Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020

Dönüş!

Yazmayı özlemişim.

2005'de, babamın hastalığı zamanı bir nevi iç dökme, İngiltere'de yaşadığım süreçte, orada güzel bulduklarımı paylaşma, uzak diyarlarda kalan arkadaşlarımla iletişim ve yeni dostlar tanımak adına güzel bir vasıta oldu bu blog bana.

Sonrasında Türkiye'ye döndüğümde hiçbirşey aynı değildi. İnsanlar ülke koşullarına göre değişmiş. Değer yargıları yozlaşmış. En içten dostlar bile değerlerinde bir başka şeye ağırlık verir olmuşlardı (istisnalar ve gerçek değerleri ile hala aynı kalanları tenzih ediyorum). Bir koşturma, bir koşturma, ama ne ve kimin için? Neden?

Benim ise İngiltere'de kaldığım dönemde bunları değiştirmeye, yargılamamaya, farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Ülkeme de farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Başka ülkelerdeki insanlar ne görüyor, nasıl düşünüyor, bunu da görmüştüm. Öyle değil ama diye savunduğum şeylerin ortasında buluverdim kendimi döndüğümde.

Dönüş ise mecburi dönüş oldu, belimden geçirdiğim bir ameliyatla, yarısı hissetmeyen sol bacak ve ayak parmakları ile. Üstelik bir de miniminnacık dünya tatlısı vardı hayatımızda. Tek çocuk olduğum için yıllarca kardeş hayali kurmuştum, olmamamıştı. Evlendim çocuk dedim, tam çocuğum oldu, belim gitti. Bir tuhaf hal. Zorunlu bir dönüş, kaos!

Türkiye'de yaşadığım dönemde ''Kaos'' a gayet alışıktım. Nasıl üstesinden geleceğimi de biliyordum. Hergün sokakta farklı bir kaosun içerisindeydim. Ama uzun süre dingin yaşama alışınca, kaos şok oldu bana.

İlk 8 ay, Cambridge'de yaşayıp, ailemi ziyarete geldiğim zaman ilk sokağa çıkışta, çocukluğumdan beri uzun süredir olmayan olmuştu, yıllar sonra ilk kez düşmüştüm. Onca kazı oldu İstanbul'da. Onca perişan yolda düşmeden ilerledim. Neden düştüm? Çünkü insan rahata çabuk alışıyor. Çünkü, insan hayatındaki pratikler olmadıkça, bazı yetilerini kaybediyor, uyum sağlıyor. Çünkü, uzun süredir, dış etkenlere bu derece maruz kalmadığım gibi, nereden tehlike geleceğine, doğanın içinde yaşadığım şehirde bile, esas doğamın uyaranlarına uzak kalmıştım. Özüme uzak kalmıştım. Kontrollü yollarda yürümüş, ormanlık alanda bile insanlara açılan patikalarda ilerlemiş, otobüse binerken, otobüs ayağımın dibine kadar alçaltılmıştı. Bu da beni hamlaştırmış, her gün, günlük koşuşturmanın içerisinde yapageldiğim fiziksel hareketlerden uzaklaştırmıştı. Sonra ilk kaotik yürüyüşte GÜM!

Aynı durum insan ilişkileri için de geçerli. Üretim müdürü olarak çalıştığım dönemde, 180 işçi, 30'a yakın yönetici kademesindeki insan, kumaşıdır, ipliğidir, fason atölyesidir derken 200+ kişi hayatımın bir parçası idi. Onlarla iletişim (ki İşletme İktsadı Enstitüsünde yönetim becerileri için MBA okumuştum), problem çözme becerileri (kumaş zamanında gelmez, öbüründe hata çıkar, diğerine dikimde birşey olur, paketleme yetişir, yetişmez bir sürü şey aynı anda bam diye başımıza gelir) orkestra şefi edasıyla yapageldiklerimdendi. Otomatik pilot görevde idi. Sonra Sosyal Denetim, 7 ayrı ülkede hem denetim yapmak, hem denetçileri denetlemek, hem de yeni denetçi yetiştirmek. E denetçi olunca sorunlarla boğuşmak ve o sorunları en naif dille bakın bu var düzelmesi gerekli diyerek anlatmak... Sorunların neler olduğunu tek tek bulup çıkartmak... Sabahın 2'sinde 3'ünde aile ile vedalaşıp bir bilinmeyene, başına ne geleceğini bilmediğin bir ülkeye doğru uçmak, uyuyabiliyorsan yolda uyumak, yoksa sabah iner inmez fabrika denetimine koşturmak. Gene otomatik pilot hizmette. 45kg'a düşmüştüm. Her ülkenin yemeğini yiyememek, devamlı atik tetik olmak...

Sonrası mutlak sessizlik ve yalnızlık. Eş işe gider, o dönene kadar yalnızlık... 4 duvar, bir huyunu suyunu bilmediğin ülke ve ben. İlk 3 ay, inanılmaz huzur... Sonrasında kaosa özlem. İş aramak ama bolca overqualified sın lafı duymak. O iş için seviye üstteymiş yani. E öyle olsun benim kabulüm ne var? Yok olmazmış, sonra sıkılırmışım, sıkıntı onlara sorun olarak dönermiş. Ya bir dene, bizim ülkede öyle yaparlar, iki taraftan kim memnun olmazsa pes eder. Belki mutlu olacağız? Yok olmaz... Rutin tehlikeye girer. Huzur gerek. Başka şehirlerde uyumlu işler var ama uzak. Yolda geçer hayat. Gene de deneyelim... Ne var ki, İstanbul'da da bir yerden bir yere gitmek, işe gitmek en az 1 saat değil mi zaten? Yok değilmiş... 1 saat trafikten dolayı 1 saatmiş. Yol aslında kısa hatta bazen yürüyecek kadar kısa. O yüzden sarsıntı daha azmış. Londra'da 3 ay çalışıp, Cambridge - Londra arasında gidip gelmek için sabah 5:00'te kalkıp, akşam 22:00'de dönünce anlıyormuş insan!

Yeni işler, yeni uğraşlar icat etmece o zaman... Bahçe, fotoğraf çekmek, elişleri, elişlerine dair kurslar almaca ve vermece, hobilere eğilmece ve o hobiler işe dönebilir mi ona bakmaca. Ama hiçbir zaman kaos yok. Kaosun uyumu yok. Hep mutlak huzuru bulmaya çalışmaca var. 

Günü hissetme, mevsimi hissetme, İngiltere'nin bıçak gibi kesen soğuğu ile derinin çatladığını hissettme, kalbini aynı soğukla soğutmamaya çalışma. Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni gruplar kurup, hayatı şekillendirmece var. Bir yandan içe dönme, içini tanımaya çalışmaca, bazen ondan kaçmaca, bazen dıştakileri tanımaya uğraşmaca. 

Bu arada bunları yaparken internet öyle bir tık ötede şu andaki kadar yakın da değil. Her aranan bu kadar rahat bulunamıyor. Türkiye'de ikide birde yasaklar yüzünden birşeyler kapanıyor. Bir gün WordPress, bir gün YouTube kapalı. Yasaklar, Yasaklar... Her dönem, her zaman. Aynı şekilde İngiltere'de de yasaklar yasaklar... Öyle yasadışı MP3 indirirsen yakalanırsın, kitap indirirsen yakalanırsın, hem de pıt diye, cezalar kocaman. Eş de bilgisayar canavarı. İşi bu, es kaza böyle birşey olsun kıyamet kopar. O zaman çık doğaya... Dön, bak... Bahçeler bahçeler, çiçekler çiçekler, çık kuğularla konuş anlat onlara, çık Boğaz kıyısında yürüdüğünü hayal ederek, gören bazı memleketdaşlarımın boklu su bu yaaaa, dediği Cam Nehri boyunca yürü. Sonra merak et, aç tarihini oku, aslında bir kanal olduğunu öğren. Nehri nasıl ehlileştirip kanala çevirdiklerini, üzerinde giden kanal gemilerini, onların içinde yaşamanın nasıl bir hayat olduğunu, ara oku öğren. Kaydol Cambridge Tarihi derslerine, Cambridge'de neler neler olmuş öğren. İlginç olanları yaz bloga. Haçlı savaşlarının hırsını nasıl atamadıklarını, İstanbul'dan gelen bir Müslüman Türk'e nasıl baktıklarını bizzat yaşa, öğren.

Bir sürü güzellik yaşa, bir sürü güzel insanla tanış, bir sürü güzel konferansa, fuara, festivale katıl... Yaz bloga...

Ve dön... Özüne, ülkene...

Bak herşey değişmiş ve günden güne değişmekte. Kaos baki, baki de ben artık kaos adamı olmaktan çıkmışım... Huzur ve belki kaldırabileceğim kadar kaos bana göre olmuş.

Değer verdiğin, sevdiğin bir sürü güzel insan günden güne hayatından çıkıp bilmediğin başka bir aleme gitmekte. Yaşın günden güne ilerler, yarım yüzyılı geride bırakırken, onların ardından çaresizce hoşçakal de.

Çocuk ve bel, içinde bulunduğun koşullar sebebiyle eski işine döneme... Çocuğu nasıl doğru beslerim derken, kendini bir denizin içinde bul. Yengeç olarak o denizi sev ama kıyısında kal. Kıyıdan kıyıdan eğitimlere başla. Çocuklarla ilgili İngitere'de kurduğun hayallerle birleşsin ve devam et.

Ama bak etrafındaki insanlara... Onlar artık eski insanlar değil. Onların gözünü hırs, para, hayatta kalmak için herşey mübah felsefesi bürümüş olsun. Dostmuş gibi girsinler hayatına, kuyu kazarmışçasına çalışıp üzsünler seni. Sen hep dost bil. Eski dostların gibi. Elele verdiğin, birşeyleri besleyip büyüttüğün dostların gibi. Blog yazarken çok uzak diyarları bir ettiğin, yüzünü hiç görmediğin halde kalbini paylaşan dostların gibi. Hayatın boyunca hep dürüst ol, ama dürüstlük kavramı anlamını çok yitirdiği için insanlar dürüstlüğün ardında birşeyler arar olsun. Ama sonra anla ki, yeni dönemin ve devranın insanları karşındakiler...

Şu anda bakıyorum sosyal medyaya, insanlar o insanlar değiller. Ne eskiler, ne yeniler. Google, şu bu herhangi bir internet devranında da açılan eğitimler, anlatılan pazarlama taktikleri, kullanılan şablonlar. Herkes bir şablonun ve akımın parçası. Bu ister yüzyüze olsun, ister sanal, ucu bir şekilde internet denizinden geçiyor. Yengeç, bu sularda kıyıda kalmayı seçiyor. Sen eğer onlardan değilsen, oyunda yer alma hakkın yok, çık saha dışına! Ya açık denize sürüklenmeye çalışılıyor ya da kıyıya atıp sen burada dur, bitti artık bu suda olamazsın tarzıyla karşılaşıyorsun.

Sen o araçları kullanırsan, hayattasın, kullanmazsan hayatın dışındasın diyor sistem sana. O internet araçları, o internet canavarı. Bak sana sesleniyorum, üstelik senin içinden, senin eski bir bileşeninle. Ben senin o sevimli canavar olduğun zamanlardan sesleniyorum. Giderek gözünü kan bürüyen bir canavara dönüp, çoluk, çocuk, büyük küçük, herkesi içine almaya çalışıyorsun. Senin oyuncaklarınla sana sesleniyorum kıyıdan. Dur bir! Hayata bak... 

İçindeki canavarı gör ve kullanan insan olarak, İNSAN OL!

Öküz altında buzağı aramaktan vazgeçip, içimdeki ve içindeki insanı gör, öyle davran.

(Bu yazıda, bu blogda, belki de ilk defa bir fotoğraf eşlik etmeyecek, günün sistem anlayışına inat!)

24 Mart 2015

Köy Günlüğü Bölüm 2

Yazıları yazana dek bir yaz sezonu ve bizim yeniden köye gidiş zamanımız yaklaştı bile. Düğün derneğin ardından, Pazartesi oldu mu günlerden, pazar zamanı der evin büyükleri ve kıpır kıpır olmaya başlarlar. Biz sabah erken kalkmazsak, bir bakarız eşimin babası pazara gitmiş bile! O yüzden sabah erken kalkmalı diye anlaştık, sakın bizsiz gitme diye sıkı sıkı tembihleyerek uyuduk.

Sabah evin küçümeniyle birlikte çıktık yola... Bu dümdüz yeşil görünen yerler pirinç / çeltik tarlaları.

Üretimi sırasında en çok kimyasalın kullanıldığı ürünlerden pirinç.

Sıra sıra asker gibi dizilen kuşlar, özellikle de leylekle karşılaşmak bizim böcüğü çok heyecanlandırdı. Kuşlar pirinç üretiminde bol su olduğu için, bu ortamı da seven canlılar arasında salyangoz ve sümüklüböcekler bulunduğu için çeltik tarlalarının kenarlarında bu canlıları yemek üzere hazırda beklemektelermiş.

Tarlaların arasına atılmış kocaman çuvallar da vardı. Onların içinde gübre mi, ilaç mı vardı bilemedik. Pirinç üretimi en ağır, insan sağlığını en çok tehdit eden ve en fazla miktarda ilacın kullanıldığı alanlardan biri. Herşeyin üretim aşamasını bir gözden geçirmeli ve ona göre tüketmeli demeden geçemedik. Nitekim pazarda da ilaçlanmamış hiçbir ürün bulamadık. İlaçsız olmaz dediler de başka birşey demediler. Pazarcı teyze ahanda şuncaktaki elmalar tek tük tarladaki ağaçtan, az onlar diye ilaçlamadık, beğenirsen ondan al deyince kadıncağızın şaşırmış bakışları altında ona koştuk.




Benim gizli bir planım vardı. 2 senedir nabız yokluyordum. Kayınvalidemlere sizin tavukların yanına ördek de yakışır değil mi deyip duruyordum. Onlar da istemeyiz o ortalığı pisletir diyorlardı. Siz istemezseniz biz de arkadaşlarımıza hediye götürür göletlerine atarız deyip 2 tane ördek yavrusuna el koyduk bu sefer. Zaten pazara adımımızı atar atmaz onlar karşılamıştı bizi. Kaçış yoktu. Torun mest olunca dede de ses edemedi. Ses edemedi ama torundan çok kendisi sahiplendi.

Eve getirdiğimizde kendilerine özel yer hazırlandı. Çok minik olduklarından civardaki kedilerin ellerine düşmemeleri için nöbet tutuldu.

Ben adlarını Cem ile Cemile koydum. Böcük de Ceren ile Egemen koydu adlarını. Böylece Egemen Cem ve Ceren Cemile ailenin 2 isimli olma adetine de uyum göstermiş oldu. Biz kafamıza göre seslendik onlara o ayrı. Neticede bu arkadaşlar oldukça oburdu. Minnak olduklarından daha taneli yeme de geçememişlerdi. Ancak un ufak edilmiş olanlarla beslenebiliyorlardı. Biz acemi olduğumuzdan ayar konusu dedede idi.

Yemek yerken kabın içine dışına girip çıkmakta ustalık göstermelerine rağmen tuvalet konusunda oldukça terbiyeli idiler. Asla dışarıyı kirletmediler. Yüzerlerken suyu gübrelediler. Onlar da mis gibi yeşillikleri beslemeye gitti. Ağaç dipleri şenlendi.

Elden ele poz poz fotoğrafları çekildi.

Çok oynamayın, rahat bırakın garibanları diye ara ara dede bize söylendi haklı olarak.

Ama o kadar yumuk yumuk, o kadar tatlıydılar ki. Tüyleri puf puf. Yumuşaklığı hala avuçlarımızda hissediyoruz.





Başlarda suya giriş çıkışta zorlanıyorlardı. Kendilerine tahsis edilen leğeninin kenarları yüksek geliyordu. Ama sonra birbirlerine yardım ederek inip çıkmayı öğrendiler, sonra da kendi kendilerine. Hatta bu unufak edilmiş şeyleri yiyebilen minnaklar arılara, sineklere doğru hamle yapmaya başladılar ve havada sinek kaptılar. 1 hafta içerisindeki gelişimleri inanılmazdı.





Güneşte güzelce tüyler temizlenmiş ve kabartılmış halde.



Birbirlerinden ayrılmamaları da çok güzeldi.



Arkadaşlarımıza giderken, ayrılmak zor olacak sizden ama nasıl kutuya koyarız derken dede ile babaanne ellemeyin onları dediler. Bizde bir şenlik... Arayıp da bulamadığımız şey. İzin çıkmıştı, bizimle kalacaklardı.

Köyde kaldığımız sürece elimizden, yanımızdan hiç eksik olmadılar. Dönüşte onlardan çok zor ayrıldık.

07 Temmuz 2014

Köy Günlüğü Bölüm 1

Evin Uğur Böcüğünü araba tuttuğu için yavaş ve uzunca süren bir yolculuğun ardından(gemi beklemediğimiz için yaklaşık 6 saat) eşimin köyüne vardık. Bu sefer tatili düğünle birleştirmiştik. Eşimin amcasının torunu evlenecekti. Düğünler oralarda 3 gün 3 gece sürer olmuş. Biz gitmeden de kapının önünde hanımlar arasında eğlence varmış. Kayınvalidem eğlenceyi göremedik diye üzülse de, bizim şehirli olarak plan ve programımız çalışma şartlarına, evin Böcüğüne ve çok daha farklı şeylere bağlı idi. Sonradan seyrettiğimiz videolarda epeyce eğlendikleri görülüyor ama ne oynayacak kadar, ne de alkış yapacak kadar oyunu severim, şartlar da o gün geç saatte yola çıkmayı gerektirince denk geldi, yeter ki düğün sahipleri mutlu olsun.

Eğlence sonrası tüm akrabalar yolumuzu gözlemiş, bizi beklemiş. Kapıda karşılama heyeti bulduk. Özlemişiz de sevindik, mutlu olduk. Böcük geldik mi, nasıl yani şeklinde sorularla yarı uykulu, yarı uyanık kendisine gelemedi bir türlü. Tam bu teranede iken aman dikkat kafanıza pislemesinler, korkutmayın, kız da korkmasın diyen kayınvalidemin sesi geldi. Niye demeye kalmadan gaaaak gak gaaaak diye bir ses ve çırpınma oldu tam tepemizde. Ne oluyoruz dememe kalmadan yere pat diye indi birşey. Anladık ki, bu senenin özgür tavukları kendilerine tünek olarak kapı girişindeki badem ağacını seçmişler! Ben hayran hayran, ''hah tam da özgür tavuk buna denir'' diye bakarken haydi haydi kız üşümesin içeri girin uyarısı geldi bu sefer.
Yorgunluğun üzerine hani derler ya tamı tamına aynen küp gibi uyumuşuz!
Sabah mis gibi bir kahvaltının ardından sesler duymaya başladık. Düğün evi tam karşımızdaki hane idi. İki amca, bir hala ve bir amca oğlu ile evler karşılıklı, yanyana aynı yerde. Japonlar gibi elimden düşmeyen foroğraf makinesi ve yanımda Böcük ile çıktım dışarıya. Yukarıdaki manzara ile karşılaştım. Evin bahçesinde düğün yemekleri pişiyor. Keşkeği, köyün gençleri kazanda sıra ile dövüyorlar. Az sonra düğün sahibi elinde havlularla gelip, keşkek döven ve terleyen gençlerin terini silmeleri için havlu verecek ve onlar da terlerini silip boyunlarına dolayacaklar. Bir yandan da türküler, şarkılar eşlik ediyor bu adete. Gençler tüm kuvvetleri ile tokmaklarla vuruyorlar da vuruyorlar keşkeğe...

Kızlar berbere gitmişler gelinle birlikte. Benim saçlar kısacık olduğundan berberlik bir durum yok. Böcük de annesiz gitmez uzak yola... Biz kaldık evde...

Akşamüstüne doğru saçlar yapılı birbirinden güzel kızlar geldi. Fotoğraflar çekildi. Bizim tavuklar ortalıkta ele ayağa dolaşmasın diye kayınvalidem sayalara kapatmış. Orada perdeyi didikleyip camdan bakmalarına gelinimiz epeyce güldü bizim bahçeye geldiğinde. O günün en çarpıcı anısı bu oldu geline...

Akşama doğru ise İnsanlar yavaş yavaş gelmeye, sofralar kurulmaya, yemekler yenmeye başlandı. Genç, yaşlı herkes arı gibi koşuşturdu.

Yemekte tavuklu şehriye çorbası var. Köyde iki düğüne denk geldim ikisinde de menü aynı idi. Hatta bizim kızın kınasında da(o bölgede diş buğdayı yerine kız bebeklere 6 aylık kınası yapılıyor) aynı menü vardı. Tavuklu şehriye çorbası, tavuklu patates yemeği, yoğurtlu fiyonk makarna/bizimkinde kuru nane de vardı), keşkek, pilav, nohut, karnıyarık, irmik helvası. Ben gidip de yemeklerden almadığım evde kurulan sofraya iştirak ettiğim için sayarken eksik saymış olabilirim. Ama aklımda kalanlar bunlar. Bir de çorbaya, irmik helvasına limon kabuğu da koymuşlar, o değişik geldi. Bu seferki aşçının, yeni moda adeti buymuş.

Yemekler yendikten sonra giyinildi, kuşanıldı, sonra doğru okula...

Eski okul binasının önü, yani bahçesi yeni düğün salonu! Okulda eğitim sonlandırılmış. İki bina da âtıl halde. Taşımalı sistemle, başka bir köye gidiyor kalan çocuklar ama çocuk sayısı da yok denecek kadar az. Çoğu aile çocukların okul zamanı ilçeye ya da ile taşınıyor. Yazın köye ya dönüyor ya da dönmüyor...

Köyün sandalyeleri var, müşterek alınan ve düğünlerde kullanılan. Traktör römorkları düğün günü sandalye taşıyor bu alana. Işıklandırmalar yapılıyor. Bizim düğüne köyünkiler yetmemiş, başka köylerden de sandalye getirilmiş. Gelinle damada özel, güzel mi güzel nikah masası da gelmiş. Değme düğün salonlarına taş çıkartır güzellikte hem de.
Biz giyinip de evden çıkana dek havai fişekler atılmış, gelinle damat ilk dansını yapmaya başlamıştı bile. Aslında bizim köydeki kına gecesi. Ama nikah da devlet kayıtları vs gibi sebeplerle damadın köyünde kıyılacakken bize denk gelmiş. Usul, adet olarak bu geceki aslen ''kına gecesi''. Köy ahalisince, ''balo'' denen düğün, damadın köyünde olacak.


Nikahı muhtar kıydı. Sonrasında da adet olduğu üzere takı takıldı.
Gençler coştu, dans ettiler bol bol.

Bizim Böcüğün kulakları yüksek sese çok hasas, dans edeceğim diye süslenip püslenip bir heves gittiği yerde kulaklarını elleriyle kapatıp da oturdu. Sonra da anne kolunu versene dedi. Koala gibi koluma yapışmış halde uyuyakaldı. Gündüz evde ve bahçede akraba çocukları ile o kadar çok koşuşturdu ki! İki katlı büyük evde(aynı bahçede kayınvalidemlere ait iki ev var, birisi 100 yıl civarında bir yaşa sahip tek katlı, diğeri de tam 50 yıllık 2 katlı), sayısız defa indi çıktı, bahçede yarış yaptılar bol bol koştu. Salıncak kurdu dede ile babaanne hemen, ona bindi sallandı, döndü, civciv kovaladı derken o günü nerede bitirdiğinin farkında olmadı. Yemek yenen masalar sebebiyle baba arabayı bahçeden çıkartamayınca, bir güzel de babaya idman yaptırdı kendisini eve kadar taşıtarak. Bu arada açık havada bir güzel ayaz da yedik. Babayla Böcük eve giderken, sen görmedin gör(genelde akraba olmadıkça düğünlere iştirak etmeyi çok sevmediğimden ve Böcük doğduğundan beri de ses ile ilgili sorununu bilip onunla evde kaldığımdan) dedikleri için, anne kınada kaldı.

Kınada saatler ilerledikçe gençler iyice coştu...

Erkekler kına getirirmiş adet olduğu üzere.
Bir tepside kına malzemeleri, bir tepside meze ve rakı geldi. Davul patlayana dek davulla zurna çaldı. Gençler de yöresel oyunları oynadı. Kızlar geleneksel kıyafetleri koruyor ama aynı şeyi erkekler için söylemek zor. Neyse ki, oyunlar unutulmamış ve o geleneği sürdürüyorlar, bu da çok önemli.

Epeyce geç bir saatte ve ben alışık olmadığım şekilde açık havadan çarpılmışken, nihayet bindallılar içerisindeki kızlar kınayı getirdiler. Gelin gelinliğini değiştirip kına elbisesini giydi. Gelini ağlatmak için epeyce uğraştılar ama gelin ağlamayacağım dedi. Onlar uğraştıkça, ters etki yaptı, derken, en sonunda kınalandı.

Bense hayran hayran bindallıları inceliyordum. Eski ve geleneksel kıyafetlere bayılıyorum. Beni o zamanlara, tarihin derinliklerine götürüyorlar. Ayrıca bu adetin korunmasını da çok seviyorum. Bindallılar, köydekilerin kısaltmasıyla 'dallılar' sandıkta saklanıyor ve ailenin en büyük kızına devroluyor. Eşimin ailesinde de babaannesinden kalan bindallıyı eşimin halasına devretmişler. Onun da iki kız torunu var bakalım hangisinde kalacak? Bizim babaannemizin de üç kız torunu var. O da tek tek büyükten küçüğe hediye bindallı diktirmeye başlamış.

Gelinin ellerine kına yakıldı. Ayağa da kına yaktıları için genelde damat gelini kucağında alır götürür. Bu sefer ayağa kına yakılmadı ama burada da bu adeti devam ettirdiler ve gelin, arabaya kucakta gitti. Evin önüne döndüğümüzde tüm gençleri orada oynar bulduk. Gece bitmemiş meğer... Kına kapı önünde de devam etti.

Sağdaki eşimin babaannesinin bindallısı. Hala, o gece giyilmek üzere, gelinin halasının büyük kızına vermiş. Soldaki de eşimin büyük amcasının eşinin. Onun işlemeleri ve tarzı daha farklı,yenge ilçede yaşıyor, sanırım işlemeler de o yüzden farklılık gösteriyor. Köydeki birkaç bindallı daha haladakine benziyordu model olarak, hatta neredeyse aynı idi.

Bu elbisenin adı da Bal Kaymak imiş. O da, gelinin babaannesinin annesinden kalma imiş. Babaanne çok sevmemiş bu yüzden de çok giymemiş böylece torunlara yepyeni kalmış ve  torunlar da sevip sahip çıkmışlar. Gelinin kızkardeşi bindallı yerine bu yöresel kıyafeti giymeyi tercih etti.

Topuklu ayakkabılar da günümüzden... Ben okula kadar yürümek zorunda kalırsam diye akıllılık edip dümdüz patik gibi bir ayakkabı almıştım. Hatta görümcem bunu mu aldın diye şaşırdı ama aklımı seveyim diye dua edip durdum kendi kendime. Bu görünen topuklu ayakkabılar kadar şık olmadı elbet ama bulutlarda yürür gibiydim. O da benim için herşeye değerdi! Zaten belim yüzünden topuklu ayakkabı giymek de yasak(yasak olmasa da giymem ya neyse en azından sağlık sebebi de var!) Gençlerin hepsi o kocaman topuklularla yürümeyi, oynamayı, zıplamayı, köy yolunda gezmeyi başardılar ya bravo diyorum!

Eve döndüğümüzde Böcük deliksiz bir uykuda idi. Üşüdüyse diye endişeliydim ama herşey normal görünüyordu. Yerde mi, gökte mi olduğumu bile bilmeden uyumuş kalmışım, bir sonraki günün neler getireceğinden habersiz!

28 Ocak 2013

Minik Mercimek Tanesinin Azmi


Çok çok uzun yıllar önce, en az 6 yıl olmalı, İngiltere'deki evde mercimekleri yıkarken, süzgeçten bir minnak mercimek tanesi kenara kaçmış. Benim haberim yok!

Aradan ne kadar olduğunu hatırlamadığım kadar süre geçti. Bir gözüm bahçede olup bitene bakarken, bir gözümle musluk başında birşeyler yıkıyordum. Birden bire gözüm minik mazgaldan bana bakan dik başlı bir yaprağa takıldı. Düşen yeşilliklerden birisi sandım baştan. Sonra farkettim ki, orada kendiliğinden yeşermiş birşey var! Kaptım makineyi çektim fotoğrafını. Sonra da onu! Elime mini minnacık bir mercimek fidesi geliverdi.

Mercimek olduğunu bildim, çünkü altında tanesi de vardı. Yoksa hayatımda ilk görüşüm kendisini.

Benim için inanılmaz bir sürpriz oldu. Sevdim, öptüm mercimek tanesini. Hayata bağlı kalmış, dimdik başını uzatmış ve meydan okumuştu, sevilmez miydi hiç?

Sonra önümde uzanıp duran, her elime geçeni tek tek dizdiğim pencere önü bahçesinde ona yuva aradım. Menekşenin yanına mı, yoksa çiçeği bitmiş sümbülün yanına mı oturttum onu hatırlamıyorum. Ama güzel bir yuva bulmuş olmalı ki, önce büyüdü büyüdü, sarmaşık gibi, sonra minik beyaz çiçekler açtı. Gün geldi sulamayı unuttum, gün geldi varlığını unuttum. Ama azimli mercimek hayatta kalma savaşını unutmadı. Bir gün geldi, baktım minik çenekler içerisinde mercimekler!

Ne yazık ki, onların fotoğrafını çekmeyi de unutmuşum! Eğer olsaydı şimdi ne güzel bir görsel şölene dönüşecekti...

Dünyaya başkaldıran minik mercimek tanesinin hikayesini hiç unutmadım ama. Ne zaman azimle birşeyler yapmak gerekse, hele ucunda bir de hayat savaşı varsa. Aklıma mercimek tanesi gelir hep...


Bu sene miniklerle Doğa ve Çocuk dersi yapmaya başladığımızda, yumurta kabuğu içerisine ne eksek, ne eksek diye düşünüyordum. Hızlıca büyüyüp çıkacak sevimli ve yenebilen birşey olmalıydı.

Aklıma hemen bizim ''Azimli Mercimek'' geliverdi. Mercimek ekmeliydik, hikayesini de anlatmalıyım dedim.


Okulun yemekhanesinde görevli hanımlar, bize pişirdikleri yemeklerden geriye kalan yumurta kabuklarını yıkayıp hazırladılar. Biz de çocuklarla önce içine toprak, sonra da mercimek tohumlarını yerleştiriverdik. Yüz ifadelerini, şaşkınlıkla, mutluluk arasında gezinen bakışlarını görmeniz lâzımdı. Çok keyif aldılar. Kabuğun üzerine bir de surat çizdiğimde hepsi mest oldular.

Artık evlerinde güneş, su ve sevgileri ile büyütecekleri birer ''mercimek adam'' vardı. İlk uygulamamız Bayram Tatili'ne denk geldi. Mercimek adamların bazıları geri döndü büyümüş bir şekilde, bazıları evde unutuldu ama çocuklar tek tek neler olduğunu, nasıl mercimeklerin büyüdüğünü anlattılar.


Neler olacak diye denemek için ben de bir tane alıp eve getirmiştim. Bu da bizim mercimek adam. Yalnız bizimkinin adamlığı kalmadı pek, sulayınca boyaları aktı gitti.... Arabada gelirken kenara düşmüş tohumların bir kısmını da kaybettik. Evin böcüğü merak edip el koymuştu. Biraz da o dökmüştü. O yüzden bizimkinin saçları yan taraftan çıktı biraz ''punk'' misali...


Geriye kalan sağlar büyüdüler, uzadı epeyce. Ama bir noktada durdu büyümesi. Keyfi kaçtı, boynunu büktü. Anneannemiz eceli geldi bunun deyip camlar silinirken, bizden habersiz gönderivermiş onu bir güzel çöpe! Anneanne ile çok fena pencere önü kavgamız var zaten. O orkidelerine ve menekşelerine düşkün. Biz de yenebilen minik pencere önü bahçemizi sevip büyütüyoruz. Yer sınırlı olunca da kapışıyoruz! Epeyce yasını tuttuk anne kız. Bir daha ellemeyeceğine söz verdi anneanne torununa(torun pek kıymetli, yoksa benim gözümün yaşına bakmazdı!)


Aradan zaman geçti. Okuldan bir küçük sınıflarla da ders yapmam üzerine talep geldi. Ayda 1 defa da olsa onlar da dersleri yapalım dediler. Bir küçük sınıfların arasında sizin de böcüğünüz var dediler...

Böcük de çok hevesli imiş ama bana çaktırmıyormuş... Size de derse geleceğim deyince havalara uçtu...


Böylece Böcük ve eşdeğeri yaş grubu ile de ilk derste mercimekleri kabukların içerisine ektik. Ben kabukları tutarken, onlar kaşıkla toprağı, üzerine tohumları, onun üzerine gene biraz toprağı eklediler. Bu sefer daha çok tohum ektik. Ama gene mercimek...


Bu aralar bizim mercimeğin durumu böyle, uzadı da uzadı. Ölmesin diye gözümüz gibi bakıyoruz. Su, güneş ve sevgi dediğim için Böcük her gün anne mercimeğimi öpebilir miyim diye karşıma dikiliyor. Sulayabilir miyim diyor sonra. Güneş de geliyor değil mi diye onu da kontrol ediyor ve hiç unutmuyor! İşi garantiye aldı. Ben unutsam da o illa ki hatırlatıyor.

Yanındaki zencefilin hikâyesini de bilahare anlatacağım.

Sizler de pencerenizin önünde yenebilen bitkilerden minik birer bahçe yapabilirsiniz. Hem kendiniz için, hem de çocukların görebilmesi için. Gün gün nasıl büyüdüğünü izlemeleri, gözlemleri müthiş keyif verecek benden söylemesi...

04 Kasım 2012

At Kestanesi

(Cambridge - Trinity College bahçesinden St John's College ve At Kestanesi yaprak filizi) 

"Ağaç yaşken eğilir diye boşa söylememiş atalarımız! Çocukken içime hangi bitki, hangi ağaç işlemişse, gözüm ondan başkasını görmez oldu büyüyünce de. Yazdığım her keşif bunun canlı birer kanıtı." diyerek başlamıştım söze bir başka ortak blog için bu yazıyı hazırlarken. Artık o birliktelik yok ve Berceste'ye bu yazıyı yazma zamanı gelmiş de geçmiş bile...

Florya taraflarını bilir misiniz İstanbul'da? Bir zamanların Güneş plajını, Atatürk'ün Köşkünü...
İşte tam da buraya gitmek üzere binilen tren, yeşillikler içinde büyükçe bir istasyona bırakıverir sizi. Bir yanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın konutu ile Vali Köşkü, diğer yanı Florya Atatürk Köşkü'ne giden yoldur.

(Cambridge - Trinity College bahçesinden St John's College ve At Kestanesi yaprak filizi)

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı konutu karşısındaki tren raylarına paralel giden yol At Kestanesi ağaçları ile şenlenmiştir. Nerede ise Yeşilköy'e kadar size eşlik ederler. Benim de çocukluğumda bol bol bu yoldan geçmişliğim, at kestanesi ağaçlarını dört mevsim izlemişliğim, kestanelerinden toplamışlığım vardır. Yazları arabamızı tren yolu üzerindeki tahta köprünün yakınına parkeder, sahile doğru, o zamanların meşhur pastanesine yürür, dondurmamızın eşliğinde bu ağaçların yeşil yaprakları, yukarı doğru incelen gövdesi, en önemlisi de gölgesi altında uzun yürüyüşler yapardık. Diğer mevsimlerde ya tavukgöğsü bize eşlik ederdi ya da karadutlu lokum. İllaki elimizde birşeyler olacak!

Baharda kimisi beyaz, kimisi pembe çiçekli olurdu bu ağaçların, sonbaharda kocaman yapraklar sararmaya dururdu ama son dem, kestanelerini verdikten sonra. O dikenli kestaneler bam bam yere iner, içlerinden benim oyuncaklarım çıkardı. Kâh beştaş oynardım onlarla, kâh misket olurlardı bana. Bazen de bebeklerimin yemeği. Böylece duygusal bir bağ oluştu oyuncak veren bu ağaçlarla aramda.

(İstanbul - At kestanesi çiçeği)

Gel zaman, git zaman, gördüm ki, beni hiç yalnız bırakmayacaklardı da... İngiltere'de oturduğumuz ilk evin, sokak başında, ''hoşgeldin'' diyerek karşıladı beni. İlk zamanların tüm yalnızlığına inat, eski dost olarak kucakladı kalbimi. Onu, çiçeklerini, yapraklarını tanımam, hatırlamam, ona dokunmam... Oradaki akrabam gibiydi. Cambridge kolejlerinde, sokaklarında, hep ''ben buradayım, sen üzülme'' dedi, ıhlamur ağaçları ile birlikte. Göz kırparcasına bakıp, yanındayız diye fısıldadı kalbime...

(Cambridge - Hibrit At kestanesi çiçeği)

Peki ya şimdi? Gene yalnız bırakmadı beni. Şu anda, İstanbul'da oturduğum evin tam da önünde, tüm endamıyla selam veriyor her balkona çıkışımda. Oyuncaklarımdan kızıma da verdi oynasın diye! Birkaç hafta önce, yağmurlu bir günde önce salyangozları keşfettik miniğimle, sonra da at kestanelerini. Top bulduğuna öyle sevinçliydi ki küçümen, pop pop diye diye koştu yanlarına. Eve getirdik minik canlı topumuzu. Dikkatli dikkatli inceledi. Sonra da güzelce bir yere sakladı, bakalım ne zaman aklına gelecek? Ağacım ise şu anda yapraklarını yavaş yavaş sarartmakta. Kışa adım adım yaklaştığımızı hissettirmekte, ama korkma diyor gövdesi ile ben buradayım, asla seni yanlız bırakmayacağım. Sağolasın kadim dost ağacım! Sana, akasyalara, zeytine, çamlara, elma ve vişne ağaçlarına selam olsun. Tüm güzelliğinizi eksik etmediğiniz, yaşadığım yeri, yaşanacak yer yaptığınız için.

(Cambridge - Hibrit At kestanesi çiçeği)

Gelelim seni keşfe kadim dostum, bana o kadar yakın olduğun halde kimsin, nesin hiç sorgulamamışım, dostluğun, varlığın yetmiş hep!

(Cambridge'e ilk gidişimde beni kucaklayan dost ağacım)

At kestanelerinin çıkış noktası benim atalarım gibi, Balkanlar imiş der çoğu kaynak. Hatta özellikle babaannemin doğumyerinin adı bile geçiyor kaynaklarda... Oradan da kanımız ısınmış birbirimize meğer! Ancak, Evren'in okuduğu sonbahar yazılarından aktardıkları ile öğrendim ki, Balkanlara gelmesini sağlayan da Osmanlı! Evren'in gönderdiği bu ve bu kaynakta ve okuduğu bir dergide onun çevirisi ile(ben kelime Almanca bilmem zira) şunlar söylenmekteymiş: ''Eskiden bütün Avrupa'da yaygınken son buzul çağında Yunanistan, Makedonya ve Arnavutluk'un orta bölgelerine çekilip orada hayatta kalmıştır. 450 yıl önce batı Avrupa'ya geri dönmüştür. Tahminen 300 yıl kadar yaşayabilen bu sevilen ağaç, dolayısıyla çok kısa bir süreden beri tekrar burada yaşamaktadır. Yaşadığımız yerlerde at kestanesi ve onun  buzul çağından itibaren orta Avrupa'ya kadar yayıldığı unutulmuştu. Bir kaç yüzyıl önce, Osmanlılar onu geri getirdiler. Hoş bir tesadüf,  çünkü at kestanesini atlarına yem olarak kullanmaktaydılar. Tahminen orada, burada kaybolan tek tek yemlerden yeni ağaçlar büyümeye başlayınca, at kestanesi hızla tekrar moda oldu. Başlangıçta, sadece soyluların saray bahçelerini süslerdi, sonradan yaygınlaştı. Günümüzde yaygın olarak şehirlerin yeşillendirilmesinde kullanılır.'' Benim bulduğum bu kaynakta da der ki, pek çok botanikçi, ağacın esas çıkış noktasının Asya olduğuna inanır ve Fransızca'da kullanılan ''marronier d’Inde'' adının da Asya'dan geldiğini öne sürer. İstanbul ise ağacın doğal çıkış yeri değil, kültürünün üretildiği yerdir. At kestanesinin Avrupa'ya yayılması 1556'da diplomat ve yazar Ogier de Busbecq'in, Venedikli botanikçi Pierandrea Mattioli'ye İstanbul'dan tohum yollamasıyla başlar diye anlatır bu kaynak kitap. Osmanlı'da at kestanesi, atların öksürük ve kurtların yol açtığı hastalıklarını tedavi ermede kullanılırmış. At da Osmanlı'da, aynı zamanda o devirde, çok önemli bir hayvan. Ağacın önemini anlamak için, bunun altını çizmek gerek. Hatta atları seviyorsanız, Türk atı nedir öğrenmek istiyorsanız da bu kitabı okumakta da fayda var. At kestanesi ve tarihçesi bu kitapta da anlatılır, okumak isteyenler için... Sonuçta, Osmanlı, yakın zamanda, kahveyi olduğu gibi at kestanesini de Avrupa'ya tanıtan, hediye eden olmuş ve zamanla birkaç yazar dışındakiler bunu unutmuş! At kestanesinin ailesi ''Hippocastanaceae'' olup özellikle adına  ''Aesculus hippocastanum'' diyorlarmış. At kestaneleri ağaç ya da çalı durumunda bulunurlarmış. Kışın yapraklarını dökerlermiş. Yaprakları  5-9 yaprakçıklı olup, elsi yapraklılardanmış. Yaprakçık kenarları dişli ya da düzmüş. Sapı uzun, dizilişi karşılıklıymış. Çiçekleri ya bir eşeyli ya da erdişi imiş. Çarpık zygomorph imiş.

(Oyuncu böcüğüm, nam-ı diğer Pon pon hanım elinde oyuncağı ile)

Benim gibi, kızım gibi başka çocuklar da at kestaneleri ile oynanan oyunlara bayılırmış. İngiltere'de ''conker''  adıyla anılan kestane aynı zamanda bulunan oyunun da bu isimle anılmasına sebep olmuş. Tatilde oyuna doyamayan çocuklar, yaz bitip, sonbahar geldiğinde, yani okul zamanında, bu oyunu oynayarak avunmuşlar. 1848'den beri oynanıyormuş bu oyun ve 1965'den beri de Dünya Kupası düzenleniyormuş. Oyunun detayları ve püf noktaları için buraya kesinlikle bir gözatmanızı tavsiye ederim.

Evren ve Sincap'ın oyuncaklarını yapmak için yararladığı kaynağa bakmak isterseniz de buraya bir bakın lütfen. Onlar da bizim gibi oyuncak bulmaya çıkmışlar meğer ve bu yazının ilham kaynağı da Evren oldu zaten.
Bizim, işi oyuna döktüğümüz bu kestanecikler, aslında ağacın soyunu devam ettirmeye yarayan birer tohumdan başka birşey değilmiş. Dikenli kapsülleri yere düştüklerinde patlayıp, kestanenin çimlenmesine yardımcı olacak nemli ortamı hazırlarmış. Başta geyik olmak üzere, bazı midesine düşkün, hayvanlar da besin olarak bu kestanelerin peşindeymiş. Haksız da sayılmazlarmış, zira protein açısından zenginmiş.

(İstanbul - Yazın iyice yeşillenen evimizin önündeki at kestanesi ağacı)

Hibritleri Aesculum hippocastanum ve Aesculum pavia (red buck-eye) kırmızı at kestanesi diye bilinirmiş ve onların çiçekleri benim Florya'da gördüğüm koyu pembelermiş. Yaprakları ve gövdesi daha küçük, yaprakları daha koyu ve kestaneleri daha küçükmüş ki, bu türünkiler conker oyununa uygun değilmiş.
At kestanesi ağacının boyu 35m ve üzerine çıkabilirmiş. Herbiri 13 ile 30 cm uzunluğunda değişen 5 ile 7 parçadan oluşan genişliği 60 cm'i bulabilen aya yaprakları, dalları ile de epey geniş bir alana yayılırmış genelde. Bu sebeple park ve büyük bahçelerde çokça tercih edilirmiş. Özellikle de gölgesinden yararlanmak için. Yaprakları ilkbaharda doğanın canlandığının müjdecisi imiş. İlk yaprak verenlerden olduğu için. Her mevsimin ağacı deniyor hatta ona.

Çiçeklerini 30 cm'lik mum misali yukarı doğru yükselerek açar diye tarif ediyor kaynaklar. Gercekten de mumlu avizelere benzetiyorum ben de. Her bir çiçek sapında 20 ya da 50'ye varan genelde beyaz üzerine pembe hareli, bazı türlerinde koyu pembe çiçekler taşırmış. Her bir sap, yeşil, yumuşak dikenli 1 ile 5 kapsül/meyve geliştirirmişKapsüllerin içinde 2 bazen de üç kestane bulundururmuş. Parlak kestanelerin çapı ise yaklaşık 6 cm kadarmış. Büyümesi hızlıymış. Derin ve serin toprakları severmiş.Soğuklara ve kuraklığa karşı dayanıklıymış.  Gölgede yetişebilirmiş. Odunları beyaz, orta sertlikte ve kolayca yarılabilen türdenmiş. At kestanesi ağacı çeşitli hastalıklardan da kolaylıkla etkilenebiliyormuş. Başlıcaları burada mevcut. Özellikle Cameraria ohridella - İngilizce'de, horse chestnut leaf miner adıyla bilinen bir cins güve Avrupa'da epey tehlikeli anlar yaşatmış zavallı ağaçlara...

(Cambridge - Yaz sonuna doğru kestaneleri olgunlaşmaya başlayan at kestanesi ağacı)

Çiçeğinden, tohumundan yani kestanesinden, ağaç kabuğundan, yapraklarından ayrı ayrı ilaç olarak yararlanılsa bile çok çok önemli bir konuya parmak basmakta fayda var. Ham olarak at kestanesi ''esculin'' denilen bir zehiri üretiyor ve eğer yenirse ölüme sebebiyet verebilir! Özetle ZEHİRLİDİR dikkat!

At kestanesinin tohum ve yaprağının varise, filibit denilen bir tür damar iltihabına, hemoroide, sadece tohumları, fazla büyümüş prostata, ishale, ateşe iyi geldiği, tohumlarının kimyasal işleme tabi tutularak, aktif bileşenleri ayrılıp, konsantre edildiği durumda oluşan özün, kronik damar yetersizliği denilen bir tür dolaşım bozukluğuna iyi geldiği, yapraklarının, egzemada, adet sancısında, kemik kırılmaları ve çatlaklarında şişliğin inmesinde, öksürükte, artiritte, eklem ağrılarında, ağacın kabuğunun, malarya ve dizanteri tedavilerinde, ağaç dallarının kabuklarının lupus adı verilen deri veremi ve ülserlerde kullanıldığı söylenmekte.

Damar rahatsızlıklarına karşı bir krem tarifi için buraya bakabilirsiniz.

(Cambridge - Henüz olgunlaşmamış at kestaneleri)

Bunların doğruluğu için burada derecelendirmeler ve açıklamalar mevcut. Dikkatle okumanızı öneririm.

Bilimsel olarak kan sulandırıcı ve ödeme iyi gelen etkisi biliniyor.

(İstanbul - Olgunlaşıp açılmış at kestanesi kapsülü)

Bunun yanında başdönmesi, başağrısı, mide bulanması, kaşınma gibi yan etkileri de biliniyor. Hatta çiçek polenleri de alerji yapabiliyor. Latekse alerjisi olanların at kestanesine de alerjik olduğu muhakkaktır deniyor. Bazı bitki karışımları ve ilaçlarla etkileşimde ters sonuçlar doğurabiliyor. Örneğin, kan şekerini düşürme özelliği olduğu için, diyabet ilaçları kullananların alması durumunda ani kan şekeri düşüşü ve buna bağlı tehlikeler içerebiliyor. Kan inceltici özelliği sebebiyle benzer etkiyi yapabilecek çemen otu, sarımsak, karanfil, zencefil gibi bitkilerle birlikte alındığında tehlikeli olabiliyor. Detaylı liste için buraya tık tık lütfen.

Benim önerim, doktorunuza danışmadan hiçbirşey yapmamanız yönünde! Bu tarz ilaçlar kişiden kişiye, hastalıktan hastalığa farklı etkiler yapabiliyor çünkü. Hele ki, alerjik bünyelerde sonuçları çok daha tehlikeli olabiliyor. Zaman zaman da çaresi bulunmayan dertlere çare olabiliyor. Beste'nin dediği gibi varisin belli bir ilacı yok. O yüzden at kestanesinin tüm kullanım alanları aklınızda bulunsun ama kullanmadan önce mutlaka bir doktora danışın...

(İstanbul - Olgunlaşıp açılmış at kestanesi kapsül detayı)

At kestanesi ağacının gövdesinden mutfak aletleri ve oyuncaklar yapılabilirmiş.

Kestaneleri, Fransa ve İsviçre'de ipek, yün, hint keneviri, keten beyazlatmasında kullanılırmış eskilerde ama bugün kullanılan bir yöntem değilmiş.

Çiçekleri Ukrayna'nın başkenti Kiew'in simgesiymiş.

Bazı yerlerde de kestaneleri boncuk gibi kullanılarak mücevher yapılırmış.

(İstanbul  - Kapsülden çıkabilmiş ve çıkamamış at kestaneleri)

Kestanelerinin bir odanın köşelerine yerleştirilmesi durumunda örümcekleri kaçırdığına inanılırmış. Nazara karşı insanlar üzerlerinde at kestanesi tohumu taşırmış ya da tütsü şeklinde evlerde kestanesinin tozu yakılırmış.

Kömüründen barut elde edilirmiş. Gene Evren'den öğrendiğim bilgiye göre, Almanya'da at kestanesi ağaçları bira mahzenlerinin üzerine ekilirmiş. Böylece derin olmayan kökleri, kilerin kubbeli tavanına zarar vermiyormuş. Ayrıca büyük yaprakları, biranın olgunlaşması ve depolanması için ek bir nem ve serinlik de sağlıyormuş. Evren'in bir gözlemi de, bira bahçelerinde bu ağacı mutlaka görmüş olması. Ağacı takip eden mahzeni de buluyor demek ki...

İngilizce'de bilinen isimleri ise horse chestnut, buckeye, Spanish chestnut. Almanca'da Gemeine Rosskestanie, Fransızca'da Marronier d'lnde, Rusça'da Konskii Kesten, Bulgarca'da Konski Kesten olarak anılır.
Bende bilinen ismi de Kadim Dostum!

Kaynaklar: Yazı içinde geçen web sitesi adresleri At Kestanesi ve Prepagel - Doğanın harika ilacı - Prof.Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir - Nobel Yayınları