İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020

Dönüş!

Yazmayı özlemişim.

2005'de, babamın hastalığı zamanı bir nevi iç dökme, İngiltere'de yaşadığım süreçte, orada güzel bulduklarımı paylaşma, uzak diyarlarda kalan arkadaşlarımla iletişim ve yeni dostlar tanımak adına güzel bir vasıta oldu bu blog bana.

Sonrasında Türkiye'ye döndüğümde hiçbirşey aynı değildi. İnsanlar ülke koşullarına göre değişmiş. Değer yargıları yozlaşmış. En içten dostlar bile değerlerinde bir başka şeye ağırlık verir olmuşlardı (istisnalar ve gerçek değerleri ile hala aynı kalanları tenzih ediyorum). Bir koşturma, bir koşturma, ama ne ve kimin için? Neden?

Benim ise İngiltere'de kaldığım dönemde bunları değiştirmeye, yargılamamaya, farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Ülkeme de farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Başka ülkelerdeki insanlar ne görüyor, nasıl düşünüyor, bunu da görmüştüm. Öyle değil ama diye savunduğum şeylerin ortasında buluverdim kendimi döndüğümde.

Dönüş ise mecburi dönüş oldu, belimden geçirdiğim bir ameliyatla, yarısı hissetmeyen sol bacak ve ayak parmakları ile. Üstelik bir de miniminnacık dünya tatlısı vardı hayatımızda. Tek çocuk olduğum için yıllarca kardeş hayali kurmuştum, olmamamıştı. Evlendim çocuk dedim, tam çocuğum oldu, belim gitti. Bir tuhaf hal. Zorunlu bir dönüş, kaos!

Türkiye'de yaşadığım dönemde ''Kaos'' a gayet alışıktım. Nasıl üstesinden geleceğimi de biliyordum. Hergün sokakta farklı bir kaosun içerisindeydim. Ama uzun süre dingin yaşama alışınca, kaos şok oldu bana.

İlk 8 ay, Cambridge'de yaşayıp, ailemi ziyarete geldiğim zaman ilk sokağa çıkışta, çocukluğumdan beri uzun süredir olmayan olmuştu, yıllar sonra ilk kez düşmüştüm. Onca kazı oldu İstanbul'da. Onca perişan yolda düşmeden ilerledim. Neden düştüm? Çünkü insan rahata çabuk alışıyor. Çünkü, insan hayatındaki pratikler olmadıkça, bazı yetilerini kaybediyor, uyum sağlıyor. Çünkü, uzun süredir, dış etkenlere bu derece maruz kalmadığım gibi, nereden tehlike geleceğine, doğanın içinde yaşadığım şehirde bile, esas doğamın uyaranlarına uzak kalmıştım. Özüme uzak kalmıştım. Kontrollü yollarda yürümüş, ormanlık alanda bile insanlara açılan patikalarda ilerlemiş, otobüse binerken, otobüs ayağımın dibine kadar alçaltılmıştı. Bu da beni hamlaştırmış, her gün, günlük koşuşturmanın içerisinde yapageldiğim fiziksel hareketlerden uzaklaştırmıştı. Sonra ilk kaotik yürüyüşte GÜM!

Aynı durum insan ilişkileri için de geçerli. Üretim müdürü olarak çalıştığım dönemde, 180 işçi, 30'a yakın yönetici kademesindeki insan, kumaşıdır, ipliğidir, fason atölyesidir derken 200+ kişi hayatımın bir parçası idi. Onlarla iletişim (ki İşletme İktsadı Enstitüsünde yönetim becerileri için MBA okumuştum), problem çözme becerileri (kumaş zamanında gelmez, öbüründe hata çıkar, diğerine dikimde birşey olur, paketleme yetişir, yetişmez bir sürü şey aynı anda bam diye başımıza gelir) orkestra şefi edasıyla yapageldiklerimdendi. Otomatik pilot görevde idi. Sonra Sosyal Denetim, 7 ayrı ülkede hem denetim yapmak, hem denetçileri denetlemek, hem de yeni denetçi yetiştirmek. E denetçi olunca sorunlarla boğuşmak ve o sorunları en naif dille bakın bu var düzelmesi gerekli diyerek anlatmak... Sorunların neler olduğunu tek tek bulup çıkartmak... Sabahın 2'sinde 3'ünde aile ile vedalaşıp bir bilinmeyene, başına ne geleceğini bilmediğin bir ülkeye doğru uçmak, uyuyabiliyorsan yolda uyumak, yoksa sabah iner inmez fabrika denetimine koşturmak. Gene otomatik pilot hizmette. 45kg'a düşmüştüm. Her ülkenin yemeğini yiyememek, devamlı atik tetik olmak...

Sonrası mutlak sessizlik ve yalnızlık. Eş işe gider, o dönene kadar yalnızlık... 4 duvar, bir huyunu suyunu bilmediğin ülke ve ben. İlk 3 ay, inanılmaz huzur... Sonrasında kaosa özlem. İş aramak ama bolca overqualified sın lafı duymak. O iş için seviye üstteymiş yani. E öyle olsun benim kabulüm ne var? Yok olmazmış, sonra sıkılırmışım, sıkıntı onlara sorun olarak dönermiş. Ya bir dene, bizim ülkede öyle yaparlar, iki taraftan kim memnun olmazsa pes eder. Belki mutlu olacağız? Yok olmaz... Rutin tehlikeye girer. Huzur gerek. Başka şehirlerde uyumlu işler var ama uzak. Yolda geçer hayat. Gene de deneyelim... Ne var ki, İstanbul'da da bir yerden bir yere gitmek, işe gitmek en az 1 saat değil mi zaten? Yok değilmiş... 1 saat trafikten dolayı 1 saatmiş. Yol aslında kısa hatta bazen yürüyecek kadar kısa. O yüzden sarsıntı daha azmış. Londra'da 3 ay çalışıp, Cambridge - Londra arasında gidip gelmek için sabah 5:00'te kalkıp, akşam 22:00'de dönünce anlıyormuş insan!

Yeni işler, yeni uğraşlar icat etmece o zaman... Bahçe, fotoğraf çekmek, elişleri, elişlerine dair kurslar almaca ve vermece, hobilere eğilmece ve o hobiler işe dönebilir mi ona bakmaca. Ama hiçbir zaman kaos yok. Kaosun uyumu yok. Hep mutlak huzuru bulmaya çalışmaca var. 

Günü hissetme, mevsimi hissetme, İngiltere'nin bıçak gibi kesen soğuğu ile derinin çatladığını hissettme, kalbini aynı soğukla soğutmamaya çalışma. Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni gruplar kurup, hayatı şekillendirmece var. Bir yandan içe dönme, içini tanımaya çalışmaca, bazen ondan kaçmaca, bazen dıştakileri tanımaya uğraşmaca. 

Bu arada bunları yaparken internet öyle bir tık ötede şu andaki kadar yakın da değil. Her aranan bu kadar rahat bulunamıyor. Türkiye'de ikide birde yasaklar yüzünden birşeyler kapanıyor. Bir gün WordPress, bir gün YouTube kapalı. Yasaklar, Yasaklar... Her dönem, her zaman. Aynı şekilde İngiltere'de de yasaklar yasaklar... Öyle yasadışı MP3 indirirsen yakalanırsın, kitap indirirsen yakalanırsın, hem de pıt diye, cezalar kocaman. Eş de bilgisayar canavarı. İşi bu, es kaza böyle birşey olsun kıyamet kopar. O zaman çık doğaya... Dön, bak... Bahçeler bahçeler, çiçekler çiçekler, çık kuğularla konuş anlat onlara, çık Boğaz kıyısında yürüdüğünü hayal ederek, gören bazı memleketdaşlarımın boklu su bu yaaaa, dediği Cam Nehri boyunca yürü. Sonra merak et, aç tarihini oku, aslında bir kanal olduğunu öğren. Nehri nasıl ehlileştirip kanala çevirdiklerini, üzerinde giden kanal gemilerini, onların içinde yaşamanın nasıl bir hayat olduğunu, ara oku öğren. Kaydol Cambridge Tarihi derslerine, Cambridge'de neler neler olmuş öğren. İlginç olanları yaz bloga. Haçlı savaşlarının hırsını nasıl atamadıklarını, İstanbul'dan gelen bir Müslüman Türk'e nasıl baktıklarını bizzat yaşa, öğren.

Bir sürü güzellik yaşa, bir sürü güzel insanla tanış, bir sürü güzel konferansa, fuara, festivale katıl... Yaz bloga...

Ve dön... Özüne, ülkene...

Bak herşey değişmiş ve günden güne değişmekte. Kaos baki, baki de ben artık kaos adamı olmaktan çıkmışım... Huzur ve belki kaldırabileceğim kadar kaos bana göre olmuş.

Değer verdiğin, sevdiğin bir sürü güzel insan günden güne hayatından çıkıp bilmediğin başka bir aleme gitmekte. Yaşın günden güne ilerler, yarım yüzyılı geride bırakırken, onların ardından çaresizce hoşçakal de.

Çocuk ve bel, içinde bulunduğun koşullar sebebiyle eski işine döneme... Çocuğu nasıl doğru beslerim derken, kendini bir denizin içinde bul. Yengeç olarak o denizi sev ama kıyısında kal. Kıyıdan kıyıdan eğitimlere başla. Çocuklarla ilgili İngitere'de kurduğun hayallerle birleşsin ve devam et.

Ama bak etrafındaki insanlara... Onlar artık eski insanlar değil. Onların gözünü hırs, para, hayatta kalmak için herşey mübah felsefesi bürümüş olsun. Dostmuş gibi girsinler hayatına, kuyu kazarmışçasına çalışıp üzsünler seni. Sen hep dost bil. Eski dostların gibi. Elele verdiğin, birşeyleri besleyip büyüttüğün dostların gibi. Blog yazarken çok uzak diyarları bir ettiğin, yüzünü hiç görmediğin halde kalbini paylaşan dostların gibi. Hayatın boyunca hep dürüst ol, ama dürüstlük kavramı anlamını çok yitirdiği için insanlar dürüstlüğün ardında birşeyler arar olsun. Ama sonra anla ki, yeni dönemin ve devranın insanları karşındakiler...

Şu anda bakıyorum sosyal medyaya, insanlar o insanlar değiller. Ne eskiler, ne yeniler. Google, şu bu herhangi bir internet devranında da açılan eğitimler, anlatılan pazarlama taktikleri, kullanılan şablonlar. Herkes bir şablonun ve akımın parçası. Bu ister yüzyüze olsun, ister sanal, ucu bir şekilde internet denizinden geçiyor. Yengeç, bu sularda kıyıda kalmayı seçiyor. Sen eğer onlardan değilsen, oyunda yer alma hakkın yok, çık saha dışına! Ya açık denize sürüklenmeye çalışılıyor ya da kıyıya atıp sen burada dur, bitti artık bu suda olamazsın tarzıyla karşılaşıyorsun.

Sen o araçları kullanırsan, hayattasın, kullanmazsan hayatın dışındasın diyor sistem sana. O internet araçları, o internet canavarı. Bak sana sesleniyorum, üstelik senin içinden, senin eski bir bileşeninle. Ben senin o sevimli canavar olduğun zamanlardan sesleniyorum. Giderek gözünü kan bürüyen bir canavara dönüp, çoluk, çocuk, büyük küçük, herkesi içine almaya çalışıyorsun. Senin oyuncaklarınla sana sesleniyorum kıyıdan. Dur bir! Hayata bak... 

İçindeki canavarı gör ve kullanan insan olarak, İNSAN OL!

Öküz altında buzağı aramaktan vazgeçip, içimdeki ve içindeki insanı gör, öyle davran.

(Bu yazıda, bu blogda, belki de ilk defa bir fotoğraf eşlik etmeyecek, günün sistem anlayışına inat!)

11 Ocak 2012

London Natural History Museum'un(Londra Doğa Tarihi Müzesi'nin) Dinozorları

Son zamanlarda çocukların dinozorlara artan ilgisi ile birlikte, alış veriş merkezlerini dinozor sergileri ile meşhur eder oldular. Onlar hakkında Türkçeye çevrilmiş üç beş kitap varken, şimdi kitapçılarda neredeyse özel bölüm ayrılır oldu. Demek ki, merak eden çok! Seven de! Bizim böcük ise korktu... En son gittiğimiz yerde de karşılaşınca, bir de kanat çırpan, uçanını görünce merak eder sandık, yanılmışız! Daha çok erkenmiş. Gidelim mi dediğimizde yok yok yok dedi. O günden beri de alış veriş merkezine gitmek istemiyor, meğerse hep dinozorlar orada varlar, orada yaşıyorlar zannediyormuş. Öğrendiğimizde onu korkuttuğumuzu farketdip, yıkıldık! Onların artık orada yaşamadıklarını, gittiklerini anlattık. Neyse ki, yendik bu durumu ama dinozor korkumuzu henüz tam olarak yenemedik. Calliou'nun dinozoru ile hiç sorunu yok, oyuncak olanları ile de sorunu yok ama yakınına maket ve hareket eden dinozor gelmeyecek, görmeyecek. Onlarla hâlâ sorunumuz, sorularımız var... Bakalım ne zaman geçecek, zamana bıraktık bu durumu, zorlamanın alemi yok...

Deli Anne, Bilim Selim'in dinozor sevgisini yazdığından beri, ben de Natural History Museum'dakilerin yüzünü göstereyim deyip, fotoğraflarını hazırlamıştım, ama bir türlü yazamamıştım; kısmet bugüne imiş! Fotoğraflardan bazıları bir zamanların video kamerasının eseri. O yüzden net olmayabilir...

Natural History Museum(Doğa Tarihi Müzesi), Londra'da en sevdiğim müze dersem yalan olmaz. Kaç defa gittiğimi hatırlamıyorum. Ama her fırsatta bir pundunu bulup, oraya yolumu düşürdüm. Science Museum(Bilim Müzesi)'u hep daha çok seveceğimi düşünürdüm ama öyle olmadı. Yanyana yeralan bu iki müzeden en çok kalbimi çalanı hem içindekilerle, içeriği ile hem de binasının güzelliği ile Natural History Museum oldu.

İçeriye ilk girişinizde sizi zaten kocaman bir dinozor iskeleti(Love Matters'in yazısında görünen) karşılıyor. O kadar kocaman ki, tek kare fotoğrafa pek kolay kolay sığdıramıyorsunuz. Birkaç kareyi kaydırarak güzelce çekerseniz ve birleştirirseniz size fikir verebilecek bir fotoğraf elde etmiş oluyorsunuz.

Londra'ya ve bu müzeye yolunuz düşerse, ana kapıdan girdiğinizde sol tarafta dinozorların olduğu bölüm. Diğerleri kadar çok göze çarpmıyor. Ancak meraklıları bulabiliyor. Dinozorları da içeren bölüm, ''Blue Zone (mavi bölge)'' diye adlandırılıyor. Dinozorlardan başka, memelileri, insanları, deniz canlılarını, balıkları, suda ve karada yaşayan anfibileri, doğa resimlerini, sürüngenleri de içeriyor bu bölge.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf Maiasaura'nın ve Orodromeus'un  yuvasının canlandırılmasına dairmiş.

Bu alanda bulunan fosillerden bir kısmı gerçek, bir kısmı da aslına uygun canlandırma. Gerçek olanların arasında, kuyruğu bir başka canlı tarafından yendiği için bulunamayan, öldüğü şekli ile korunup da müzeye yerleştirilen Edmontosaurus var.

Gerçek olmayanları da o kadar çok aslına uydurmuşlar ki, rengi, tipi ile orjınalinden pek ayıramıyorsunuz, ancak üzerlerindeki etiketten anlıyorsunuz. Elbet uzmanları gayet iyi farkedebiliyorlardır, ama bizler gibi sade vatandaşlar için biraz çalışma yapmayı gerektirir.

Bazılarını da, ete büründürmüşler. Işık oyunları ile gerçeğe en yakın halde sergiliyorlar. Eh gerçek bir dinozorun olmadığını bilerek, rahatlıkla geziyor insan. Ama gerçeklerinin dünyada dolaşıyor olduğunu bilsek, bizim de, bizim böcükten farkımız olur muydu bilmem!

Dinozorlar bölümünde, dünyada varlarken nerede yaşadıkları, nasıl beslendikleri, neden yok olduklarına dair bilgiler var. 160 milyon yılın özeti! 100'den fazla canlı örneği, 4 hareket eden dinozor da bunların birer parçası. Et yiyenler, ot yiyenler, balık sevenler, anfibi olanlar, uçanlar, karada yaşayanlar...

Dişlerinin uzunluğu 15cm'i bulan, sesini dahi duyabileceğiniz T.rex.

Natural History Museum'un web sitesi, meraklıları için 3 boyutlu görünümler hazırlamış. En çok üzerinde konuşulanları seçmiş. Görmek istiyorsanız, sizi buraya alalım. Oviraptor ile biraz oynamak ve onu tanımak için, buyrun buraya. Balık yemeyi seven Baryonyx'u tanımak istiyorsanız burada sizi bekliyor.

Dinozorlaşmaya doğru emin adımlarla ilerleyen bendeniz, en çok hangi dinozor olduğumu merak ettim, o yüzden burayı karıştırmadan duramadım ve Plateosaurus olduğumu buldum. Orta boylu, sosyal, sebze sever, yavaş hareket eden bir dinozormuş. Eskiden olsa yavaş hareket etme kısmına itirazım olurdu. Ama beli sakatladıktan sonra itiraz edemiyorum  ve diyorum ki bu dinozorcuk fazlasıyla bana uyuyor!



Tyrannosaurus, 67 milyon yıl önce yaşamış, baş iskeleti 1,5m genişliğinde, boyu 12m'yi bulan, dünyanın geçmiş en büyük etoburu. Onun bu şanına yakışır bir canlandırma yapılmış!

Burada da gene dinozor sevenler için karton maket yapabileceğiniz kalıplar var. Biz belki ''bugün ben ellerimle...'' der, böcükle bunlardan yaparız ve yavaş yavaş dinozor korkumuzu yeneriz, kim bilir?

Yolu her Londra'ya düşen her doğaseverin, hele hele dinozlara meraklı bir doğaseverin, ne yapıp edip Natural History Museum'a gitmesini öneririz.

Daha önce de oradan bir sorumuz olmuştu, hatırlayanlar vardır belki. Sadece dinozorlar değil, her bir konu ayrı ayrı sizi cezbedecek.

Bugünlerde evimize çoook uzaklarda olsa da, kalbimiz hâlâ o müzede... Birgün Uğur Böcüğümüzle gezme hayaliyle...
 

17 Haziran 2011

Kolejli İnekler - King's College - Cambridge

King's College, Cambridge Üniversitesi'nin büyük ve önemli kolejlerindendir. Tarihi epey karışık ve ilginç. Chapel'i ise her sene, Christmas zamanı, BBC yayımlarına ev sahipliği yapar. Şimdiye dek gördüğüm en güzel taş tavan işçiliğine sahip olduğu gibi, mimarlık öğrencilerine örnek gösterilen yapılardan.

Bu inekler de King's College bahçesinde ara ara görünür, ara ara gözden kaybolurlar. Hazır laf Aysun hanım'ın ineklerinden açılmışken, kolejli olanları da yazmazsam olmaz diye düşündüm ve biraz araştırdım. Biz ilk taşındığımız zamanlar, bu ineklere çok gülerdik. Koskoca, haşmetli, tarihi binalar, öyle ki, Chapel Cambridge'in turistlik simgesi, önünde de inekler! Her gelen turist, mutlaka bu bina ile fotoğraf çektirmek ister, ama inekler için çekilen çite ve onlara ''Hay Allah bunlar da nereden çıktılar şimdi'' diyerek bakar...

Biz de onları deneylerde kullanılır zannederdik ya da arazi otlamaları için kiralanıyor diye düşünürdük. Sineğin bile yağını çıkartan, sonra da allayıp pullayıp en değerli şey olarak satan insanlar bunlar nitekim, pazarlama uzmanları, bu işte de var bir keramet derdik kendi aramızda. Aklımda hep internet üzerinden araştırmak vardı ama kısmet bugüne imiş!

Eşim arada şu sebepten derdi, ona gülerdik(ama haklıymış) Düşüncesi doğru çıktı.

Netice, bu inekler kadroluymuş, evet. Araştırmalarda da kullanılıyorlar mı? Bilmem. Onu bulamadım. Kullanılıyorlarsa, araştırmalarda hayvan kullanmayın, diye protesto edenlerin niye devamlı King's College'in kapısında oturdukları da böylece anlaşılmış olur.

Öğrendiğim şu, bu vatandaşların esas kullanım amaçları çim biçmek imiş!

Evet evet, yanlış duymadınız çim biçmek!

İngilizler bahçelerine ve bahçe bakımına çok meraklıdırlar. Öyle ki, bahçesinde çim biçmeyi ihmal eden komşuları olursa, hiç çekinmeden kapılarını çalıp, sizin vaktiniz ya da çim biçme makineniz yoksa, ben bu işe talibim, izin verin bahçenizin çimlerini biçeyim, göz manzamı bozuyorlar diyebilirler. Arkadaşlarımdan buna dair çok hikaye duymuşluğum var. O çimler bahar geldi mi illa ki biçilecek! Sonra da devamlı her hafta bu iş devam edecek. Her yerin çim, çayır olduğunu düşünürseniz, bu ne kadar büyük bir iştir asla tahmin bile edemezsiniz.

Gene eşimle trenle bir yerden başka bir yere giderken aramızda konuşurduk. Ben meraklı bir şekilde sorardım. Niye bu memleketin koyunları, inekleri dolaşmaz, yerde öyle otururlar. Ben hiç Türkiye'de oturanını görmedim böyle derdim. Eşim de, hayvanların dolaşıp, ot aramasına ne hacet, oturdukları yerden de karınlarını doyuruyorlar, her yer yeşillik işte derdi.

Şimdi, bu ineklerin durumuyla herşey netleşti artık kafamda. King's College'in tarihçesinde şu yazıyor:
''Sheep may have been the most appropriate way to mow the lawn before the advent of the mechanical lawnmower in 1831, but the Provost and Fellows owned horses essential for their local transport, and provision had to be made for grazing them. Today the cows carry out a similar function in a rather more decorous manner.''

Birebir çevirmeyeceğim, özetle, çim biçme makinelerinin icat yılı 1831 imiş. Bu tarihten önce, koyunlar en uygun çim biçme makinesi işlevini görüyorlarmış. Günümüzde ise bu işi ineklere devretmişler.

Gidenler inekli King's College Chapeli fotoğrafı çektirmeden dönmesinler bu şartlar altında, en modern çim biçme makinesi diye de altına not düşsünler!

Çim biçme makinelerinden çıkan egzost dumanı, harcanan enerji, kırpma sırasında ortama saçılanlar, insanların bunlara alerjileri düşünülünce de, inekler ya da koyunlar harika birer çim biçme makinesi olarak görünmeye başladılar gözüme. En ekolojik, en çevreye duyarlı, en güzellerinden, bir de üzerine bize hep kazandıran!

28 Şubat 2011

Wimpole Home Farm

 Wimpole Hall Home kısmını Esra uzun uzun, güzel fotoğraflar eşliğinde, 2009 Temmuz ayında anlatmıştı. Ben ise çiftlik kısmını anlatmak istiyorum. Her gidişimde keyif aldığım, özellikle kuzulama zamanı(2011 yılı için 19 Mart - 8 Nisan arasında imiş) çok güzel oluyor. Minik yeni doğmuş, annesinden süt emen kuzuları görmek! Elbette Türkiye'de doğada görüp ellemek, sevmek en güzeli ama bu çiftlik işini de İngiltere'de yaşarken çok sevmiştim. Çiftlik aynı zamanda müze görünümünde. Hem yıllar içinde neler değişti, kullanılan aletler nelerdi, onları görüyorsunuz, hem de hayvanları tanıyıp, onları sevebiliyor, besleyebiliyorsunuz.

 Bu teyze gelenleri avluda karşılıyor. Koyunların kırkılmış yünlerini eğiriyor ve yün olarak satıyor, bazı zamanlarda da örülmüş bir çift eldiven, bir atkı size sunuluyor.
Bu atlar özel, Shire Horse olarak geçiyor isimleri. İsteyenler at arabası ile geziyorlar. İsteyenler de at arabası kullanmak için ders alıyorlar. Püsküllü ayakları ise benim favorim. Aynı zamanda çok insan canlısı olduklarını söylememe bilmem gerek var mı?

 Doğum zamanlarını bekleyen koyunlar. Diğerlerinden ayrı, özel bir bölümde tutuluyorlar.

 Bu da dost canlısı meraklı bir arkadaş.

Yeni yavrulamış anneler, kuzucukları ile birlikte ayrı özel bölümlere alınıyorlar. Daha önceki yıllarda web sitelerinde, özellikle hamilelerin bu koyunları ellememeleri salık veriliyordu. Ama bu sene böyle bir uyarı görmedim. Hijyen için özel ilaçlar kullanılıyordu da, bu mu kaldırıldı, başka bir durum mu var bilmem, ama o dönem oralara yolu düşecek hamilelerin aklında bulunsun dedim.

Yeni doğmuş, sıcak kapalı alanda bir gece bekletilmiş ve sağlıklı olduğuna kanaat getirilmiş ve annesi ile birlikte yeni kapalı alanına alınmış uykucu bir kuzucuk.


Doğum sonrası sıcak ayrı bölümde bekletilen kuzucuklar.

 Gene anneciği ile birlikte ayrı kapalı alanında tutulan bir başka kuzucuk.

Kuzucuklar kitaplarla büyütülmedikleri, anneleri bu konuda ihtisas yapmadığı için güzel güzel uyuyor olsalar gerek!


Bu kuzucuklar da Wimpole'de yetişen özel bir nesil. Diğerlerine göre daha büyümüş, güçlenmiş ve dışarıda oyun hakkı kazanmışlar.

Bizim gezme zamanımız domuzların beslenme zamanına denk geldi ve bu vatandaş inanılmaz aç gözlü idi. Bakıcısının elindeki kovayı kapıp kafasına geçirdi. Deli gibi yedi ve yetmedi, devam etmek istedi. Dehşet kötü kokuyordu! Onların olduğu bölümden geçerken burnumuzu tutmak zorunda kaldık resmen. Oldum olası uzaktan şirin bulsam da yavrularını ve minik boyuttaki türlerini, kendilerine, etlerine hiç mi hiç tahammülüm yok ne yazık ki. Bu koku işi, bu uzak durma meselesine son damgayı vurdu zaten.

Domuzlar görüldüğü üzere bir defada epeyce fazla yavruluyorlar. Kocaman gövdeleri ile bu yavruları eziyorlarmış da. O yüzden yavrular kendilerini koruyacak kadar büyüyene dek annelerinin olduğu yerden metal bir çubukla ayrılıyorlar. Süt emebiliyorlar ama uyurken anneden uzak olmalarına çalışılıyor ki, ezilmesinler.

Büyükbaş hayvanlar da vardı çiftlikte. İsteyenler beslenme saatlerinde o öğünün yiyeceklerinden satın alarak onlara elleri ile yedirebiliyorlar.
Midilli atları oldukça dost canlısı. Yanlarına gittiğinizde sevilmek üzere geliyorlar. Eğer elinizde civardan koparttığınız otlardan varsa da çok seviniyorlar.

Guinea Pig ailesi de oralardaydı. Guinea Pigler de sık yavrulayan hayvanlardan. Laboratuvarlarda tercih edilme sebeplerinden bu da. Bir batında tek ya da iki yavru veriyorlar ama iki ayda bir de yavruluyorlar.

Bu kaz türünün adını bilmiyorum ama berbat bir sesi vardı onu biliyorum. Sesi metrelerce uzaktan duyuluyordu ve en uzak noktada dahi kulağı tırmalıyordu. Karga yanında hiç kalır!

Traktörlerin, kümes hayvanlarının, çapa, tırmık ve benzeri çiftlik aletlerinin bulunduğu müze kısmının videosunu çekmişim, o yüzden fotoğrafları yok ne yazık ki. Ama herbiri görülmeye değerdi. En güzeli de İngiltere'deki her gezilecek yerde çocukların düşünülmesi ve bu tarz yerlerde onlar için bir etkinliğin bulunması. Wimpole Home Farm'da bu aletlerin durduğu kısımda traktörlere çıkabiliyorlardı. Kendi boylarında zararsız olan aletleri ailelerinden bir büyük eşliğinde deneyebiliyorlardı. Ayrıca kafeterya kısmının dışındaki çocuk parkı da çiftlik ekipmanları şeklinde düzenlenmişti. Minik arabalar vardı çocukların binebileceği, traktör şeklinde. Salıncaklar, kaydıraklar hep çiftliğe uygun tasarlanmıştı.

Bu tarz yerler hayvanların özgürlükleri açısından bir tehdit oluşturmayacak şekilde, Wimpole'deki gibi tasarlanırsa, çocuklar, özellikle de şehir hayatının çok dışına çıkamayan çocuklar için inanılmaz güzel bir hazine. Elleri ile yumurta toplamak şehirde yaşayan kaç çocuğa nasip olur? Kaç çocuk keçilerle koşuşturur ve bir keçinin hırkasından çekiştirmesine kahkahalarla güler? Dengenin sağlandığı, adil birer çiftliği, şehirlerimizin yakınında görmek dileği ile...

Aaa bu arada Aysun the Sütçümüzden güzel bir haber geldi, Gündönümü TaTuTa kapsamına girmiş. Haberiniz ola...

24 Şubat 2011

Love Actually


Hazır sincap beni eski şirketimin sokaklarına götürmüşken, orada çekilmiş bir filmden bahsetmeden geçmeyeyim!

(Film setinde kullanılan ekipmanlardan o sırada kullanılmayanlar yağmura maruz kalmasın diye kenara çekilip üstleri örtülmüş)
Bu film yapımcılarının sokakları, kıyafetleri, mekanları, filmin içinde her ne varsa meşhur etmelerine şaşırıp kalıyorum. Bazen de hoşuma gidiyor. Mekanlar özellikle... Hiç bilinmeyen yerler birden popüler oluveriyor. Bir bakıyorsunuz bu kalıcı hale dönüşüyor, bir bakıyorsunuz sabun köpüğü gibi anında yok olup gidiyor... Kings Cross tren istasyonundaki Harry Potter'in içinden geçip kaybolduğu duvar, yıllardır orada sadece turistler için durur mesela. Aslında film sahnesinde kullanılan da, o değildir üstelik. Sonra Nothing Hill yani Portobello Road var, beni her daim kendisine çeken, çok sevdiğim... Yeni çekilen bir film ekibinin kısa bir süre çalıştığım şirketin sokağını işgal ettiği o günlerde öğrendim ki, Love Actually'nin de bazı sahneleri bizim şirketin binasında çekilmiş meğer!

(Elinde telsizle çalışan set ekibi elemanlarından birisi)

Her Christmas öncesi televizyon kanallarının birinde mutlaka gösterilen bu film ilginçtir üstelik, özellikle de şarkısı ve şarkıyı söyleyen... Şimdiye dek seyretmeyen varsa, mutlaka seyretsin, özellikle de konusundan çok, filmin geçtiği mekanlara dikkatle baksın derim.

(Yeni çekilen film için özel hazırlanan kapı)
Bu kapı hangi filme sahne oldu, onu öğrenme şansım olmadı ama bizim eski şirket, filmlere mekan olmaya devam ediyor, onu haber alıyorum...

22 Kasım 2010

Bulaşık Makinesi ve Bulaşık Yıkama Usulüne Dair


Sofrayı toparlayıp, bulaşıkları makineye yerleştirdim, bulaşık deterjanını da koyup, makineyi çalıştırdım. O sırada tıınnn dedi, ne zamandır kafamın içinde dönüp dolaşan soru, gene soru haznesine düştü.

Şimdi, biz bulaşıkları elde nasıl yıkarız? En basit haliyle, kir durumuna göre, önce bir sudan geçiririz, sonra elimizin dayanabileceği sıcaklıkta bir su ile deterjan ya da zeytinyağı sabunuyla bir güzel köpürte köpürte, yağı, kiri çıkıncaya kadar yıkarız. Ardından da benim açımdan tabaktan gıcır gıcır ses gelip, sabunların gittiğine emin olana dek durularız. Sonra bulaşıklığa kurumaya, sonra da yerlerine...

İşin doktorasını yapacağım diyenlere mi, yoksa çok şaşkınlara mı bilmem, buyrun burada bir de bulaşık yıkama klavuzu.

Gelelim İngiliz usulüne...

İlk İngiltere'ye kuzenlerle gezmek için gittiğimde, kuzenin kayınvalidesi yemekleri hazırlıyor diye, biz de bulaşık işine soyunmuştuk. Evde bulaşık makinesi mevcut da, ona nadide kız muamelesi yapıldığından mıdır bilmem, oturması tercih ediliyor, kuzenin kayınvalidesi ile kayınpederi bulaşıkları yıkıyordu. Biz de olmaz, evin gelini ve onun kuzeni gençler dururken ayıp olur dedik, sıvadık kolları, girdik bulaşığa... Girdik de, kayınvalide tepemizden eksik olmuyor! Can hıraç birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Damada dedik bu böyle olmaz, ne diyor bu hatun, biz anlamadık. O yok birşey, yok birşey diye geçiştirdi. Aldı annesini gitti. Ama hatun ısrarlı, gene dikildi tepemize birşeyler anlatmaya çalışıyor. Biz de anlamamakta epey ısrarlı çıktık ve seneler sonra İngiltere'de yaşamaya başlayıncaya kadar da kadıncağızın tepkisini anlayamadık(kuzen ve İngiliz damat Türkiye'de yaşıyorlar) gitti... Bulaşığı, birimiz sabunluyordu, birimiz duruluyordu, işimiz bitince de kurulayıp kaldırıyorduk. Bulaşıklıkta tutma adetleri yok zannediyorduk. Meğer iş böyle değilmiş!

Televizyonda dizilerde dikkatimi çekti ilk, sonra yemek programlarında, sonra da orada yaşayıp İngilizlerle evli olan arkadaşlarımdan öğrendim ki, durulama adeti yokmuş bu milletin! Ta daaaam... Tam benlik bir gerçeklik!

Nasıl yani, sabunlu sabunlu mu kaldırıyorlar tabakları?
Yok canıııım, kuruluyorlar ya!
Nasıl yani... Kurulanınca sabun gitmez ki!
Eh işte, gitti say...
Nasıl gitti sayarım ya, sabun mu yiyorum ben şimdi?...
Oooo o kadar uzatırsan yaşayamazsın burada. Gittiğin en ala lokantada ne yaptıklarını ne biliyorsun ki?
Eyvaaaaah!

Kadıncağız boşuna dövünmemiş biz bulaşık yıkarken. Gitti suya bir sürü para! Biz bir de gıcır gıcır ses çıkana dek durulayınca, kadıncağız kesin erimiş bitmiştir ki, vücut dili de bunu söylüyordu. Hani mükemmel olmasa da İngilizcemiz de var o zamanlar, ama niye anlayamadık, nedir bu kadının hali dedik durduk. Oğlu bizim âdetimizi bildiği için, sonra bizim orada yemek yemeyeceğimizden korkup açık açık söyletmemiş olsa gerek. Dolandırıp durduğu cümlelerden de anlamadık, anlamaya bir dirhem bile yaklaşmadık, zaten bulaşık durulanmadan yıkanmaz ki!!!

Vay başıma gelenler... Şimdi ben bu ülkede durulanmayan bulaşıklarla ne yaparım. Zaten başkalarının evinde birşey yememek için 10 takla atarken, takla sayısı çıkar mı 20'ye dedim durdum. Ama zamanla düşünmemeye alışıyor insan. Çok da dışarıda yememeye, gittiği yerde dikkat etmeye. Kafama takmadan yaşamayı başardım, başarmasına da, şimdilerde şu soruyu kafamdan atamıyorum.

Bulaşık makinesi denen alette fotoğrafta gördüğünüz üzere, üç işaret var. Birisi yıkamayı, diğeri parlatmayı, öbürü de kurutmayı gösteriyor. Acaba bu bulaşık makinesi imalatçıları durulama da yaptırıyor mu aradaaaaa, yaptırmıyor mu? Yaptırıyorsa, niye onun işareti yok?

Not: Bu anektodu anlatmadan da geçemeyeceğim, bir diğer kuzen, evlenip Hollanda'ya yerleştiğinde, eşine su şirketinden bir mektup gelir, su giderinizde anormal artış var, borularınızda kaçak olabilir, kontrol ettirin! Bu sıralar makine dışında bulaşık yıkaması yasak olsa gerek...

26 Ekim 2010

Kabak Tohumunun Hikayesi

Doğayı Keşfederken'de Beste'nin Kabakları anlattığı yazısı var. Hazır onu görmüşken, birilerinin aklına kabağı tohumdan yetiştirmek fikri düşerse, ben de tohumunun hikayesini yazmak istedim.

Yıllar önce, Kew Gardens'a sonbahar ziyaretimizde, hem kabaklar arz-ı endam ediyorlardı Cadılar Bayramı Münasebetiyle, hem de elmalar... Elmaların hikayesini yazdım. Elma günü! Gelelim kabaklara...

İngiltere'de her müzede, bahçede, gezilen yer park bile olsa, çocukları içine alacak, onlara birşeyler öğretecek illa ki en az bir görsel materyal olur. İnteraktif olanları da vardır, anne babayla yapılanlar da... Kew'da, kabaklar için ayrılan kısımda da, çocuklar için, tohumun hikayesini çizmişler. Ben de tek tek fotoğrafını çektim ki, olur da bir öğretmen arkadaşımız görüp, benzerini Türkiye'de uygular!

Tohumcuk(ben ona sadece kabak tohumu diyeceğim), dışı turuncu olan İngilizlerin ''Squash'' dediği, Latince adı ''Cucurbita maxima'' olan türe ait. Dilim döndüğünce yazıların çevirisi de şöyle:

1. Kabak tohumları, Mayıs ayının ilk günlerinde camlı bir kısımda tutulmak üzere ekilmelidir.  (burada özel geri dönüştürülmüş bir topraktan bahsedilmekte ideal ekim için, annem funda toprağı diye satılıyor Türkiye'de dedi! Bitkilerin budanması, çimlerin biçilmesi vs elde edilen atıkların çürümesiyle elde edilmiş, geri dönüşüm toprağı diye tarif edeyim ben de) Funda toprağı ile saksıyı doldurun. Tohumcuğu da saksının ortasına, yan tarafı toprağa gelecek şekilde yerleştirin.

Çoğu tohum, birkaç gün içerisinde filizlenir. Bu süreçten sonra onu soğuklardan koruyacak bir yerde saklanmalıdır. Bu bir sera ya da cam fanusun altı olabilir.

Yazılı olmayan ama genelde kullanılan bir noktayı da ben söylemek isterim. Böyle çimlendirilen, filizlendirilen tohumların, sonradan karışmaması için etiketlemek çok önemli. Özellikle, bu işin acemisi iseniz, bitkileri bu aşamalarda tanımıyor, yaprağının, gövdesinin nasıl birşey olduğunu bilmiyorsanız,mutlaka etiketleyin.

Bir de benim çok hoşuma giden birşey var, bu aşamalarda tohumun, çimlenmiş filizin tutulduğu yerlere İngilizce'de ''Nursery'' deniyor. Aynı kelime minik bebeklerin bakıldığı bizde kreş(Fransızca'dan gelmiş herhalde) denilen yerlerin de adı.

2. Mayıs sonu ya da Haziran başında, donlar bittiğinde, toprak bitki için yeterli sıcaklıkta olacaktır. Genç bitkileri bulundukları yerden, toprağa geçirebilirsiniz. (Çizimdeki yazı balonunda, genç bitkimiz, ''Hımm tadı güzel'' der toprak için! Alttaki şapkalı bir uğur böcüğü de aynı fikirde olduğunu Yumm! ünlemi ile belli eder, nefis kelimesinin halk dilindeki söylenişi diyelim buna da...)

Bir miktar daha funda toprağı ve gübre ilave edin üzerine, böylece bitkinin hem beslenmesini, hem de yeterli nem düzeyinde olmasını sağlarsınız.

3. Genç bitkileri birbirinden 1m uzağa dikin. (Uğur böcüğümüz mühendis galiba!)

4. Kabaklar özellikle çiçeklendiklerinde ve meyve verdiklerinde bol suya ihtiyaç duyarlar.

Aydınlık yerleri, kumlu toprakları severler. Onları beslemek için sıvı besin vermek gerekli olabilir.
(Benim notum, bu sıvı besinler sağlıklı olur mu? Organiği var mı diye bakmak lazım!)

5. 1 ya da 2 bitkide bir meyve sayısını azaltmak, diğerlerinin daha büyük olmalarını sağlayabilir.

(Benim notum, çocukluğumda Adapazarı'nda koca koca balkabaklarını görmüş birisi olarak bu çok gerekli midir ya da istenir mi bilemedim. Yani küçük kabaklar mı daha lezzetlidir, kocaman ağır basanlar mı denemek lazım ya da en iyisi birebir kabak yetiştiren, bu sene kabak bolluğundayız diyen, bir bilene yani  Meyvelitepe'ye sormak lazım...)

6. Pek çok kabak çeşidi genellikle en az 95 - 100 gün içerisinde yeterince gelişir, bazılarının daha uzun süre beklemesi gerekir. Eylül ayı sonlarında, dökülen fazla yaprakların üzerlerinden uzaklaştırılması, meyvenin daha olgunlaşmasını sağlar.

Dilerim bu çizimler, kabak yetiştirmek isteyen miniklerin ve büyüklerin işine yarar ve güzel çizim yapanlar başka bitkiler için de onlardan birer tane hazırlar. Böylece toprakla tanışmamış minik eller de bahane ile tanışır...

Benim aklıma bulaşık süngeri de yapabileceğim bir kabak türü ile Türk Türbanı düştü yetiştirmek için.

Tüm bunları yazarken de canım kabak tatlısı istedi şimdi benim. Hani şu, Adapazarı kabaklarından. Başkalarının tercih etmediği, ama benim en sevdiğim kısmı olan, kestane tadındaki kabuğu üzerinde, ince kabuğu alınmış. İçi tupturuncu, mis gibi bir kabak tatlısı. İzninizle, balkondaki kabağa doğru kaçıyorum ben ama önce tekrar buraya bir tık...

Güncelleme:
Beste, kabak hakkında sorduğum sorulara cevap vermiş yorumlarda(teşekkürler).Kendi tecrübelerine dayanarak şu noktalara parmak basmış:
  • Mart sonu, Nisan başında ev içinde çimlendirme yapabiliyormuşuz.
  • Filizciğimizin üzerinde en az 3-4 yaprak olunca, mutlaka Haziran ayında(aksi halde bitki cılız kaldığından verim alınamıyormuş) , toprağa ekebiliyormuşuz.
  • Ekolojik kabaklar için kompost ile karıştırılmış toprak ya da önceden at gübresiyle beslenmiş toprak yeterli oluyormuş, bitki besinine ayrıca gerek yokmuş.
  • Bitkiler genç iken kesinlikle gübre vermemek lazımmış, aksi halde kökleri de genç olduğu için yanıyormuş.
  • İlla bitki besini kullanılacaksa, bitkinin büyümesi beklenmeliymiş ve biyolojik olanlar tercih edilmeliymiş.
  • Minik kabakların, lif oranı daha az olduğu için, lezzeti daha fazla imiş. Doğal olarak olgunlaşmış olmalıymış.(Tahminim doğru yani meyvesini azaltmak mutlaka gerekli değil. Önemli olan büyümenin rahat sağlanmış olması)
Beste, isteyenlere kabak tohumu yollayabilirim der, lezzet açısından önerdiği ''potiron'' denilen tür.

Ben de kabak etkinliği ve oraya yazdığım yazıyı eklemek isterim kabaklı lezzetler, tarifler için...

22 Eylül 2010

Audley End House ve Bahçesi

Buz gibi soğuk bir Nisan günü daha önce anlattığım Saffron Walden  yakınlarındaki Audley End House'a doğru yola çıktık. Hava biraz buğulu, biraz çiseleyen yağmur, sıkı bir soğuk ile bize eşlik ediyordu.

Bu sebeple fotoğraflar biraz ölü, biraz da o zamanlar elimdeki tek kaynak olan video kamerayla çekildiği için buğulu. Ama durum bu diye anlatmaktan vazgeçmemeliyim değil mi?

Audley End, daha arabadan indiğimiz ilk saniyede bizi bu antik kalıntıları andıran yapı ile karşıladı. İhtişamı oradan belliydi. Arazinin üzerine ilk olarak Benedictine Monastery - Walden Abbey inşaa edilmiş. Ardından 1538'de meşhur VIII.Henry tarafından, en kıdemli bakanı Sir Thomas Audley'e içinde oturacağı ev olarak hediye edilmiş ve Audley Inn olarak anılmış.

Ancak torunu, hazine bakanı ve ilk Suffolk Kontu Thomas Howard evi yeniden baştan, eskisinin 3 katı daha büyük olarak inşaa ettirmiş. ''Kral için çok büyük, ama hazine bakanı için değil'' diye bahsettiği evinde 1626 yılında ölmüş. (Büyük lokma ye, büyük konuşma! diye boşuna dememiş atalarımız, hele bir de kraliyet zamanında...Kral bu lafı duymuş mu bilmem ama harcamaları dikkat çekmiş, cezalandırılmış, gururu kırık, beş parasız olarak ölmüş)





Kral II.Charles, New Market at yarışlarını rahat izleyebilmek için, bugün evin boyutuna ve ihtişamına göre bedava sayılabilecek bir rakama, 50 000 pounda, bu evi almış. Sir Christopher Wren dahil pek çok mimarın eli değmiş yeniden yapılanmalar sırasında. O kadar çok paralar harcanmış ki, borcunu ödeyemeyen bir diğerine satmış. Bir sürü el değiştirmiş. En son Baron Braybrooke ailesinin olmuş. Daha sonra da İç İşleri bakanlığına kalmış. Oradan nasıl English Heritage'e geçmiş bilmiyorum.

Genelde, İngiltere'de pek çok tarihi ev, şato, kale, sahipleri tarafından masraflarıyla başedilemeyince, English Heritage, National Trust gibi derneklere bırakılıyor, bu dernekler de onlara sahip çıkıyor. Müzeye dönüştürüp elde ettiği gelirle de masraflarını karşılıyor. Bazılarının sahipleri, küçük bir bölümde yaşamına devam ediyor. İçeri giriş rakamlarının pek küçük sayılmayacağını, ev ve bahçe için ayrı ayrı ücretler alındığını da belirteyim.


Burada gördüğünüz ağaç misali çalılar, özel olarak ev sahiplerinin hizmetlileri görmemeleri için yapılmış. Bulut şeklindeymiş ve sadece budanması için 12 gün gerekliymiş. Bitince diğer uçtan yeniden başlamaları gerekiyordu herhalde ve zavallı bahçıvanın ömrü bunları biçmekle geçmiş olsa gerek! 


Yukarıda ve burada gördüğünüz bu basılı kağıt çocuklar için! Aile büyükleri evi gezerken çocuklar da başıboş bir halde vazolara, mobilyalara saldırmak yerine, ellerinde böyle kağıtlarla gezip, sorulan soruları yanıtlıyorlar. Şu anda varolan şekliyle evi boyar mısınız? Bahçede hangi şekillerde çiçekler yerleştirilmiş vs vs... gibi sorular var. Bunun yanında bilgi de var elbette. Çıkışta görevliler bakıp doğru bildikleri cevaplar için aferin diyor çocuklara bir de!




Burası da görevlilerin yemek yaptığı, gümüşleri parlattığı, China porselenleri yıkadığı, evin her türlü işlerinin döndüğü bina. Hani şu görünmesi istenmeyip bulutların ardına saklanan. Evin iç görevi için sadece 25 kişinin çalıştığı var 1880 yılı kayıtlarında. İçinde neler olup bittiğini merak ediyorsanız, sizi buyrun buraya alalım. Neler yaşadıklarını, neler yaptıklarını, bir film eşliğinde o yılların giysileri içindeki görevliler anlatsın, bizzat kendi ortamlarında.


Biz bu zili çalıp, kapıdan içeri gireceğiz ama sizi almıyorlar, üzgünüm. Fotoğraf makineleri ve video ile kayıt yasak. İçeride pek çok değerli tablo, işleme, taklid edilmesi istenmeyen duvar kağıdı, mobilya gibi şeyler var. Yüksek meblalar ödeyerek ya da özel anlaşmalarla(orjinalinin aynısı yeni perde, yeni koltuk yüzü, yeni duvar kağıdı yapmak gibi) bu eserlerin kayıtları dışarı çıkabiliyor. Örneğin Laura Ashley ile anlaşmaları varmış. Duvar kağıdı desenlerinde, yastık desenlerinde Audley End'den parçalar kullanılmış. Bunun için de bazı şeylerin yenilenmesini Laura Ashley firması üstlenmiş.


Ana binanın girişi burada. İçerideki o kadar sanat eserinin arasından aklımda kalanlar ahşap mobilyalar, kocaman dolaplar, değişik desenli ve yaldızlı duvar kağıtları oldu.

En çok da tuvalete nasıl gittikleri aklımda kaldı. Öyle ki, sanki o koku yıllardır o duvarlardan çıkmamış gibi geldi bana... O devirlerde ayrı bir banyo, tuvalet yokmuş. Gerekli durumlarda oturak kullanılırmış. Sonra üzerine bir örtü koyup, ya yatağın altına itiverirlermiş ya da gardroba (close it - klozet lafı buradan geliyor) kapatıverirlermiş. Sabah da görevliler alıp temizlermiş. Bütün gece o kokunun içinde uyurlarmış!


Aklımda kalan bir başka şey de, kızların okula gönderilmediği, evde erkek çocuklara özel öğretmen gelerek matematik, tarih, İngiliz edebiyatı, yabancı dil gibi eğitimler verildiği halde, kız çocuklarına bunun verilmediği oldu. Bazı aileler, dersleri sadece dinlemelerine izin verirlermiş. Kız çocuklar da ev yönetimini öğrenirlermiş. Benim bayıldığım minik, ahşap çocuk evleri Victoria döneminden kalma, kız çocukların oynayarak öğrenmeleri içinmiş. Çatal kaşıklar nereye yerleştirilir(böyle oyuncakları olsaydı, ''Yemekteyiz '' programındakiler zorlanmazdı herhalde), kim kimin yanına oturtulur, çalışanlara nasıl hitap edilir, çalışanlar nasıl kontrol edilir, hangi yemek pişmelidir vs vs... de kızlara verilen eğitimlerdenmiş.

Evin içi ile ilgili bilgi ve sanal turlara da buradan ulaşabilirsiniz.


Bu gördüğünüz, Cam nehri. Audley End arazisini ikiye bölmekte. Ama görünüm bozulmasın diye, minik köprüler, su yolları, şelaleler ile süslenmiş. Öyle ki, hava İngiltere havası olmasa, biraz güneş olsa manzara ömre değer! Yazları bu alanda piknik konserleri düzenleniyor. Piknik sepetinizi, şarabınızı alıp bu yeşilliklerde konser dinlemek istiyorsanız da biletinizi önceden almanız gerekiyor.


Bu bina, ahırlar. 2010 yılında ziyarete açılmış atları ile, çocuklar için oyun alanları ile birlikte. Ama bize görmek kısmet olmadı. Detaylı bilgi ve minik bir film de burada. Bu kocaman evde, bahçesinde, gezmek için ata kesinlikle ihtiyaç olduğu bizler tarafından da onaylandı!

Ahırların, ardında da Organik Bahçe'nin olduğu alana bu köprü yardımıyla gidiliyor.


Bahçe yakınlarındaki bir duvardan bu görüntü. Sarmaşık gibi görünen aslında meyve ağacı. Ama Victoria dönemi bahçıvanlarının harikalarından! Ağaç tam duvara bitişik dikiliyor. Dalları da üzerlerine asılan ağırlıklar(aşağıda fotoğrafı var) ve budama marifeti ile böyle sarmaşık haline getiriliyor. Yaşlanan ağacın kökü nasıl oluyor da duvara zarar vermiyor, o da kafamdaki soru işareti.




Cam nehri üzerindeki köprücüklerden biri.

Bahçenin müdavimi ördek, Kanada kazı, kuğu gibi kuşlar için barınak.


Bahçeyi yalnız bırakmayan Kanada Kazları. Sürü halinde karada ikamet ederlerken dikkatli olmanız önerilir, yoksa çok pis adam kovaladıkları tecrübe ile sabittir! Zerafetleri sizi aldatmasın!

Anneanne, anne ve torun tarafından beslenen siyah kuğu! Kuğular gerçekten suların prensesleri...

Gelelim Organik Bahçe'ye  ... Buradaki herşey, evin içindekilerden daha çok ilgimi çekti. İçindeki bitkiler arasında 1830'lardan kalanlar var.  Saksılardan birisinin içinde Türk İnciri yazan bir plaka bile gördüm! İngiltere'nin ilk organik bahçelerinden.




Yukarıda sarmaşık gibi büyütüldüğünü söylediğim meyve ağaçlarına bir örnek daha. Çit olarak kullanılıyor ki, bu İngiltere'de çok yaygın, iki bahçe ya da tarla sınırını ayırmak için kullanılıyor özellikle. Bizde olsa meyvesini kim toplayacak kavgası çıkar herhalde.

Bu da daha önce yukarıda gördüğünüz şekilde ama çiçeklenmiş halde.


Saksıların altında ne var bilmiyorum ama sıcağı sevdiklerinden olsa gerek onlara birer ev sağlanmış.




Buradaki bitkiler de üşümesin diye seyyar sera oluşturulmuş. Aşağıda içlerinde kocaman kocaman pazıların yetiştiği seracıkları da göreceksiniz.




Neyin nerede olduğu, hangi bitki ile aralarında ne kadar mesafe olması gerektiği daha önceden planlanmış ve ekim ona göre yapılmış. Hizzadaki asker gibi de büyümekte bitkiler.


Gene minik seracıklara örnekler. Ben bunları çok sevdim!

Aslında fazla söze ne hacet, onları sevdiğim yakından, uzaktan, her açıdan çektiğim ve yerleştirdiğim fotoğraflardan belli olsa gerek!





''Schizanthus'' imiş bu güzelliğin de adı. İşte vurulduğum bir çiçek daha.






200 yıllık bağa giriyoruz... Üzüm ve diğer meyveler için gerekli ortam sera ile oluşturulabilmiş.



Kökler dışarıda.


Üzüm içeride!




Sardunyalar...


Nergisler... Sulama araçlarının kullanışlılığına dikkatinizi çekerim.


Yukarıda ekime hazırlanan soğanlar, toprakta turplar! Azıcık başları görünüyor hatta kırmızı kırmızı. Saksıların içindekiler de meyve ağaçları(bizim Türk İnciri de oralarda bir yerde) ve onların arasında da 200 yıllık olanlar var!


Biraz dikkatli bakarsanız dalın ucundaki ağırlığı farkedebilirsiniz. Böylece dallar kendi bildiklerine şekilsiz uzamıyorlar. Bahçıvanın istediği şekli alıyorlar.


Yıldız çiçeği, Dahlia, soğanları. Bunlara galiba soğan yerine rizom deniliyordu!

Neden böyle boğazlanmış gibi duruyor bu gariban Nergisler çözemedim. Türü mü böyle, başka bir yerde çiçeklenip mi ekilmişler, dibe mi çökmüşler bu soruların cevaplarını bulamadım!


Burada gördüğünüz, belki bilmezseniz gözünüze bile çarpmayacak ayrıntı, bence çok ama çok önemli. Çatılardan gelen su burada toplanıyor ve sulamada kullanılıyor! Detaylarını burada anlatmıştım.

Bahçıvan odası...



Daha önceki yıllarda serayı ısıtmakta kullanılan buhar odası.


Mantar odası. Burada mantar yetiştiriyorlarmış değişik türlerde. Üst raflar mantar için, alt raflar da kuşkonmaz gibi sebzeleri şaşırtmak içinmiş.




Her saksıya, her fideye etiket taktıklarını düşünürsek, bu görüntü bizi şaşırtmamalı değil mi?




Süs bahçelerinden...


Kayalıklar arasında bir helioborus. Bu çiçeğin de çillerine bayılıyorum ama görmek için epey eğilmek gerek. Utangaç olduğundan başı hep önündedir çünkü.




Bu sarmaşığın adını bilmiyorum ama pek süslü olduğu aşikar!

Şelale için yapay gölet. Burada biriken su aşağıya şelale şeklinde akıyor.


Yukarıda bu görünüm için bir düzen olduğu hiç belli değil, değil mi? Gayet doğal bir görümü var. Oysa bir hile ürünü!

Sanıyorum bunlar da onbiray çiçekleri. Gerçi annemle babaannemin aldıkları çiçeklerin Ekim sonu, Kasım başı çiçeklendiği kalmış aklımda, acaba yanılıyor muyum? Kenar oyalarına ve rengine bayıldık biz bu çiçeğin ve çok rastlanan bir tür değil böyle kenarı oyalısı.

Kaç aşık gizlice burada buluştu acaba diye düşünmeden duramıyor insan! Başka neden köprünün üzeri kapatılsın ki? Aaah yağmur, elbette ki yağmur. .. Koca bahçede ıslanmadan dolaşabilmek için belki de!





Burası da son nokta, evi ve bahçeyi görebilmek için... Evin arkasında süs bitkileri için özel bir düzenleme var. Bizim gittiğimiz dönem daha çiçekler açmamıştı. Sadece hazırlıkları vardı. İlerleyen aylarda buradan da muhteşem bir bahçe çıkacağı kesin!

Gittiğimiz güne özel minik bir pazar vardı. Elişi, bahçeişi malzemelerin satıldığı... Bu gördükleriniz ağaçtan oyulmuş saksılar.
 
Tavşan korkuluklar...
 
Minik saksılardan korkuluklar ve aynı zamanda rüzgarda ses çıkartan minik adamlar.

Her İngiliz bahçesinde varolan kuş evleri ve kuş yemlikleri.


Çok çalıştıktan sonra, bir nefeslik bahçe sefası için!


Doğa dostu asma saksılar!


Arabalara gidiş ve eve dönüş... Her zaman olduğu gibi bu güzel gezinin mimarı Yıldız'a şükran borcu!