Hayvanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayvanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2015

Köy Günlüğü Bölüm 2

Yazıları yazana dek bir yaz sezonu ve bizim yeniden köye gidiş zamanımız yaklaştı bile. Düğün derneğin ardından, Pazartesi oldu mu günlerden, pazar zamanı der evin büyükleri ve kıpır kıpır olmaya başlarlar. Biz sabah erken kalkmazsak, bir bakarız eşimin babası pazara gitmiş bile! O yüzden sabah erken kalkmalı diye anlaştık, sakın bizsiz gitme diye sıkı sıkı tembihleyerek uyuduk.

Sabah evin küçümeniyle birlikte çıktık yola... Bu dümdüz yeşil görünen yerler pirinç / çeltik tarlaları.

Üretimi sırasında en çok kimyasalın kullanıldığı ürünlerden pirinç.

Sıra sıra asker gibi dizilen kuşlar, özellikle de leylekle karşılaşmak bizim böcüğü çok heyecanlandırdı. Kuşlar pirinç üretiminde bol su olduğu için, bu ortamı da seven canlılar arasında salyangoz ve sümüklüböcekler bulunduğu için çeltik tarlalarının kenarlarında bu canlıları yemek üzere hazırda beklemektelermiş.

Tarlaların arasına atılmış kocaman çuvallar da vardı. Onların içinde gübre mi, ilaç mı vardı bilemedik. Pirinç üretimi en ağır, insan sağlığını en çok tehdit eden ve en fazla miktarda ilacın kullanıldığı alanlardan biri. Herşeyin üretim aşamasını bir gözden geçirmeli ve ona göre tüketmeli demeden geçemedik. Nitekim pazarda da ilaçlanmamış hiçbir ürün bulamadık. İlaçsız olmaz dediler de başka birşey demediler. Pazarcı teyze ahanda şuncaktaki elmalar tek tük tarladaki ağaçtan, az onlar diye ilaçlamadık, beğenirsen ondan al deyince kadıncağızın şaşırmış bakışları altında ona koştuk.




Benim gizli bir planım vardı. 2 senedir nabız yokluyordum. Kayınvalidemlere sizin tavukların yanına ördek de yakışır değil mi deyip duruyordum. Onlar da istemeyiz o ortalığı pisletir diyorlardı. Siz istemezseniz biz de arkadaşlarımıza hediye götürür göletlerine atarız deyip 2 tane ördek yavrusuna el koyduk bu sefer. Zaten pazara adımımızı atar atmaz onlar karşılamıştı bizi. Kaçış yoktu. Torun mest olunca dede de ses edemedi. Ses edemedi ama torundan çok kendisi sahiplendi.

Eve getirdiğimizde kendilerine özel yer hazırlandı. Çok minik olduklarından civardaki kedilerin ellerine düşmemeleri için nöbet tutuldu.

Ben adlarını Cem ile Cemile koydum. Böcük de Ceren ile Egemen koydu adlarını. Böylece Egemen Cem ve Ceren Cemile ailenin 2 isimli olma adetine de uyum göstermiş oldu. Biz kafamıza göre seslendik onlara o ayrı. Neticede bu arkadaşlar oldukça oburdu. Minnak olduklarından daha taneli yeme de geçememişlerdi. Ancak un ufak edilmiş olanlarla beslenebiliyorlardı. Biz acemi olduğumuzdan ayar konusu dedede idi.

Yemek yerken kabın içine dışına girip çıkmakta ustalık göstermelerine rağmen tuvalet konusunda oldukça terbiyeli idiler. Asla dışarıyı kirletmediler. Yüzerlerken suyu gübrelediler. Onlar da mis gibi yeşillikleri beslemeye gitti. Ağaç dipleri şenlendi.

Elden ele poz poz fotoğrafları çekildi.

Çok oynamayın, rahat bırakın garibanları diye ara ara dede bize söylendi haklı olarak.

Ama o kadar yumuk yumuk, o kadar tatlıydılar ki. Tüyleri puf puf. Yumuşaklığı hala avuçlarımızda hissediyoruz.





Başlarda suya giriş çıkışta zorlanıyorlardı. Kendilerine tahsis edilen leğeninin kenarları yüksek geliyordu. Ama sonra birbirlerine yardım ederek inip çıkmayı öğrendiler, sonra da kendi kendilerine. Hatta bu unufak edilmiş şeyleri yiyebilen minnaklar arılara, sineklere doğru hamle yapmaya başladılar ve havada sinek kaptılar. 1 hafta içerisindeki gelişimleri inanılmazdı.





Güneşte güzelce tüyler temizlenmiş ve kabartılmış halde.



Birbirlerinden ayrılmamaları da çok güzeldi.



Arkadaşlarımıza giderken, ayrılmak zor olacak sizden ama nasıl kutuya koyarız derken dede ile babaanne ellemeyin onları dediler. Bizde bir şenlik... Arayıp da bulamadığımız şey. İzin çıkmıştı, bizimle kalacaklardı.

Köyde kaldığımız sürece elimizden, yanımızdan hiç eksik olmadılar. Dönüşte onlardan çok zor ayrıldık.

08 Temmuz 2014

Özgür Tavuklar Meselesi

Yıl 2008, o sıralarda İngiltere'de yaşıyoruz ve TV'da Jamie Oliver'ın bir programını seyrettikten sonra dayanamayıp Berceste'ye bu yazıyı yazmışım. Kaç tavuk kaç, insanoğlundan olabildiğince uzaklara... demişim! Yapılan programlar ve kampanyalarla İngiliz insanının tercihlerini anlatmışım. Günümüzde ne durumdalar bilemiyorum ama başımdan geçenleri, gözlerimle gördüklerimi anlatmak istiyorum.

Bu arada Jamie'nin programının ilkini buradan seyredebilir ve tek tek diğerlerine geçebilirsiniz. Hatta bence mutlaka ama mutlaka seyredin! Tavuk endüstrisinin gerçeklerini görün ve Yavuz Dizdar'ın sözlerine bir kez daha kulak verin...

Yıl 2011. Her yaz olduğu gibi eşimin ailesini ziyarete gittik. Birkaç köy ötelerinde teyzesi var, ayağını kırmış, ona da geçmiş olsun diyelim dedik. Evlerine vardığımızda eniştenin ve kuzenin un fabrikalarındaki makineleri onarmak için fabrikaya gittiğini öğrendik. Teyzenin ziyaretini tamamlayınca, ben un fabrikasını da görmek istediğimden, nasıl çalışırı da öğrenmek istediğimden enişte ile kuzenin yanına uğradık. Hem de bir ''merhaba'' da onlara demeden gitmemiş olduk. Sorunlarına yardımcı olabilir miyiz, nedir ne olmuştur diye konuşurken, fabrika gezisini tam da yeni bitirmişken, pat pat pat bir motosiklet sesi geldi yakınımızdan.
Enişte: ''oooo merhaba nasılsın?'' diyerek birisini karşıladı.
Bizimle tanıştırırken de ''bu adam otomatik kontrolcü, tavukları da otomatik büyüyor'' diye gülümseyerek takıldı adama...
- Bir düğmeye basıyor hop yem iniyor, bir düğmeye basıyor hop su geliyor. Bunun yaptığı işi yapmakta ne var, bir de yüzlerce tavuk büyüttüm diyor. Biz 4-5 tavuğa zor bakıyoruz dedi!
Biraz konuşunca tam karşımızda görülen tavuk çiftliğinden onun sorumlu olduğunu öğrendik. Arazisine çiftlik kurulmuş, belli bir oranda yüzde alarak tavuklara da gelen adam bakıyormuş... O bölgede ufak ufak bu iş canlanmaya başlamış.
Eh ben durur muyum?
- Gezebilir miyiz? Görebilir miyiz? Bugün ben fabrikaları görmek istiyorum hep dedim.
 Adamcağız da elbette, memnuniyetle dedi. Gani gönüllü köy insanı... Kalpten veren, sorgulamayan, dostun akrabasını dost belleyen... Yaptığı işin doğruluğuna inanan. Alacağı üç kuruş parayla hane halkını beslemek için uğraşan...
Gördüğümüz manzara aynen yukarıdaki gibiydi. Gün ışığı yok! Gerçekten de otomatik besleniyorlar.
- Ne yiyorlar? dedim
- Pellet yem geliyor fabrikadan onları veriyoruz, onların söylediği miktarlarda dedi.
- Ne içiyorlar? dedim
- Kaynaktan su getiriyorlar, depodan onu veriyoruz, arada bir de hastalanmasınlar diye içine antibiyotik atıyoruz dedi.
- Hiç ışık yok mu? Hep burada mı kalıyorlar? Dışarıya hiç çıkmıyorlar mı? dedim
- Yok dışarıya çıkarlarsa hastalık bulaşabilirmiş, burada tutun dediler, burada tutuyoruz dedi.
- Dışarıya çıkartın deseler çıkartır mısınız? dedim
- Onlar ne derse onu yapıyoruz, dediklerinden şaşmıyoruz, canlıyla uğraşıyoruz, riske atamayız dedi.
Açık sözlülüğüne, açık yürekliliğine ve misafirperverliğine teşekkür edip ayrıldık oradan.

Eve döndüğümüzde bizdeki manzara ve hemen hemen aynı günlerde yumurtadan çıkmış olan tavukların, daha doğrusu oraların lehçesi ile ''cungu'', bence ''piliçlerin'' durumu aşağı yukarı bu idi(aşağı yukarı dememdeki sebep fotoğraftaki tarih farklılığı ama büyüklükleri aynı, bir önceki fotoğraftakilerle de siz kıyaslayın)!

Kayınvalidem bizim Böcük görsün diye civciv basmış(onlar öyle tabir ediyorlar, tavuğun altına yumurta koymuş yani). Biz ziyarete gidişte işten izin durumu vs derken tarihi denkleştiremeyince, civcivler cunguya/pilice dönmüş. Kessek bir dirhemcik et var üzerlerinde. Ama diğerleri sorgulanması gerekli sebeplerle iki katı büyüklüğe gelmişler ve iki, üç gün sonrasında kesime gideceklerdi...

Bizim özgür kızlar bir önceki seneden yenmemiş kalan bademlerin kırıkları ve tarladan buğday ile besleniyorlar. Bir de gezdikleri için arada kayınvalidemin ev bahçesini talan edebiliyorlar. Buldukları yeşillikleri didikliyorlar. Hatta geçen sene birisi komşunun bahçesini ziyaret etmiş ve marulları didiklemiş. Komşu da kızıp, sopayla vurunca, beli kırılmış. Kayınvalidem ne yapacağız kessek mi, acı çekmese deyip durdu. Aman benim gözümün önünde yapmayın da ne yaparsanız yapın diye kaçıştım...
Tavuk çiftliğindekinin neyle beslendiğini bilmiyoruz. Pellet yem, un haline getirilmiş birşeyler ama neler?

Sonuç: O güne kadar organik tavuk almaya çalışıyordum ama fiyat farkından dolayı evdekilerin baskılarına dayanamayıp diğerlerine ses çıkartmayabiliyordum. Ama bu manzaranın ardından, eşim de, ben de organik dışında tavuğu eve sokmaz olduk.
Organik çözüm mü? Bizce hayır; ama köy tavuğu kisvesi altında denetimsiz ne satıyorlar onu da bilmiyoruz! Gene pellet yem yiyen, iki tur atıp gezinen tavuğu köy tavuğu olarak önümüze koyarlar mı koyarlar... En azından organikte bir denetim mekanizması var deyip sineye çekiyoruz. Bir de 90 günden önce kesilmiyor tavuklar. O pazarda tam olarak neler dönüyor, onu da bilmiyoruz.
Az ama öz yiyelim dedik oturduk aşağı! En güzeli kendi bildiğin, gördüğün ama onu da şehirde yapmak imkansız. Çocukken denemiştim, civciv beslemeyi, piliç olunca yani yukarıdaki, kayınvalideminkiler gibi boyuta gelince, balkonda beslenemez oluyorlar. Koku sebebiyle. Özgür de olamıyorlar gene... Bahçeye indirdiğimizde kedilerden zor kurtarmıştık! Komşuları hesaba katmıyorum bile! Eh o yıllardan bu yıllara da şehir hayatında değişikler büyük. Griler arttı, yeşiller azaldı. Betona gömüldü koca şehir!
Neresini tutsak elimizde kalır oldu hayat...
Neden mi yazdım? Tavuk meselesinde durumu gözlerinizle görün, bilin, karar sizin kararınız, hayat sizin hayatınız diyerek.
Hayatın tuttuğunuz yerden, elinizde kalmamasını dileyerek...

23 Temmuz 2012

Kediler

Hayatımda hep kediler oldu. Çok sevdiğim...

Babaannemin kedisinin maceraları ile büyüdüm. Sonra anneminkinin...

Kedilerin her daim varolduğu bir sitede geçti çocukluğum. Onlarla yanyana oynayarak...
En sevdiğim arkadaşlarımın evlerine girip çıkan ama sahiplenmedikleri, özgür yaşayan, aslen doğada yaşayan kedileri oldu hep ve çocukluğum onlarla ilgili anılarla doldu, taştı.
Minnoş'tan kedilerin de hapşurabildiklerini öğrendim.
Tosbullah, gördüğüm ilk obez kedi idi. Garfield ona bakılarak çizilmiş olsa gerek. Zira, Tosbullah da bir zamanlar bir gazetenin önünde yaşarmış...Arkadaşımın babası gazete taşınırken, onu alıp mahalleye getirmiş. Gri, tombik, kocaman bir tekir. Aynı zamanda mahallenin bıçkın delikanlısı. Muhteşem bir varlık.
Suzan, adı gibi insana benzer nazenin bir hanımefendi...

Sonra Gülçin teyzemin kedileri oldu. Hergün özenle onlara yemeklerini hazırladı ama asla doğal ortamlarını ve doğal gıda yapılarını bozmadan. Kediye kedi gibi davranırdı. Aç kalanları bilir, onları kollardı, ölmesinler diye...

Kedi asil hayvandır. Karakteri vardır. Temizdir. Oturup üşenmeden temizliğini yapar. Avcıdır, fareyi, kuşu, kertenkeleleri barındırmaz etrafında. Dostunu, düşmanını iyi tanır. Ama bu dediklerim gerçek, doğada yaşayanlar için geçerlidir. Karakteri insanlar tarafından değiştirilenler için değil!

Benim de evlat edindiğim kediler oldu. Aramızda duygusal bir bağ vardı. Sesimi duyduklarında gelirlerdi. Yemek vermesem bile bana illa ki bir merhaba der, kendilerini sevdirir kaçarlardı. Özgürlüklerinden asla ödün vermezlerdi. Babamın hastalığı sırasında az dert paylaşmadık onlarla...

Ama bir gün...
Mahalleye ''kediseverler'' geldi.
Nasıl kedi sevmekse bu?

Kedilerin, bütün doğal hayatını allak bullak ettiler. Önce nüfus durumlarına takıldı akılları. Aldılar götürüp kısırlaştırdılar hayvancıkları. Bu geri tepti, daha da çoğaldı kedi nüfusu.

Sonra teyzenin teki, erkek kedileri kovalamayı görev bildi kendisine. 3.kattan aşağı yarı beline kadar sarkarak, ağaçtaki kedileri kovalar oldu. Özel hayata müdahale diye dava da açamıyor ki hayvancıklar!!!

Ardından daha da çok kedisevenler geldi...

Evde pişen balıkların, etlerin kılçığı kemiğini paylaşırdık kedilerle bizler zamanında...
Ama bu daha çok kedisevenler işi gücü bırakıp kedileri hazır mamalarla besler oldular. Kılo kilo mama alınıp, mahalleye, sokaklara, hatta insanların, çocukların geçiş yollarına, kaldırımlara serpilir oldu. İnsanların ayaklarına takıldı ezdiler, ıslandı leş gibi koktular. Ama kediseverler, o mamaları heryere saçmaya devam ettiler...
4.kattan aşağıya kemikler uçar oldu. Bir bolluk bir bolluk... Bollukla beraber kediler çoğaldı çoğaldı. Fareler burunlarının önünden geçse umurları olmadı. Nasılsa, havadan uçup gelen ya da etrafa saçılmış yiyecekleri vardı.
Kedilerden korkan kuşlar, toprağa inemez oldu, böylece börtü, böcek nüfusunda patlama yaşadık. Birinci kat sakinleri ömürlerinde ilk defa kırkayak gördüler diye destan yazar oldular. Çığlık çığlık. Ne de olsa kırkayak çok fena bir canlıydı onlar için! Bahçelerindeki salyangozlar bir felaketti. Herşeyi yiyorlardı. Herşeyin suçlusu salyangozlar! Bahçeler ilaçlandı, bodrumlar ilaçlandı, biz ilaçlandık!

İnsanların doğayı, doğadaki dengeleri değiştirmeleri, hayvancıkların besin zincirini, düzenini etkilemeleri hiç önemli değildi. Ne yaptıklarının farkında bile değillerdi çünkü.

Sonra bir gün, en felaket komşu geldi. Peşinde 33 kediyle birlikte! Onun aslen 3 kedisi vardı. Ama teyze, 70'li yaşlarına yakın (belki de daha fazla) yılların yorgunluğu ile kamburu çıkmasına rağmen, kedilere vakfetmişti hayatını. Birinci kata taşındı. Kapısını, camını da yaz kış hiç kapatmadı. Evde eşya tutmadı. Kediler canları istediğince girip çıktılar... Evde istedikleri yere oturdular. Teyze kedi maması kokarken, bütün apartman ve civarı kedilerin idrar kokusuyla işaretlenmişti bile!

En fecisi, Permablitz bahçesi için ölçü almaya gittiğimizde gördüğümüz manzara idi. Yerde sürünen gri birşeyi görünce zıpladık yerimizden. Ne olduğunu bilmediğimiz için. Sonradan farkettik, iki ön ayağı ve gövdesinin yarısı olan bir kedi! Diğer yarısı ezilmiş. Dümdüz olmuş. Nasıl hayatta kalmış bilemedik. İnanılmaz kötü bir koku geliyordu hayvancağızdan. Ardından kedi maması kokulu teyze geldi. Kucağına aldı onu ve gitti. Ağzımız açık bakakaldık. Tüylerimiz diken diken oldu. İçimiz acıdı, ağlamak istedik.

Sonra karşı komşumuz kedi aldı eve. Beyaz, güzel, akıllı bir hayvan. Evde oturup duruyordu onunla. 4.kat komşumuz ve kedisi gelene kadar. 4.kat komşumuz asansör olmayan bir apartmanda yaşamanın zorluğundan olsa gerek, kedisinin tuvalet zamanlarında apartmanın içine salar oldu. Nasılsa girip çıkan birileri kapıyı açacaktı. Kedi nöbet bekleyip dışarıya çıkıyordu. Apartmana giren birisi olunca da ayağına dolanıp içeri dalıyordu. Sırf bu hal yüzünden kedilere merhaba deyip saatlerce konuşan bizim evin böcüğü kediden korkar oldu! Ayağına dolanan kedi yüzünden düşüyordu neredeyse ve bu kadar yakınında olmasını hiç sevmedi. Ardından evden çıkamaz oldu. Anne baksana, kedi yoksa çıkayım der oldu! Çok geçmedi, paspaslarımızda birer kedi hediyesi bulur olduk. Büyük işler paspasa, küçük işler apartman içindeki köşe noktalara... O noktaların kokusu da cabası!

3.kattan kedileri kısırlaştıran ve özel hayatlarına karışan bir komşu, 2. ve 4.kattan kedi sahibi, kedileri apartmanı umumi tuvalet edinmiş iki komşu. Yan apartmandan birinci kattan 33 kedili komşu ile sürdürdüğümüz bol kedili bir hayatımız var artık bizim.

Kediler de çok kültürlü, camdan içeri bakıp televizyon seyretmeyi seveni bile var. Bizim balkonu da pek sever oldular!

Öyle e-postalarda zavallı hayvancıklar aç kalmasın, susuz kalmasın dediklerinde de söylenecek çok lafım var artık benim. Hayvancıkların doğal hayatlarına müdahale etmeyin lütfen! diye başlayan...

Onlar, dilediğince yaşadıklarında, kendi yiyeceklerini de, suyunu da bulur, yeter ki siz müdahale edip, sokaklarda evcilleştirmeyin onları, bırakın kendi bildiklerince doya doya yaşasınlar hayatlarını demek istiyorum. Farkında mısınız, kanser dahil pek çok doğal hayatta bilmedikleri hastalıklarla tanıştırdınız onları. Verdiğiniz yemler, içirdiğiniz sularla... Siz kendinize sağlıklı yiyecek, su bulamazken, onlarınki çok daha sağlıklı iken, neden kendinize benzetmeye çalışıyorsunuz ki hayvancıkları? Onlar hastalıklarla tanıştılar, ardından da biz onlardan hastalık kapar olduk, bunun bilincinde misiniz?

Vazgeçin artık başkalarının hayatlarına müdahale etmekten ve kendi hayatınızı yaşayın.
Kendinizinki bile başkaları tarafından satın alınmışken, size mi düştü kedilerin, köpeklerin, kuşların nasıl yaşadıkları, yaşayacakları?

11 Ocak 2012

London Natural History Museum'un(Londra Doğa Tarihi Müzesi'nin) Dinozorları

Son zamanlarda çocukların dinozorlara artan ilgisi ile birlikte, alış veriş merkezlerini dinozor sergileri ile meşhur eder oldular. Onlar hakkında Türkçeye çevrilmiş üç beş kitap varken, şimdi kitapçılarda neredeyse özel bölüm ayrılır oldu. Demek ki, merak eden çok! Seven de! Bizim böcük ise korktu... En son gittiğimiz yerde de karşılaşınca, bir de kanat çırpan, uçanını görünce merak eder sandık, yanılmışız! Daha çok erkenmiş. Gidelim mi dediğimizde yok yok yok dedi. O günden beri de alış veriş merkezine gitmek istemiyor, meğerse hep dinozorlar orada varlar, orada yaşıyorlar zannediyormuş. Öğrendiğimizde onu korkuttuğumuzu farketdip, yıkıldık! Onların artık orada yaşamadıklarını, gittiklerini anlattık. Neyse ki, yendik bu durumu ama dinozor korkumuzu henüz tam olarak yenemedik. Calliou'nun dinozoru ile hiç sorunu yok, oyuncak olanları ile de sorunu yok ama yakınına maket ve hareket eden dinozor gelmeyecek, görmeyecek. Onlarla hâlâ sorunumuz, sorularımız var... Bakalım ne zaman geçecek, zamana bıraktık bu durumu, zorlamanın alemi yok...

Deli Anne, Bilim Selim'in dinozor sevgisini yazdığından beri, ben de Natural History Museum'dakilerin yüzünü göstereyim deyip, fotoğraflarını hazırlamıştım, ama bir türlü yazamamıştım; kısmet bugüne imiş! Fotoğraflardan bazıları bir zamanların video kamerasının eseri. O yüzden net olmayabilir...

Natural History Museum(Doğa Tarihi Müzesi), Londra'da en sevdiğim müze dersem yalan olmaz. Kaç defa gittiğimi hatırlamıyorum. Ama her fırsatta bir pundunu bulup, oraya yolumu düşürdüm. Science Museum(Bilim Müzesi)'u hep daha çok seveceğimi düşünürdüm ama öyle olmadı. Yanyana yeralan bu iki müzeden en çok kalbimi çalanı hem içindekilerle, içeriği ile hem de binasının güzelliği ile Natural History Museum oldu.

İçeriye ilk girişinizde sizi zaten kocaman bir dinozor iskeleti(Love Matters'in yazısında görünen) karşılıyor. O kadar kocaman ki, tek kare fotoğrafa pek kolay kolay sığdıramıyorsunuz. Birkaç kareyi kaydırarak güzelce çekerseniz ve birleştirirseniz size fikir verebilecek bir fotoğraf elde etmiş oluyorsunuz.

Londra'ya ve bu müzeye yolunuz düşerse, ana kapıdan girdiğinizde sol tarafta dinozorların olduğu bölüm. Diğerleri kadar çok göze çarpmıyor. Ancak meraklıları bulabiliyor. Dinozorları da içeren bölüm, ''Blue Zone (mavi bölge)'' diye adlandırılıyor. Dinozorlardan başka, memelileri, insanları, deniz canlılarını, balıkları, suda ve karada yaşayan anfibileri, doğa resimlerini, sürüngenleri de içeriyor bu bölge.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf Maiasaura'nın ve Orodromeus'un  yuvasının canlandırılmasına dairmiş.

Bu alanda bulunan fosillerden bir kısmı gerçek, bir kısmı da aslına uygun canlandırma. Gerçek olanların arasında, kuyruğu bir başka canlı tarafından yendiği için bulunamayan, öldüğü şekli ile korunup da müzeye yerleştirilen Edmontosaurus var.

Gerçek olmayanları da o kadar çok aslına uydurmuşlar ki, rengi, tipi ile orjınalinden pek ayıramıyorsunuz, ancak üzerlerindeki etiketten anlıyorsunuz. Elbet uzmanları gayet iyi farkedebiliyorlardır, ama bizler gibi sade vatandaşlar için biraz çalışma yapmayı gerektirir.

Bazılarını da, ete büründürmüşler. Işık oyunları ile gerçeğe en yakın halde sergiliyorlar. Eh gerçek bir dinozorun olmadığını bilerek, rahatlıkla geziyor insan. Ama gerçeklerinin dünyada dolaşıyor olduğunu bilsek, bizim de, bizim böcükten farkımız olur muydu bilmem!

Dinozorlar bölümünde, dünyada varlarken nerede yaşadıkları, nasıl beslendikleri, neden yok olduklarına dair bilgiler var. 160 milyon yılın özeti! 100'den fazla canlı örneği, 4 hareket eden dinozor da bunların birer parçası. Et yiyenler, ot yiyenler, balık sevenler, anfibi olanlar, uçanlar, karada yaşayanlar...

Dişlerinin uzunluğu 15cm'i bulan, sesini dahi duyabileceğiniz T.rex.

Natural History Museum'un web sitesi, meraklıları için 3 boyutlu görünümler hazırlamış. En çok üzerinde konuşulanları seçmiş. Görmek istiyorsanız, sizi buraya alalım. Oviraptor ile biraz oynamak ve onu tanımak için, buyrun buraya. Balık yemeyi seven Baryonyx'u tanımak istiyorsanız burada sizi bekliyor.

Dinozorlaşmaya doğru emin adımlarla ilerleyen bendeniz, en çok hangi dinozor olduğumu merak ettim, o yüzden burayı karıştırmadan duramadım ve Plateosaurus olduğumu buldum. Orta boylu, sosyal, sebze sever, yavaş hareket eden bir dinozormuş. Eskiden olsa yavaş hareket etme kısmına itirazım olurdu. Ama beli sakatladıktan sonra itiraz edemiyorum  ve diyorum ki bu dinozorcuk fazlasıyla bana uyuyor!



Tyrannosaurus, 67 milyon yıl önce yaşamış, baş iskeleti 1,5m genişliğinde, boyu 12m'yi bulan, dünyanın geçmiş en büyük etoburu. Onun bu şanına yakışır bir canlandırma yapılmış!

Burada da gene dinozor sevenler için karton maket yapabileceğiniz kalıplar var. Biz belki ''bugün ben ellerimle...'' der, böcükle bunlardan yaparız ve yavaş yavaş dinozor korkumuzu yeneriz, kim bilir?

Yolu her Londra'ya düşen her doğaseverin, hele hele dinozlara meraklı bir doğaseverin, ne yapıp edip Natural History Museum'a gitmesini öneririz.

Daha önce de oradan bir sorumuz olmuştu, hatırlayanlar vardır belki. Sadece dinozorlar değil, her bir konu ayrı ayrı sizi cezbedecek.

Bugünlerde evimize çoook uzaklarda olsa da, kalbimiz hâlâ o müzede... Birgün Uğur Böcüğümüzle gezme hayaliyle...
 

27 Aralık 2011

Robin - Kızılgerdan - Bibercik

Yılbaşı yaklaştı ya, sana özlemim arttı. Daha önce başka bir yerde yazdığım bu yazıyı, buradan da paylaşma isteğim de arttı.

Seninle ilk yakın görüşmemiz, Granchester'da oturduğum şezlongun yanına konmanla basladı Kızılgerdancık. O mini mini gövden, tatlı kiremit rengi gerdanınla(genç olanlarında yokmuş ama bu renk gerdan), bana eski dost, serçeleri hatırlattın ama onlardan daha tombul, daha şirindin. Tüylerin daha yumuşacık görünüyordu. Daha cana yakındın. Aslında pek cana yakın olmayı sevdiğini sanmıyorum ama şehir hayatına uyum sağlamış olmalısın. Bunda bahçelerindeki zararlıları yemeni sağlamak için, en güzel ağaç dallarına, senin için, tatlı olarak, kuş yemi asan İngilizler'in katkısı olmalı...

Sonra, bahçeme gelir oldun. Minik minik kurtları, solucanları yakalardın. Bense senin, o tatlı kiremit rengi, tombik gerdanından okşamak isterdim hep. Bir de güzel fotoğraflarını yakalayabilmek. Ama ne mümkün, o kadar hızlısın ki! Bahçeye çıkıncaya kadar, çıt duysan kaçar giderdin. 

Ardından, neden seni bu kadar çok sevdiğimi düşünür oldum... Çocukluğumdan yerleşmiş meğer sevgin kalbime, parmağında seni taşıyan kızın resmi ile süslenmiş kartpostallar geldi aklıma, defter kapakları, sen en şirin kuş sembolüydün adeta oralarda. Yılbaşı zamanının vazgeçilmezlerindendin. Karların içinde o güzel kızıl gerdanınla...

Hatta İngiltere'de, 18.yüzyılda, Christmas zamanında, postacılar, dağıtımlarını kırmızı bir kıyafetle yaptıkları için,  Robin takma adıyla(kartlara ilham olan güzelliğin için mutlaka buraya bir tık - teşekkürler Meyvelitepe) çağrılır olmuşlar. Ne yazık ki, Kraliçe Victoria döneminde tüylerinden kart yapmak için yakalamışlar seni, belki de o yüzden, kaçarken bu kadar hız kazanman! 1960 yılında İngiltere'nin en sevilen kuşu olmuşsun. Ama seni ulusal kuş listesine almamışlar her nedense. Eh doğru ama, sen sadece İngiltere'ye ait değilsin ki!

Tüylerin, dişi ve erkeklerinin kanatlarında, kuyruğunda, başında tatlı zeytin yeşiline benzer bir kahverengi, belinde beyazımsı gri, yüzünün alt kesiminde ve göğsünde benim sevdiğim o tatlı kızıl renk, karnında beyaz renk ile çooook güzel çok. Başının arka tarafındaki kahverengi  V şeklindeyse dişi, U şeklindeyse erkek olduğunu anlamamız kolaylaşırmış ama herzaman buradan tanıyamazmışız seni. Gençlerin tek renkmiş ve o yumuşak tüycüklerin yokmuş ki, tanıyamasın onu diğer kuşlar. Burada o sevimli halinle arz-ı endam etmişsin.


Erkekler hakimiyet için ölümüne savaş verebilirmiş senin türünde(Oysa çok uysal bilirdim genelde seni ben). Dövüşler 30 dakika ve daha fazla sürebilirmiş. Kızıl gerdanın da bu savaşlarda gözdağı vermek içinmiş. Hatta hakimiyetini bildirmek için, şarkı söylemeyi de severmişsin.. Hanım kuşlar da altta kalmazmış şarkı söylemekte. Bütün yıl şarkılarınızı dinlermişiz ve bütün yıl boyunca öten nadir kuşlardanmışsınız. Alacakaranlıktan alacakaranlığa, sabahtan akşama, hiç durmazmış şarkıların, gece ışıklar yansa bile... Ah o şarkıların da çok güzel çok, bıcır bıcır. Bak burada, söylediğin şarkılardan birisi var, meraklı meraklı halinle. Hatta araştırmalardan bazıları, akşamları trafik sesi ve şehir hayatına direniş diyormuş senin şarkıların için...

Boyun 13 - 14 cm'cik, kanat açıklığın da 20 - 22 cm. imiş. Öyle miniciksin ki, ağırlığın anca 16 - 22 g geliyormuş. Kuyruğun hep dik, havada, etrafına karşı tetiktesin. Etobursun. Sinekleri,böcekleri, kurtları, solucanları, yani omurgasızları seviyorsun. Ama bahçenin yaramazı olarak, tatlı da severmişsin sen, öyle duydum. Kek, pasta da yiyormuşsun. Hele kekler hindistancevizli ise, meyveli ise bayılırmışsın, hatta hamur halindeyse bile alıp kaçarmışsın. Ayçiçeklerini de tırtıklamadan duramazmışsın.
Mart ayından Ağustos ayına kadar olan zaman üreme mevsiminmiş. Kışları İskandinav ülkelerinden akrabaların gelirmiş soğuklardan kaçarak, ama onlar senin gibi bahçelerde, insanların arasında yaşamazlarmış pek. Daha ormanlık, insandan uzak yerleri severlermiş.

Yuvaların fincan şeklinde imiş. Otlardan, yosunlardan, kuru yapraklardan hazırlarmışsın onu ve bulursan biraz da saç, yün eklermişsin yatak olarak kendine. Gerdanınla aynı renk toprak saksılara, İngilizlerin meşhur Wellington çizmelerine, palto ceplerine,arabalara, hatta posta kutularına yuva yapmayı severmişsin. Aman kızılgerdanım, bu kadar da yaklaşma insanlara...
Yumurtanı ise hiç sorma, muhteşem birşey! O güzelim mavi rengi hele... Açık kırmızı minik minik noktacıkları, 15 - 20 mm boyu ile çok şeker. Bir defada 4 - 6 tane yumurtlayabilirmişsin. Kolleksiyoncular peşindeymiş hep. Anne kızılgerdancık beklermiş yumurtayı ve yavrular çıktığında hem anne, hem de baba beslermiş. Annesiz, babasız yavru görürsen dayanamayıp onu da beslermişsin. Ne kadar evcimen ve dostsun sen Kızılgerdancık.


Yumurtalarının mavi renginin ismine ait olan telif hakkı Tiffany Co. firması tarafından alınmış. Mücevherleri o renkte adlandırmak isteyenler bu firmaya para ödemek zorunda kalıyorlarmış. Oysa senin ödülün o Kızılgerdancık. Seni ve yumurtalarını korumaya harcanmalı onun geliri. Aynı renkte bandana takmanın da anlamı varmış ama ben sebebini söyleyemem, utanırım!
Gel senin vücudunu çocuklar renklendirsin buradaki boyama sayfalarında, ne dersin?
Türkiye'de seni Karadeniz, Marmara, Ege bölgelerinde, kışın da güneyde görmek mümkünmüş ama İngiltere'deki dost canlısı halinden çok daha doğal buradaki ortamın. Esas düzeninde yaşıyorsun Türkiye'de, evcilleşmeden, doğada, en güzeli bu değil mi? Kimseden birşey beklemeden, özgürce...
Soyunun sopunun bilgilerine buradan ve bulunduğun yerlere ait haritaya buradan erişmek mümkünmüş.

Krallık: Animalia
Şube(Phylum): Chordata
Sınıf: Aves
Takım: Passeriformes
Aile: Muscicapidae
Cins: Erithacus
Tür: E.Rubecula
İngilizce'de Robin, Almanca'da Rotkehlchen(teşekkürler Evren), derlermiş sana.
Türkiye'de ise şu yerel adlarla anılırmışsın:

Kırmızı göğüs - Nar Bülbülü - Kınalı - İzmir
Hınn - Hatay
Kınalı - İmanısarı - İçel
Cennetika - Kinalika - Rize
Çipi - Yalova 
Kızılgerdan - Osmanpali / Düzce - Gümüşova - Giresun
Göğsükızıl - Side/Antalya da
Hasancık - Ordu
Mesuik kuşu - Rize Hemşin
Bibercik
Haydi sor Kızılgerdancık, var mıymış seninle ilgili hikayeleri, şiirleri, özellikle çocuklarla paylaşacak güzellikleri dostlarımızın? Varsa eğer paylaşırlar mı bizimle?

27 Haziran 2011

İstanbul Akvaryum

Resmi açılışından iki gün önce gezeceğimiz tuttu, gittik, gördük, beğendik! Tavsiye ederiz.

Hakkında pek çok şey yazılıp çiziliyor bu aralar. Detaylı bir yazı burada. Resmi web sitesi de burada.

Ben teknik bilgileri verdiğim bağlantılardan okumanızı dileyip yaşadıklarımı, gördüklerimi anlatacağım.

Yeri, Atatürk havaalanına çok yakın ve muhteşem. Denizin tam kıyısında ve manzarası çok güzel. Eskiden o alanda bulunan dinlenme evleri ve turist kampını düşününce içim cız etmiyor değil o ayrı. Babamın en yakın arkadaşı her yaz, dinlenme evlerinden ev kiraladığı için, o bölgeyi sık ziyaret ederdik. En çok, turistlerin, gün batımında, kumların üzerine oturup, güneşi izlemelerine şaşardım. Sonra, yurtdışında yaşayınca, anladım ki, öyle ülkeler var ki, güneşi görmek çok önemli oraların insanı için, O, öyle yüzünü herkese göstermiyor! İstanbul, O'nun yüzünü gösterdiği şanslı kentlerden biri.

İstanbul Akvaryum'un girişinde sizi karşılayan çok şeker bir ekip var. Tatlı dilliler, sevimliler ve de ilgililer. İşimi yapar, maaşımı alırım edasında değiller. Bu, yeni olmalarından mı kaynaklı bilmem, ama dilerim hep böyle devam ederler. Ülkeme, İstanbul'uma böylesi yakışıyor çünkü.

Akvaryuma yukarıda görülen Nuh'un gemisi ile giriş yapıyorsunuz. Karadeniz'den...
İlk karşılamayı da bu balıklar yapıyor. Akvaryum, konulara göre bölümlendirilmiş. Karadeniz'den giriş yapıp, Marmara Denizi, İstanbul, Çanakkale Boğazı, Ege, Akdeniz, Süveyş Kanalı, Güney Afrika, Okyanuslar, Güney Amerika, Yağmur ormanları... Tek tek geziyorsunuz. Anlatımlar genelde güzel, ama yanınızdaki böcükle ne kadarını okuyabilirsiniz, o sizin kabiliyetinize kalmış. Ben bu konuda kabiliyetsiz çıktım. Zira ilk defa böcükle ikimiz, yalnız başımıza evden dışarı çıkıp, uzaklara yolculuk ettik.

Bir tur, böcüğü arabasına oturtup daha rahat bir şekilde gezdik. İkinci turda, böcük serbest kaldı ve bana koşmayı öğretti! Bir de elimde araba ile! Niye iki tur, çünkü ben yıllık bilet aldım. Nasılsa 1 sene içinde en az 2 defa geliriz dedim. İki turda bilet nereyse kendisini amorti ediyordu. Böcük 2,5 yıllık hayatında ilk defa akvaryum görünce, çok sevdi. Ben de bilete acımadım, iki turu da bir günde attım. Böylece 1 günde, büyük oranda, bilet kendisini amorti etti bile. Yalnız gitmeden bir gece önce web sitelerini iyice bir didiklemiştim. Orada, Müze Kart indirimi var görünüyordu. O indirimi yapmadılar! Müze Kart'ın kendi web sitesinde bile bulunmayan, görünmeyen Müze Kart Plus'a indirim var dediler. Web sitesinde de bunu + olarak belirtmişler ama hem öyle bir kart Müze Kart'ın resmi sitesinde yok, hem de o kadar belirsizdi ki bu işaret, kartın özelliği mi, yoksa artı bir de şu var demek mi net değildi. Ben kapıda ayaklanma çıkartıp bir de üzerine e-posta gönderdikten sonra web sitelerinde düzeltip yanına bir de Plus ibaresi eklemişler. Bana da açıklama göndermişler. Eh, bu da birşey, gösteriyor ki, ilgisiz bana ne edasında olan bir yönetime sahip değiller. Müşterilerini dinliyorlar, işlerine ilgililer.
Bu havuzu çözemedim. Su bir doldurulup bir boşaltılıyormuş. Boğazın sularındaki akıntıyı mı yapmışlar anlamadım.
Bu kısım Boğaz ve balıklarının canlandırılmış hali. Alt kattan da görülüyor. Ayrıca bir de bastığınız yerden alt katı görebildiğiniz camlı alan var. Etek giymiş hanımlar dikkat!

Balıklar ara ara su yüzeyine de çıkıyorlar. Elinizle tutuverecek gibisiniz.
Kapalıçarşı'dan geçerek buraya geliyorsunuz. Sağ tarafında minik bir amfi var. Oradan alt kısımdaki balıklara bakabiliyorsunuz. Bu şekilde iki amfi var akvaryumda. İkisine de asansör koymuşlar. Sakatlar ve çocuk arabalı anneler için. Çok sevdim bu işi. Çünkü çocuğun aklı kalıyor ve beli sorunlu anne olarak çok zorluk yaşıyordum. Görevlinin yardımıyla hemen aşağı indik ve böcük dikkatle balıkadamları inceledi.
Gittiğimiz gün nedense hemen hemen tüm havuzlarda balıkadam vardı. Kimisi temizlik yapıyordu. Kimisi de balıklara yemek veriyordu. Bu grup sanırım yemek vermek için oradaydı. Zira biz yanlarından ayrıldıktan kısa bir süre sonra anons duyuldu. Web sitelerinde etkinlikler arasında var yemek yedirme...

Müren balıkları için böyle özel bir yer yapmışlar. Niye ise bir de kaburga! Her girinti, çıkıntıdan da bir müren başı uzanıyor. Yanlarında olmak istemezdim doğrusu.
Deniz atlarını çok severim. Eşlerinin yerine doğum yaptıklarından mı bilmem... Onlarla karşılaşmak büyük bir sürpriz oldu benim için. Küçümen de çok sevdi.

Istakozu görünce bizimki, temkinli yaklaştı. Hatta arabasının içindeyken bile yanına pek gitmek istemedi. Ben yaklaşınca da hemen anne dedi.
Gözler hemen Nemo'yu yani Palyaço balıklarını arıyor değil mi? Yok onlar burada değillerdi. Tam tünel olmayan ama tünele benzeyen kısımda onlar. İlginçtir ki, bu akvaryumda cam tünel yok. Yarım, ona benzer birşey var. Ama her akvaryumun böbürlenerek bizimki bilmem kaç metre dediği yürüyen bantlı tünel burada yok.

Ben bu akvaryumu, farklı ülkelerde, yerlerde gezdiğim akvaryumlar içinde The Deep'e benzettim. The Deep'den daha küçük ve daha farklı. Ama onun gibi de değişik. Öyle bol bol cam arkasında balık seyretmekten daha enteresan bir yapıda. Arada denize dair farklı ögeler de var. Batık gemiler gibi, denizaltı gibi, denizcilerin yatakları gibi...
Burası Süveyş Kanalı. Şanslıyım ki, ben o kanalın yanndan geçtim ve gördüm. Gemiler içindeyken de üstelik. Kahire'den Port Said'e giderken... Sonra eskiden Osmanlı Saraylarından birisi olan Kahire Mariott oteldeki kanalın yapımına dair tabloları da gördüm. Ne acıdır ki, Osmanlı İmparatorluğu zamanında yapımına başlanmış ama elinden alınmış!

Bu böcükler çok şekerdi. Pıtır pıtır geziniyorlardı. Yan akvaryumda ise büyüteçle bakabildiğiniz, patlak gözleri ile sizi süzen bir ekip vardı ki, görülmeye değer.
Güney Kutbuna, soğuk alana hoşgeldiniz. Kutup ayısı, penguenler sizi karşılıyor. Elinizi değdirdiğinizde buza dokunmuş hissini alıyorsunuz.
Bu kısım en hoş alanlardan biri. Böcüğü bu alanda kovalamak ise nasıl ilginç bir deneyimdi anlatamam... Hanımefendi özgürlüğünü ilan etti mi, kimseyi takmıyor. Etrafında sizin olmamanız da hiç umrunda değil. Başka çocuklar hemen ağlar, annesini, babasını arar. Bizimki hiç takmıyor. Biz hep yanında olacağız diye mi hissediyor bilmem ama birkaç defa saklandım. Hiç aramadı, aldı başını gitti...
Ah bu kuma saklanan balıkları çok severim. İlk Kew Garden'da farketmiştim onları. Haydi sayın bakalım kaç balık var?

Batığın içine hoşgeldiniz. Kaptan köşkü, dümen, orjinaline çok ama çok benziyor!
Arada bir, camlardan köpekbalığı çıkıyor karşınıza. Birkaç kişiyi şaşırtıp, korkutmayı başardı biz orada iken.
Denizcilerin yatakları... Sallanırken burada uyumak nasıldır acaba, hep merak etmişimdir.

Buralara gidişte yolda çocukların oynayabileceği alanlar var. Birisinde kabartmaların üzerine kocaman kalemlerle çizim yapabiliyorsunuz. Bir başkasında yere projeksiyonla yansıtılmış balıkları ve su kaplumbağasını üzerine basarak yakalamaya çalışıyorsunuz. Tüm çocuklar buna bayıldılar ama nedense de kaplumbağacık onları, en başta da bizimkini ürküttü. Aaaa anneeee diye geldi yanıma. Sonra birlikte yakaladık balıkları.

Arada iki kat arasındaki inişte balkon var. Bitiminde özel perde de fotoğrafınızı çekip, daha sonra zemine köpek balığı yerleştiriyorlar.  Birkaç farklı maketle birlikte de fotoğraf çektirebiliyorsunuz. En son yağmur ormanının çıkışında da yakalıyorlar sizi haberiniz olsun.

Ayrıca malum kişinin sahibi olduğu, malum lokantalardan birisi de gayet güzel bir manzara eşliğinde sizi bekliyor. Biz tavukgöğsünü çok beğendik. Son dönemde yediğim en gerçeğe yakın tavukgöğsü idi. Onu tavsiye edebiliriz.
Burası da bahsettiğim ikinci amfisi olan kısım. Arka planda gene balıkadamlarla burayı çok sevdi bizimki. İnsanlar nasıl oturmuşlarsa, aynen onları taklit etti.


Zaten günün sonunda da en çok balıkadamlar kaldı aklında ve balıklardan çok onları anlattı.

Vatozlar... Londra Akvaryumu'nda en çok vatozların kendilerini sevdirmelerini sevmiştim. Hatta hakkında yazdığım yazıda onların nasıl kendilerini sevdirdiklerine dair hazırladığım bir de filmciği eklemiştim. Buradaki havuzlardan birisinde de bir vatozcuk sev beni şeklinde bir kanadı havada yüzdü durdu. Ama koca timsahları dize getiren Steve Irwin'in bir vatoz tarafından öldürülmüş olmasını hatırlayıp uzak durdum onlardan. Nedense bu adam ve ölüm şekli o dönem çok etkilemişti beni. Olamaz olamaz diye gezip durmuştum. Eşim ile birlikte ilgi ile izlerdik belgesellerini.

Zaten elleyince elimden vatozlar için zararlı bir bakteri geçip sorun da yaratabilirdi... İki taraf için de ellememek daha iyi dedim, gözlerimle sevdim bu insan suratlı balıkçıkları.

Bizim böcük de üstü açık akvaryumu görünce anne sakın elleme, içinde ''engeç'' var buyurdu. Niye dediğimde elini kapar dedi! Nereden öğrendi bilmem, ama bildikleri ile beni şaşırtmaya devam ediyor bu böcük.

Yağmur ormanlarının olduğu alana yaklaştığımızda yerlerin ıslak olduğunu farkettim ama yağmur falan da görmedim. İçeriye girince de günümü gördüm!

Benim gibi gözlüklüler aman dikkat! Gözlük buharlandığı için, burnunuzun önünü göremiyorsunuz. Silmek de çare olmuyor. Bu alanı gözlüksüz gezmek zorundasınız. Gözleri burnunun ötesini görmeyenler de aman dikkat, tam karşınızda piranalar sizi bekliyor! Ben daha önce piranalarla tanışmıştım. İlk çalıştığım şirkette patronumun odasında varlardı. Kızınca nereden başlasın piranalar derdi ya da müşterileriyle pazarlıkta tehdit unsuru olarak kullanırdı onları. En son şirket taşınırken besleyen kişi yemlerini atmayı unutmuş, birbirlerini yediler ve öldüler...

Akvaryumdakiler de sizi görür görmez hemen o alana toplaşıveriyorlar!
Burnumun ucunu bu sefer de sis ve nemden göremeden ilerlemeye devam ettim. Bir yandan da yokuş yukarı çıkıyorsunuz, o yol böylece sizi bir üst kata çıkartmış oluyor.
Akvaryumda varolduğu söylenen bazı tür sürüngenler ve kırmızı gözlü kurbağa burada mıdır bilmem. Zira iki tur atmamıza rağmen biz denk gelemedik onlara.
Dünyanın en büyük kemirgeni, guinea pig'lerin akrabası, İngiltere'de gezdiğimiz pek çok yerde karşılaştığımız, eski dost capybara bizi son rampada karşıladı. Kendisi Türkiye'nin ilk capybarası. Garibim yerini yadırgadığından mı, aşırı nemden mi, insanlardan korkusundan mı bilmem bir kadar evine sığınmıştı. Çekik, baygın gözlerde süzdü oradan bizi. Oysa İngiltere'de karşılatıklarımız, oranın soğuk havasına ve burası kadar çok olmayan nemine uyum sağlamışlardı. Dilerim bu capybara da mutlu olur yeni evinde. Ama hayvancıkların böyle ortamlara hapsolmasına hep üzülüyorum ben... Bir de kaçmasın diye etrafına elektrikli tel çekmişlerdi... Bu tel, piranalarla komşu olmak, nem... Onun yerinde olmak istemezdim.
Genel olarak İstanbul Akvaryum bize güzel bir gün geçirtti. Çalışanlarının yardımseverliğini ve güleryüzünü çok sevdim. Akvaryumdaki balık sayısı az, boyut olarak daha yavru olsa bile güzeldi. Günden güne daha da iyiye gideceğini düşünüyorum. Biz ara ara ziyaretlerimize devam edeceğiz.

Akvaryumun bulunduğu alan büyük bir kompleks olacakmış. Konferans salonları, yüzme havuzları, büyük markaların yeraldığı alış veriş merkezi... Hatta deniz otobüsü iskelesi bile yapılacakmış. Oldukça büyük bir proje. Dilerim eğitim ağırlıklı olur.

Gezinizi planlarken, o taraflara gitmişken, Florya Atatürk Deniz Köşkü için de mutlaka zaman ayırın ve bir devleti yoktan var eden, yeniden kuran insan, nasıl bir sadelik içerisinde yaşamış görün. Ben düşündükçe lükse olan tutkumuzdan utanıyorum.