Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2015

Köy Günlüğü Bölüm 2

Yazıları yazana dek bir yaz sezonu ve bizim yeniden köye gidiş zamanımız yaklaştı bile. Düğün derneğin ardından, Pazartesi oldu mu günlerden, pazar zamanı der evin büyükleri ve kıpır kıpır olmaya başlarlar. Biz sabah erken kalkmazsak, bir bakarız eşimin babası pazara gitmiş bile! O yüzden sabah erken kalkmalı diye anlaştık, sakın bizsiz gitme diye sıkı sıkı tembihleyerek uyuduk.

Sabah evin küçümeniyle birlikte çıktık yola... Bu dümdüz yeşil görünen yerler pirinç / çeltik tarlaları.

Üretimi sırasında en çok kimyasalın kullanıldığı ürünlerden pirinç.

Sıra sıra asker gibi dizilen kuşlar, özellikle de leylekle karşılaşmak bizim böcüğü çok heyecanlandırdı. Kuşlar pirinç üretiminde bol su olduğu için, bu ortamı da seven canlılar arasında salyangoz ve sümüklüböcekler bulunduğu için çeltik tarlalarının kenarlarında bu canlıları yemek üzere hazırda beklemektelermiş.

Tarlaların arasına atılmış kocaman çuvallar da vardı. Onların içinde gübre mi, ilaç mı vardı bilemedik. Pirinç üretimi en ağır, insan sağlığını en çok tehdit eden ve en fazla miktarda ilacın kullanıldığı alanlardan biri. Herşeyin üretim aşamasını bir gözden geçirmeli ve ona göre tüketmeli demeden geçemedik. Nitekim pazarda da ilaçlanmamış hiçbir ürün bulamadık. İlaçsız olmaz dediler de başka birşey demediler. Pazarcı teyze ahanda şuncaktaki elmalar tek tük tarladaki ağaçtan, az onlar diye ilaçlamadık, beğenirsen ondan al deyince kadıncağızın şaşırmış bakışları altında ona koştuk.




Benim gizli bir planım vardı. 2 senedir nabız yokluyordum. Kayınvalidemlere sizin tavukların yanına ördek de yakışır değil mi deyip duruyordum. Onlar da istemeyiz o ortalığı pisletir diyorlardı. Siz istemezseniz biz de arkadaşlarımıza hediye götürür göletlerine atarız deyip 2 tane ördek yavrusuna el koyduk bu sefer. Zaten pazara adımımızı atar atmaz onlar karşılamıştı bizi. Kaçış yoktu. Torun mest olunca dede de ses edemedi. Ses edemedi ama torundan çok kendisi sahiplendi.

Eve getirdiğimizde kendilerine özel yer hazırlandı. Çok minik olduklarından civardaki kedilerin ellerine düşmemeleri için nöbet tutuldu.

Ben adlarını Cem ile Cemile koydum. Böcük de Ceren ile Egemen koydu adlarını. Böylece Egemen Cem ve Ceren Cemile ailenin 2 isimli olma adetine de uyum göstermiş oldu. Biz kafamıza göre seslendik onlara o ayrı. Neticede bu arkadaşlar oldukça oburdu. Minnak olduklarından daha taneli yeme de geçememişlerdi. Ancak un ufak edilmiş olanlarla beslenebiliyorlardı. Biz acemi olduğumuzdan ayar konusu dedede idi.

Yemek yerken kabın içine dışına girip çıkmakta ustalık göstermelerine rağmen tuvalet konusunda oldukça terbiyeli idiler. Asla dışarıyı kirletmediler. Yüzerlerken suyu gübrelediler. Onlar da mis gibi yeşillikleri beslemeye gitti. Ağaç dipleri şenlendi.

Elden ele poz poz fotoğrafları çekildi.

Çok oynamayın, rahat bırakın garibanları diye ara ara dede bize söylendi haklı olarak.

Ama o kadar yumuk yumuk, o kadar tatlıydılar ki. Tüyleri puf puf. Yumuşaklığı hala avuçlarımızda hissediyoruz.





Başlarda suya giriş çıkışta zorlanıyorlardı. Kendilerine tahsis edilen leğeninin kenarları yüksek geliyordu. Ama sonra birbirlerine yardım ederek inip çıkmayı öğrendiler, sonra da kendi kendilerine. Hatta bu unufak edilmiş şeyleri yiyebilen minnaklar arılara, sineklere doğru hamle yapmaya başladılar ve havada sinek kaptılar. 1 hafta içerisindeki gelişimleri inanılmazdı.





Güneşte güzelce tüyler temizlenmiş ve kabartılmış halde.



Birbirlerinden ayrılmamaları da çok güzeldi.



Arkadaşlarımıza giderken, ayrılmak zor olacak sizden ama nasıl kutuya koyarız derken dede ile babaanne ellemeyin onları dediler. Bizde bir şenlik... Arayıp da bulamadığımız şey. İzin çıkmıştı, bizimle kalacaklardı.

Köyde kaldığımız sürece elimizden, yanımızdan hiç eksik olmadılar. Dönüşte onlardan çok zor ayrıldık.

07 Temmuz 2014

Köy Günlüğü Bölüm 1

Evin Uğur Böcüğünü araba tuttuğu için yavaş ve uzunca süren bir yolculuğun ardından(gemi beklemediğimiz için yaklaşık 6 saat) eşimin köyüne vardık. Bu sefer tatili düğünle birleştirmiştik. Eşimin amcasının torunu evlenecekti. Düğünler oralarda 3 gün 3 gece sürer olmuş. Biz gitmeden de kapının önünde hanımlar arasında eğlence varmış. Kayınvalidem eğlenceyi göremedik diye üzülse de, bizim şehirli olarak plan ve programımız çalışma şartlarına, evin Böcüğüne ve çok daha farklı şeylere bağlı idi. Sonradan seyrettiğimiz videolarda epeyce eğlendikleri görülüyor ama ne oynayacak kadar, ne de alkış yapacak kadar oyunu severim, şartlar da o gün geç saatte yola çıkmayı gerektirince denk geldi, yeter ki düğün sahipleri mutlu olsun.

Eğlence sonrası tüm akrabalar yolumuzu gözlemiş, bizi beklemiş. Kapıda karşılama heyeti bulduk. Özlemişiz de sevindik, mutlu olduk. Böcük geldik mi, nasıl yani şeklinde sorularla yarı uykulu, yarı uyanık kendisine gelemedi bir türlü. Tam bu teranede iken aman dikkat kafanıza pislemesinler, korkutmayın, kız da korkmasın diyen kayınvalidemin sesi geldi. Niye demeye kalmadan gaaaak gak gaaaak diye bir ses ve çırpınma oldu tam tepemizde. Ne oluyoruz dememe kalmadan yere pat diye indi birşey. Anladık ki, bu senenin özgür tavukları kendilerine tünek olarak kapı girişindeki badem ağacını seçmişler! Ben hayran hayran, ''hah tam da özgür tavuk buna denir'' diye bakarken haydi haydi kız üşümesin içeri girin uyarısı geldi bu sefer.
Yorgunluğun üzerine hani derler ya tamı tamına aynen küp gibi uyumuşuz!
Sabah mis gibi bir kahvaltının ardından sesler duymaya başladık. Düğün evi tam karşımızdaki hane idi. İki amca, bir hala ve bir amca oğlu ile evler karşılıklı, yanyana aynı yerde. Japonlar gibi elimden düşmeyen foroğraf makinesi ve yanımda Böcük ile çıktım dışarıya. Yukarıdaki manzara ile karşılaştım. Evin bahçesinde düğün yemekleri pişiyor. Keşkeği, köyün gençleri kazanda sıra ile dövüyorlar. Az sonra düğün sahibi elinde havlularla gelip, keşkek döven ve terleyen gençlerin terini silmeleri için havlu verecek ve onlar da terlerini silip boyunlarına dolayacaklar. Bir yandan da türküler, şarkılar eşlik ediyor bu adete. Gençler tüm kuvvetleri ile tokmaklarla vuruyorlar da vuruyorlar keşkeğe...

Kızlar berbere gitmişler gelinle birlikte. Benim saçlar kısacık olduğundan berberlik bir durum yok. Böcük de annesiz gitmez uzak yola... Biz kaldık evde...

Akşamüstüne doğru saçlar yapılı birbirinden güzel kızlar geldi. Fotoğraflar çekildi. Bizim tavuklar ortalıkta ele ayağa dolaşmasın diye kayınvalidem sayalara kapatmış. Orada perdeyi didikleyip camdan bakmalarına gelinimiz epeyce güldü bizim bahçeye geldiğinde. O günün en çarpıcı anısı bu oldu geline...

Akşama doğru ise İnsanlar yavaş yavaş gelmeye, sofralar kurulmaya, yemekler yenmeye başlandı. Genç, yaşlı herkes arı gibi koşuşturdu.

Yemekte tavuklu şehriye çorbası var. Köyde iki düğüne denk geldim ikisinde de menü aynı idi. Hatta bizim kızın kınasında da(o bölgede diş buğdayı yerine kız bebeklere 6 aylık kınası yapılıyor) aynı menü vardı. Tavuklu şehriye çorbası, tavuklu patates yemeği, yoğurtlu fiyonk makarna/bizimkinde kuru nane de vardı), keşkek, pilav, nohut, karnıyarık, irmik helvası. Ben gidip de yemeklerden almadığım evde kurulan sofraya iştirak ettiğim için sayarken eksik saymış olabilirim. Ama aklımda kalanlar bunlar. Bir de çorbaya, irmik helvasına limon kabuğu da koymuşlar, o değişik geldi. Bu seferki aşçının, yeni moda adeti buymuş.

Yemekler yendikten sonra giyinildi, kuşanıldı, sonra doğru okula...

Eski okul binasının önü, yani bahçesi yeni düğün salonu! Okulda eğitim sonlandırılmış. İki bina da âtıl halde. Taşımalı sistemle, başka bir köye gidiyor kalan çocuklar ama çocuk sayısı da yok denecek kadar az. Çoğu aile çocukların okul zamanı ilçeye ya da ile taşınıyor. Yazın köye ya dönüyor ya da dönmüyor...

Köyün sandalyeleri var, müşterek alınan ve düğünlerde kullanılan. Traktör römorkları düğün günü sandalye taşıyor bu alana. Işıklandırmalar yapılıyor. Bizim düğüne köyünkiler yetmemiş, başka köylerden de sandalye getirilmiş. Gelinle damada özel, güzel mi güzel nikah masası da gelmiş. Değme düğün salonlarına taş çıkartır güzellikte hem de.
Biz giyinip de evden çıkana dek havai fişekler atılmış, gelinle damat ilk dansını yapmaya başlamıştı bile. Aslında bizim köydeki kına gecesi. Ama nikah da devlet kayıtları vs gibi sebeplerle damadın köyünde kıyılacakken bize denk gelmiş. Usul, adet olarak bu geceki aslen ''kına gecesi''. Köy ahalisince, ''balo'' denen düğün, damadın köyünde olacak.


Nikahı muhtar kıydı. Sonrasında da adet olduğu üzere takı takıldı.
Gençler coştu, dans ettiler bol bol.

Bizim Böcüğün kulakları yüksek sese çok hasas, dans edeceğim diye süslenip püslenip bir heves gittiği yerde kulaklarını elleriyle kapatıp da oturdu. Sonra da anne kolunu versene dedi. Koala gibi koluma yapışmış halde uyuyakaldı. Gündüz evde ve bahçede akraba çocukları ile o kadar çok koşuşturdu ki! İki katlı büyük evde(aynı bahçede kayınvalidemlere ait iki ev var, birisi 100 yıl civarında bir yaşa sahip tek katlı, diğeri de tam 50 yıllık 2 katlı), sayısız defa indi çıktı, bahçede yarış yaptılar bol bol koştu. Salıncak kurdu dede ile babaanne hemen, ona bindi sallandı, döndü, civciv kovaladı derken o günü nerede bitirdiğinin farkında olmadı. Yemek yenen masalar sebebiyle baba arabayı bahçeden çıkartamayınca, bir güzel de babaya idman yaptırdı kendisini eve kadar taşıtarak. Bu arada açık havada bir güzel ayaz da yedik. Babayla Böcük eve giderken, sen görmedin gör(genelde akraba olmadıkça düğünlere iştirak etmeyi çok sevmediğimden ve Böcük doğduğundan beri de ses ile ilgili sorununu bilip onunla evde kaldığımdan) dedikleri için, anne kınada kaldı.

Kınada saatler ilerledikçe gençler iyice coştu...

Erkekler kına getirirmiş adet olduğu üzere.
Bir tepside kına malzemeleri, bir tepside meze ve rakı geldi. Davul patlayana dek davulla zurna çaldı. Gençler de yöresel oyunları oynadı. Kızlar geleneksel kıyafetleri koruyor ama aynı şeyi erkekler için söylemek zor. Neyse ki, oyunlar unutulmamış ve o geleneği sürdürüyorlar, bu da çok önemli.

Epeyce geç bir saatte ve ben alışık olmadığım şekilde açık havadan çarpılmışken, nihayet bindallılar içerisindeki kızlar kınayı getirdiler. Gelin gelinliğini değiştirip kına elbisesini giydi. Gelini ağlatmak için epeyce uğraştılar ama gelin ağlamayacağım dedi. Onlar uğraştıkça, ters etki yaptı, derken, en sonunda kınalandı.

Bense hayran hayran bindallıları inceliyordum. Eski ve geleneksel kıyafetlere bayılıyorum. Beni o zamanlara, tarihin derinliklerine götürüyorlar. Ayrıca bu adetin korunmasını da çok seviyorum. Bindallılar, köydekilerin kısaltmasıyla 'dallılar' sandıkta saklanıyor ve ailenin en büyük kızına devroluyor. Eşimin ailesinde de babaannesinden kalan bindallıyı eşimin halasına devretmişler. Onun da iki kız torunu var bakalım hangisinde kalacak? Bizim babaannemizin de üç kız torunu var. O da tek tek büyükten küçüğe hediye bindallı diktirmeye başlamış.

Gelinin ellerine kına yakıldı. Ayağa da kına yaktıları için genelde damat gelini kucağında alır götürür. Bu sefer ayağa kına yakılmadı ama burada da bu adeti devam ettirdiler ve gelin, arabaya kucakta gitti. Evin önüne döndüğümüzde tüm gençleri orada oynar bulduk. Gece bitmemiş meğer... Kına kapı önünde de devam etti.

Sağdaki eşimin babaannesinin bindallısı. Hala, o gece giyilmek üzere, gelinin halasının büyük kızına vermiş. Soldaki de eşimin büyük amcasının eşinin. Onun işlemeleri ve tarzı daha farklı,yenge ilçede yaşıyor, sanırım işlemeler de o yüzden farklılık gösteriyor. Köydeki birkaç bindallı daha haladakine benziyordu model olarak, hatta neredeyse aynı idi.

Bu elbisenin adı da Bal Kaymak imiş. O da, gelinin babaannesinin annesinden kalma imiş. Babaanne çok sevmemiş bu yüzden de çok giymemiş böylece torunlara yepyeni kalmış ve  torunlar da sevip sahip çıkmışlar. Gelinin kızkardeşi bindallı yerine bu yöresel kıyafeti giymeyi tercih etti.

Topuklu ayakkabılar da günümüzden... Ben okula kadar yürümek zorunda kalırsam diye akıllılık edip dümdüz patik gibi bir ayakkabı almıştım. Hatta görümcem bunu mu aldın diye şaşırdı ama aklımı seveyim diye dua edip durdum kendi kendime. Bu görünen topuklu ayakkabılar kadar şık olmadı elbet ama bulutlarda yürür gibiydim. O da benim için herşeye değerdi! Zaten belim yüzünden topuklu ayakkabı giymek de yasak(yasak olmasa da giymem ya neyse en azından sağlık sebebi de var!) Gençlerin hepsi o kocaman topuklularla yürümeyi, oynamayı, zıplamayı, köy yolunda gezmeyi başardılar ya bravo diyorum!

Eve döndüğümüzde Böcük deliksiz bir uykuda idi. Üşüdüyse diye endişeliydim ama herşey normal görünüyordu. Yerde mi, gökte mi olduğumu bile bilmeden uyumuş kalmışım, bir sonraki günün neler getireceğinden habersiz!

11 Ekim 2012

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi


Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, 1995 yılında eşi Ali Nihat Gökyiğit tarafından hatıra parkı yapılmak üzere kurulmuş. Daha sonra Botanik Bahçesine dönüşürülmüş. En ilginç yanı otoyoldaki yonca yaprağı üzerine kurulu olması. Bu sebepten, otoyol inşaatı sırasında, epeyce hasar görmüş olan toprağı ıslah etmişler. Botanik Bahçesi olarak halka açılışı 2003 yılı imiş. Alan 2025 yılına kadar Karayolları Genel Müdürlüğünden kiralanmış. Üzerinde inanılmaz büyük, güzel bir çalışma var. İstanbul'un %12 yeşil alan ihtiyacını karşıladığı yazıyor web sitelerinde.

Tanıtım videosu ''Otoyola inat, doğal hayat'' diyerek başlıyor.

Bahçeyi gezerken sebebini gayet net anlıyorsunuz. Otoyoldan başka Ataşehir'in, o insanın üzerine üzerine gelen görüntüsünün fotoğraflara yansımadığı bir kare neredeyse hiç olmamış. Çektiğim tüm genel alan görüntüleri arasında çıkmış! Otoyolun sesini tarif etmek de pek mümkün değil. Bir kenara oturup da yeşille huzur bulmak istediğinizde şehrin tek dişi kalmış canavar hali ben buradayım deyiveriyor.

Bahçe, Merkez Ada, Ertuğrul Adası, Mesire Adası, İstanbul Adası, Arboretum Adası, Meşe Adalarından oluşuyor. Tanıtım filmi en ince detaya kadar anlatmış, seyrettiğinizde gezmiş kadar oluyorsunuz.

Merkez Ada'da, Çitli bahçe, Kameriye, Nilüfer havuzları, Soğanlı bitkiler kolleksiyonu, Kaya çatlağı bahçesi, Kaya bahçesi, Kurak ve çorak bahçe, Çok yıllık yastık, Kaktüs ve etli bitkiler serası, Saklı bahçe, Meyve bahçesi bulunmakta.

Ertuğrul Adası, adını Japonya açıklarında batan Ertuğrul firkateyninden alıyor. Japon Sakura vakfı, bu alana sakura ağaçları hediye etmiş ve dikmiş. Bölümleri, Tıbbi ve itri bitkiler bahçesi, Anıt zeytin ağacı, Ertuğrul anıtı, Karadeniz bahçesi, Yenilebilir bitkiler bahçesi.

Mesire Adası, bizim Ataşehir'den araba ile giriş yaptığımız kapıdan, yaya olarak geçtiğimiz tünelden sonra ilk varılabilen yer. Renkleri, çocuklar için hazırlanmış oyun parkları ile cıvıl cıvıl. Hazırlanış amaçlarından birisi de piknik yapmak üzere gelenlerin, diğer alanlara zarar vermesini önlemek. Bölümleri, çocuklar için hazırlanan Keşif bahçesi, Mesire alanı ve Menfez galeri.

İstanbul Adasında, 18. yüzyıl İstanbul konak bahçesi, İstanbul Boğazı, Mahalle çeşmesi,  Osmanlı çadırı, İstanbul bitkileri kolleksiyonu ve sergiler var.
Ben, Boğaz ve çadırı göremedim. Gezdiğimiz sırada yok muydu, yoksa ben mi göremedim bilemiyorum. Adaları bağlayan tünellerin birisinin içerisinde sergiler kısmı var. Burada, Fatih Orbay'dan İstanbul'un çiçekleri sergisi vardı ve fotoğraflar çok güzeldi.
İstanbul'da mutlu olan ağaçları fotoğraflarına bakarken, şehri gezerek yerinde görmenin ne kadar güzel olacağını düşündük.
Türk kültüründe bahçe ve çiçek konusunu sergi kısmına girmeden bahçe yetkililerinden birisinden dinledik. 100 yaş civarı başında çiçeklerle dolaşan yaşlı teyzeye vurgu yaptı anlatan ama ne yazık ki artık hayatta olmadığını öğrendik. Eskiden erkeklerin türbanlarının içerisinde minik bir tüp bulunduğunu, bu tüpün içindeki su ile yolda buldukları çiçekleri hayata döndürdüklerini öğrendik. Tüpün içinde her daim su varmış ve ölmek üzere olan çiçek onunla canlanıp hayat bulurmuş bir süre daha. O dönemde, bitkiye, ağaca, yeşile olan saygının ne kadar kutsal olduğunu öğrendik. Günümüzle karşılatırdığımızda içimiz cız etti! Eski evlerde cam önlerinin nasıl çiçeklerle donatıldığını, bir çiçeğin bir devre nasıl ismini verdiğini konuştuk. İnsanların varlıklarından, ölümlerine kadar nasıl bitkilerle birlikte zaman geçirdiğini, mezar taşlarına bile yetiştirdikleri ya da lakapları olan çiçeklerin nakşedildiğini öğrendik. Sergide ise bitki ve çiçek motiflerinin nerelere işlendiğine dair fotoğrafları görme şansımız oldu. Kök boyaları, o devrin meyve ve sebzelerini de tanımış olduk. Tüm bunların ardından keşke Osmanlıca bilip, eski kütüphanelerde saatlerce kalıp, bu konuları araştırabilseydim dedim içimden ve keşke insanımız kitaplara değer verse idi, bu işle hayatımı idame ettirebilseydim.

Arboretum adası henüz gelişimine devam eden kısımlardan. Atatürk ve ya Karaca Arboretumu'na erişebilmesi için biraz daha zamana ihtiyacı var. Detayları buradan okuyabilirsiniz.

Meşe adalarının da adı üzerinde, görebileceğiniz meşe türlerini içinde barındırmakta. Çeşitler ve adetleri için buraya bakabilirsiniz.

NGBB'nin bir de güzel dergisi var, hem okuyup, hem de kafanızda canlanan pek çok soruya cevap bulabilirsiniz. Hatta birazdan anlatacağım bulmacamızın ipuçlarından bile gördüm dergilere bakarken.

Gelelim bizim orada yani NGBB'de bulunuş amacımıza. Permablitz İstanbul grubundaki arkadaşlarımızdan, tasarımcılarımızdan birisi orada gönüllü olarak çalışıyor. Deniz, Zumbara'da arkadaşımızın bahçeyi gezdirmek üzere giriş yaptığını görünce, biz de isteriz demiş ve hemen yahoo'daki gruptan duyuru yaptılar. Kimler gidiyor dendiğinde ilk parmak kaldıranlardan olmuştum. Neyse ki bir aksilik çıkmadan güzelce geziye katılabildim.

Gönüllü arkadaşımız Fatma, hem insan olarak bir tanedir hem de doğa ile ilişkisi açısından eşsizdir. Gezinin ardından hepimizin ayaklarına kara sular inmiş ve kendimizi dağıtmış halde iken, bizlerin ona teşekkür etmesi gereken anda ''bana bu kadar güzel sorular sorduğunuz için teşekkür ederim'' demesi de kayda geçilecek bambaşka öğrenme aşkı örneğidir. En büyük teşekkür bizlerden sana Fatma!

Bu sefer yazıyı biraz kısa tutup, sizi minik açıklama ve fotoğraflarla başbaşa bırakacağım. Ama Fatma ile size bir de minik bulmaca hazırladık. 60 küsur soruya da nasıl minik diyorsam!

Bizler, bitkiileri sevenler, kendi içimizde devamlı bir oyun oynarız. Bu konuda en büyük öğretmenim Evrendir benim. Bir bitkiyi görüp de tanıyamazsak, onunla bir gün, bir yerde, bir şekilde karşımıza çıkacağına inanırız. O yüzden öğrenilecekler hanesine koyarız. İpucunu bulduk mu da peşini bırakmaz, izini süreriz. Hangi ülkede yaşıyorsak o ülkedeki adı, sonrasında Latince adı(en büyük ve hata götürmez ayrımı Latince adlarla yapabiliyoruz çünkü.), nerede ve nasıl, hangi özellikleri ile kullanıldığı bizim bulmacamızın parçalarıdır. Sonra bu bilgileri bir kenara not eder, sakla samanı, gelir zamanı deyip en olmadık zamanda işe yaratırız.

Şimdi bu bitki bulmaca oyununu sizlerle birlikte NGBB için yapmak istiyoruz. Adını bilsem de bazı bitkilerin altına yazmayacağım. Numaralar vereceğim ve kim olduklarını sizler bulacaksınız. Var mısınız?

Sonrası notlar ve bulmaca, ben burada susuyorum anlatımda....

(Bulmaca bitki 1)

Bu alanda soğuktan zarar görmesi istenmeyen bitkiler saklanmakta.

Osmanlı'da bitkilerin ekildiği ve bebek halleri ile saklandığı yere limonluk denirmiş. Burası da NGBB'nin limonluğu. 

                                                                        (Bulmaca bitki 2)

Soğanlık, bu alanda değişik türlerde soğanlı bitkiler saklanmakta imiş.

(Bulmaca bitki 3)
(Bulmaca bitki 4)

(Bulmaca bitki 5)



(Bulmaca bitki 6)


(Bulmaca bitki 7)
Bu bitkiyi arılar sevmiş idi ve soğanlıya benziyordu

(Bulmaca bitki 8)
Bu bitkiye arılar bayılmıştı ve soğanlı idi.

(Bulmaca bitki 9)
İpucu, kahvesi yapılıyor.


(Bulmaca bitki 10)

(Bulmaca bitki 11)

(Bulmaca bitki 12)

(Bulmaca bitki 13)

(Bulmaca bitki 14)

(Bulmaca bitki 15)

(Bulmaca bitki 16)

(Bulmaca bitki 17)

(Bulmaca bitki 18)

(Bulmaca bitki 19)



Birden farkettik ki, Deniz'in pantalonu ile ağaçcık aynı renk!

(Bulmaca bitki 20)

(Bulmaca bitki 21)

Bahçıvanlık kursuna gidenlerin deneme alanları imiş bu kısımlar. 1m x 1m boyutlarında yerlerini belirliyorlarmış.

Okullardan gelen öğrencilerin oluşturduğu sebze adaları ve dolmalık biberler.

Bu sene ne hikmetse her yerde patlıcanlar cosmuş halde.

Kompost alanı!

Bibercikler

(Bulmaca bitki 22)

Kaktüs ve succulentler


(Bulmaca bitki 23)

(Bulmaca bitki 24)
Güney Egeliler ve Kıbrıslılar mutlaka bilmeli bu kaktüsün adını.

Çorak ve kurak bahçe


Arılar her yerdeydiler. Epey keyifle çalışıyorlardı. 

(Bulmaca bitki 25)


(Bulmaca bitki 26)

(Bulmaca bitki 27)
Aslında adını yaprağından ele veriyor ya neyse...

Bu alanda Türkiye çölleşmeye giderse, yaşamamızı sağlayacak bir bitkinin denemeleri yapılmaktaymış.

Bizi görünce sevinçle koşan ördekcikler.


Bu hanımefendi de saçları sebebiyle epey beğeni topladı. Yanımızdan pek ayrılmadı.

Kazlar uygun adım marş!

Fazla kovalama dedik ama dinlemedi. Tıslamayan akıllı kazlarmış bunlar Allah'tan.

(Bulmaca bitki 28)


(Bulmaca bitki 29)

(Bulmaca bitki 30)

(Bulmaca bitki 31)
Kokusu oralara geldi mi yoksa?

(Bulmaca bitki 32)

(Bulmaca bitki 33)

(Bulmaca bitki 34)

(Bulmaca bitki 35)

(Bulmaca bitki 36)

Kuşkonmazla özellikle tanışın istedim.

(Bulmaca bitki 37)

(Bulmaca bitki 38)

Adalar arası geçişi sağlayan tünellerin elektriği nereden geliyormuş öğrenmiş olduk böylece!

(Bulmaca bitki 39)


(Bulmaca bitki 40)

(Bulmaca bitki 41)


(Bulmaca bitki 42)

(Bulmaca bitki 43)
Mutlaka biliyorsunuzdur!

(Bulmaca bitki 44)

(Bulmaca bitki 45)
Adını yazınca neden çit bitkisi olarak da kullanabileceğimizi buradan net bir şekilde görmüş oluyorsunuz.

Bu kutucuk ekmek teknesi olarak adlandırılmış. Boyutları 1m x 2m imiş.
 Özelliği bir ekmek üretmek için kullanılacak buğdayın tarlada kapladığı alan! Ona göre 1 ekmek ziyan ettiğimizde bir kez daha düşünelim!

(Bulmaca bitki 46)

(Bulmaca bitki 47)

(Bulmaca bitki 48)


(Bulmaca bitki 49)

Nilüfer yetiştirme alanı.



Keşke şimdi de evlerin camları böyle olsa!







(Bulmaca bitki 50)
Kelebeği de tanıyorsanız süper olur!


(Bulmaca bitki 51)

Doğal alan

(Bulmaca bitki 52)
Aslında çok iyi biliyorsunuzdur diye tahmin ediyorum ama çiçeğinden tanıyabilecek misiniz bakalım?




Bunun bir gül olduğunu bilmeyecek kimse yoktur herhalde. Bizim 3,5 yaşındaki böcük bile biliyor. Ama türü ne acep?

(Bulmaca bitki 53)
Peki ya bunun bir tür gül olduğunu biliyor musunuz? Biliyorsanız türü nedir?

(Bulmaca bitki 54)



(Bulmaca bitki 55)
En tanıdık diyebileceğimizden. Tanıdınız biliyorum ama hiç alttaki fotoğraftaki gibi halı haline dönüştüğünü gördünüz mü?


(Bulmaca bitki 56)
Doğa Güncem'in kulakları çınlasın!

(Bulmaca bitki 57)
Bu çiçekle de Evren'in kulakları çınlasın!

Arboretum

(Bulmaca bitki 58)

(Bulmaca bitki 59)

(Bulmaca bitki 60)

(Bulmaca bitki 61)

(Bulmaca bitki 62)

(Bulmaca bitki 63)

(Bulmaca bitki 64)

(Bulmaca bitki 65)


(Bulmaca bitki 66)
Hepiniz evlerinizde bir günde belki de defalarca kullanıyorsunuz!
Epey uzun bir liste oldu. Cevaplar geldikçe altına ilk bilenin adıyla birlikte ilave edeceğim. Hepimize zevkli ve keyifli bulmacalar olsun.