05 Haziran 2010

Nothing Hill - Portobello Road

Bugüne kadar yazdığım en çok fotoğraflı yazı bu olacağa benziyor...

Nothing Hill'in bendeki hikayesi uzun ve hoş. Yıl 1999, o sıralar ev tekstili üreten bir firmanın üretim müdürlüğü görevim. 180 kişiden sorumluyum ve işler o kadar yoğun ki, nefes almaya bile zaman yok. Gene de aynı şirkette çalışan bir arkadaşımla arada derede fırsat yaratıp, sinemaya kaçabiliyoruz iş çıkışlarında. O sıralarda da bir film gösterime giriyor ve tanıtımı şu şekilde: İçinde Türkiye reklamı yapılan film! Hatta içinde Türkiye'nin adı geçsin diye birileri sponsor olmuş ve esas kız, esas oğlanın kitapçı dükkanına gittiğinde Türkiye gezi kitabı soruyor! Arkadaşımla diyoruz ki, bu filme gidelim...

O sıralar nereden bileceğim ki, evleneceğim, Cambridge'e yerleşeceğim ve birkaç sene sonrasında filmin çekildiği bu sokaklarda gezeceğim, hatta filmin çekildiği yerlerin(bahsi geçen kitapçı dükkanı yukarıdaki fotoğrafta mesela ama fikir babası olmuş, filmde burası stüdyoda canlandırılmış) fotoğraflarını çekeceğim.

Meşhur teras sahneleri bu evin terasında çekilmiş olacak... Pazarın içindeki ayrı bir ev de esas oğlanın evi olacak. Ben de onları bulacağım...

Peh! Hayalini bile aklımdan geçirmemiştim. Gidip seyretmiş, hoş anılarla eve dönmüştük.

Sonrasında da işe kaptırıp gitmiştik kendimizi. Yıllar sonra, eşim doğumgününde kendisine izin hediye etmiş, haydi dedi, bir yer bul Londra'da gezilecek. Bugün kendime tatil ve gezme hediye ettim. Benim ağzımdan hemen Nothing Hill çıktı. Cambridge'de yaşayan bir arkadaşımdan cumartesi günleri kurulan antika pazarını duymuştum ve gitmeyi çok istiyordum ama gideceğimiz gün perşembeye denk gelmesin mi?

Eh dedik gideriz, keşfederiz, beğenirsek bir de cumartesi gideriz tekrar. İyi ki de böyle demişiz. Hafta içi gezmemiz iyi oldu sakin kafaya. Kimseler yokken, biz keşiflerimizi yaptık. Meşhur kitapçı dükkanının karşısındaki yemek kitapları satan, aynı zamanda da içinde minik bir kafeterya barındıran yukarıda görülen bu dükkanı çok sevmiştim. Tijen'im ben İngiltere'deyken gelse, onu oraya mutlaka götürecektim.

Renk renk boyalı, Victoria dönemi evlerine bayılmıştım.

Terrace House diyorlar bu evlere. Biz de Cambridge'de böyle bir evde yaşadık.

Filmin unutulmazlarından olan şarkısı She'yi Mr. TD günlüğünde yazmıştı, hah demiştim ben de hikayesi de benden olsun, o zamanlardan fotoğrafları hazırlamaya başlamıştım ama aradan 4 yıl geçmiş, ben yazamamışım. Üzerine eşim 2, ben 1 defa daha ziyaret ettik bu sokakları.

Londra'ya yolu düşen bu sokaklardan geçmeden dönmesin. İster haftaiçi, ister haftasonu. Her ikisinde de ayrı güzel. Bol bol fotoğraf çekmek için haftaiçi, değişik pek çok şeyi aynı anda görmek için de cumartesi gününü öneririm.

Demiştim ya, anısı çok diye... Nothing Hill bana bir de çok güzel, özel bir dost kazandırdı. Ben taaa 2006'daki o yazıyı hazırlarken web'den yardım alayım demiştim ve o sırada Defne'nin günlüğüne denk gelmiştim. Arkadaşının ısrarı ile gitmiş o da. En çok da arkadaşının filmdeki bankı bulma talebine verdiği yanıta gülmüştüm. Demiş ki:
''Bankı bulmak zaten imkansız gibi birşey, çünkü Londra’daki parkların hepsinde aynı banklardan var. ''

O kadar haklı ki! Gelen bilir, hakikaten her yerde o banklar. Ancak Londra'da film turları meşhur, birileri de Nothing Hill turu yaparsa ve film şirketi ile anlaşırsa, belki ''o bank'' bulunur!

Sonrasında Defne'nin de Londra'da yaşadığını farkedip, Türk pikniği bahanesi ile St James's Park'ta buluşmuş, bol bol fotoğraf çekmiştik. Ortak yön çok olunca, bu buluşmalar artmıştı ve dost olmuştuk. İyi ki, o gün, o yazıyı görmüşüm...

Bana çok güzel bir dost kazandıran bu sokaklara mı, web'e mi, Defne'nin git gez, fotoğraflarını çek diyen arkadaşına mı teşekkür etmeliyim, onu bilemedim ama.

İngiltere'de çok da sık rastlanmayan, minik bir yokuş üzerine kurulu, bu sokaklarda irili ufaklı pek çok antikacı dükkanı var.

O güzelim binalarla, meşhur iki katlı, kırmızı otobüs birleşince bu görüntüyü yakalamamak olmazdı...

Ve yorulunca durup dinlenebileceğiniz bir durak noktası...

Gene renkli sokaklar...



Duke of Wellington Pub'i, pub'a ismini verenin ise apayrı bir hikayesi var... Hikaye başka zamana...

Nothing Hill ile ilgili detaylı bilgi, her zaman olduğu gibi gene Wikipedia'da var. Mutlaka okumanızı öneririm. Uzun uzun çeviri yapmama evin küçümeni izin vermiyor ne yazık ki.

Bir gün, bir ev yaptırmaya karar verirsem, bu kapılardan da yaptıracağım mutlaka...

Bu yukarıdaki çıkmaz sokağın sonunu da ekleyecektim, çok fazla fotoğraf olunca çıkarttım ama Wikipedia'da birileri eklemiş. Demek ki, bir tek ben sevmemişim orayı, başkalarının da dikkatini çekmiş. O kadar şirin ki!

Genelde publarda bu kadar çok çiçek olur ama bir eve de böyle bir dış cephe hazırlayabiliyorlarmış demekki.

Cumartesi günleri kurulan pazardan bu görüntüler de. Beni havaalanına bıraktıktan sonra eşim gitmiş oralara ve görüntülemiş.

İngiltere'de çoğu ekmeğin içinin çiğ olup, tost makinasında kızartmadan yenilip yutulamaz olduğunu düşünürsek, neden bu kadar çok ekmeğin olduğunu da anlarız.

Heykel insanlar burada da karşımızda. Heryerde onlar var!

Ve mutlaka gidilmesi gereken, o sokakta gördüğüm en büyük, en ilginç antikacı dükkanı.

Kapısı bile orjinal. Genelde içindeki eşyaları pub açanlar, dekorasyon malzemesi olarak alıyorlarmış.

Bu oturakları da pub'a koyup koymadıklarını bilmiyorum ama içine çiçek ekip bahçesine koyanları gördüm. Eski değil bir de bunlar. Eskiden var olanların taklidi. Düşündükçe midem kalkıyor ama. Tuvaletler yokmuş eskiden İngiltere'de ve her yatağın altında bunlardan varmış. Üstelik eğer gece tuvaleti gelen olursa, içi dolu halde sabaha kadar yatağın altında bunlar beklermiş! Çok eski bir ev gezmiştik de, sanki o koku yıllarca o odaya sinmiş gibi gelmişti bana. Belki de psikolojik olarak, belki de gerçekten. Çünkü arkadaşım da aynı şeyi hissetmişti benimle gezen, benden habersiz.


Bir gün kızıma da almak istediğim bebek evi... O kadar şirin oluyorlar ki! Minik minik tüm eşyalardan da oluyor içinde. Minik pirinç avizeler, şamdanlar, koltuk takımları, perdeler, ne isterseniz. Eskiden soylu aileler kız çocuklarını hem bu evlerle oynatırlar, hem de bir ev nasıl idare ediliri anlatırlarmış. Oğlanlar da babalarının yanında kitap okur, müzik aleti çalmayı, ata binmeyi, avlanmayı öğrenirmiş. Sofralar bu evlerin olmazsa olmazlarındanmış. Kızlar masa düzenini, gelen misafirlerin nasıl oturtulacağını mutlaka bu evlerin içindeki minik sofralarda öğrenirlermiş.


Bizim küçümene bu attan da almayı isterdim ama kendisi masa üstlerinde gezmeyi, elektrik kabloları arasında slalom yaparak, komando gibi sürünmeyi daha çok sevdiğinden ata tenezzül etmezdi gibi geliyor bana.

Kapalı olduğundan içinde ne olduğunu keşfedemediğim ama levhasına bayıldığım dükkan!

İlk gördüğümde güllü dallı hallerini hiç beğenmediğim, sonradan da çok meşhur olduklarını öğrendiğim yemek takımı. O kadar pahallı ki, ikinci eli bile el yakıyor!

Bu mavi süsler de İngiltere'nin meşhurlarından. Epey kovalamıştım indirimlerde kendilerini ama bir türlü yakalayamamıştım. Kesin dönüş yaparken alırım deyip de dönmeden mahsur kalınca, alamadıklarımdan...

Bu süslü hanımlar da birer kupa! Gene antika pazarından.

Minik ilaç kutucukları...

Benim gibi kolleksiyonunu yapanlar için bol miktarda porselen yüksükler...

Amca yasak çekme diyene kadar çektiğim tiyatro kostümleri...

Bilmem kaç odalı mahlikanelerin odalarının mı, dolaplarının mı bilinmeyen anahtarları, kim bunun kolleksiyonunu yaparsa artık...

Daha çok yaşlıların oynadıkları tahta ''Boule'' topları.

Araba parçaları...



Kurşun askere alternatif tahta askerler. Eh malum İngiltere'nin ağacı, odunu bol.


FSD'nin etiket hafiyeleri için bol bol mercek! Yiyeceklerin içindekileri okumak için keşke ben de bir tane edinseymişim bunlardan. Başta E ile başlayan katkı maddeleri olmak üzere o kadar çok zararlı şey var ki yenmemesi gereken, bizi hasta eden!

Benim bebek kolleksiyonuma güzel bebekler...

Bu bebeklerin olduğu dükkandaki çalışan kız Türk idi ve o sokakta pek çok Türkçe konuşan vardı.

İtalya'ya gitmeyi gerektirmeyen masklar...

Kim bilir kimlerin kapısını süslemiş Father Christmas!

İsteyene Elvis, isteyene koltuk, isteyene takılar...

Saat onaran amcanın tanıtım biblosu.

Hintli amcanın süslü arabası.

Grafittiler...

Yok yok bu sokaklarda.

Dövme yaptırmak isteyenlere dükkanlar.

Helal et arayanlara kasaplar.

En güzeli de iki tekerlekli araçların özel park yerleri.

Çeşit çeşit askıdaki çiçekler...

Hatta çiçek topları...

Bizde balkona asılan halılar yerine banyo paspası var burada ama olsun, bu kadar çiçeğin güzelliğini kim bozar?

Benim çok sevdiğim minik çaycı dükkanları...

Publar...

Apartmanlar...
Evler...

Anı plakası taşıyan evler...



Minik otelcikler...

Posh hanımlara kıyafet satan dükkanlar. Aralarında özellikle renkleri ve desenleri benim çok hoşuma giden Cath Kidston da var. Yok yok buralarda.

Karayiplerden gelip, bu civara yerleşen insanlar da ayrı bir ün katmışlar. Yukarıdaki fotoğraf yerin lüks semtinden, pek Karayipliler yok buralarda ama sokağın sonunda onların olduğu alan hem biraz dikkatli gezmeyi gerektiriyor, hem de çok renkli. İki ayrı uç işte... Hem gelir düzeyi açısından, hem görüşler açısından ama sonuçta eski İngiltere'ye inat zıt, ters yönlerde ama aynı yerde!

Ben burada otursam dedirten ev...

Bende yemek ye diyen dükkan...

Dedim ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın buralara. Hele Ağustos'ta yolunuz düşerse de
Karnaval'ı kaçırmayın. Özellikle Karnaval'ın fotoğraflarını çekmek için, o dönemde Londra'ya gidenler var. Biz Luton'da karnavala denk geldik. İnsan hayatında bir defa görmeli dedik...

Son fotoğraf da dönüş yolundan, iki katlı, kırmızı otobüsün üst kat penceresinden. Bol çiçekli, klasik bir İngiliz Pub'ı ve müdavimleri...

Kim bilir belki bir gün, o sokaklarda sizinle de karşılaşırız?

19 yorum:

Daphne dedi ki...

Dileeek! Nasil gidesim geldi! Acaba pazar gunu gitsem mi?? Sen bir de karnaval zamani gormelisin bu sokaklari...Iyi bulmussun beni :) yanliz gec buldu erken kaybetti oldu bizimkisi ya, neysee!

alis dedi ki...

Zevkle okudum, ben de 2 kere gidebildim ama ara sokaklara girip çıkamadım pek. Antikacı "Alice's"a girdiğimde içerilerden biryerden birbirleriyle atışan iki ihtiyarın sesleri geliyordu :) Sondan 3. resimdeki mavi eve ben de bayılmıştım ve fotoğraflarını çekmiştim. Bence Londra'da ideal bir Cumartesi için erken kalkıp Borough Market'ta karın doyurmalı, sonra Portobello'ya geçmeli. Pazar gününü de Columbia Rd.'da çiçek pazarında gezinip dükkanlara girip çıkarak geçirince benim hayatımın en güzel haftasonunun programı çıkıyor ortaya. Ah, Londra.

Berceste dedi ki...

Pazar her yer kapalı olur Defne. Keyfi çıkmaz :( En gidilmeyecek gün Pazar bence. Ama sokak, grafitti fotoğrafı çekeceğim diyorsan o başka. Hem daha bankı da bulamamışsın bak, belki sakin sakin gezince çıkar önüne :P Ne kaybetmesi yahu, İngiltere'deyken de yazışıyorduk, şimdi de. Ama sen o zamanlar günlük yazıyordun, şimdi Facebook'ta oyun oynamaktan başka birşey yaptığın yok :((((

Teşekkürler Alis. Aslında ara sokaklarda kaybolmak var :) Ama bir o kadar da zaman lazım. Biz de çok ara sokak gezemedik. Ama çıkmaz sokak ortalarda bir yerde. Çıkıyor önüne tüm güzelliği ile. İnsan oh burada yaşasam diyor. Hele o mavi ev. Çatısındaki teras! Gelelim Cumartesi planına. Çok feci bam telime bastın! Gidemediğim iki yeri eklemişsin. Hem de çok merak ettiğim. Burcu(Foodies in London) yazardı Borough Market'i, ben de merak ederdim. Şimdi sen de yazdın, aklım kaldı! Çiçek pazarının da oralarda dolaşmıştık ama pazar günü o yöne giden otobüs bulamamıştık. Bir gün gideriz deyip üzerinde durmamıştık. Bugünün işini yarına bırakma diye boşuna dememişler!

Adsız dedi ki...

ahh londram ahh... nasil ozledim kokusunu, sokaklarini... icim sizladi her bir fotografa baktigimda... keske bi firsat olsada geri donebilsem ve bir daha da buralara dnmesem... ahh ahhh
icim sizliyooo
duy

. dedi ki...

Ne güzel bir anlatım şekli.İnsan kendini oralarda hissediyor.Bizim ülkemizde bu evleri apartmanları boyamak bu kadar zormu kendime hep soruyorum.Boyamak düzen vermek sokakları temiz tutmak ? Elinize sağlık,paylaşım için teşekkürler.

Berceste dedi ki...

Keşke oralardayken ben de böyle düşünebilseydim Duy, ama hergün geri dönmenin özlemi ile yandım tutuştum! Gezmek için evet ama yaşamak için oralara gitmeyi istemem yeniden. O yüzden için sızlamasın. Varolduğun yerde olmanın tadını çıkart. Herşeye rağmen insanın kendi ülkesinde olması en güzeli.

Teşekkürler RRH. Bizde biraz zevk lazım sanırım. Moda diye herşeyin üzerine atlamamak, kendi zevklerini oluşturmak lazım. En en en önemlisi de Arslan yattığı yerden belli olur sözünü unutmamak lazım. Ne yazık ki, eskiler unutulmuş, unutulmak üzere. Değer verilen hep en son çıkanlar. Oysa orada eski korunuyor, son damlasına kadar. Evlerin içi değil sadece temiz tutulan, bakılan, değer verilen. Hatta içlerinden çok dışları. Çok ev gördüm içi pislikten girilmez ama dışı pırıl pırıl. Kanun da bunu gerektiriyor oralarda. Bizimki gibi komşuları olanları da cezalandırıyor bir güzel. Bak ben bu satırları yazarken gene üst kat inliyor, tar tar matkap sesi ile... Bu sefer iki aydır takamadıkları perdeleri mi takıyorlar acaba? Sevgiler...

alis dedi ki...

O halde bir sonraki seyahatini mutlaka haftasonuna denk getir çünkü azıcık yemek yemeyi sevip de Borough Market'a bayılmayacak insan tanımıyorum:) Annem pazar yerine mi gideceğiz diye isteksiz yaklaşmıştı ancak şu an o da benim gibi aklından çıkaramıyor orada yediğimiz focaccia ve tatlıları, türlü abur cuburu, Monmouth'un kahvesini, ekeriz diye alıp kazaya kurban giden cins cins patatesleri.

Columbia Road fotoğraflarını bulabilirsem blog'a koyayım :)

Çileksuyu Sibel dedi ki...

dilek'cim aynen senin gibi,o filmi izledikten sonra oralari gorecegim hic aklima gelmemisti..hatta beni havaalanindan eve goturen host aileme,nothing uzak mi diye sormustum...karnavalini da cok sevdim,antika pazarini da..yeri cok ayri nothing hill'in bende de...gitmeli yakin zamanda...bu arada o minik evlerden ve tahta attan bende defneme alicam biraz buyuyunca:)

Nihan SARI, Illustrations. dedi ki...

gezmiş kadar oldum.fotoğraflar tam benlik.yazını çok severek okudum.filmini de 2 kez izlemiştim.sevgiler.

beste dedi ki...

Dilek'cim ne guzel yazmissin eline saglik. Ben Londra'da iken her hafta sonu Portebello'da soluklanirdik ordan o kadar cok CD aldim ki bilinmeyen gruplarin muzikleri, aldigim kirmizi denizci feneri hala en sevdigim esyalarimdan, jazzcilarin jam session yaptigi bir pub'du bizimki yil 98 adini hatirliyamiyorum? Yillar sonra filmi seyredince cok heyecanlanmistim ayni bu yaziyi okudugumda oldugu gibi:) tesekkurler zamanda yolculuk icin!

munevver dedi ki...

Dilek, ne güzel yerler. Ben de o mavi eve, yan yana rengarenk evlere, çiçeklere bayıldım.

Akşam seni anmıştım. Benim bir hayalim vardı, hatırlar mısın bilmem. Wimbledon'da final seyretmek.
Kardeşimle dün konuştuk," Seneye nasip olur mu acaba?" dedik. Ben de " Dilek' e sorarım zamanı gelince, nereleri önerir gormek için" diye aklımdan geçirdim. Kısmet bakalım.

Halâ üst kattaki tamirat bitmedi mi? Allah sabır versin size.

Küçümen masa üstlerinde geziniyor demek ki. İşin zor dönemine girdin. Kolay gelsin.

daimamutfak dedi ki...

çok güzel anlatmışsın ama insanın kendi ülkesi en güzeli.Bizler dışarı çıkınca ülke özlemi yaşıyoruz.Geri dönüş muhteşem oluyor değilmi?..sevgiler.

Tijen dedi ki...

Bazen İngiltere'ye gitmeyi çekiyor canım ama Dilek orada değil ki artık diyorum. Hata mı ediyorum acaba?

Berceste dedi ki...

Bak şimdi aklım kaldı Alis :)

Ben gidemezsem sana sipariş ederim o zaman Sibel'im :) Küçümenler birlikte oynarlar...

Teşekkürler Nihan.

Kırmızılı beyazlı deniz fenerimi ben Greenwich'ten almıştım :) Oooo pub güzelmiş! Gidip bulmak lazım. Cambridge'de de böyle bir yer vardı, hep gidelim gidelim dedik, kısmet olmadı :( Belki bir gün birlikte... Kim bilir?

İngiltere demek çiçek demek benim için Nanem Limon'um. Chelsea'de Haziran ayında çiçek show oluyor. Mutlaka görmeniz lazım. Ben çok istedim ama gidemedim :( Çiçekler açısından gidilebilecek en güzel ay Haziran. Chelsea Flower Show için buraya bakabilirsiniz http://www.bbc.co.uk/chelsea/ Ayrıca Kew Gardens gezilmeden dönülmemeli asla, her mevsim ayrı güzel! Siz gidecek olun, ben anlatırım :) Üst kattakilerin yüzünden en üst kat evden taşınıyor. Kiracıydılar, bu magandaları çekemeyeceğiz dediler, başka bir yerdeki evlerini sattılar, bu civardan yeni ev aldılar, taşınacaklar bu ay sonu! Adamcağız mahkemeye verirseniz şahidiniz olurum dedi. O derece yani. Eskisi kadar değil, çok şükür o kabus bitti ama arada tadilat, bol müzik sesi ve ayaklarındaki takunya benzeri terliklerin sesi ile rahatsızlık vermeye devam ediyorlar. Kültürsüz bir aileden gelseler anlayacağım da her yazar kültürlü olmuyormuş bunu öğrettiler. Ayrıca her önceden tanıdığınız insan da tanıdığınız gibi çıkmayabiliyormuş! Çocukluğunu bilseniz bile!!! Küçümen tam bir felaket. Masa üzerinde gezmesinden çok, başına bir hal getirecek diye korkuyorum. Durduğu yerde durmuyor bir saniye bile. O kadar da atik tetik ki, hiçbirimiz hızına yetişemiyoruz. Babasını ayakta uyutuyor :) Ben en katı davrananım ailede galiba ama birisinin ona dur demesi gerekiyor, aksi takdirde sınırlarını bilmiyor ve istedikçe istiyor :((((

Aynen dediğin gibi Daima Mutfak. Ben en kısa yurtdışı gezilerinde bile evimi, ülkemi özlerken, 7 sene yurtdışında yaşadım. Hem sevdim, hem kızdım, hem özlüyorum, hem asla diyorum, karışık duygular :)

İngiltere çekiyorsa canın yazın hele hiç durma git Tijen. İltifatın için teşekkürler ama özellikle senin görmen gereken çok yer var!

Evin Kedisi dedi ki...

Berceste'cim;i

Geldim, gördüm, okudum gidiyorum, ellerine sağlık sanki gitmeden de o sokakları, dükkanları görmüş gibi hissettim kendimi. Ben bu eski dokunun bozulmadan reneklendirilmesi olayını çok seviyorum, binalar bile eski ama aynı zamanda restore edilmiş. Teşekkürler bu yazı için sevgilerimle :)

Berceste dedi ki...

Özledim seni Pisiciğim :)

İngiltere'ye gittiğinde mutlaka uğra buraya. Aynen ben de eski dokunun bozulmadan güne taşınmasına adeta aşığım! Demiyorlar mı burada bina ekonomik ömrünü doldurmuş, yenilemek lazım, ah işte ben o noktada çıldırıyorum! Sanıyorlar ki, bina yıkılacak, yaşayamayacak. Ne demek ekonomik ömür? Sonrasında sana masraf çıkartabilir, demek değil ki yaşanmaz... Ah bunu bir anlasalar!!! Sevgiler bizden, kucak dolusu hem de.

Sebnem dedi ki...

Dilek'ciğim, çok ama çok beğendim. Sanki, oralara gittim, gezdim, çok sürekleyici ve güzel yazmışsın. Aferin sana.

anne müdürü dedi ki...

selam dilek,
seni ilk defa ziyaret ediyorum.
ne güzel anlatmışsın nothing hill i
ben 2005 yılında gitmiştim.
özellikle portobello road taraflarında Türkçe konuşan bir çok insanla karşılaşmıştım satıcı tayfasından:) sen de yazmışsın zaten:)

Berceste dedi ki...

Teşekkürler Şeboşcuğum. Keşke biz oralardayken gelebilseydin...

Teşekkürler Anne Müdürü. Hoşgeldin ve hep bekleriz :)