İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020

Dönüş!

Yazmayı özlemişim.

2005'de, babamın hastalığı zamanı bir nevi iç dökme, İngiltere'de yaşadığım süreçte, orada güzel bulduklarımı paylaşma, uzak diyarlarda kalan arkadaşlarımla iletişim ve yeni dostlar tanımak adına güzel bir vasıta oldu bu blog bana.

Sonrasında Türkiye'ye döndüğümde hiçbirşey aynı değildi. İnsanlar ülke koşullarına göre değişmiş. Değer yargıları yozlaşmış. En içten dostlar bile değerlerinde bir başka şeye ağırlık verir olmuşlardı (istisnalar ve gerçek değerleri ile hala aynı kalanları tenzih ediyorum). Bir koşturma, bir koşturma, ama ne ve kimin için? Neden?

Benim ise İngiltere'de kaldığım dönemde bunları değiştirmeye, yargılamamaya, farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Ülkeme de farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Başka ülkelerdeki insanlar ne görüyor, nasıl düşünüyor, bunu da görmüştüm. Öyle değil ama diye savunduğum şeylerin ortasında buluverdim kendimi döndüğümde.

Dönüş ise mecburi dönüş oldu, belimden geçirdiğim bir ameliyatla, yarısı hissetmeyen sol bacak ve ayak parmakları ile. Üstelik bir de miniminnacık dünya tatlısı vardı hayatımızda. Tek çocuk olduğum için yıllarca kardeş hayali kurmuştum, olmamamıştı. Evlendim çocuk dedim, tam çocuğum oldu, belim gitti. Bir tuhaf hal. Zorunlu bir dönüş, kaos!

Türkiye'de yaşadığım dönemde ''Kaos'' a gayet alışıktım. Nasıl üstesinden geleceğimi de biliyordum. Hergün sokakta farklı bir kaosun içerisindeydim. Ama uzun süre dingin yaşama alışınca, kaos şok oldu bana.

İlk 8 ay, Cambridge'de yaşayıp, ailemi ziyarete geldiğim zaman ilk sokağa çıkışta, çocukluğumdan beri uzun süredir olmayan olmuştu, yıllar sonra ilk kez düşmüştüm. Onca kazı oldu İstanbul'da. Onca perişan yolda düşmeden ilerledim. Neden düştüm? Çünkü insan rahata çabuk alışıyor. Çünkü, insan hayatındaki pratikler olmadıkça, bazı yetilerini kaybediyor, uyum sağlıyor. Çünkü, uzun süredir, dış etkenlere bu derece maruz kalmadığım gibi, nereden tehlike geleceğine, doğanın içinde yaşadığım şehirde bile, esas doğamın uyaranlarına uzak kalmıştım. Özüme uzak kalmıştım. Kontrollü yollarda yürümüş, ormanlık alanda bile insanlara açılan patikalarda ilerlemiş, otobüse binerken, otobüs ayağımın dibine kadar alçaltılmıştı. Bu da beni hamlaştırmış, her gün, günlük koşuşturmanın içerisinde yapageldiğim fiziksel hareketlerden uzaklaştırmıştı. Sonra ilk kaotik yürüyüşte GÜM!

Aynı durum insan ilişkileri için de geçerli. Üretim müdürü olarak çalıştığım dönemde, 180 işçi, 30'a yakın yönetici kademesindeki insan, kumaşıdır, ipliğidir, fason atölyesidir derken 200+ kişi hayatımın bir parçası idi. Onlarla iletişim (ki İşletme İktsadı Enstitüsünde yönetim becerileri için MBA okumuştum), problem çözme becerileri (kumaş zamanında gelmez, öbüründe hata çıkar, diğerine dikimde birşey olur, paketleme yetişir, yetişmez bir sürü şey aynı anda bam diye başımıza gelir) orkestra şefi edasıyla yapageldiklerimdendi. Otomatik pilot görevde idi. Sonra Sosyal Denetim, 7 ayrı ülkede hem denetim yapmak, hem denetçileri denetlemek, hem de yeni denetçi yetiştirmek. E denetçi olunca sorunlarla boğuşmak ve o sorunları en naif dille bakın bu var düzelmesi gerekli diyerek anlatmak... Sorunların neler olduğunu tek tek bulup çıkartmak... Sabahın 2'sinde 3'ünde aile ile vedalaşıp bir bilinmeyene, başına ne geleceğini bilmediğin bir ülkeye doğru uçmak, uyuyabiliyorsan yolda uyumak, yoksa sabah iner inmez fabrika denetimine koşturmak. Gene otomatik pilot hizmette. 45kg'a düşmüştüm. Her ülkenin yemeğini yiyememek, devamlı atik tetik olmak...

Sonrası mutlak sessizlik ve yalnızlık. Eş işe gider, o dönene kadar yalnızlık... 4 duvar, bir huyunu suyunu bilmediğin ülke ve ben. İlk 3 ay, inanılmaz huzur... Sonrasında kaosa özlem. İş aramak ama bolca overqualified sın lafı duymak. O iş için seviye üstteymiş yani. E öyle olsun benim kabulüm ne var? Yok olmazmış, sonra sıkılırmışım, sıkıntı onlara sorun olarak dönermiş. Ya bir dene, bizim ülkede öyle yaparlar, iki taraftan kim memnun olmazsa pes eder. Belki mutlu olacağız? Yok olmaz... Rutin tehlikeye girer. Huzur gerek. Başka şehirlerde uyumlu işler var ama uzak. Yolda geçer hayat. Gene de deneyelim... Ne var ki, İstanbul'da da bir yerden bir yere gitmek, işe gitmek en az 1 saat değil mi zaten? Yok değilmiş... 1 saat trafikten dolayı 1 saatmiş. Yol aslında kısa hatta bazen yürüyecek kadar kısa. O yüzden sarsıntı daha azmış. Londra'da 3 ay çalışıp, Cambridge - Londra arasında gidip gelmek için sabah 5:00'te kalkıp, akşam 22:00'de dönünce anlıyormuş insan!

Yeni işler, yeni uğraşlar icat etmece o zaman... Bahçe, fotoğraf çekmek, elişleri, elişlerine dair kurslar almaca ve vermece, hobilere eğilmece ve o hobiler işe dönebilir mi ona bakmaca. Ama hiçbir zaman kaos yok. Kaosun uyumu yok. Hep mutlak huzuru bulmaya çalışmaca var. 

Günü hissetme, mevsimi hissetme, İngiltere'nin bıçak gibi kesen soğuğu ile derinin çatladığını hissettme, kalbini aynı soğukla soğutmamaya çalışma. Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni gruplar kurup, hayatı şekillendirmece var. Bir yandan içe dönme, içini tanımaya çalışmaca, bazen ondan kaçmaca, bazen dıştakileri tanımaya uğraşmaca. 

Bu arada bunları yaparken internet öyle bir tık ötede şu andaki kadar yakın da değil. Her aranan bu kadar rahat bulunamıyor. Türkiye'de ikide birde yasaklar yüzünden birşeyler kapanıyor. Bir gün WordPress, bir gün YouTube kapalı. Yasaklar, Yasaklar... Her dönem, her zaman. Aynı şekilde İngiltere'de de yasaklar yasaklar... Öyle yasadışı MP3 indirirsen yakalanırsın, kitap indirirsen yakalanırsın, hem de pıt diye, cezalar kocaman. Eş de bilgisayar canavarı. İşi bu, es kaza böyle birşey olsun kıyamet kopar. O zaman çık doğaya... Dön, bak... Bahçeler bahçeler, çiçekler çiçekler, çık kuğularla konuş anlat onlara, çık Boğaz kıyısında yürüdüğünü hayal ederek, gören bazı memleketdaşlarımın boklu su bu yaaaa, dediği Cam Nehri boyunca yürü. Sonra merak et, aç tarihini oku, aslında bir kanal olduğunu öğren. Nehri nasıl ehlileştirip kanala çevirdiklerini, üzerinde giden kanal gemilerini, onların içinde yaşamanın nasıl bir hayat olduğunu, ara oku öğren. Kaydol Cambridge Tarihi derslerine, Cambridge'de neler neler olmuş öğren. İlginç olanları yaz bloga. Haçlı savaşlarının hırsını nasıl atamadıklarını, İstanbul'dan gelen bir Müslüman Türk'e nasıl baktıklarını bizzat yaşa, öğren.

Bir sürü güzellik yaşa, bir sürü güzel insanla tanış, bir sürü güzel konferansa, fuara, festivale katıl... Yaz bloga...

Ve dön... Özüne, ülkene...

Bak herşey değişmiş ve günden güne değişmekte. Kaos baki, baki de ben artık kaos adamı olmaktan çıkmışım... Huzur ve belki kaldırabileceğim kadar kaos bana göre olmuş.

Değer verdiğin, sevdiğin bir sürü güzel insan günden güne hayatından çıkıp bilmediğin başka bir aleme gitmekte. Yaşın günden güne ilerler, yarım yüzyılı geride bırakırken, onların ardından çaresizce hoşçakal de.

Çocuk ve bel, içinde bulunduğun koşullar sebebiyle eski işine döneme... Çocuğu nasıl doğru beslerim derken, kendini bir denizin içinde bul. Yengeç olarak o denizi sev ama kıyısında kal. Kıyıdan kıyıdan eğitimlere başla. Çocuklarla ilgili İngitere'de kurduğun hayallerle birleşsin ve devam et.

Ama bak etrafındaki insanlara... Onlar artık eski insanlar değil. Onların gözünü hırs, para, hayatta kalmak için herşey mübah felsefesi bürümüş olsun. Dostmuş gibi girsinler hayatına, kuyu kazarmışçasına çalışıp üzsünler seni. Sen hep dost bil. Eski dostların gibi. Elele verdiğin, birşeyleri besleyip büyüttüğün dostların gibi. Blog yazarken çok uzak diyarları bir ettiğin, yüzünü hiç görmediğin halde kalbini paylaşan dostların gibi. Hayatın boyunca hep dürüst ol, ama dürüstlük kavramı anlamını çok yitirdiği için insanlar dürüstlüğün ardında birşeyler arar olsun. Ama sonra anla ki, yeni dönemin ve devranın insanları karşındakiler...

Şu anda bakıyorum sosyal medyaya, insanlar o insanlar değiller. Ne eskiler, ne yeniler. Google, şu bu herhangi bir internet devranında da açılan eğitimler, anlatılan pazarlama taktikleri, kullanılan şablonlar. Herkes bir şablonun ve akımın parçası. Bu ister yüzyüze olsun, ister sanal, ucu bir şekilde internet denizinden geçiyor. Yengeç, bu sularda kıyıda kalmayı seçiyor. Sen eğer onlardan değilsen, oyunda yer alma hakkın yok, çık saha dışına! Ya açık denize sürüklenmeye çalışılıyor ya da kıyıya atıp sen burada dur, bitti artık bu suda olamazsın tarzıyla karşılaşıyorsun.

Sen o araçları kullanırsan, hayattasın, kullanmazsan hayatın dışındasın diyor sistem sana. O internet araçları, o internet canavarı. Bak sana sesleniyorum, üstelik senin içinden, senin eski bir bileşeninle. Ben senin o sevimli canavar olduğun zamanlardan sesleniyorum. Giderek gözünü kan bürüyen bir canavara dönüp, çoluk, çocuk, büyük küçük, herkesi içine almaya çalışıyorsun. Senin oyuncaklarınla sana sesleniyorum kıyıdan. Dur bir! Hayata bak... 

İçindeki canavarı gör ve kullanan insan olarak, İNSAN OL!

Öküz altında buzağı aramaktan vazgeçip, içimdeki ve içindeki insanı gör, öyle davran.

(Bu yazıda, bu blogda, belki de ilk defa bir fotoğraf eşlik etmeyecek, günün sistem anlayışına inat!)

25 Mart 2013

Fikir Sahibi Damaklar - Tohum, Un, Maya, Fermantasyon, Ekmek... Hayatımıza Şekil Veren Süreç

10 Mart Pazar günü SALT Beyoğlu çok güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Daha önce uzun uzun ekşi mayalı ekmek ile ilgili yolculuğumu anlatmıştım. Bu yolculukta Fikir Sahibi Damaklar'ın yerini de. İşte Pazar günü hem üyesi olarak, masal anlatmak üzere, hem de aile fertlerine ''Gerçek Ekmek'' ve onun buğdaydan başlayan öyküsünü dinletmek üzere biz de orada idik.

Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.

Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.

Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!

Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.


Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.

Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.

Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...

Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!

Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!

Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.

Öyle ki, evin 4 yaşındaki Uğur böcüğü bile hiç sesini çıkartmadan uzun uzun dinledi. Sonra da sağlıklı yemekler yemeliyiz diyerek, günün benim için en anlamlı ve önemli cümlesini kuruverdi.

Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.



Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...

Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!

11 Kasım 2012

Alış Veriş Merkezinde Tarım


Watch Grow Food in the Galleria Mall on PBS. See more from Food Forward.

Her geçen gün sayısı hızla artan berbat alış veriş merkezlerinde hiç değilse yararlı bir adım atarlar mı dersiniz? 

Örnek olur bu filmdekiler acaba?

08 Kasım 2012

Çocuklara Eğitim Veren Şehir Bahçesi



Ben bu öğretmeni çok kıskandım. Dilerim ileride bizim de böyle eğitim verebileceğimiz, çocuklarla çalışabileceğimiz bir bahçemiz olur!

Var mısınız? Dileyelim mi hepbirlikte?

06 Kasım 2012

Şehirden Yiyeceğimizi Elde Edebilmek


Watch Pilot Episode: Urban Farming on PBS. See more from Food Forward.

Onlar kendilerini yiyeceklerin asileri olarak tanımlamışlar. 

Kimler? 


Abeni Ramsey çocuklarını beslemek için yola çıkıp, şehrin insanlarına yiyecek sağlar olmuş.


Andrew Cote, şehirde, çatılarda bal üreticisi.


Ben Flanner, çatı bahçelerindeki çiftliklerinde üretim yapıyor.


John Mooney, şehirde su kültürleri ile (hidrofonik sistemlerle) üretim yapıyor ve aşçı.


Karen Washington, şehir tarımı yapıyor.


Travis Roberts, şehirde özgür tavuklar yetiştiriyor.


Will Allen, eski bir basketbolcu, şehirde seralarda organik tarım yapıyor. Green Power adını verdiği bir çiftliği var.

Onlar bir avuç insan. Yiyeceğimiz kilometrelerce öteden, nereden ve kimden geliyor bilmiyorduk. Neden kendi yiyeceğimizi kendimiz üretmiyoruz diye düşünerek yola çıktık diyorlar. 

Kocaman şehirlerin en ünlü lokantalarına, halka, kendilerine yiyecek üretiyorlar. Hikayelerini tek tek anlatmışlar. Filmcik İngilizce olsa da izlenince yaptıkları az, çok anlaşılıyor.

Bir kısmı çatıda üretim yapıyor. Adına hidrofonik denilen su kültürü sistemlerini kullanıyor. Bu sistemlerde hem sebze, özellikle de yeşil salata yetiştirmek, diğer yandan üretime katkısı olan balıkları da ikinci ürün olarak almak mümkün.

Bir grup bal üretiyor. Bal için size en yakın yerde üretilen en yararlıdır, vücudunuzun ihtiyacı olanları karşılar denildiği için, şehirde yanıbaşımızda üretilen balı yiyebilmek müthiş birşey olsa gerek!

Bir grup var, Detroit gibi bir zamanların muhteşem sanayii(???!!) şehrinde, günümüzün ise terkedilmiş, toprakları kirletilmiş şehrinde, toprağı iyileştirerek, üzerine gelen ağır metallerden ve diğer kirliliklerden arıtarak yeniden tarıma kazandırmaya çalışıyor.

Her birisinin hem birer misyonu var, hem de kendilerine, çevrelerine iş sahası açmış oluyorlar.

Bunu permakültür ile yapabilmek çok daha güzel. Her ne kadar bu filmde adı geçmese de...

Ne diyelim, İstanbul gibi dünya güzeli bir şehrin, Detroit'e dönmeden önce aklımızı kullanarak, bu hale çevrilmesi, betonların yeşil olması, yeşillerin de yok edilmemesi dileği ile...


11 Ekim 2012

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi


Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, 1995 yılında eşi Ali Nihat Gökyiğit tarafından hatıra parkı yapılmak üzere kurulmuş. Daha sonra Botanik Bahçesine dönüşürülmüş. En ilginç yanı otoyoldaki yonca yaprağı üzerine kurulu olması. Bu sebepten, otoyol inşaatı sırasında, epeyce hasar görmüş olan toprağı ıslah etmişler. Botanik Bahçesi olarak halka açılışı 2003 yılı imiş. Alan 2025 yılına kadar Karayolları Genel Müdürlüğünden kiralanmış. Üzerinde inanılmaz büyük, güzel bir çalışma var. İstanbul'un %12 yeşil alan ihtiyacını karşıladığı yazıyor web sitelerinde.

Tanıtım videosu ''Otoyola inat, doğal hayat'' diyerek başlıyor.

Bahçeyi gezerken sebebini gayet net anlıyorsunuz. Otoyoldan başka Ataşehir'in, o insanın üzerine üzerine gelen görüntüsünün fotoğraflara yansımadığı bir kare neredeyse hiç olmamış. Çektiğim tüm genel alan görüntüleri arasında çıkmış! Otoyolun sesini tarif etmek de pek mümkün değil. Bir kenara oturup da yeşille huzur bulmak istediğinizde şehrin tek dişi kalmış canavar hali ben buradayım deyiveriyor.

Bahçe, Merkez Ada, Ertuğrul Adası, Mesire Adası, İstanbul Adası, Arboretum Adası, Meşe Adalarından oluşuyor. Tanıtım filmi en ince detaya kadar anlatmış, seyrettiğinizde gezmiş kadar oluyorsunuz.

Merkez Ada'da, Çitli bahçe, Kameriye, Nilüfer havuzları, Soğanlı bitkiler kolleksiyonu, Kaya çatlağı bahçesi, Kaya bahçesi, Kurak ve çorak bahçe, Çok yıllık yastık, Kaktüs ve etli bitkiler serası, Saklı bahçe, Meyve bahçesi bulunmakta.

Ertuğrul Adası, adını Japonya açıklarında batan Ertuğrul firkateyninden alıyor. Japon Sakura vakfı, bu alana sakura ağaçları hediye etmiş ve dikmiş. Bölümleri, Tıbbi ve itri bitkiler bahçesi, Anıt zeytin ağacı, Ertuğrul anıtı, Karadeniz bahçesi, Yenilebilir bitkiler bahçesi.

Mesire Adası, bizim Ataşehir'den araba ile giriş yaptığımız kapıdan, yaya olarak geçtiğimiz tünelden sonra ilk varılabilen yer. Renkleri, çocuklar için hazırlanmış oyun parkları ile cıvıl cıvıl. Hazırlanış amaçlarından birisi de piknik yapmak üzere gelenlerin, diğer alanlara zarar vermesini önlemek. Bölümleri, çocuklar için hazırlanan Keşif bahçesi, Mesire alanı ve Menfez galeri.

İstanbul Adasında, 18. yüzyıl İstanbul konak bahçesi, İstanbul Boğazı, Mahalle çeşmesi,  Osmanlı çadırı, İstanbul bitkileri kolleksiyonu ve sergiler var.
Ben, Boğaz ve çadırı göremedim. Gezdiğimiz sırada yok muydu, yoksa ben mi göremedim bilemiyorum. Adaları bağlayan tünellerin birisinin içerisinde sergiler kısmı var. Burada, Fatih Orbay'dan İstanbul'un çiçekleri sergisi vardı ve fotoğraflar çok güzeldi.
İstanbul'da mutlu olan ağaçları fotoğraflarına bakarken, şehri gezerek yerinde görmenin ne kadar güzel olacağını düşündük.
Türk kültüründe bahçe ve çiçek konusunu sergi kısmına girmeden bahçe yetkililerinden birisinden dinledik. 100 yaş civarı başında çiçeklerle dolaşan yaşlı teyzeye vurgu yaptı anlatan ama ne yazık ki artık hayatta olmadığını öğrendik. Eskiden erkeklerin türbanlarının içerisinde minik bir tüp bulunduğunu, bu tüpün içindeki su ile yolda buldukları çiçekleri hayata döndürdüklerini öğrendik. Tüpün içinde her daim su varmış ve ölmek üzere olan çiçek onunla canlanıp hayat bulurmuş bir süre daha. O dönemde, bitkiye, ağaca, yeşile olan saygının ne kadar kutsal olduğunu öğrendik. Günümüzle karşılatırdığımızda içimiz cız etti! Eski evlerde cam önlerinin nasıl çiçeklerle donatıldığını, bir çiçeğin bir devre nasıl ismini verdiğini konuştuk. İnsanların varlıklarından, ölümlerine kadar nasıl bitkilerle birlikte zaman geçirdiğini, mezar taşlarına bile yetiştirdikleri ya da lakapları olan çiçeklerin nakşedildiğini öğrendik. Sergide ise bitki ve çiçek motiflerinin nerelere işlendiğine dair fotoğrafları görme şansımız oldu. Kök boyaları, o devrin meyve ve sebzelerini de tanımış olduk. Tüm bunların ardından keşke Osmanlıca bilip, eski kütüphanelerde saatlerce kalıp, bu konuları araştırabilseydim dedim içimden ve keşke insanımız kitaplara değer verse idi, bu işle hayatımı idame ettirebilseydim.

Arboretum adası henüz gelişimine devam eden kısımlardan. Atatürk ve ya Karaca Arboretumu'na erişebilmesi için biraz daha zamana ihtiyacı var. Detayları buradan okuyabilirsiniz.

Meşe adalarının da adı üzerinde, görebileceğiniz meşe türlerini içinde barındırmakta. Çeşitler ve adetleri için buraya bakabilirsiniz.

NGBB'nin bir de güzel dergisi var, hem okuyup, hem de kafanızda canlanan pek çok soruya cevap bulabilirsiniz. Hatta birazdan anlatacağım bulmacamızın ipuçlarından bile gördüm dergilere bakarken.

Gelelim bizim orada yani NGBB'de bulunuş amacımıza. Permablitz İstanbul grubundaki arkadaşlarımızdan, tasarımcılarımızdan birisi orada gönüllü olarak çalışıyor. Deniz, Zumbara'da arkadaşımızın bahçeyi gezdirmek üzere giriş yaptığını görünce, biz de isteriz demiş ve hemen yahoo'daki gruptan duyuru yaptılar. Kimler gidiyor dendiğinde ilk parmak kaldıranlardan olmuştum. Neyse ki bir aksilik çıkmadan güzelce geziye katılabildim.

Gönüllü arkadaşımız Fatma, hem insan olarak bir tanedir hem de doğa ile ilişkisi açısından eşsizdir. Gezinin ardından hepimizin ayaklarına kara sular inmiş ve kendimizi dağıtmış halde iken, bizlerin ona teşekkür etmesi gereken anda ''bana bu kadar güzel sorular sorduğunuz için teşekkür ederim'' demesi de kayda geçilecek bambaşka öğrenme aşkı örneğidir. En büyük teşekkür bizlerden sana Fatma!

Bu sefer yazıyı biraz kısa tutup, sizi minik açıklama ve fotoğraflarla başbaşa bırakacağım. Ama Fatma ile size bir de minik bulmaca hazırladık. 60 küsur soruya da nasıl minik diyorsam!

Bizler, bitkiileri sevenler, kendi içimizde devamlı bir oyun oynarız. Bu konuda en büyük öğretmenim Evrendir benim. Bir bitkiyi görüp de tanıyamazsak, onunla bir gün, bir yerde, bir şekilde karşımıza çıkacağına inanırız. O yüzden öğrenilecekler hanesine koyarız. İpucunu bulduk mu da peşini bırakmaz, izini süreriz. Hangi ülkede yaşıyorsak o ülkedeki adı, sonrasında Latince adı(en büyük ve hata götürmez ayrımı Latince adlarla yapabiliyoruz çünkü.), nerede ve nasıl, hangi özellikleri ile kullanıldığı bizim bulmacamızın parçalarıdır. Sonra bu bilgileri bir kenara not eder, sakla samanı, gelir zamanı deyip en olmadık zamanda işe yaratırız.

Şimdi bu bitki bulmaca oyununu sizlerle birlikte NGBB için yapmak istiyoruz. Adını bilsem de bazı bitkilerin altına yazmayacağım. Numaralar vereceğim ve kim olduklarını sizler bulacaksınız. Var mısınız?

Sonrası notlar ve bulmaca, ben burada susuyorum anlatımda....

(Bulmaca bitki 1)

Bu alanda soğuktan zarar görmesi istenmeyen bitkiler saklanmakta.

Osmanlı'da bitkilerin ekildiği ve bebek halleri ile saklandığı yere limonluk denirmiş. Burası da NGBB'nin limonluğu. 

                                                                        (Bulmaca bitki 2)

Soğanlık, bu alanda değişik türlerde soğanlı bitkiler saklanmakta imiş.

(Bulmaca bitki 3)
(Bulmaca bitki 4)

(Bulmaca bitki 5)



(Bulmaca bitki 6)


(Bulmaca bitki 7)
Bu bitkiyi arılar sevmiş idi ve soğanlıya benziyordu

(Bulmaca bitki 8)
Bu bitkiye arılar bayılmıştı ve soğanlı idi.

(Bulmaca bitki 9)
İpucu, kahvesi yapılıyor.


(Bulmaca bitki 10)

(Bulmaca bitki 11)

(Bulmaca bitki 12)

(Bulmaca bitki 13)

(Bulmaca bitki 14)

(Bulmaca bitki 15)

(Bulmaca bitki 16)

(Bulmaca bitki 17)

(Bulmaca bitki 18)

(Bulmaca bitki 19)



Birden farkettik ki, Deniz'in pantalonu ile ağaçcık aynı renk!

(Bulmaca bitki 20)

(Bulmaca bitki 21)

Bahçıvanlık kursuna gidenlerin deneme alanları imiş bu kısımlar. 1m x 1m boyutlarında yerlerini belirliyorlarmış.

Okullardan gelen öğrencilerin oluşturduğu sebze adaları ve dolmalık biberler.

Bu sene ne hikmetse her yerde patlıcanlar cosmuş halde.

Kompost alanı!

Bibercikler

(Bulmaca bitki 22)

Kaktüs ve succulentler


(Bulmaca bitki 23)

(Bulmaca bitki 24)
Güney Egeliler ve Kıbrıslılar mutlaka bilmeli bu kaktüsün adını.

Çorak ve kurak bahçe


Arılar her yerdeydiler. Epey keyifle çalışıyorlardı. 

(Bulmaca bitki 25)


(Bulmaca bitki 26)

(Bulmaca bitki 27)
Aslında adını yaprağından ele veriyor ya neyse...

Bu alanda Türkiye çölleşmeye giderse, yaşamamızı sağlayacak bir bitkinin denemeleri yapılmaktaymış.

Bizi görünce sevinçle koşan ördekcikler.


Bu hanımefendi de saçları sebebiyle epey beğeni topladı. Yanımızdan pek ayrılmadı.

Kazlar uygun adım marş!

Fazla kovalama dedik ama dinlemedi. Tıslamayan akıllı kazlarmış bunlar Allah'tan.

(Bulmaca bitki 28)


(Bulmaca bitki 29)

(Bulmaca bitki 30)

(Bulmaca bitki 31)
Kokusu oralara geldi mi yoksa?

(Bulmaca bitki 32)

(Bulmaca bitki 33)

(Bulmaca bitki 34)

(Bulmaca bitki 35)

(Bulmaca bitki 36)

Kuşkonmazla özellikle tanışın istedim.

(Bulmaca bitki 37)

(Bulmaca bitki 38)

Adalar arası geçişi sağlayan tünellerin elektriği nereden geliyormuş öğrenmiş olduk böylece!

(Bulmaca bitki 39)


(Bulmaca bitki 40)

(Bulmaca bitki 41)


(Bulmaca bitki 42)

(Bulmaca bitki 43)
Mutlaka biliyorsunuzdur!

(Bulmaca bitki 44)

(Bulmaca bitki 45)
Adını yazınca neden çit bitkisi olarak da kullanabileceğimizi buradan net bir şekilde görmüş oluyorsunuz.

Bu kutucuk ekmek teknesi olarak adlandırılmış. Boyutları 1m x 2m imiş.
 Özelliği bir ekmek üretmek için kullanılacak buğdayın tarlada kapladığı alan! Ona göre 1 ekmek ziyan ettiğimizde bir kez daha düşünelim!

(Bulmaca bitki 46)

(Bulmaca bitki 47)

(Bulmaca bitki 48)


(Bulmaca bitki 49)

Nilüfer yetiştirme alanı.



Keşke şimdi de evlerin camları böyle olsa!







(Bulmaca bitki 50)
Kelebeği de tanıyorsanız süper olur!


(Bulmaca bitki 51)

Doğal alan

(Bulmaca bitki 52)
Aslında çok iyi biliyorsunuzdur diye tahmin ediyorum ama çiçeğinden tanıyabilecek misiniz bakalım?




Bunun bir gül olduğunu bilmeyecek kimse yoktur herhalde. Bizim 3,5 yaşındaki böcük bile biliyor. Ama türü ne acep?

(Bulmaca bitki 53)
Peki ya bunun bir tür gül olduğunu biliyor musunuz? Biliyorsanız türü nedir?

(Bulmaca bitki 54)



(Bulmaca bitki 55)
En tanıdık diyebileceğimizden. Tanıdınız biliyorum ama hiç alttaki fotoğraftaki gibi halı haline dönüştüğünü gördünüz mü?


(Bulmaca bitki 56)
Doğa Güncem'in kulakları çınlasın!

(Bulmaca bitki 57)
Bu çiçekle de Evren'in kulakları çınlasın!

Arboretum

(Bulmaca bitki 58)

(Bulmaca bitki 59)

(Bulmaca bitki 60)

(Bulmaca bitki 61)

(Bulmaca bitki 62)

(Bulmaca bitki 63)

(Bulmaca bitki 64)

(Bulmaca bitki 65)


(Bulmaca bitki 66)
Hepiniz evlerinizde bir günde belki de defalarca kullanıyorsunuz!
Epey uzun bir liste oldu. Cevaplar geldikçe altına ilk bilenin adıyla birlikte ilave edeceğim. Hepimize zevkli ve keyifli bulmacalar olsun.