bir durum bu üstelik. Diğerlerinde olduğu gibi...
Et ithal olarak geldi, halimiz malum. Çoğu imha ediliyor ya da edildi şu sıralar. Anguslar ayrı hikaye. Artık bunları duymayan kalmamıştır sanırım.
Süt, süt tozu olarak geldi, içinden neler çıktı neler...
En son Toprak Mahsulleri Ofisi'nin silolarında bekleyen buğday neyin nesi imiş, onun tartışmaları devam etmekte. Herşey bu haberin ardından başladı...
Sonra şu bilgilerle karşılaştım... Vietnam'ı, orada yaşananları, bilir misiniz bilmem ama bir kimyasalın kullanıldığını, sonrasinda oradaki halkta çok büyük zararlara yol açtığını, etkilerinin nesiller boyu sürdüğünü duymuş ya da okumuşsunuzdur. O ilaca, içinde bulunduğu varilin üzerindeki turuncu çizgiye istinaden orange agent(turuncu ajan) denilmekteymiş. Amerikalılar, Vietnamlılarla sık yapraklı, bol ağaçlı ormanlarda mücadele edememekteymişler. Vietnamlılar ormana kaçıyor, saklanıyor, olmadık zamanda da Amerikalıların karşısına çıkıyorlarmış. Yeni stratejiler geliştireceklerine, medeniyet icat oldu, mertlik bozuldu misali, işi kimyasal üreten firmalara devretmişler ve ağaçların yapraklarını döken, adına orange agent denilen bu kimyasalı, uçaklar yardımı ile havadan insanların, köylerin olduğu alanlara püskürtüvermişler. Yapraklar gitmiş, Vietnamlılar ortaya çıkmış. Onlar da rahatça işi bitirmiş. Ardından neler geleceğine bakmadan.... Hala bakmadıkları gibi... Sonrası mı, buyrun sonuçlarından en hazin olanını, tıklayarak okuyun lütfen, kaç tür kanseri de beraberinde getirdiğini. Ya üretici firmalar mı kim? Birisi yukarıdaki yazıda sözü geçen firma. Orange agent'ın üreticisi kim deyin, Google söyleyiveriyor hemen size zaten. Diğer firma mı? Onun adını da GDO'larla birlikte bol bol duyarsınız. İsim değiştirmiş ama silememiş izini. Buyrun kendilerini nasıl savunduklarını okuyun bizzat. Bakalım ikna edici buluyor musunuz?
Ne kadar çarpıcı ve ne kadar etkileyici politikacıların ağızlarındaki bu küreselleşme hikayesi değil mi?
İstemiyorum ben böyle küreselleşmeyi de medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarı da.
Cep dolduran, canavara, aç gözlü insanların daha daha diyen çocuklarına, kaynak olmaya karşıyım!
Daha dün bakkalın önüne, son model tahta iç kaplamalı jeep i ile gelip, bütün çöpünü arabasının altına atıp(kendi arabası temiz olacak ama sokak, ülke, dünya ne olursa olsun), alüminyum kutuların üzerine basan tekerlek sesleri ile mahalleyi çınlatan o ve benzeri çocukları hayatımda görmek istemiyorum... Maddiyat uğruna dünyayı satan insanları da...
Hayatımız onlar yüzünden hikayelerle doldu... Onlar zengin olsun ve istediğini yapabilsin diye...
Suya elimi atıyorum başka hikaye, ekmeğe elimi atıyorum bir başka...
Biz ne yaptık. Kendimizce elbet... Bu senenin ilk üretimi kendimize ait mahsulünü ortaya çıkartmaya çalıştık ve bayramda ellerimizde idi, mutluyuz!
Geçen sene gittiğimiz Bayramiç Yeniköy'de bize nefis bir bulgur pilavı ikram edilmişti. Çok beğenmiştik. Bunun üzerine utana sıkıla buğday tohumu var mı diye sormuştuk. Sağolsun onlar da bizim için buldular. Oradan temin ettiğimiz sarı buğday tohumlarını, eşimin ailesinin bahçesine ekti kayınpederim varolsun. Böylece, bize en güzel bayram hediyesi de sarı buğdaylar oldu. Biliyorsunuz, bir tane buğdaydan başak ve başağın üzerinde de pek çok tane buğdayınız oluyor. Böylece yüzümüzü kara çıkartmadı buğdayımız. Günü gününe, çocuk bekleyen çiftler gibi, sorduk soruşturduk halini. Bir ara yattı sizin buğday dedi kayınvalidem, ödümüz koptu. Altta kalan küflenip bozulur dediler zira ama birşeycik olmamış. Tam tersi köydeki diğer ıslah edilmiş tohumla üretilen buğdaylar bozulmuş yağmurla, rüzgarla, bizim yerel buğday, cılız tohum, boynunu bükerek, hayatını kurtarmış.
Buğday ile birlikte biraz unumuz da var. Un az çünkü huysuz gelin olarak ben taş değirmende öğütülsün illaki dedim, onu bulamayınca akraba değirmeninde tadımlık çektirmiş bizimkiler. Kayınvalidem bir de ekmek yapmış, taş fırında pişirmiş. Onu da yollamış. Acayip keyifliyiz. İlaçsız mis gibi tüketilecek buğdayımız, unumuz, ekmeğimiz oldu. Vakitleri olursa bulgur da yaparlar belki bize kim bilir? Bu işte benim parmağım az. Sadece istekler kısmından sorumluyum.
Ama Haziran sonu, Temmuz başında gittiğim ''Permakültür Tasarım Kursu'' 'nu herkese tavsiye ediyorum. Ben kurtuluşu bir avuç toprakta da olsa kendi ürettiğimizde, üretimini bildiğimiz ürünleri almakta buluyorum. Bunun yanında olağanüstü durumlarda ayakta kalabilmenin yolunun da buradan geçtiğine inanıyorum.
Çünkü kursa gittikten sonra farkediyorsunuz ki, bu bir yöntem değil, sistem değil sadece, bir hayat biçimi. İçerisinde pek çok bileşen var. Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki, gerçekten Alice ya da Neo gibi bakıyorsunuz boş boş. O boş bakışta sizi ya yukarıdaki örnekteki büyük firmalar dişlileri arasına alıp sağmal inek yapacak(evet işletme okurken böyle bir terim de öğrenmiştik) ya da siz kendi ayaklarınızın üzerine basıp, iyi ve kötüyü ayırt edeceksiniz. Tercih sizin. O kimyasalları üreten kimya mühendisi meslekdaşlarımın yerine MBA yapmış bir kimya mühendisi olarak, ben bu yolu seçtim, mutluyum, vicdanımla da barış halindeyim!
Bu senenin son kurs detayları için buraya bakabilirsiniz. Başlamasına az kaldı ama hala çok geç değil...
Siz siz olun, yediğiniz içtiğinizin nereden ve nasıl geldiğini sorgulayın lütfen!
Siz siz olun, bu dünya için güzel, iyi yönde üretken birşeyler yapın. Bir meyve ağacı dikin mesela. Sadece ağaç demiyorum, meyve ağacı diyorum. Birşeye başladığınızda ondan birden fazla fayda sağlanması öğretildi çünkü kursta bize...Dolayısıyla, kuşlara, insanlara, toprağa kısaca canlılara faydası olacak bir meyve ağacı olsun bu. Mesela bir iğde olsun ki, kökleri azot versin toprağa, böylece kimyasal gübreler kullanılmasın, meyvesi fayda olsun, sonra toprağa düşsün, orada hayat bulsun. Hayal gücünüz ve bilginin gücü sınırsız, onları iyilik için kullanın.
Siz siz olun durmayın, birşeyler yapın... Herşey için çok geç olmadan...
Labels:
Bitki,
Doğa,
GDO,
Permakültür
03 Mart 2012
Gene GDO ve Gene Soya, Bu Sefer Yiyecekler İçin...
Öncelikle lütfen GDO üreten devlerden birisinin sebep olduğu hayat hikayesini, bu devin kim olduğunu buradan okuyun. Yarınımız için, kendi sağlığımız için ama canımızdan kıymetli çocuklarımız için... Kimlerin eli cebimizde, sağlığımızda, hayatımızda bilmek için...
Sonra bugünlerde TÜGİDER'in, GDO'lu soyanın ithalatına izin için için başvuruda bulunduğundan haberiniz olsun. Kimdir bu TÜGİDER derseniz, Tüm Gıda İthalatçıları Derneği olduğunu söyler, detaylara web sitelerinden bakın derdim, ama gündeme geldikleri ilk gün, üyeleri görünmesin diye web sitelerini kapattılar! Ama kimler sizin gözünüzün önünden kaçıyor bilmek isterseniz, buyrun buradan bir bakın... Tanıdık yüzlerle karşılaştınız mı? Mesela bebek maması ithalatçıları, mesela üçüncü gözüz, tarafsızız, diyen denetim kuruluşları, test laboratuvarları, sağlığınız için çeşit çeşit ürün aldığınız firmalar, marketler??? Dürüst üyeler, bu talep bizim ilkelerimize aykırıdır diye istifa ettiler... Ama diğerleri inatla bu taleplerinin peşindeler.
Fikir Sahibi Damaklar'ın konuyla ilgili açıklamasını buradan okuyabilirsiniz.
UĞUR DÜNDAR, her zaman olduğu gibi elini vicdanına koydu ve bir baba olarak bir dilekçe yazdı.
Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. En vurucu cümleleri ise şunlar:
Sonra bugünlerde TÜGİDER'in, GDO'lu soyanın ithalatına izin için için başvuruda bulunduğundan haberiniz olsun. Kimdir bu TÜGİDER derseniz, Tüm Gıda İthalatçıları Derneği olduğunu söyler, detaylara web sitelerinden bakın derdim, ama gündeme geldikleri ilk gün, üyeleri görünmesin diye web sitelerini kapattılar! Ama kimler sizin gözünüzün önünden kaçıyor bilmek isterseniz, buyrun buradan bir bakın... Tanıdık yüzlerle karşılaştınız mı? Mesela bebek maması ithalatçıları, mesela üçüncü gözüz, tarafsızız, diyen denetim kuruluşları, test laboratuvarları, sağlığınız için çeşit çeşit ürün aldığınız firmalar, marketler??? Dürüst üyeler, bu talep bizim ilkelerimize aykırıdır diye istifa ettiler... Ama diğerleri inatla bu taleplerinin peşindeler.
Fikir Sahibi Damaklar'ın konuyla ilgili açıklamasını buradan okuyabilirsiniz.
UĞUR DÜNDAR, her zaman olduğu gibi elini vicdanına koydu ve bir baba olarak bir dilekçe yazdı.
Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. En vurucu cümleleri ise şunlar:
TÜGİDER üyeleri bu ithalatı aslında AB'de binde 9 olarak ifade bulunan bir GDO bulaşıklık durumunun bizim yönetmeliğimizde olmayışından dolayı talep etmekte! Dünya gazetesinden Ali Ekber Yıldırım'a verdiğiniz bir beyanattan anladığım kadarı ile amacınız GDO yönetmeliğine, şu an için varolmayan bir "GDO bulaşığı" oranı eklemek.
Oysa GDO yönetmeliğimizde bulaşıklığa dair herhangi bir oranın olmayışı, yani GDO'nun binde 9 değil, binde 1 oranında dahi gözardı edilemez oluşu, benim gibi pek çok babanın en değerli güvencesi!
Keşke GDO'ları tümden yasaklasak dediğimiz bir zamanda, istediği kadar AB standardı olsun, ürünlerde GDO bulaşığı olma durumu çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük kötülük.
Talebiniz olduğunu anladığım binde 9 oranında "gözardı edilebilir" GDO bulaşığını, ben gözardı edemiyorum! Nihayetinde benim ve çocuklarımın gıdasından bahsediyoruz!
Gelin siz de buradan dileğinizi TÜGİDER'e iletin ya da bir dilekçe de siz yazın. Birlik olup şu GDO canavarının karşısında duralım. Sağlığımız için, çocuklarımız için, ülkemiz toprakları için, bize besin yetiştiren çiftçilerin hayatları için, yarınımız için...
Tam da bugün, bu konularda bizi biliçlendirme ve doğala yöneltme yolunda çok büyük adımlar atan, güzel insan Victor Ananias'ı, bedenen aramızdan ayrılışının birinci yılında hürmetle anıyoruz...
Tam da bugün, bu konularda bizi biliçlendirme ve doğala yöneltme yolunda çok büyük adımlar atan, güzel insan Victor Ananias'ı, bedenen aramızdan ayrılışının birinci yılında hürmetle anıyoruz...
Labels:
Bebekler için,
Çocuklar İçin,
GDO,
Hayat
12 Nisan 2011
The Botany Of Desire
Watch the full episode. See more Botany of Desire.
Filmin tümünü seyredebilmek için lütfen yukarıda Full Episode yazan yere tıklayın.
Michael Pollan'a hayranlığım günden güne artıyor. Okuduğum kitapları, seyrettiğim belgesel niteliğindeki programları, GDO'ya neden karşı durmamız gerektiğini güzelce ortaya koyma şekli, pek çok şey öğreniyorum onun yapıtlarından. GDO ile ilgili yazılarımda sözetmiştim daha önce de kendisinden.Filmin tümünü seyredebilmek için lütfen yukarıda Full Episode yazan yere tıklayın.
The Botany Of Desire'ı ilk olarak çok alakasız bir yerden, Linked In'deki CSR gruplarından birisinden duymuştum. Bir önceki yazıdaki siteyi karıştırırken de bu film ile karşıma çıktı.
İçinde seyretmenizi dileyeceğim pek çok konu var. İlginç konular üstelik. Elmanın, lalenin, cannabis'in(Türkçesi kenevir sanırım) ve patatesin bu kadar ilginç bitkiler olacağını, hiç düşünmezdim. Bitkileri tanırken, kültürlerle, kültürlerin altyapıları ile, tarihle ve daha pek çok şeyle tanışıyorsunuz.
Filmde görüş bildiren, Frank Browning'in Elmalar adındaki kitabının değerinin 139 dolara yakın olacağı hiç aklıma gelmezdi. Tamam, dünyada pahallı kitaplar var, ama yeni yazılan bir kitap bu kadar pahallı ise bir sebebi olmalı!
Sevginin, nefretle birlikte yaşadığının en güzel örneğinin lâlelerle yaşandığından da habersizdim. Önce Osmanlı İmparatorluğu'nda, sonra da Hollanda'da çılgın bir hüküm süren lâle tutkusunun ardından, lâle nefretinin yayıldığını bu film ile öğrendim. Hoş o nefret edenler bugün hâlâ lâle üzerinden yaşamlarını devam ettirmekteler, o da ayrı mesele.
Ya cannabis'e ne demeli? Bir dönem insanlara aspirin verilir gibi verilmiş, eczanelerde tentürleri satılmış. Hala nörolojik bilimlerde üzerinde çalışmalar devam etmekteymiş. Meksika ordusunun şarkısı ile en komik olanı olsa gerek! Nihayetinde ona olan tutku, doğada yetişmesinin yerine kapalı alanlara, kilit altında yaşamaya mahkum etmiş onu. Öyle ki, yetiştiricisi karısının sesini duymazlarsa, onu görmezlerse üzüldüklerine inanıyor!
Monokültür tarımın yapılmaması gerektiğini, farklı cins ve farklı bitkilerle tarım yapıldığında, bir kez daha kazananın insanoğlu olduğuna kanaat getirdim. Genetik başarı sanılanın da başarısızlıktan öteye geçmeyen bir aldatmaca olduğuna bir kez daha kuvvetlice inandım.
Aslında söylenecek söz çok, ama bu noktada fazla söze hacet yok, sizin de kendi gözlerinizle izleyip kendi fikirlerinizi oluşturma zamanı. Mümkün olursa da lütfen bu fikirleri paylaşın. Hayatın sırrı doğada, onlara zarar vermek demek, kendimize zarar vermek demek. Onlara tutkunluk da zararın bir başka boyutu. Anahtar ise ellerimizde...
Ne demişler? Azı karar, çoğu zarar!
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
GDO,
Kitap
06 Şubat 2011
Wall-E
Bu dönem bol bol yeni filmler var sinemalarda. Okulların tatile girmesiyle birlikte, tam benlik filmler festivali var bile diyebilirim hatta. Ama Böcük daha film seyretme sabrına ermiş değil. Onun kriterleri var. İçinde bol şarkı olacak, hareketli olacak o şarkılar da, uyutmayacak, film ağır tempoda, ama hızlı gidecek(o da neymiş demeyin, tanıyım bizimkini size anlatır). Karakterlerini tanıyor olacak hani şu Penpanterimiz(Pembe Panter'in bizde iki adı var; kestirmeden Penpanter o) gibi vs vs... Bazen neyi neden seyrettiğini ya da 10sn bile seyretmeden, ''ben beeenmedi bunu deeeştir'' demesini çözümleyebilmiş değiliz. Bu şartlar altında ben hala gizli gizli çocuk filmleri seyretmekteyim çaktırmayın! Oysa bir çocuğum olsun, bari onunla sebepleneyim demiştim. Eh sabırla biraz daha büyümesini bekleyeceğiz artık ne yapalım?
Bu konuda en güzeli, aile içinde yalnız değilim. Goncam da sever çocuk filmlerini, özellikle animasyonları. Böcüğe hamileyken bizi ziyareti sırasında(biz İstanbul'daydık, o da Cambridge'de idi o dönem) havaalanındaki HMV'de(üfff şimdi indirim de vardır ne güzel orada, gene kaçırdık) görüp bana bir Wall-E kapıp getirmişliği, bir zamanlarki sevgililer gününde çıkmasını merakla beklediğim Nemo'yu sürpriz yapıp almışlığı da vardır sağolsun. Diyorum ya, sabırla bekliyoruz bizimki filmleri bizimle seyreder yaşa gelsin diye.
Doğumgünüdür, misafirdir ortalığı toplayıp düzen yapayım derken, ne kadar fazla pırtıcı olup, bu sonra kullanılır deyip, birşeyleri bir kenara attığımı ve orada unuttuğumu bir defa daha görmüş oldum. Aferin bana! Lazım oluyor mu? Oluyor. İşte filmle bile sabit! Ama biriktirecek alan kalmayınca işler sarpa sarıyor! Ben bir yandan bu konuyu düşünedurayım, diğer yandan okuduğum, yediğim, yaptığım herşeyde Wall-E'den bir sahne geliyor gözümün önüne... Bir düşüncedir alıp gidiyor beynimde, hani derler ya, kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor diye. Benimki kurnazlıktan falan değil, çaresizlikten. Daha doğrusu gitgide kendimi çaresiz hissetmeye başlamamdan. Motivasyona ihtiyacım var. Benim gibilerin varolduğunu bilmeye ihtiyacım var. Pırtıcılıkta değil. Hayat tarzında, çocuğunu doğru gıda ile beslemeye çalışma konusunda...Yaşam alanlarını, oksijenini, ağacını, ormanını koruma konusunda...
Dün annem tuzlu bir bisküvi almış. Çörekotlu, mahlepli, tadına doyum olmuyor. Böcüğüm biz ne yersek aynısını yemeye çok meraklı. Misafir var ve tabağımıza konulmuş bu bisküviler de. Ben çayları dağıtırken, bizimki hemen başımıza tüneyip 'bundan bundan' dedi. Annem, gıcık olduğum(bu cümle sigortalarımı attırıyor, başka cevap mı yok?) bir şekilde, anne vermiyor ona sor buyurdu! Bizimki babasına gitti, babası da aynı cümleyi kurmasın mı? İkisine de söylendiğimde cevapları, biz verirdik, sen engel oluyorsun olmasın mı? O baba ki, bana daha o sabah nişasta bazlı şeker haberini yollamış ve sakın kıza içinde bunun olduğu birşey almayalım olur mu diye beni engellemiş insan, kalkmış şimdi ne diyor!!!
Misafir gittikten sonra aldım paketi elime, o kadar yiyecek şey yaptık evde hazır almayalım diye, bunun ne işi vardı tabakta diye önce anneme soruş... Zira ben tabağı hazırladıktan sonra, bunlar içine hooop düşmüş gökten zembille, suçlu yok ortada, ayakları var ya, kendi kendilerine gelmişler!!! Sonra tek tek içindekileri elimde büyüteçle okuyuş... Büyüteçsiz okumak mümkün olmadığı gibi, büyüteçle bile zor okunuyor, özellikle ve kasıtlı yapıldığını düşünüyorum bunu ve İngiltere'de yaşarken hiç büyütece gereksinimim olduğunu hatırlamıyorum paketlerin üzerini okurken. Bu şekilde bir kanun ya da yönetmelik olsa gerek orada, küçük yazılmamasına dair. Neyse, paketin ek yeri içine saklanmış, küçük yazılı içerik satırı satırına aynen şöyle:
- Buğday unu
- Hidrojene bitkisel yağ(Palm, Soya, Ayçiçek, Pamuk) --- Palm, soya ve pamuk sakat GDO'lu olma olasılığı yüksek. Pamukta da izin verdiler. Onun da ne idüğü belirsiz. Bir de bu 4 yağın karışımı mıııı, yoksa biri mi var?
- %3,5 çörekotu --- Yüzde neyin ifadesi? Hamurun? Bisküvinin? Neyin???
- Glukoz şurubu --- GDO'lu mısırlardan yapılan Amerikan mucizesi!!!
- Kabartıcılar(Amonyum hidrojen karbonat, sodyum hidrojen karbonat) --- Araştırmaya bile korkuyorum, ellemeyeyim, bilmeyeyim en iyisi
- Şeker
- Furuktoz şurubu --- Of of of... Bugünlerde zararlarını hergün anlatıyor Kenan Demirkol
- Peyniraltı suyu tozu
- Tuz
- Mahlep
- Doğala özdeş aroma(peynir)
- Emülgatör(soya lesitini) --- Paso GDO'lu
- Kraker enzimi --- Her neyin nesi ise???
- Koruyucu(sodyum metabisülfit)
- Gluten içerir
Olan oldu, çaktırmadan, gözümüzün içine bakıla bakıla iki GDO'lu soya fasulyesinin, hayvan yemi olarak geçişine izin verildi. Et, süt soya yemi yemiş hayvandan diye etiketlenmeyecek nasılsa. Ekilir biçilirse, çiftçinin tarlası, bağı bahçesi gidecek nasılsa. Patentli tohum çünkü, patent ödemesi gerek. Ödeyemedi mi, güle güle mal varlığı... Birilerinin bize mısırı dayayıp, kendisinin zengin olduğu yetmedi(bu dini bütün aile insanların günahlarını, haklarını nasıl ödeyecek bilmem), şimdi bir başkası belki de aynı kişiler soyadan zengin olurken, halkın başına kimbilir neler gelecek. Ne önemi var ki, birilerinin de ilaçlardan zengin olması gerekiyor.
İşte bu noktada, o minik saksıdaki filizlenmiş tek bir tohumun önemini anlatan Wall-E gene gözümün önüne geliyor. Yağ tulumuna çevrilen obez insanlar, aman kıpırdamasınlar, spor salonlarına gider gibi yapsınlar, sahte gıdalarla beslensinler, bir yerden bir yere yürüyen bantlarla taşınsınlar, iletişim sistemleri kurulsun hep bunları üretenler zengin olsun! İnsanlar amaçsız, kişiliksiz, birbirinin kopyası kan içiciler tarafından kanları emilen yaratıklara dönüşsünler. O noktada da pırtıcı ve saf robot Wall-E, Eva'ya aşkı uğruna insanların gözünü açsın. Farkında mısınız, biz de artık aynen böyle, o filmdeki gibi yaşar olduk. Mis gibi havada spor yapmak, yürümek varken, spor salonlarına tıkıştırılıyoruz, en son moda o olarak sunuluyor bize. Dans dersleri, pilatesler, ha bir de Zumba çıkmış, bilmeyenlere müjde, bir dolu ne işe yaradığını bilmediğim,öğrenmek de istemediğim alet edevat. Nereden geldiğini, ne olduğunu bilmediğim bir dolu insanla aynı odaya tıkıştırılacakmışım, ter kokularını çeke çeke(var valla en modern, en ala geçineninde bile ter kokusu vaaar, yok diyen yalancı, inanmam) adı spor olan birşey yapacakmışım. Ooooooldu! Kim karlı çıkacak bundan? Spor salonu ve o salonun bileşenlerini oluşturan alet edevatçılar, inşaatçılar vs vs... Ben parkta Tai Chi yapmak istiyorsam ne olacak? Yapamam ki, hani nerede parklarım TOKİ? İstanbul'da çivi çakmadığın ne sahil kaldı, ne kara parçası. Benim parklarımı, boş, nefes alacak alanlarımı ne yaptın? İhtiyacı olana olmayana ev! Ormanlarımın yanına inşa ettiğin sitelerden ağaçlarım ne halde acaba? Obez olalım, sağlıksız beslenelim, hasta olalım, koşacak yer bulamayalım, hep para ödeyelim, köle gibi çalışalım, birileri oturduğu yerden zengin olsun! Ne âlâ düzen...
En doğal hakkım değil mi benim beslenmek? Ama adil gıda ile beslenmek. Bunu defalarca yazdım, durmadan gene yazacağım. Herşeyden çok Meyvelitepe'nin hikayesini anlattığı bir Zambia kadar olamadık ya, ben ona yanarım!
Benim gibi çocuk filmlerini sevenlerdenseniz mutlaka, yok değilseniz gene mutlaka Wall-E'yi seyredin, seyrettirin. Dünyamız, en önemlisi ülkemiz o hale gelmeden önlem alın. Yok mu buraların bir Wall-E'si? Eva'sı?
Waaaaal-EEEEE , Eeeeeevaaaaa....
Labels:
Çocuklar İçin,
Film,
GDO
22 Aralık 2010
Miss Çilek - GDO - Atölye Çocuk Evi
Her daim olduğu gibi, Ponpon hanımı uyutmuş, bütün gün içerisinde pek de elimi süremediğim bilgisayarın başına oturmuştum. Gecenin ilerleyen saatlerinde, benim gibi gece sakin kafaya yazıp çizeyim diyenlerle bir yandan konuşup, bir yandan e-postalarıma bakıyordum ki, Miss Çilek, İpek'ten bir e-posta geldi. ''Dilek, sana sormam gereken birşey var, telefonunu ve uygun zamanını bildirmeni rica ediyorum... ''
Yazıştık ve nihayet seneler sonra(ilk sanal günlüklerimizi yazmaya ve birbirimizle konuşmaya başlamamız 2006'ya dayandığına göre seneleeeer hatta) ilk defa sesini duymuş oldum İpek'in. Defalarca buluşmayı planladık ama illaki bir engel çıktı. Heyecanlı bir ses tonu ile İpek, ''Benim Atölye Çocuk Evi'nde geridönüşüm atölyem var, orada velilerle geridönüşüm çikolatası yapacağız ve benden GDO'ları anlatmam istendi, sen de yardımcı olur musun? GDO nedir, ne değildir anlatmak ister misin?'' diyordu telefonun öbür ucunda.
''Aman İpek, ben alt tarafı meraklı bir okur, çocuğuna iyi olanı yedirmeye çalışan bir anneyim, uzman değilim ki!'' deyivermişim. ''E hepimiz öyle değil miyiz? Sen daha fazla okuyorsun, Berceste'de de yazıyorsun GDO ile ilgili, haydi o gün beni yalnız bırakma'' dedi. Ulaşım işine de bizim evin beyi yeşil ışık yakınca, tamam dedim. İngiltere'ye gittiğimden beri, yani en az 8 senedir, çok kalabalıkların karşısına çıkıp birşey anlatmamıştım. Denetim yaptığım yıllardan açılış, kapanış konuşmalarına, zorlu mücadelelere alışıktım da, çok uzun süredir evde sakin ve dingin yaşama daha çok alışmıştım sanki.
Ben GDO'ya dair ne varsa, hemen hemen hepsini, İpek'in de bir dönem çocuklarla etkinlikler yaptığı, Fikir Sahibi Damaklar'dan öğrendim. O yüzden, ''Defnesiz olmaz bu iş'' dedim. Ama Defne çok yoğundu. Bir yandan ''Lüfer aşkına!'' diyordu, bir yandan yeni, güzel başka adımlar atıyordu, nefes alacak hali yoktu neredeyse. Bu sebeple iş başa düştü. Oturup, tek tek notlar gözden geçirildi. Filmler yeniden seyredildi. Yeni notlar alındı. (tüm bunlar evin uğur böcüğü uyuduktan sonra sabahın ilk saatlerinde yapıldı elbet) FSD'nin özenle hazırladığı broşürlerin dağıtılmak üzere hazırlanması rica edildi. Bir tatlı heyecan aldı bizi, bir yandan İpek telefonun öbür ucunda, diğer yanında ben... İpek durup durup Başak hanımı anlatıyordu. ''Şu anda Amerika'da, o yüzden ne yazık ki, göremeyeceksin ama bir görsen o kadar çok seversin ki, o kadar kendisini işine adamış bir insan ki, tanışmanızı çok isterdim...'' diyordu.
Bende bir merak, neden ve nasıl GDO soruları Atölye Çocuk Evi'ne vardım ''O gün'' geldiğinde. İpek'in Santral İstanbul'da çocuklarla atölyesi vardı. İlk, Güneş hanımla tanıştım. Velilerle birlikte Yeni Yıl için, çocuklara hediyeler hazırlıyorlarmış. Güneş hanım, dikiş makinesinin başında, veliler dikmek istedikleri ile sırada, kimisi yerde, kimisi boncuklara gömülmüş bir halde minicik masa ve sandalyelerin üzerinde, ellerinde kumaşlar, iğne, iplik... Mutfakta ocakta çay, masanın üzerinde birbirinden güzel yiyecekler, sıcacık bir ortam vardı burada, daha önce hiçbir anaokulunda görmediğim.
Bizim evin böcüğü için anaokulu arayışına hiç girmemiştim. Daha küçük diye. Erken yaşta giderse okuldan bıkar diye. Çeşitli platformlarda yazılar okumamıştım, araştırmamıştım. Hatta o bilinen adı geçen, övülen yöntemlere karşı bir direnişim de vardı içten içe, hele oyuncaklara materyal, onlarla oynamaya aktivite diyenlerden uzak durmuştum hep. Ama arkadaşlarımın çocuklarını almaya gittiğimiz zamanlardan, Türkiye'de ve İngiltere'de pek çok anaokulu görme şansım olmuştu. İnanın hiç biri Atölye Çocuk Evi'ne benzemiyordu! O gün velilerle yapılan çalışma için düzenlemeler yapılmış desem, sonradan girdiğim web sitelerinde gördüm ki, değilmiş, okul hep böyle imiş. Bildiğiniz atölye idi bu anaokulu, gerçekten de adı gibi bir atölye. Onların da izledikleri bir sistem, bir yaklaşım tarzı var. Reggio Emilia Yaklaşımı olarak biliniyormuş. Hani mutlaka bir yaklaşıma bağlı kalınacaksa, bir parça okuduğum yazılarla, bu yaklaşıma kanım daha çok ısındı diğerlerine göre benim. Ama en çok da içindeki insanlarla sevdim ben bu anaokulunu. Beni karşılayan Güneş hanım adı gibi ışıklar saçıyor, pozitif enerji veriyordu etrafına. Herşey mükemmel olsun diye koşturan Fatih beyin Başak hanımın eşi olduğunu öğrendim sonradan. Öyle ki, eşinin adı geçince, ondan bahsedilince, gözleri dolu dolu olan birisine çocuk emanet edilir diye düşündüm. Öğretmenlerinden velilerine dek, sıcacık bir ortama girişim daha ilk dakikalardan hissedilir oldu ve öğrendim ki, yavaş yavaş GDO içermeyen besinlerle beslenmeye geçmek isterlermiş.
Ben tüm gördüklerimi düşünürken, bir yandan da bize ayrılan odada nerede ne yapmalıyız planlarında iken İpek geldi! Hani Türk filmlerindeki ''O an'' gibi, tatlı bir heyecanla yanına gittim. İpek'te bir telaş bir telaş içeri girdi. Elleri kolları dolu... Ben konuşmaya çalışıyorum ama o hiç vaktim yok, rahat bırakın beni edasında. O zaman anladım ki, İpek beni tanımadı! E haklı, biz hiç yüzyüze gelmedik ki, Berceste'de de fotoğrafım yok görünürlerde. İpeeeek dedim, ben Dilek! O anda yüzünü görmeniz lazımdı! Filmlerdeki ''O an'' o anda gerçekleşti işte. Yıllar sonra iki sanal günlük dostunu Atölye Çocuk Evi ve GDO biraraya getirmiş oldu.
Hemen çıktık yukarıda, bizim için hazırlanan odaya. Neler yapacağımızı, neler anlatacağımızı konuştuk, planladık. İpek'in atölyesi için malzemeleri hazırladı o bir yandan. Bize güzel bir çay hazırladı baharatlardan, bitkilerden, tam kış günü içilebilen... Yapılması gereken bir iki minik dokunuş için yardım aldı Güneş hanım ve arkadaşlarından. Derken saat geldi ve tek tek veliler gelmeye başladılar. Tanıştık, biraz konuştuk. Dilim döndüğünce GDO'ya karşı duruşun, özellikle de tohumlarımıza sahip çıkmanın önemini anlatmaya çalıştım. Yarınımız için önemli noktaların üzerinde durmaya çalıştım. Ama GDO için saatler yetmez... Minicik bir farkındalık yaratabildi, gelenleri düşünmeye itebildi, daha sonra kendilerinin de araştırabilecekleri soru işaretleri bırakabildiysem anlattıklarımla, ne mutlu bana.
Saatler çok geç olmadan, anneler çocuklarına verdikleri sözü bozmadan, İpek'in atölyesi ve velilerin keyifli saatleri başladı. Evlerimizde hergün bulunan malzemeleri değerlendirerek, çikolata yaptılar çocuklarına. Hem de içerik açısından en sağlıklısından! Sonra süslediler, paketlediler, diğer hediyelerle birlikte verilmek üzere hazırladılar çikolatalarını.
Kimi veli bir lokmalık, minik toplar yapmayı tercih etti. Kimisi ise yaratıcı ruhunu kullandı ve değişik sevimli şekiller oluşturdu elindeki malzeme ile...
Hani fotoğrafta gazlı bir içecek görüyoruz bu da ne derseniz, içinde glikoz şurubu dolayısı ile GDO şüphesi geçen birkaç örneği yatırmıştık masaya! Aralarında bira bile var biliyor musunuz? Mısırdan yapılan Amerikan viskisine ne dersiniz?
Birlikte GDO konusunu konuşup, bu konuda okuduğu kitapları, önerdiği çocuk doktorunun adını öğrendiğim dünya tatlısı veli kocaman ayaklardan yer yastığı hazırlamıştı, geridönüştürülmüş malzemelerle.
Bir zamanların bornozu, şimdi çantaya dönüşmüştü bu velinin yaratıcı ellerinde.
Ya kuklamız nasıl? Çok şeker değil mi? Hele dişleri?
Defne'nin annesi de gene geridönüştülmüş malzeme ile(sanırım önceki hayatında bir kot pantalondu bu malzeme) Defne'nin adını taşıyan duvar süsüne dönüşmüş halde.
Bu da benim favorim. Kurumuş bir dal üzerine kumaş ve boncuklarla hazırlanmış duvar süsü. Duyduğuma göre, bütün Atölye Çocuk Evi öğretmenlerinin evinde bir tane varmış!
Veee esas sanat şaheserleri. Şaheser diyorum, çünkü bunlar bizzat çocukların eseri. Öyle lise öğrencisi falan da değil. Bit kadar, kaşık tutmayı acaba becerebilir mi dediğiniz yaştaki küçümenlerin. Hani bana kalsa, ben evde hayatta çekiç, çivi, testere vs elletmem bizim bücüre. Ama bu okulun bücürleri, bahçede oynayacakları atı dünyaya getirmişler, minik, maharetli elleri ile.
Çalışma masalarının ve taburelerinin şirinliğine bakar mısınız? Bu sanırım miniklerin marifeti değil ama yapanın, düşünenin ellerine sağlık.
Yelkenli gemileri bile var bızdıkların kendi imalatı...
Merdivenler, duvarlar ayrı ayrı güzel el emekleri ile dolu. Üstelik öyle her okulda gördüğünüz, görebileceğiniz sıradanlıkta şeyler de değiller.
Günün özeti, İpek ile tanıştık. Dünya tatlısı bir insan, aynen tahmin ettiğim gibi. Ona yakın olmayı, her daim görüşmeyi isterdim. (Kulaklarınız çınlasın Akın amca.) Bizim bücürle bir atölyesine katılmayı...
Bizi biraraya getiren bu güzel okuldan, çalışanlarından, velilerinden etkilendim, hem de çok. Başak hanımla tanışmayı isterdim, böyle güzel şeyler yaptığı için. Dilerim bir gün kısmet olur...
GDO konusunda merak edenler ise FSD'nin sesine, Prof Dr.Kenan Demirkol'un sesine, Prof Dr Tayfun Özkaya'nın sesine kulak versin. Mutlaka ama mutlaka Food Inc'i, The Future of Food'u (hatırlatma için teşekkürler ycurl) seyretsin. Michael Pollan'in kitaplarını okusun. Tarımda farklılık yaratan Bill Mollison ve Permakültür, Masanabu Fukuoka ve Doğal tarım, yöntemlerinin neler olduğunu araştırsın, onların kitaplarını okusun, sizi çok etkileyecek emin olun!
Minicik bir tohumun, hayatımızı nasıl yönlendirdiğini, ceplerimize, sağlığımıza, çocuklarımızın hayatına nasıl sızdığını, nasıl değiştirdiğini, nasıl yönlerdirdiğini, nasıl ruhumuzu, bedenimizi satın aldığını görsün. Aman dikkat geliyorum demiyor, gümbür gümbür geldi bile GDO'lar kapımıza!
GDO ile ilgili diğer yazılarım için ise alttaki GDO etiketine bir tık lütfen!
Yazıştık ve nihayet seneler sonra(ilk sanal günlüklerimizi yazmaya ve birbirimizle konuşmaya başlamamız 2006'ya dayandığına göre seneleeeer hatta) ilk defa sesini duymuş oldum İpek'in. Defalarca buluşmayı planladık ama illaki bir engel çıktı. Heyecanlı bir ses tonu ile İpek, ''Benim Atölye Çocuk Evi'nde geridönüşüm atölyem var, orada velilerle geridönüşüm çikolatası yapacağız ve benden GDO'ları anlatmam istendi, sen de yardımcı olur musun? GDO nedir, ne değildir anlatmak ister misin?'' diyordu telefonun öbür ucunda.
''Aman İpek, ben alt tarafı meraklı bir okur, çocuğuna iyi olanı yedirmeye çalışan bir anneyim, uzman değilim ki!'' deyivermişim. ''E hepimiz öyle değil miyiz? Sen daha fazla okuyorsun, Berceste'de de yazıyorsun GDO ile ilgili, haydi o gün beni yalnız bırakma'' dedi. Ulaşım işine de bizim evin beyi yeşil ışık yakınca, tamam dedim. İngiltere'ye gittiğimden beri, yani en az 8 senedir, çok kalabalıkların karşısına çıkıp birşey anlatmamıştım. Denetim yaptığım yıllardan açılış, kapanış konuşmalarına, zorlu mücadelelere alışıktım da, çok uzun süredir evde sakin ve dingin yaşama daha çok alışmıştım sanki.
Ben GDO'ya dair ne varsa, hemen hemen hepsini, İpek'in de bir dönem çocuklarla etkinlikler yaptığı, Fikir Sahibi Damaklar'dan öğrendim. O yüzden, ''Defnesiz olmaz bu iş'' dedim. Ama Defne çok yoğundu. Bir yandan ''Lüfer aşkına!'' diyordu, bir yandan yeni, güzel başka adımlar atıyordu, nefes alacak hali yoktu neredeyse. Bu sebeple iş başa düştü. Oturup, tek tek notlar gözden geçirildi. Filmler yeniden seyredildi. Yeni notlar alındı. (tüm bunlar evin uğur böcüğü uyuduktan sonra sabahın ilk saatlerinde yapıldı elbet) FSD'nin özenle hazırladığı broşürlerin dağıtılmak üzere hazırlanması rica edildi. Bir tatlı heyecan aldı bizi, bir yandan İpek telefonun öbür ucunda, diğer yanında ben... İpek durup durup Başak hanımı anlatıyordu. ''Şu anda Amerika'da, o yüzden ne yazık ki, göremeyeceksin ama bir görsen o kadar çok seversin ki, o kadar kendisini işine adamış bir insan ki, tanışmanızı çok isterdim...'' diyordu.
Bende bir merak, neden ve nasıl GDO soruları Atölye Çocuk Evi'ne vardım ''O gün'' geldiğinde. İpek'in Santral İstanbul'da çocuklarla atölyesi vardı. İlk, Güneş hanımla tanıştım. Velilerle birlikte Yeni Yıl için, çocuklara hediyeler hazırlıyorlarmış. Güneş hanım, dikiş makinesinin başında, veliler dikmek istedikleri ile sırada, kimisi yerde, kimisi boncuklara gömülmüş bir halde minicik masa ve sandalyelerin üzerinde, ellerinde kumaşlar, iğne, iplik... Mutfakta ocakta çay, masanın üzerinde birbirinden güzel yiyecekler, sıcacık bir ortam vardı burada, daha önce hiçbir anaokulunda görmediğim.
Bizim evin böcüğü için anaokulu arayışına hiç girmemiştim. Daha küçük diye. Erken yaşta giderse okuldan bıkar diye. Çeşitli platformlarda yazılar okumamıştım, araştırmamıştım. Hatta o bilinen adı geçen, övülen yöntemlere karşı bir direnişim de vardı içten içe, hele oyuncaklara materyal, onlarla oynamaya aktivite diyenlerden uzak durmuştum hep. Ama arkadaşlarımın çocuklarını almaya gittiğimiz zamanlardan, Türkiye'de ve İngiltere'de pek çok anaokulu görme şansım olmuştu. İnanın hiç biri Atölye Çocuk Evi'ne benzemiyordu! O gün velilerle yapılan çalışma için düzenlemeler yapılmış desem, sonradan girdiğim web sitelerinde gördüm ki, değilmiş, okul hep böyle imiş. Bildiğiniz atölye idi bu anaokulu, gerçekten de adı gibi bir atölye. Onların da izledikleri bir sistem, bir yaklaşım tarzı var. Reggio Emilia Yaklaşımı olarak biliniyormuş. Hani mutlaka bir yaklaşıma bağlı kalınacaksa, bir parça okuduğum yazılarla, bu yaklaşıma kanım daha çok ısındı diğerlerine göre benim. Ama en çok da içindeki insanlarla sevdim ben bu anaokulunu. Beni karşılayan Güneş hanım adı gibi ışıklar saçıyor, pozitif enerji veriyordu etrafına. Herşey mükemmel olsun diye koşturan Fatih beyin Başak hanımın eşi olduğunu öğrendim sonradan. Öyle ki, eşinin adı geçince, ondan bahsedilince, gözleri dolu dolu olan birisine çocuk emanet edilir diye düşündüm. Öğretmenlerinden velilerine dek, sıcacık bir ortama girişim daha ilk dakikalardan hissedilir oldu ve öğrendim ki, yavaş yavaş GDO içermeyen besinlerle beslenmeye geçmek isterlermiş.
Ben tüm gördüklerimi düşünürken, bir yandan da bize ayrılan odada nerede ne yapmalıyız planlarında iken İpek geldi! Hani Türk filmlerindeki ''O an'' gibi, tatlı bir heyecanla yanına gittim. İpek'te bir telaş bir telaş içeri girdi. Elleri kolları dolu... Ben konuşmaya çalışıyorum ama o hiç vaktim yok, rahat bırakın beni edasında. O zaman anladım ki, İpek beni tanımadı! E haklı, biz hiç yüzyüze gelmedik ki, Berceste'de de fotoğrafım yok görünürlerde. İpeeeek dedim, ben Dilek! O anda yüzünü görmeniz lazımdı! Filmlerdeki ''O an'' o anda gerçekleşti işte. Yıllar sonra iki sanal günlük dostunu Atölye Çocuk Evi ve GDO biraraya getirmiş oldu.
Hemen çıktık yukarıda, bizim için hazırlanan odaya. Neler yapacağımızı, neler anlatacağımızı konuştuk, planladık. İpek'in atölyesi için malzemeleri hazırladı o bir yandan. Bize güzel bir çay hazırladı baharatlardan, bitkilerden, tam kış günü içilebilen... Yapılması gereken bir iki minik dokunuş için yardım aldı Güneş hanım ve arkadaşlarından. Derken saat geldi ve tek tek veliler gelmeye başladılar. Tanıştık, biraz konuştuk. Dilim döndüğünce GDO'ya karşı duruşun, özellikle de tohumlarımıza sahip çıkmanın önemini anlatmaya çalıştım. Yarınımız için önemli noktaların üzerinde durmaya çalıştım. Ama GDO için saatler yetmez... Minicik bir farkındalık yaratabildi, gelenleri düşünmeye itebildi, daha sonra kendilerinin de araştırabilecekleri soru işaretleri bırakabildiysem anlattıklarımla, ne mutlu bana.
Saatler çok geç olmadan, anneler çocuklarına verdikleri sözü bozmadan, İpek'in atölyesi ve velilerin keyifli saatleri başladı. Evlerimizde hergün bulunan malzemeleri değerlendirerek, çikolata yaptılar çocuklarına. Hem de içerik açısından en sağlıklısından! Sonra süslediler, paketlediler, diğer hediyelerle birlikte verilmek üzere hazırladılar çikolatalarını.
Kimi veli bir lokmalık, minik toplar yapmayı tercih etti. Kimisi ise yaratıcı ruhunu kullandı ve değişik sevimli şekiller oluşturdu elindeki malzeme ile...
Hani fotoğrafta gazlı bir içecek görüyoruz bu da ne derseniz, içinde glikoz şurubu dolayısı ile GDO şüphesi geçen birkaç örneği yatırmıştık masaya! Aralarında bira bile var biliyor musunuz? Mısırdan yapılan Amerikan viskisine ne dersiniz?
Atölye tamamlanınca da veliler neler yapmışlar çocuklar için onları gördük.
Bir zamanların bornozu, şimdi çantaya dönüşmüştü bu velinin yaratıcı ellerinde.
Ya kuklamız nasıl? Çok şeker değil mi? Hele dişleri?
Defne'nin annesi de gene geridönüştülmüş malzeme ile(sanırım önceki hayatında bir kot pantalondu bu malzeme) Defne'nin adını taşıyan duvar süsüne dönüşmüş halde.
Bu da benim favorim. Kurumuş bir dal üzerine kumaş ve boncuklarla hazırlanmış duvar süsü. Duyduğuma göre, bütün Atölye Çocuk Evi öğretmenlerinin evinde bir tane varmış!
Veee esas sanat şaheserleri. Şaheser diyorum, çünkü bunlar bizzat çocukların eseri. Öyle lise öğrencisi falan da değil. Bit kadar, kaşık tutmayı acaba becerebilir mi dediğiniz yaştaki küçümenlerin. Hani bana kalsa, ben evde hayatta çekiç, çivi, testere vs elletmem bizim bücüre. Ama bu okulun bücürleri, bahçede oynayacakları atı dünyaya getirmişler, minik, maharetli elleri ile.
Çalışma masalarının ve taburelerinin şirinliğine bakar mısınız? Bu sanırım miniklerin marifeti değil ama yapanın, düşünenin ellerine sağlık.
Yelkenli gemileri bile var bızdıkların kendi imalatı...
Merdivenler, duvarlar ayrı ayrı güzel el emekleri ile dolu. Üstelik öyle her okulda gördüğünüz, görebileceğiniz sıradanlıkta şeyler de değiller.
Günün özeti, İpek ile tanıştık. Dünya tatlısı bir insan, aynen tahmin ettiğim gibi. Ona yakın olmayı, her daim görüşmeyi isterdim. (Kulaklarınız çınlasın Akın amca.) Bizim bücürle bir atölyesine katılmayı...
Bizi biraraya getiren bu güzel okuldan, çalışanlarından, velilerinden etkilendim, hem de çok. Başak hanımla tanışmayı isterdim, böyle güzel şeyler yaptığı için. Dilerim bir gün kısmet olur...
GDO konusunda merak edenler ise FSD'nin sesine, Prof Dr.Kenan Demirkol'un sesine, Prof Dr Tayfun Özkaya'nın sesine kulak versin. Mutlaka ama mutlaka Food Inc'i, The Future of Food'u (hatırlatma için teşekkürler ycurl) seyretsin. Michael Pollan'in kitaplarını okusun. Tarımda farklılık yaratan Bill Mollison ve Permakültür, Masanabu Fukuoka ve Doğal tarım, yöntemlerinin neler olduğunu araştırsın, onların kitaplarını okusun, sizi çok etkileyecek emin olun!
Minicik bir tohumun, hayatımızı nasıl yönlendirdiğini, ceplerimize, sağlığımıza, çocuklarımızın hayatına nasıl sızdığını, nasıl değiştirdiğini, nasıl yönlerdirdiğini, nasıl ruhumuzu, bedenimizi satın aldığını görsün. Aman dikkat geliyorum demiyor, gümbür gümbür geldi bile GDO'lar kapımıza!
GDO ile ilgili diğer yazılarım için ise alttaki GDO etiketine bir tık lütfen!
Labels:
Bitki,
Blog Dostları,
Çocuklar İçin,
GDO,
Hayat,
Sağlık
13 Ekim 2010
Elma Günü - Apple Day
İngiltere'de ''GÜN'' kavramı pek meşhur. Anladığınız hanımlar gününden değil elbet, özel gün, yerel gün, geleneksel gün bunlar.
Pancake Day , D-Day, Guy Fawkes Day benim aklıma geliverenler...
Apple Day de onlardan biri. Her sonbahar düzenlenen, vazgeçilmezlerden. Sonbahar zaten eğlencelerin, festivallerin de yoğun olduğu bir ay. Harvest Festival(Hasat Bayramı), Hallowen(Cadılar Bayramı) derken eğlenerek ay bitiriliyor bu ülkede...
21 Ekim ulusal ''Elma Günü'' günü. İlk defa 1990 yılında bir sivil toplum örgütü (Common Ground) tarafından başlatılmış ve bütün ülkeye yayılarak geleneksel hale gelmiş. Bu günün şerefine, ülkenin elma yetiştiricileri, botanik bahçeleri, elma fidesi satanlar, elma satanlar, elma bahçesi olanlar, bahçesinde elma ağacı olanlar, elma ile ucundan bucağından ilişkili kim varsa faaliyete geçer. Elma sevenler ve elma yiyenler de bayram eder.
Ulusun elinde yiyecek hammaddesi kısıtlı olursa, ulusal birliği, birlikte yapılacak şeyleri de böyle elma gibi kendilerine mal ettikleri bir simge belirler. Diğer yandan da ülke halkını yerel yiyeceklere, yerel tohumlara, yerel bitkilere çekmek için de bir vesiledir. Bir nevi ''sahip çık'' kampanyasıdır.
Üç adım ya gidiyoruz, ya gitmiyoruz, bir ağaç saksı içinde. Muhtemelen elma ağacı. Üzerinde sallanan bir sürü etiket. Altında soyu tükenenler diyor. Etiketlere bakıyoruz, tür, şehir, yıl, ne zamandan beri görülmediği yazıyor. Türlerine, fidanlarına, ağaçlarına, tohumuna sahip çık denmiş oluyor. İnsanın ciğerine işliyor. Bizim bile!
Bu sene İngiltere'de Elma Günü için yapılacak etkinliklerin yerel listesini buradan bulabilirsiniz ya da RHS (Kraliyet Tarım Kuruluşu diyebiliriz sanırım)web sitesini önerebilirim size.
Halkın dilinde olan bir şiir var,
An apple a day keeps the doctor away
Apple in the morning - Doctor's warning
Roast apple at night - starves the doctor outright
Eat an apple going to bed - knock the doctor on the head
Three each day, seven days a week - ruddy apple, ruddy cheek
özellikle çocuklar için yazılmış. Onların daha küçük yaştan elmayı sevmesi, bol bol tüketmesi aşılanıyor olmalı. Günümüzde özellikle diş hekimleri bu şiiri çocuklara söyler olmuşlar.
''Orchard'', meyve bahçelerinin genel adı. Elma, ülkede en çok bulunan meyve olunca da ilk akla gelen ''Elma Bahçeleri'' oluyor. Bize en yakın elma bahçesi Granchester'da(ileride burayı ve esas meşhur olduğu şeyi de anlatacağım) vardı. Bahar aylarında çiçekleri açtığı zaman keyfine doyum olmazdı. Şezloglarda oturup, çayımızı yudumlarken clotted cream(Afyon Kaymağı'na benzer diyelim bunun için) eşliğinde dumanları tüten yeni pişmiş bir scone yemekten(tatlı ya da tuzlu yenilen bir tür çörek diyelim bunun için de) daha keyifli birşey daha olamazdı. Mis gibi bahar havası, beyazlı pembeli elma çiçekleri, bir de yanınızda kafa dengi bir arkadaş varsa, kah kitap, kah sohbet koskoca gün nereye geçtiğini anlayamadan bitiverirdi.
Sonbaharda gittiğinizde de sizi elmalar ve taze elma suyu karşılardı. Katkı maddesiz, cam şişede, Granchester'a özel!
1990 yılındaki ilk Elma Günü etkinliği eski Elma ve Meyve Pazarı, günümüzün bir numaralı turistik mekanı Covent Garden'da(Defne'nin fotoğrafları eşliğinde Covent Garden burada) düzenlenmiş. Açılan 40 tezgahta fide üreticileri, meyve bahçesi sahipleri, meyve alıcıları, cider(İngiltere'de elma birasına cider deniyor Amerika'nın aksine) üreticileri, elma ile yiyecek hazırlayanlar(reçel, chutney, tart, turta, pie vs vs) hatta kitaplara çizim yapanlar ve yazalar ile halk biraraya getirilmiş. Marks and Spencer(evet evet kıyafet satan M&S aynı zamanda yiyecek de satar İngiltere'de) satışa çıkarttığı çok eski elma türlerinden tadımlar yaptırmış. Cider üreticileri biralarından ve elma sularından sunmuşlar. Juggler'lar top yerine elmaları çevirerek, sihirbazlar elmalarla gösteri yapmışlar. Elma uzmanları, bizim Kew Gardens'da denk geldiğimiz usulde elma tanımlamışlar. Tahminin çok üzerinde ziyaretçisi olmuş bu etkinliğin.
Her geçen yıl katlanarak artmış etkinlikler ülkenin dört bir yanında. Doktorlar sağlığın simgesi saymışlar. Cancer Research kampanyalarında yer vermiş. Okullar önemsemiş ve kampanyalar düzenlemiş, etkiliğe katılmış. Destekler arttıkça da güçlenerek günümüze gelmiş. Tarihçesine ve detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.
Diğer yandan Hasat Bayramı ve Hallowen'in geçmişine de bakarsanız, Pamonia ve Pamona'yı sorgularsanız, Elma Günü'nün neden bu kadar rahatça gelenekselleştiğini hiç mi hiç yadırgamazsınız. (İngiltere'den bir blog günün önemine dair notlar almış)
Nefis elma fotoğrafları için buraya buraya bir tıklamanız yeterli. Meyvelitepe'nin elma deneyimlerini mutlaka okumalısınız, onun için buraya bir tık Eski yazılarını bulmak da size kalmış artık ama mutlaka okuyun derim.
Elmalı neler yapmış yayımlamışım diye bir baktım. Yemek Etkinlikleri kapsamında Heike Salatası ve de Sıcak Şarap yapmışım. En kısa zamanda Kerime Teyze keki yapmam ve yayımlamam lazım diye not aldım.
Benim İngiltere'deyken en sevdiğim tür Pink Lady idi. Sert, sulu, hoş bir aroması olan... Resmi web sitesinde şampanya tadı diye bahsediyor aromasından. O zamanlar bayıla bayıla yemiştim. Ama şimdi olsa türü, fidesi, meyvesi copy right içeren bu elmadan şüphe duyar, temkinli yaklaşırdım herhalde. İki türün tozlaşması ile oluşturulduğu söylenmekte ama gerçekleri iyi öğrenmek lazım. Buraya bir '' ? '' soru işareti bırakarak ve bugüne dek neden araştırmadığıma üzülerek not düşüyorum...
Türkiye'de de çeşit çeşit elma var. Ama bir bulduğunuzu bir daha bulamazsınız.Sert sulu seversiniz, bol posalısına denk gelirsiniz, asker gibi tek düze olanından derseniz ithal ne olduğu belli olmayanına mahkum kalırsınız. Ülkem tarım ülkesi iken neden ithal ediyorsak meyveyi, sebzeyi, neden birilerinin ceplerini şişiriyorsak???? diye de kendi kendinize sorarsınız.
Amasya elması en sevdiklerimden gene. Keşke dediğim, olsa dediğim, dileğim ise türlerin belirlenmesi, kayda alınması ve benzer etkinliklerin elma ve yurdumun yok olmaya yüz tutmuş bütün güzellikleri için düzenlenmesi.
Pancake Day , D-Day, Guy Fawkes Day benim aklıma geliverenler...
Apple Day de onlardan biri. Her sonbahar düzenlenen, vazgeçilmezlerden. Sonbahar zaten eğlencelerin, festivallerin de yoğun olduğu bir ay. Harvest Festival(Hasat Bayramı), Hallowen(Cadılar Bayramı) derken eğlenerek ay bitiriliyor bu ülkede...
21 Ekim ulusal ''Elma Günü'' günü. İlk defa 1990 yılında bir sivil toplum örgütü (Common Ground) tarafından başlatılmış ve bütün ülkeye yayılarak geleneksel hale gelmiş. Bu günün şerefine, ülkenin elma yetiştiricileri, botanik bahçeleri, elma fidesi satanlar, elma satanlar, elma bahçesi olanlar, bahçesinde elma ağacı olanlar, elma ile ucundan bucağından ilişkili kim varsa faaliyete geçer. Elma sevenler ve elma yiyenler de bayram eder.
Ulusun elinde yiyecek hammaddesi kısıtlı olursa, ulusal birliği, birlikte yapılacak şeyleri de böyle elma gibi kendilerine mal ettikleri bir simge belirler. Diğer yandan da ülke halkını yerel yiyeceklere, yerel tohumlara, yerel bitkilere çekmek için de bir vesiledir. Bir nevi ''sahip çık'' kampanyasıdır.
(Kew Gardens)
Her sene, ülkenin elma uzmanları, sakın hafife almayın, böyle bir uzmanlık birimi var, iş başı yapar, bahçesindeki elmanın ne tür olduğunu bilmeyip öğrenmek isteyenlere yol gösterir. Biz böyle bir etkinliğe Kraliyet Botanik Bahçesi Kew Gardens da denk gelmiştik. Kocaman bir salonda tabakların içine üçer elma konmuş, türlerin adı üzerlerine yazılmış. Herkes elinde kendi elması, hangi türün ellerindekine yakın olduğunu bulmaya çalışıyor. Elinde kocaman kitaplarla bir uzman köşeye oturmuş, bir diğeri aralarda dolaşarak sorulara cevap veriyor. Oturan daha kıdemli olmalı ki, önünde uzun bir kuyruk var. Ayaktakinin yanından geçerken dayanamayıp kulak veriyoruz, konu ilgimizi çekiyor, daha da dayanamayarak gayet bariz bir şekilde, ardından da izin alarak başlarına dikiliyoruz. Yaşlı bir teyze bahçesindeki elmanın türünü öğrenmek için gelmiş. Masadakiler üzerinde çalışma yapmış, elinde kalemi, kağıdı, notlar almış. Şu şu şu türlerden birisi olabilir diyor. Evet ama diyor uzman da. Sizin elmanızın alt kısmındaki tüycükler, içe doğru, sizin not aldıklarınızdakilerde ise dışarı doğru. O yüzden bunlar olamaz. Aaaa ama tıpkısının aynısı diyor teyze. Bir tüycüklerden mi ayıracağız yani? Evet daha başka belirleyici noktalar daha var diyor uzman. Ama önce sizin elmayı kesmemiz lazım! İzin veriyor musunuz? (Nezakete ve usule bakar mısınız? Bizde olsa burada herşeyi anlatıyorum, elbette keseceğim mantığı hakim olurdu diye geçiriyorum içimden. Sonra teyzenin dava edebilme hakkı var ama bu ülkede diyor iç sesim, izin almak zorunda o bey!) Aaaa evet evet elbette diyor teyze. Uzman masadan aldığı bıçakla çok dikkatli, kesit alacak şekilde kesiyor. Çekirdeğini eline alıyor. Sonra gidip oturan uzmanın yanından kalın kitaplardan birisini alıyor, sayfaları çevirip buluyor. Bakın diyor sizin elma bu! Tüycükler, çekirdeği, çekirdeklerin durduğu kısım, renkler... Bulduklarınız da bunlar... Farkı görüyor musunuz? Teyze ve biz şaşkın bakışlarla eveeeet diyoruz.(İç ses uzman işte diyor bende!) Teyze teşekkür ediyor, birkaç sorusu daha var belli. Ama uzman bekleyenlere gülümseyerek teyzeye kısa kes diyor gene kibarca... Biz de oradan uzaklaşıyoruz. Dünyada böyle insanlar, böyle öğrenme hırsı da var diyerek. Zira teyze ayakta zor duruyor ama bir şehirden diğerine elmasının ne olduğunu öğrenmek için gidebiliyor... Sonra aklımıza geliyor, bu ülkede en güzel bahçe yarışmaları, en iyi meyveyi yetiştirme yarışmaları var, meyveleri kayıt altında tutma ve türünü yok etmeme için uğraşılar var. Belki de teyze kendisine birşey olsa bile, ağacı yıllarca yaşasın istiyor kim bilir? Ağaç kesenlere, ağacım yaşlandı, az meyve veriyor diyenlere de bu durum hatırlatılır!
Üç adım ya gidiyoruz, ya gitmiyoruz, bir ağaç saksı içinde. Muhtemelen elma ağacı. Üzerinde sallanan bir sürü etiket. Altında soyu tükenenler diyor. Etiketlere bakıyoruz, tür, şehir, yıl, ne zamandan beri görülmediği yazıyor. Türlerine, fidanlarına, ağaçlarına, tohumuna sahip çık denmiş oluyor. İnsanın ciğerine işliyor. Bizim bile!
Bu sene İngiltere'de Elma Günü için yapılacak etkinliklerin yerel listesini buradan bulabilirsiniz ya da RHS (Kraliyet Tarım Kuruluşu diyebiliriz sanırım)web sitesini önerebilirim size.
Halkın dilinde olan bir şiir var,
An apple a day keeps the doctor away
Apple in the morning - Doctor's warning
Roast apple at night - starves the doctor outright
Eat an apple going to bed - knock the doctor on the head
Three each day, seven days a week - ruddy apple, ruddy cheek
özellikle çocuklar için yazılmış. Onların daha küçük yaştan elmayı sevmesi, bol bol tüketmesi aşılanıyor olmalı. Günümüzde özellikle diş hekimleri bu şiiri çocuklara söyler olmuşlar.
''Orchard'', meyve bahçelerinin genel adı. Elma, ülkede en çok bulunan meyve olunca da ilk akla gelen ''Elma Bahçeleri'' oluyor. Bize en yakın elma bahçesi Granchester'da(ileride burayı ve esas meşhur olduğu şeyi de anlatacağım) vardı. Bahar aylarında çiçekleri açtığı zaman keyfine doyum olmazdı. Şezloglarda oturup, çayımızı yudumlarken clotted cream(Afyon Kaymağı'na benzer diyelim bunun için) eşliğinde dumanları tüten yeni pişmiş bir scone yemekten(tatlı ya da tuzlu yenilen bir tür çörek diyelim bunun için de) daha keyifli birşey daha olamazdı. Mis gibi bahar havası, beyazlı pembeli elma çiçekleri, bir de yanınızda kafa dengi bir arkadaş varsa, kah kitap, kah sohbet koskoca gün nereye geçtiğini anlayamadan bitiverirdi.
Sonbaharda gittiğinizde de sizi elmalar ve taze elma suyu karşılardı. Katkı maddesiz, cam şişede, Granchester'a özel!
(Granchester Elma Çiçekleri)
Bir başka elma bahçesi de Burwash Manor'da vardı(hakkında yazdığım yazı burada ama oraya arabasız gitmek zor olduğu için elma bahçesi keyfi şansım hiç olmadı.
(Granchester, The Orchard ve tadını çıkartanlar, özellikle köpeklerin durumuna dikkat)
Bir de bir de Girton College'in elmaları pek meşhurdu. Elma zamanı, bahçe kapıları bekçisiz halka açılır, yere düşen elmaların halk tarafından toplanmasına izin verilirdi. Dikkat yere düşen elmalar! Sakın ola ki, ağaca tırmanmaya, ağaçtan elma kopartmaya kalkmayın. Ne kerametse bu İngiltere'de pek çok meyve için geçerli. Yere düşeni alırsanız, kimse size neden diye sormaz, ama dalından toplarsanız karakolluk olma ihtimaliniz bile olabilir. Bir arkadaşımın önerisi ile onunla, Girton College'e gidip, çok eski ve bir daha hiç bir yerde yiyemeyeceğimi söylediği bir tür elmadan bir iki tane toplamışlığım da var, sırf meraktan.
(Girton College'den alınan elma)
(Sokakla paralel ön kapının olduğu evlerde minik bahçedeki minik elma ağacı, elma ağacı İngiltere'de heryerde kısaca...)
Hazır elma ve elma ağaçlarından bahsediyorken bir de anıyı not edelim... Bir dönem, o zamanlarki karşı komşumuz elma dendiğinde çıldırır hale gelmişti. Kendi arsası üzerinde, Belediye ve komşularından izin aldıktan sonra evini büyütmeye kalkışmış, bu iş için de çok büyük paralar harcamıştı. Ama komşusunun elma ağacını hesaba katmamıştı! İnşaat başladıktan sonra yan komşusu bahçesindeki elma ağacının köklerinin inşaat sebebiyle zarar görebileceğini iddia etmiş ve dur demiş, durmayınca da Belediye'ye şikayet etmiş. Yetkililer gelmiş, evet zararı olabilir demişler ve evin bütün planları değiştirilmek zorunda kalınmış. Tüm bunlar olurken inşaat belirsiz süre durdurulduğu için, komşumuz ustalarına günlük ödemelerini yapmak zorunda kalmış, planların değiştirilmesi için mimara, Belediye'ye, gelen uzmana, akla gelmedik bir sürü yere para ödemek zorunda kalmış ve yeni daha büyük bir ev alsa daha ucuza gelirdi diye hayıflanır olmuştu. Bu süreçte eşinin ikinci bebeklerini beklediğini ve büyütme işlemine de sırf bu yüzden başladıklarını da söylemiş olalım ve bizim belediyelere örnek olması dileği ile diyelim...
1990 yılındaki ilk Elma Günü etkinliği eski Elma ve Meyve Pazarı, günümüzün bir numaralı turistik mekanı Covent Garden'da(Defne'nin fotoğrafları eşliğinde Covent Garden burada) düzenlenmiş. Açılan 40 tezgahta fide üreticileri, meyve bahçesi sahipleri, meyve alıcıları, cider(İngiltere'de elma birasına cider deniyor Amerika'nın aksine) üreticileri, elma ile yiyecek hazırlayanlar(reçel, chutney, tart, turta, pie vs vs) hatta kitaplara çizim yapanlar ve yazalar ile halk biraraya getirilmiş. Marks and Spencer(evet evet kıyafet satan M&S aynı zamanda yiyecek de satar İngiltere'de) satışa çıkarttığı çok eski elma türlerinden tadımlar yaptırmış. Cider üreticileri biralarından ve elma sularından sunmuşlar. Juggler'lar top yerine elmaları çevirerek, sihirbazlar elmalarla gösteri yapmışlar. Elma uzmanları, bizim Kew Gardens'da denk geldiğimiz usulde elma tanımlamışlar. Tahminin çok üzerinde ziyaretçisi olmuş bu etkinliğin.
Diğer yandan Hasat Bayramı ve Hallowen'in geçmişine de bakarsanız, Pamonia ve Pamona'yı sorgularsanız, Elma Günü'nün neden bu kadar rahatça gelenekselleştiğini hiç mi hiç yadırgamazsınız. (İngiltere'den bir blog günün önemine dair notlar almış)
Nefis elma fotoğrafları için buraya buraya bir tıklamanız yeterli. Meyvelitepe'nin elma deneyimlerini mutlaka okumalısınız, onun için buraya bir tık Eski yazılarını bulmak da size kalmış artık ama mutlaka okuyun derim.
Elmalı neler yapmış yayımlamışım diye bir baktım. Yemek Etkinlikleri kapsamında Heike Salatası ve de Sıcak Şarap yapmışım. En kısa zamanda Kerime Teyze keki yapmam ve yayımlamam lazım diye not aldım.
Benim İngiltere'deyken en sevdiğim tür Pink Lady idi. Sert, sulu, hoş bir aroması olan... Resmi web sitesinde şampanya tadı diye bahsediyor aromasından. O zamanlar bayıla bayıla yemiştim. Ama şimdi olsa türü, fidesi, meyvesi copy right içeren bu elmadan şüphe duyar, temkinli yaklaşırdım herhalde. İki türün tozlaşması ile oluşturulduğu söylenmekte ama gerçekleri iyi öğrenmek lazım. Buraya bir '' ? '' soru işareti bırakarak ve bugüne dek neden araştırmadığıma üzülerek not düşüyorum...
Türkiye'de de çeşit çeşit elma var. Ama bir bulduğunuzu bir daha bulamazsınız.Sert sulu seversiniz, bol posalısına denk gelirsiniz, asker gibi tek düze olanından derseniz ithal ne olduğu belli olmayanına mahkum kalırsınız. Ülkem tarım ülkesi iken neden ithal ediyorsak meyveyi, sebzeyi, neden birilerinin ceplerini şişiriyorsak???? diye de kendi kendinize sorarsınız.
Amasya elması en sevdiklerimden gene. Keşke dediğim, olsa dediğim, dileğim ise türlerin belirlenmesi, kayda alınması ve benzer etkinliklerin elma ve yurdumun yok olmaya yüz tutmuş bütün güzellikleri için düzenlenmesi.
Labels:
Bitki,
Cambridge,
GDO,
İngiltere Özel Günler,
Londra
06 Ekim 2010
10.10.10 - GDO Orucu ve Fikir Sahibi Damaklar
(Fotoğraf sisli bir İngiltere sabahında, Cambridge - Londra treninden)
Bilinçli ya da bilinçsiz, günden güne dünyadaki kaynaklarımızı tüketiyoruz. Yarınlarımızdan ödünç aldığımız dünyayı, onlara nasıl teslim edeceğimizin yönünü de ancak bizler, kişisel tercihlerimizle belirleyebiliriz. Karaya vurmuş deniz yıldızlarının içerisinden bir tanesinin bile hayatını değiştirebiliyorsak, bu yarına bırakacağımız mirasımız olur. Hani bir elin nesi var misali, tek elle ses çıkartırken, bunu iki yapmak, sonra çıkan sesin güzelliği ile o iki ele yeni eller katmak da bizim elimizde.
Küresel ısınmadan, onun getirdiklerinden haberdarız. Son günlerde hava epey soğusa da, en bunaltıcı, en nemli yazı yaşadık yakın zamana bakarsak.
Bilim adamları, iklim uzmanları, ölçüp, biçip bir tespit yapmışlar ve demişler ki, güvenli limitlerde karbondioksit gazının atmosferik konsantrasyonu en fazla 350ppm(parts per million) olmalı, bunu aşmamalı. Sonra bakmışlar ki, bu limiti aşalı epey olmuş ve konsantrasyon 392'ye dayanmış.
Bunu aşağıya çekmek, çekebilmek için bütün dünya gayret göstermeli demiş 350.org ve dünyaya sesimizi hepbirlikte duyurabilmek için de 10.10.2010 tarihinde gösterin kendinizi demiş.
Bütün dünyada okullar, sivil toplum kuruluşları, bireyler, ellerinden geldiğince toplumu bilinçlendirmeye ve dikkat çekecek organizasyonlar düzenlemeye talip o gün için. Yeşil defilelerden, yerleştirilecek güneş enerjisi panellerine, açılışı yapılacak yel değirmenlerine, dikilecek ağaçlara kadar tam tekmil o günü bekliyor dünya.
Karınca kararınca Fikir Sahibi Damaklar da buradayız ve ''Yemiyorsak Sebebi Var!'' demiş o gün için.
20 Ağustos 2010
Yemiyorsak Sebebi Var!
19 Ağustos 2010 tarihli haber der ki:
GDO'lu yemle beslenmiş hayvanların kaslarından, iç organlarından, eğer süt veren bir hayvansa sütlerinden, yumurta veren bir hayvansa yumurtalarından alınan DNA'larda GDO parçacıkları var! Yani GDO bize kadar ulaşıyor, vücudumuza giriyor! Kanıtlanmış...
Bu kaynağa göre Amerika tarım alanlarının %50'sinde, Brezilya tarım alanlarının %12.5'unda, Paraguay tarım alanlarının %2'sinde, Kanada tarım alanlarının %6'sında, Hindistan tarım alanlarının %6'sında, Çin tarım alanlarının %3'ünde GDO'lu tarım yapılıyor ve tüm bu toprakların toplamı Dünya tarım alanlarının %96.5'u. Rakam ne kadar ürkütücü değil mi?
Hala bir grup var ki, zararı yoktur, yurdumuza girebilir diye ayak direyen. İflah olmayan.
Kanunlar, yönetmelikler bir türlü oturtulamadı. Bir öyle, bir böyle değişip duruyor. Bu sırada, girebildiği kadar GDO'lu ürün aralardan, derelerden ülkemize sızıyor. Şimdiye dek, ülkemde çok şükür yok, diye düşündüğüm herşey, var olmuş bile. Denetimsiz halleri ile gözüme daha da korkunç görünüyorlar. Kızıma vermek zorunda kaldığım mamada var mı acaba sorusu rüyalarıma giriyor, içimi kemiriyor!
Şirin mi şirin karanlıkta parlayan balıkların (genleri ile oynanmış olduğunu söylememe gerek yok sanırım) sadece evlerde beslenebilse bile ne kadar tehlikeli olabileceği burada yazıyor. Onlardan bıkan ya da ola ki kaza ile tuvalete atan, denize atan birisi dünya karanlıkta parlayan balık nüfusuna katkıda bulunabiliyormuş. Aman ne güzel! Bunun hangi felaketlere yol açabileceğini düşünmek bile istemiyorum.
Food Inc'in resmi web sitesinde, sol üst tarafta ''Artık akşam yemeklerine eskisi gibi bakamayacaksınız'' yazıyor. Ben akşam yemeklerinden çok kanun koyuculara eskisi gibi bakamıyorum. Özellikle, Amerika'daki kanun koyucuların, GDO'lu tohum üreticileri olduğunu öğrendiğimden beri.(Seçimle eski kanun koyucuları tek tek eleyip, kendileri geçmişler başa. Sonrası malum!)
Tüm bunları öğrendikten sonra GDO'lu yiyecekler yiyebiliyor muyum? Mutlaka farkına varmadan yiyorumdur. Kanun izin verdikten sonra kaçmak zor! Hele hele akla hayale gelmeyecek yerlerde insanın karşısına çıkıyorsa. Vazgeçilmez gıda ekmekten, etten, sütten, yumurtadan almanın yanında kırk yılın başı içilen bir biranın içinden bile GDO'lu glikoz şurubu çıkabiliyorsa, diş macununa kadar uzanabilmişse kaçmak da bir noktaya kadar...
Ama bilinçli olarak, gözgöre göre yiyor muyum? Hayır!
Yaklaşık 1 senedir bol bol etiket okuyorum. Elimde büyüteçle geziyorum. Biz okumayalım diye onlar harfleri küçülttükçe inadına ben gözlük numaramı büyütüyorum.
Çok sevdiğim, İngiltere'de kutu kutu konservesini yediğim, Türkiye'ye gidince koçan koçan yiyeceğim diye hayalini kurduğum mısıra veda ettim. Mısır cipslerine veda ettim. Çikolata yiyemiyorum soya lesitini yüzünden! Böylece artık kilo verebilir de oldum bir yandan...
Sadece mısır ve soya lesitini ile mi sınırlı yemediklerim. Hayır! Ama en sevdiklerimdi ya da içinde vardı onlar.
Yemediklerimden, kaçtıklarımdan şikayetim var mı, yok! Artık canım bile istemez oldu, o kadar tiksindim ki!
Büyük bir kayıp mı Hayır! Yapılabiliyor muymuş? Evet hem de kolaylıkla. Tamam başlarda zor, elim gidiyordu onlara hep, ama felaket üzerine felaket haberleri geldikçe, artık çok rahat kaçıyorum. Marketten alış veriş yapmamaya çalışıyorum. Ekolojik pazarları takip edebildiğim kadar ediyorum. Özellikle evin küçümeni için. Biz kıyısından köşesinden tanıdık gerçek gıdayı hiç olmazsa, onun da bir şansı olmalı.
Sözün özü yaklaşık 1 senedir, FSD'nin dediği gibi Yemiyorsak Bir Sebebi Var! diyorum. Sizleri de 10.10.2010 tarihinde buraya davet ediyorum. Kaydınızı yaptırın, aramıza katılın. Nasıl GDO orucu tuttuğunuzu bizlerle paylaşın!
GDO'lu yemle beslenmiş hayvanların kaslarından, iç organlarından, eğer süt veren bir hayvansa sütlerinden, yumurta veren bir hayvansa yumurtalarından alınan DNA'larda GDO parçacıkları var! Yani GDO bize kadar ulaşıyor, vücudumuza giriyor! Kanıtlanmış...
Bu kaynağa göre Amerika tarım alanlarının %50'sinde, Brezilya tarım alanlarının %12.5'unda, Paraguay tarım alanlarının %2'sinde, Kanada tarım alanlarının %6'sında, Hindistan tarım alanlarının %6'sında, Çin tarım alanlarının %3'ünde GDO'lu tarım yapılıyor ve tüm bu toprakların toplamı Dünya tarım alanlarının %96.5'u. Rakam ne kadar ürkütücü değil mi?
Hala bir grup var ki, zararı yoktur, yurdumuza girebilir diye ayak direyen. İflah olmayan.
Kanunlar, yönetmelikler bir türlü oturtulamadı. Bir öyle, bir böyle değişip duruyor. Bu sırada, girebildiği kadar GDO'lu ürün aralardan, derelerden ülkemize sızıyor. Şimdiye dek, ülkemde çok şükür yok, diye düşündüğüm herşey, var olmuş bile. Denetimsiz halleri ile gözüme daha da korkunç görünüyorlar. Kızıma vermek zorunda kaldığım mamada var mı acaba sorusu rüyalarıma giriyor, içimi kemiriyor!
Şirin mi şirin karanlıkta parlayan balıkların (genleri ile oynanmış olduğunu söylememe gerek yok sanırım) sadece evlerde beslenebilse bile ne kadar tehlikeli olabileceği burada yazıyor. Onlardan bıkan ya da ola ki kaza ile tuvalete atan, denize atan birisi dünya karanlıkta parlayan balık nüfusuna katkıda bulunabiliyormuş. Aman ne güzel! Bunun hangi felaketlere yol açabileceğini düşünmek bile istemiyorum.
Food Inc'in resmi web sitesinde, sol üst tarafta ''Artık akşam yemeklerine eskisi gibi bakamayacaksınız'' yazıyor. Ben akşam yemeklerinden çok kanun koyuculara eskisi gibi bakamıyorum. Özellikle, Amerika'daki kanun koyucuların, GDO'lu tohum üreticileri olduğunu öğrendiğimden beri.(Seçimle eski kanun koyucuları tek tek eleyip, kendileri geçmişler başa. Sonrası malum!)
Tüm bunları öğrendikten sonra GDO'lu yiyecekler yiyebiliyor muyum? Mutlaka farkına varmadan yiyorumdur. Kanun izin verdikten sonra kaçmak zor! Hele hele akla hayale gelmeyecek yerlerde insanın karşısına çıkıyorsa. Vazgeçilmez gıda ekmekten, etten, sütten, yumurtadan almanın yanında kırk yılın başı içilen bir biranın içinden bile GDO'lu glikoz şurubu çıkabiliyorsa, diş macununa kadar uzanabilmişse kaçmak da bir noktaya kadar...
Ama bilinçli olarak, gözgöre göre yiyor muyum? Hayır!
Yaklaşık 1 senedir bol bol etiket okuyorum. Elimde büyüteçle geziyorum. Biz okumayalım diye onlar harfleri küçülttükçe inadına ben gözlük numaramı büyütüyorum.
Çok sevdiğim, İngiltere'de kutu kutu konservesini yediğim, Türkiye'ye gidince koçan koçan yiyeceğim diye hayalini kurduğum mısıra veda ettim. Mısır cipslerine veda ettim. Çikolata yiyemiyorum soya lesitini yüzünden! Böylece artık kilo verebilir de oldum bir yandan...
Sadece mısır ve soya lesitini ile mi sınırlı yemediklerim. Hayır! Ama en sevdiklerimdi ya da içinde vardı onlar.
Yemediklerimden, kaçtıklarımdan şikayetim var mı, yok! Artık canım bile istemez oldu, o kadar tiksindim ki!
Büyük bir kayıp mı Hayır! Yapılabiliyor muymuş? Evet hem de kolaylıkla. Tamam başlarda zor, elim gidiyordu onlara hep, ama felaket üzerine felaket haberleri geldikçe, artık çok rahat kaçıyorum. Marketten alış veriş yapmamaya çalışıyorum. Ekolojik pazarları takip edebildiğim kadar ediyorum. Özellikle evin küçümeni için. Biz kıyısından köşesinden tanıdık gerçek gıdayı hiç olmazsa, onun da bir şansı olmalı.
Sözün özü yaklaşık 1 senedir, FSD'nin dediği gibi Yemiyorsak Bir Sebebi Var! diyorum. Sizleri de 10.10.2010 tarihinde buraya davet ediyorum. Kaydınızı yaptırın, aramıza katılın. Nasıl GDO orucu tuttuğunuzu bizlerle paylaşın!
Labels:
GDO
30 Ekim 2009
Genleri İle Oynanmış Tohumları Yemek İstemiyorum!

Bencilim, bencilsin, benciliz...
Bencilim, çünkü dünyada bu kadar aç insan varken, yurdumun toprakları üzerinde yetişen binbir çeşit bitki türü başka ülkelerde botanik bahçelerinde en nadir köşelerde sergilenirken ve onların bir kısmı ile ben beslenebilirken, genleri ile oynanmış tohumları ülkemde istemiyorum! İstemiyorum, çünkü biliyorum ki o tohumlar, zamanla ve bilinçsiz kullanımla botanik bahçelerine giden bitkilerimize kadar ulaşacak, günü geldiğinde yurdum toprakları kısır kalacak ve o aç insanlara bir gün yiyecek gönderebilme hayalim bile sona erecek. Ülkem tarım ülkesi iken, bunca kurulmuş fabrikamız, bunca kurulu düzenimiz varken hepsi tek tek yok edilip dışa bağımlı hale getirilmedik mi? Şimdi de tohumlarda mı dışa bağımlı kalacağız? Onlar bize tohum vermezse esas o zaman aç kalmaz mıyız?
Bazıları inanıyor ki, o tohumlar verimliliği arttırıyor, bitki hastalıklarını yeniyor, güçlendiriyor, az besinle çok ürün veriyor, susuz, güneşsiz ortamlarda da yaşayabiliyor, böylece insanları besliyor. Onlar bencil işte! Bencilsin! Madem öyle olduğuna inanıyorsun da neden güneş görmeyen, her mevsim kış yaşayan, cılk çamur olan ya da tam tersi güneşten kavrulan, kumdan başka varlığı olmayan, ülken topraklarında o tohumlardan ürettiklerini yemiyor , tohumları satıyor da, miden yerine cebini dolduruyorsun?
Benciliz çünkü anneyiz! Çünkü çocuğumuzun o kısır tohumlarla hastalanmasını istemiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, tohumların peşine taktığınız genler insanlığı, topraklarımızı, çocuklarımızı hasta ediyor ya da hastalıklara karşı olan bağışıklığını yok ediyor.(Bakınız Prof. Dr. Kenan Demirkol hocanın TV programlarında, antibiyotik geni ilave edilmiş organizmalar hakkında anlattıkları. Özetle der ki, her ülke kendi kullandığı antibiyotiklere göre bu genle oynamalıdır, aksi halde tüm bağışıklık sistemini bozarsınız, antibiyotik kullandığınızda iyi olamazsınız, şu anda tedavi edilebilen tüberküloz bile artık tedavi edilemez olur, sona doğru gidersiniz! Bu bilimsel olarak kanıtlanmıştır! Ayrıca der ki: Sanayiye yakın bazı bilim adamları bizi bilime karşı gelmekle suçluyorlar. Ama çalışmalar ortada; insanı yok et, hayvanı yok et, çevreyi yok et, sonra ben bilim yaptım de. Bilim buysa, ben bilim yapmıyorum.)
Sevgili hükümetimiz 26 Ekim 2009 tarih, 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliği sessiz sedasız bir gece içinde çıkartıverdi ve bu yönetmelikle ülkem topraklarına genleri ile oynanmış tohumların girişine sonsuz yeşil ışığı yakıverdi. Böylece binbir çeşide, şekilden şekile bürünmüş ucubeler kanımızda dolaşır olacak. Organlarımızla çatışacak. Zaten kaçak yollarla yok edilen ağız tadımız daha da kaçacak. Bu tohumlardan yetiştirilen bitkiler tavuklarımızı, büyükbaş hayvanlarımızı da besleyecek. Etoburlardanım diyorsanız da kaçış yok. Yediginiz et, binbir şekilden geçmiş bitkilerle beslenen bol hormonlu, bol antibiyotikli hayvanlardan gelecek.
Ben çikolataseverim diyorsanız içindeki soya lesitinine, baklavaseverim diyorsanız şerbetine, mısır cipsi yerim diyorsanız ana hammaddesine bir bakıverin derim. Daha bilmediğim, öğrenmeye çalıştığım, öğrendiğim her gün dehşete düştüğüm neler var neler!
Lütfen sizler de anneyim, bencilim, bencilsin, benciliz diyorsanız bu konu ile ilgili tüm kaynakları, Fikir Sahibi Damaklar'ı, onların Twitter'daki ve Facebook'taki seslerini iyi dinleyin. Birlik olalım ve kanımızda, çocuklarımızın kanında, genleri bozulmuş tohumlardan yapılan gıdalar olmasın!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)