Cambridge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cambridge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020

Dönüş!

Yazmayı özlemişim.

2005'de, babamın hastalığı zamanı bir nevi iç dökme, İngiltere'de yaşadığım süreçte, orada güzel bulduklarımı paylaşma, uzak diyarlarda kalan arkadaşlarımla iletişim ve yeni dostlar tanımak adına güzel bir vasıta oldu bu blog bana.

Sonrasında Türkiye'ye döndüğümde hiçbirşey aynı değildi. İnsanlar ülke koşullarına göre değişmiş. Değer yargıları yozlaşmış. En içten dostlar bile değerlerinde bir başka şeye ağırlık verir olmuşlardı (istisnalar ve gerçek değerleri ile hala aynı kalanları tenzih ediyorum). Bir koşturma, bir koşturma, ama ne ve kimin için? Neden?

Benim ise İngiltere'de kaldığım dönemde bunları değiştirmeye, yargılamamaya, farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Ülkeme de farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Başka ülkelerdeki insanlar ne görüyor, nasıl düşünüyor, bunu da görmüştüm. Öyle değil ama diye savunduğum şeylerin ortasında buluverdim kendimi döndüğümde.

Dönüş ise mecburi dönüş oldu, belimden geçirdiğim bir ameliyatla, yarısı hissetmeyen sol bacak ve ayak parmakları ile. Üstelik bir de miniminnacık dünya tatlısı vardı hayatımızda. Tek çocuk olduğum için yıllarca kardeş hayali kurmuştum, olmamamıştı. Evlendim çocuk dedim, tam çocuğum oldu, belim gitti. Bir tuhaf hal. Zorunlu bir dönüş, kaos!

Türkiye'de yaşadığım dönemde ''Kaos'' a gayet alışıktım. Nasıl üstesinden geleceğimi de biliyordum. Hergün sokakta farklı bir kaosun içerisindeydim. Ama uzun süre dingin yaşama alışınca, kaos şok oldu bana.

İlk 8 ay, Cambridge'de yaşayıp, ailemi ziyarete geldiğim zaman ilk sokağa çıkışta, çocukluğumdan beri uzun süredir olmayan olmuştu, yıllar sonra ilk kez düşmüştüm. Onca kazı oldu İstanbul'da. Onca perişan yolda düşmeden ilerledim. Neden düştüm? Çünkü insan rahata çabuk alışıyor. Çünkü, insan hayatındaki pratikler olmadıkça, bazı yetilerini kaybediyor, uyum sağlıyor. Çünkü, uzun süredir, dış etkenlere bu derece maruz kalmadığım gibi, nereden tehlike geleceğine, doğanın içinde yaşadığım şehirde bile, esas doğamın uyaranlarına uzak kalmıştım. Özüme uzak kalmıştım. Kontrollü yollarda yürümüş, ormanlık alanda bile insanlara açılan patikalarda ilerlemiş, otobüse binerken, otobüs ayağımın dibine kadar alçaltılmıştı. Bu da beni hamlaştırmış, her gün, günlük koşuşturmanın içerisinde yapageldiğim fiziksel hareketlerden uzaklaştırmıştı. Sonra ilk kaotik yürüyüşte GÜM!

Aynı durum insan ilişkileri için de geçerli. Üretim müdürü olarak çalıştığım dönemde, 180 işçi, 30'a yakın yönetici kademesindeki insan, kumaşıdır, ipliğidir, fason atölyesidir derken 200+ kişi hayatımın bir parçası idi. Onlarla iletişim (ki İşletme İktsadı Enstitüsünde yönetim becerileri için MBA okumuştum), problem çözme becerileri (kumaş zamanında gelmez, öbüründe hata çıkar, diğerine dikimde birşey olur, paketleme yetişir, yetişmez bir sürü şey aynı anda bam diye başımıza gelir) orkestra şefi edasıyla yapageldiklerimdendi. Otomatik pilot görevde idi. Sonra Sosyal Denetim, 7 ayrı ülkede hem denetim yapmak, hem denetçileri denetlemek, hem de yeni denetçi yetiştirmek. E denetçi olunca sorunlarla boğuşmak ve o sorunları en naif dille bakın bu var düzelmesi gerekli diyerek anlatmak... Sorunların neler olduğunu tek tek bulup çıkartmak... Sabahın 2'sinde 3'ünde aile ile vedalaşıp bir bilinmeyene, başına ne geleceğini bilmediğin bir ülkeye doğru uçmak, uyuyabiliyorsan yolda uyumak, yoksa sabah iner inmez fabrika denetimine koşturmak. Gene otomatik pilot hizmette. 45kg'a düşmüştüm. Her ülkenin yemeğini yiyememek, devamlı atik tetik olmak...

Sonrası mutlak sessizlik ve yalnızlık. Eş işe gider, o dönene kadar yalnızlık... 4 duvar, bir huyunu suyunu bilmediğin ülke ve ben. İlk 3 ay, inanılmaz huzur... Sonrasında kaosa özlem. İş aramak ama bolca overqualified sın lafı duymak. O iş için seviye üstteymiş yani. E öyle olsun benim kabulüm ne var? Yok olmazmış, sonra sıkılırmışım, sıkıntı onlara sorun olarak dönermiş. Ya bir dene, bizim ülkede öyle yaparlar, iki taraftan kim memnun olmazsa pes eder. Belki mutlu olacağız? Yok olmaz... Rutin tehlikeye girer. Huzur gerek. Başka şehirlerde uyumlu işler var ama uzak. Yolda geçer hayat. Gene de deneyelim... Ne var ki, İstanbul'da da bir yerden bir yere gitmek, işe gitmek en az 1 saat değil mi zaten? Yok değilmiş... 1 saat trafikten dolayı 1 saatmiş. Yol aslında kısa hatta bazen yürüyecek kadar kısa. O yüzden sarsıntı daha azmış. Londra'da 3 ay çalışıp, Cambridge - Londra arasında gidip gelmek için sabah 5:00'te kalkıp, akşam 22:00'de dönünce anlıyormuş insan!

Yeni işler, yeni uğraşlar icat etmece o zaman... Bahçe, fotoğraf çekmek, elişleri, elişlerine dair kurslar almaca ve vermece, hobilere eğilmece ve o hobiler işe dönebilir mi ona bakmaca. Ama hiçbir zaman kaos yok. Kaosun uyumu yok. Hep mutlak huzuru bulmaya çalışmaca var. 

Günü hissetme, mevsimi hissetme, İngiltere'nin bıçak gibi kesen soğuğu ile derinin çatladığını hissettme, kalbini aynı soğukla soğutmamaya çalışma. Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni gruplar kurup, hayatı şekillendirmece var. Bir yandan içe dönme, içini tanımaya çalışmaca, bazen ondan kaçmaca, bazen dıştakileri tanımaya uğraşmaca. 

Bu arada bunları yaparken internet öyle bir tık ötede şu andaki kadar yakın da değil. Her aranan bu kadar rahat bulunamıyor. Türkiye'de ikide birde yasaklar yüzünden birşeyler kapanıyor. Bir gün WordPress, bir gün YouTube kapalı. Yasaklar, Yasaklar... Her dönem, her zaman. Aynı şekilde İngiltere'de de yasaklar yasaklar... Öyle yasadışı MP3 indirirsen yakalanırsın, kitap indirirsen yakalanırsın, hem de pıt diye, cezalar kocaman. Eş de bilgisayar canavarı. İşi bu, es kaza böyle birşey olsun kıyamet kopar. O zaman çık doğaya... Dön, bak... Bahçeler bahçeler, çiçekler çiçekler, çık kuğularla konuş anlat onlara, çık Boğaz kıyısında yürüdüğünü hayal ederek, gören bazı memleketdaşlarımın boklu su bu yaaaa, dediği Cam Nehri boyunca yürü. Sonra merak et, aç tarihini oku, aslında bir kanal olduğunu öğren. Nehri nasıl ehlileştirip kanala çevirdiklerini, üzerinde giden kanal gemilerini, onların içinde yaşamanın nasıl bir hayat olduğunu, ara oku öğren. Kaydol Cambridge Tarihi derslerine, Cambridge'de neler neler olmuş öğren. İlginç olanları yaz bloga. Haçlı savaşlarının hırsını nasıl atamadıklarını, İstanbul'dan gelen bir Müslüman Türk'e nasıl baktıklarını bizzat yaşa, öğren.

Bir sürü güzellik yaşa, bir sürü güzel insanla tanış, bir sürü güzel konferansa, fuara, festivale katıl... Yaz bloga...

Ve dön... Özüne, ülkene...

Bak herşey değişmiş ve günden güne değişmekte. Kaos baki, baki de ben artık kaos adamı olmaktan çıkmışım... Huzur ve belki kaldırabileceğim kadar kaos bana göre olmuş.

Değer verdiğin, sevdiğin bir sürü güzel insan günden güne hayatından çıkıp bilmediğin başka bir aleme gitmekte. Yaşın günden güne ilerler, yarım yüzyılı geride bırakırken, onların ardından çaresizce hoşçakal de.

Çocuk ve bel, içinde bulunduğun koşullar sebebiyle eski işine döneme... Çocuğu nasıl doğru beslerim derken, kendini bir denizin içinde bul. Yengeç olarak o denizi sev ama kıyısında kal. Kıyıdan kıyıdan eğitimlere başla. Çocuklarla ilgili İngitere'de kurduğun hayallerle birleşsin ve devam et.

Ama bak etrafındaki insanlara... Onlar artık eski insanlar değil. Onların gözünü hırs, para, hayatta kalmak için herşey mübah felsefesi bürümüş olsun. Dostmuş gibi girsinler hayatına, kuyu kazarmışçasına çalışıp üzsünler seni. Sen hep dost bil. Eski dostların gibi. Elele verdiğin, birşeyleri besleyip büyüttüğün dostların gibi. Blog yazarken çok uzak diyarları bir ettiğin, yüzünü hiç görmediğin halde kalbini paylaşan dostların gibi. Hayatın boyunca hep dürüst ol, ama dürüstlük kavramı anlamını çok yitirdiği için insanlar dürüstlüğün ardında birşeyler arar olsun. Ama sonra anla ki, yeni dönemin ve devranın insanları karşındakiler...

Şu anda bakıyorum sosyal medyaya, insanlar o insanlar değiller. Ne eskiler, ne yeniler. Google, şu bu herhangi bir internet devranında da açılan eğitimler, anlatılan pazarlama taktikleri, kullanılan şablonlar. Herkes bir şablonun ve akımın parçası. Bu ister yüzyüze olsun, ister sanal, ucu bir şekilde internet denizinden geçiyor. Yengeç, bu sularda kıyıda kalmayı seçiyor. Sen eğer onlardan değilsen, oyunda yer alma hakkın yok, çık saha dışına! Ya açık denize sürüklenmeye çalışılıyor ya da kıyıya atıp sen burada dur, bitti artık bu suda olamazsın tarzıyla karşılaşıyorsun.

Sen o araçları kullanırsan, hayattasın, kullanmazsan hayatın dışındasın diyor sistem sana. O internet araçları, o internet canavarı. Bak sana sesleniyorum, üstelik senin içinden, senin eski bir bileşeninle. Ben senin o sevimli canavar olduğun zamanlardan sesleniyorum. Giderek gözünü kan bürüyen bir canavara dönüp, çoluk, çocuk, büyük küçük, herkesi içine almaya çalışıyorsun. Senin oyuncaklarınla sana sesleniyorum kıyıdan. Dur bir! Hayata bak... 

İçindeki canavarı gör ve kullanan insan olarak, İNSAN OL!

Öküz altında buzağı aramaktan vazgeçip, içimdeki ve içindeki insanı gör, öyle davran.

(Bu yazıda, bu blogda, belki de ilk defa bir fotoğraf eşlik etmeyecek, günün sistem anlayışına inat!)

04 Kasım 2012

At Kestanesi

(Cambridge - Trinity College bahçesinden St John's College ve At Kestanesi yaprak filizi) 

"Ağaç yaşken eğilir diye boşa söylememiş atalarımız! Çocukken içime hangi bitki, hangi ağaç işlemişse, gözüm ondan başkasını görmez oldu büyüyünce de. Yazdığım her keşif bunun canlı birer kanıtı." diyerek başlamıştım söze bir başka ortak blog için bu yazıyı hazırlarken. Artık o birliktelik yok ve Berceste'ye bu yazıyı yazma zamanı gelmiş de geçmiş bile...

Florya taraflarını bilir misiniz İstanbul'da? Bir zamanların Güneş plajını, Atatürk'ün Köşkünü...
İşte tam da buraya gitmek üzere binilen tren, yeşillikler içinde büyükçe bir istasyona bırakıverir sizi. Bir yanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın konutu ile Vali Köşkü, diğer yanı Florya Atatürk Köşkü'ne giden yoldur.

(Cambridge - Trinity College bahçesinden St John's College ve At Kestanesi yaprak filizi)

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı konutu karşısındaki tren raylarına paralel giden yol At Kestanesi ağaçları ile şenlenmiştir. Nerede ise Yeşilköy'e kadar size eşlik ederler. Benim de çocukluğumda bol bol bu yoldan geçmişliğim, at kestanesi ağaçlarını dört mevsim izlemişliğim, kestanelerinden toplamışlığım vardır. Yazları arabamızı tren yolu üzerindeki tahta köprünün yakınına parkeder, sahile doğru, o zamanların meşhur pastanesine yürür, dondurmamızın eşliğinde bu ağaçların yeşil yaprakları, yukarı doğru incelen gövdesi, en önemlisi de gölgesi altında uzun yürüyüşler yapardık. Diğer mevsimlerde ya tavukgöğsü bize eşlik ederdi ya da karadutlu lokum. İllaki elimizde birşeyler olacak!

Baharda kimisi beyaz, kimisi pembe çiçekli olurdu bu ağaçların, sonbaharda kocaman yapraklar sararmaya dururdu ama son dem, kestanelerini verdikten sonra. O dikenli kestaneler bam bam yere iner, içlerinden benim oyuncaklarım çıkardı. Kâh beştaş oynardım onlarla, kâh misket olurlardı bana. Bazen de bebeklerimin yemeği. Böylece duygusal bir bağ oluştu oyuncak veren bu ağaçlarla aramda.

(İstanbul - At kestanesi çiçeği)

Gel zaman, git zaman, gördüm ki, beni hiç yalnız bırakmayacaklardı da... İngiltere'de oturduğumuz ilk evin, sokak başında, ''hoşgeldin'' diyerek karşıladı beni. İlk zamanların tüm yalnızlığına inat, eski dost olarak kucakladı kalbimi. Onu, çiçeklerini, yapraklarını tanımam, hatırlamam, ona dokunmam... Oradaki akrabam gibiydi. Cambridge kolejlerinde, sokaklarında, hep ''ben buradayım, sen üzülme'' dedi, ıhlamur ağaçları ile birlikte. Göz kırparcasına bakıp, yanındayız diye fısıldadı kalbime...

(Cambridge - Hibrit At kestanesi çiçeği)

Peki ya şimdi? Gene yalnız bırakmadı beni. Şu anda, İstanbul'da oturduğum evin tam da önünde, tüm endamıyla selam veriyor her balkona çıkışımda. Oyuncaklarımdan kızıma da verdi oynasın diye! Birkaç hafta önce, yağmurlu bir günde önce salyangozları keşfettik miniğimle, sonra da at kestanelerini. Top bulduğuna öyle sevinçliydi ki küçümen, pop pop diye diye koştu yanlarına. Eve getirdik minik canlı topumuzu. Dikkatli dikkatli inceledi. Sonra da güzelce bir yere sakladı, bakalım ne zaman aklına gelecek? Ağacım ise şu anda yapraklarını yavaş yavaş sarartmakta. Kışa adım adım yaklaştığımızı hissettirmekte, ama korkma diyor gövdesi ile ben buradayım, asla seni yanlız bırakmayacağım. Sağolasın kadim dost ağacım! Sana, akasyalara, zeytine, çamlara, elma ve vişne ağaçlarına selam olsun. Tüm güzelliğinizi eksik etmediğiniz, yaşadığım yeri, yaşanacak yer yaptığınız için.

(Cambridge - Hibrit At kestanesi çiçeği)

Gelelim seni keşfe kadim dostum, bana o kadar yakın olduğun halde kimsin, nesin hiç sorgulamamışım, dostluğun, varlığın yetmiş hep!

(Cambridge'e ilk gidişimde beni kucaklayan dost ağacım)

At kestanelerinin çıkış noktası benim atalarım gibi, Balkanlar imiş der çoğu kaynak. Hatta özellikle babaannemin doğumyerinin adı bile geçiyor kaynaklarda... Oradan da kanımız ısınmış birbirimize meğer! Ancak, Evren'in okuduğu sonbahar yazılarından aktardıkları ile öğrendim ki, Balkanlara gelmesini sağlayan da Osmanlı! Evren'in gönderdiği bu ve bu kaynakta ve okuduğu bir dergide onun çevirisi ile(ben kelime Almanca bilmem zira) şunlar söylenmekteymiş: ''Eskiden bütün Avrupa'da yaygınken son buzul çağında Yunanistan, Makedonya ve Arnavutluk'un orta bölgelerine çekilip orada hayatta kalmıştır. 450 yıl önce batı Avrupa'ya geri dönmüştür. Tahminen 300 yıl kadar yaşayabilen bu sevilen ağaç, dolayısıyla çok kısa bir süreden beri tekrar burada yaşamaktadır. Yaşadığımız yerlerde at kestanesi ve onun  buzul çağından itibaren orta Avrupa'ya kadar yayıldığı unutulmuştu. Bir kaç yüzyıl önce, Osmanlılar onu geri getirdiler. Hoş bir tesadüf,  çünkü at kestanesini atlarına yem olarak kullanmaktaydılar. Tahminen orada, burada kaybolan tek tek yemlerden yeni ağaçlar büyümeye başlayınca, at kestanesi hızla tekrar moda oldu. Başlangıçta, sadece soyluların saray bahçelerini süslerdi, sonradan yaygınlaştı. Günümüzde yaygın olarak şehirlerin yeşillendirilmesinde kullanılır.'' Benim bulduğum bu kaynakta da der ki, pek çok botanikçi, ağacın esas çıkış noktasının Asya olduğuna inanır ve Fransızca'da kullanılan ''marronier d’Inde'' adının da Asya'dan geldiğini öne sürer. İstanbul ise ağacın doğal çıkış yeri değil, kültürünün üretildiği yerdir. At kestanesinin Avrupa'ya yayılması 1556'da diplomat ve yazar Ogier de Busbecq'in, Venedikli botanikçi Pierandrea Mattioli'ye İstanbul'dan tohum yollamasıyla başlar diye anlatır bu kaynak kitap. Osmanlı'da at kestanesi, atların öksürük ve kurtların yol açtığı hastalıklarını tedavi ermede kullanılırmış. At da Osmanlı'da, aynı zamanda o devirde, çok önemli bir hayvan. Ağacın önemini anlamak için, bunun altını çizmek gerek. Hatta atları seviyorsanız, Türk atı nedir öğrenmek istiyorsanız da bu kitabı okumakta da fayda var. At kestanesi ve tarihçesi bu kitapta da anlatılır, okumak isteyenler için... Sonuçta, Osmanlı, yakın zamanda, kahveyi olduğu gibi at kestanesini de Avrupa'ya tanıtan, hediye eden olmuş ve zamanla birkaç yazar dışındakiler bunu unutmuş! At kestanesinin ailesi ''Hippocastanaceae'' olup özellikle adına  ''Aesculus hippocastanum'' diyorlarmış. At kestaneleri ağaç ya da çalı durumunda bulunurlarmış. Kışın yapraklarını dökerlermiş. Yaprakları  5-9 yaprakçıklı olup, elsi yapraklılardanmış. Yaprakçık kenarları dişli ya da düzmüş. Sapı uzun, dizilişi karşılıklıymış. Çiçekleri ya bir eşeyli ya da erdişi imiş. Çarpık zygomorph imiş.

(Oyuncu böcüğüm, nam-ı diğer Pon pon hanım elinde oyuncağı ile)

Benim gibi, kızım gibi başka çocuklar da at kestaneleri ile oynanan oyunlara bayılırmış. İngiltere'de ''conker''  adıyla anılan kestane aynı zamanda bulunan oyunun da bu isimle anılmasına sebep olmuş. Tatilde oyuna doyamayan çocuklar, yaz bitip, sonbahar geldiğinde, yani okul zamanında, bu oyunu oynayarak avunmuşlar. 1848'den beri oynanıyormuş bu oyun ve 1965'den beri de Dünya Kupası düzenleniyormuş. Oyunun detayları ve püf noktaları için buraya kesinlikle bir gözatmanızı tavsiye ederim.

Evren ve Sincap'ın oyuncaklarını yapmak için yararladığı kaynağa bakmak isterseniz de buraya bir bakın lütfen. Onlar da bizim gibi oyuncak bulmaya çıkmışlar meğer ve bu yazının ilham kaynağı da Evren oldu zaten.
Bizim, işi oyuna döktüğümüz bu kestanecikler, aslında ağacın soyunu devam ettirmeye yarayan birer tohumdan başka birşey değilmiş. Dikenli kapsülleri yere düştüklerinde patlayıp, kestanenin çimlenmesine yardımcı olacak nemli ortamı hazırlarmış. Başta geyik olmak üzere, bazı midesine düşkün, hayvanlar da besin olarak bu kestanelerin peşindeymiş. Haksız da sayılmazlarmış, zira protein açısından zenginmiş.

(İstanbul - Yazın iyice yeşillenen evimizin önündeki at kestanesi ağacı)

Hibritleri Aesculum hippocastanum ve Aesculum pavia (red buck-eye) kırmızı at kestanesi diye bilinirmiş ve onların çiçekleri benim Florya'da gördüğüm koyu pembelermiş. Yaprakları ve gövdesi daha küçük, yaprakları daha koyu ve kestaneleri daha küçükmüş ki, bu türünkiler conker oyununa uygun değilmiş.
At kestanesi ağacının boyu 35m ve üzerine çıkabilirmiş. Herbiri 13 ile 30 cm uzunluğunda değişen 5 ile 7 parçadan oluşan genişliği 60 cm'i bulabilen aya yaprakları, dalları ile de epey geniş bir alana yayılırmış genelde. Bu sebeple park ve büyük bahçelerde çokça tercih edilirmiş. Özellikle de gölgesinden yararlanmak için. Yaprakları ilkbaharda doğanın canlandığının müjdecisi imiş. İlk yaprak verenlerden olduğu için. Her mevsimin ağacı deniyor hatta ona.

Çiçeklerini 30 cm'lik mum misali yukarı doğru yükselerek açar diye tarif ediyor kaynaklar. Gercekten de mumlu avizelere benzetiyorum ben de. Her bir çiçek sapında 20 ya da 50'ye varan genelde beyaz üzerine pembe hareli, bazı türlerinde koyu pembe çiçekler taşırmış. Her bir sap, yeşil, yumuşak dikenli 1 ile 5 kapsül/meyve geliştirirmişKapsüllerin içinde 2 bazen de üç kestane bulundururmuş. Parlak kestanelerin çapı ise yaklaşık 6 cm kadarmış. Büyümesi hızlıymış. Derin ve serin toprakları severmiş.Soğuklara ve kuraklığa karşı dayanıklıymış.  Gölgede yetişebilirmiş. Odunları beyaz, orta sertlikte ve kolayca yarılabilen türdenmiş. At kestanesi ağacı çeşitli hastalıklardan da kolaylıkla etkilenebiliyormuş. Başlıcaları burada mevcut. Özellikle Cameraria ohridella - İngilizce'de, horse chestnut leaf miner adıyla bilinen bir cins güve Avrupa'da epey tehlikeli anlar yaşatmış zavallı ağaçlara...

(Cambridge - Yaz sonuna doğru kestaneleri olgunlaşmaya başlayan at kestanesi ağacı)

Çiçeğinden, tohumundan yani kestanesinden, ağaç kabuğundan, yapraklarından ayrı ayrı ilaç olarak yararlanılsa bile çok çok önemli bir konuya parmak basmakta fayda var. Ham olarak at kestanesi ''esculin'' denilen bir zehiri üretiyor ve eğer yenirse ölüme sebebiyet verebilir! Özetle ZEHİRLİDİR dikkat!

At kestanesinin tohum ve yaprağının varise, filibit denilen bir tür damar iltihabına, hemoroide, sadece tohumları, fazla büyümüş prostata, ishale, ateşe iyi geldiği, tohumlarının kimyasal işleme tabi tutularak, aktif bileşenleri ayrılıp, konsantre edildiği durumda oluşan özün, kronik damar yetersizliği denilen bir tür dolaşım bozukluğuna iyi geldiği, yapraklarının, egzemada, adet sancısında, kemik kırılmaları ve çatlaklarında şişliğin inmesinde, öksürükte, artiritte, eklem ağrılarında, ağacın kabuğunun, malarya ve dizanteri tedavilerinde, ağaç dallarının kabuklarının lupus adı verilen deri veremi ve ülserlerde kullanıldığı söylenmekte.

Damar rahatsızlıklarına karşı bir krem tarifi için buraya bakabilirsiniz.

(Cambridge - Henüz olgunlaşmamış at kestaneleri)

Bunların doğruluğu için burada derecelendirmeler ve açıklamalar mevcut. Dikkatle okumanızı öneririm.

Bilimsel olarak kan sulandırıcı ve ödeme iyi gelen etkisi biliniyor.

(İstanbul - Olgunlaşıp açılmış at kestanesi kapsülü)

Bunun yanında başdönmesi, başağrısı, mide bulanması, kaşınma gibi yan etkileri de biliniyor. Hatta çiçek polenleri de alerji yapabiliyor. Latekse alerjisi olanların at kestanesine de alerjik olduğu muhakkaktır deniyor. Bazı bitki karışımları ve ilaçlarla etkileşimde ters sonuçlar doğurabiliyor. Örneğin, kan şekerini düşürme özelliği olduğu için, diyabet ilaçları kullananların alması durumunda ani kan şekeri düşüşü ve buna bağlı tehlikeler içerebiliyor. Kan inceltici özelliği sebebiyle benzer etkiyi yapabilecek çemen otu, sarımsak, karanfil, zencefil gibi bitkilerle birlikte alındığında tehlikeli olabiliyor. Detaylı liste için buraya tık tık lütfen.

Benim önerim, doktorunuza danışmadan hiçbirşey yapmamanız yönünde! Bu tarz ilaçlar kişiden kişiye, hastalıktan hastalığa farklı etkiler yapabiliyor çünkü. Hele ki, alerjik bünyelerde sonuçları çok daha tehlikeli olabiliyor. Zaman zaman da çaresi bulunmayan dertlere çare olabiliyor. Beste'nin dediği gibi varisin belli bir ilacı yok. O yüzden at kestanesinin tüm kullanım alanları aklınızda bulunsun ama kullanmadan önce mutlaka bir doktora danışın...

(İstanbul - Olgunlaşıp açılmış at kestanesi kapsül detayı)

At kestanesi ağacının gövdesinden mutfak aletleri ve oyuncaklar yapılabilirmiş.

Kestaneleri, Fransa ve İsviçre'de ipek, yün, hint keneviri, keten beyazlatmasında kullanılırmış eskilerde ama bugün kullanılan bir yöntem değilmiş.

Çiçekleri Ukrayna'nın başkenti Kiew'in simgesiymiş.

Bazı yerlerde de kestaneleri boncuk gibi kullanılarak mücevher yapılırmış.

(İstanbul  - Kapsülden çıkabilmiş ve çıkamamış at kestaneleri)

Kestanelerinin bir odanın köşelerine yerleştirilmesi durumunda örümcekleri kaçırdığına inanılırmış. Nazara karşı insanlar üzerlerinde at kestanesi tohumu taşırmış ya da tütsü şeklinde evlerde kestanesinin tozu yakılırmış.

Kömüründen barut elde edilirmiş. Gene Evren'den öğrendiğim bilgiye göre, Almanya'da at kestanesi ağaçları bira mahzenlerinin üzerine ekilirmiş. Böylece derin olmayan kökleri, kilerin kubbeli tavanına zarar vermiyormuş. Ayrıca büyük yaprakları, biranın olgunlaşması ve depolanması için ek bir nem ve serinlik de sağlıyormuş. Evren'in bir gözlemi de, bira bahçelerinde bu ağacı mutlaka görmüş olması. Ağacı takip eden mahzeni de buluyor demek ki...

İngilizce'de bilinen isimleri ise horse chestnut, buckeye, Spanish chestnut. Almanca'da Gemeine Rosskestanie, Fransızca'da Marronier d'lnde, Rusça'da Konskii Kesten, Bulgarca'da Konski Kesten olarak anılır.
Bende bilinen ismi de Kadim Dostum!

Kaynaklar: Yazı içinde geçen web sitesi adresleri At Kestanesi ve Prepagel - Doğanın harika ilacı - Prof.Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir - Nobel Yayınları

17 Haziran 2011

Kolejli İnekler - King's College - Cambridge

King's College, Cambridge Üniversitesi'nin büyük ve önemli kolejlerindendir. Tarihi epey karışık ve ilginç. Chapel'i ise her sene, Christmas zamanı, BBC yayımlarına ev sahipliği yapar. Şimdiye dek gördüğüm en güzel taş tavan işçiliğine sahip olduğu gibi, mimarlık öğrencilerine örnek gösterilen yapılardan.

Bu inekler de King's College bahçesinde ara ara görünür, ara ara gözden kaybolurlar. Hazır laf Aysun hanım'ın ineklerinden açılmışken, kolejli olanları da yazmazsam olmaz diye düşündüm ve biraz araştırdım. Biz ilk taşındığımız zamanlar, bu ineklere çok gülerdik. Koskoca, haşmetli, tarihi binalar, öyle ki, Chapel Cambridge'in turistlik simgesi, önünde de inekler! Her gelen turist, mutlaka bu bina ile fotoğraf çektirmek ister, ama inekler için çekilen çite ve onlara ''Hay Allah bunlar da nereden çıktılar şimdi'' diyerek bakar...

Biz de onları deneylerde kullanılır zannederdik ya da arazi otlamaları için kiralanıyor diye düşünürdük. Sineğin bile yağını çıkartan, sonra da allayıp pullayıp en değerli şey olarak satan insanlar bunlar nitekim, pazarlama uzmanları, bu işte de var bir keramet derdik kendi aramızda. Aklımda hep internet üzerinden araştırmak vardı ama kısmet bugüne imiş!

Eşim arada şu sebepten derdi, ona gülerdik(ama haklıymış) Düşüncesi doğru çıktı.

Netice, bu inekler kadroluymuş, evet. Araştırmalarda da kullanılıyorlar mı? Bilmem. Onu bulamadım. Kullanılıyorlarsa, araştırmalarda hayvan kullanmayın, diye protesto edenlerin niye devamlı King's College'in kapısında oturdukları da böylece anlaşılmış olur.

Öğrendiğim şu, bu vatandaşların esas kullanım amaçları çim biçmek imiş!

Evet evet, yanlış duymadınız çim biçmek!

İngilizler bahçelerine ve bahçe bakımına çok meraklıdırlar. Öyle ki, bahçesinde çim biçmeyi ihmal eden komşuları olursa, hiç çekinmeden kapılarını çalıp, sizin vaktiniz ya da çim biçme makineniz yoksa, ben bu işe talibim, izin verin bahçenizin çimlerini biçeyim, göz manzamı bozuyorlar diyebilirler. Arkadaşlarımdan buna dair çok hikaye duymuşluğum var. O çimler bahar geldi mi illa ki biçilecek! Sonra da devamlı her hafta bu iş devam edecek. Her yerin çim, çayır olduğunu düşünürseniz, bu ne kadar büyük bir iştir asla tahmin bile edemezsiniz.

Gene eşimle trenle bir yerden başka bir yere giderken aramızda konuşurduk. Ben meraklı bir şekilde sorardım. Niye bu memleketin koyunları, inekleri dolaşmaz, yerde öyle otururlar. Ben hiç Türkiye'de oturanını görmedim böyle derdim. Eşim de, hayvanların dolaşıp, ot aramasına ne hacet, oturdukları yerden de karınlarını doyuruyorlar, her yer yeşillik işte derdi.

Şimdi, bu ineklerin durumuyla herşey netleşti artık kafamda. King's College'in tarihçesinde şu yazıyor:
''Sheep may have been the most appropriate way to mow the lawn before the advent of the mechanical lawnmower in 1831, but the Provost and Fellows owned horses essential for their local transport, and provision had to be made for grazing them. Today the cows carry out a similar function in a rather more decorous manner.''

Birebir çevirmeyeceğim, özetle, çim biçme makinelerinin icat yılı 1831 imiş. Bu tarihten önce, koyunlar en uygun çim biçme makinesi işlevini görüyorlarmış. Günümüzde ise bu işi ineklere devretmişler.

Gidenler inekli King's College Chapeli fotoğrafı çektirmeden dönmesinler bu şartlar altında, en modern çim biçme makinesi diye de altına not düşsünler!

Çim biçme makinelerinden çıkan egzost dumanı, harcanan enerji, kırpma sırasında ortama saçılanlar, insanların bunlara alerjileri düşünülünce de, inekler ya da koyunlar harika birer çim biçme makinesi olarak görünmeye başladılar gözüme. En ekolojik, en çevreye duyarlı, en güzellerinden, bir de üzerine bize hep kazandıran!

08 Mart 2011

Kadın Ve Eğitim


Bloglar gitti, yazışamıyoruz, ah vah derken şimdi de fotoğrafları yüklediğimiz ortam gitti biryerlere galiba. Fotoğraf yüklendi. HTML kod kısmında görüyorum ama kendisini göremiyorum. Görenler, göremeyenler haber ederlerse ne olduğunu anlarız belki...

Neyse, gelelim bilgisayar başına geçiş sebebime...
Cambridge'de yaşarken her Darwin College civarından geçişte bu tabelayı görüp, bizde durum neydi, daha önceden kadınlar okullardan mezun olmamışlar mıydı der dururdum. Üniversite ile içli dışlı olan bir arkadaşım da, koskoca kraliçelerin kurduğu Queen's College'den kurucularının bile mezun olma hakkına sahip olmadığını söylerdi. Okurlar, derslere girebilirler ama mezun olamazlarmış!

Bu sebeple Kadınlar Günü deyip, bir bakayım bu durum neymiş diye düşündüm.

Cambridge'deki ilk kadın koleji 1869 yılında Emily Davies tarafından kurulan Girton College imiş. Bilahare bunu diğerleri izlemiş. (Tabelanın ait olduğu kolejin tarihçesi de burada.)Ancak kadınlar 1921 yılına kadar mezuniyet hakkı elde edememişler! 1972 yılına kadar da erkeklerin okuduğu kolejlere kabul edilmemişler. Buna misilleme olarak da Girton College 1979 yılına kadar erkek öğrenci almamış! Oxford'daki St Hilda's College'in inadı da 2008 yılına kadar sürmüş!

Dönelim Türklere...
Kadının erkek ile eşitliği Orhun Kitabelerine kadar dayanmakta ve kitabelerde ''Devleti idare eden Han'' tanımının yanında ''Devleti idare eden Hatun'' tanımı da yer almaktaymış. Sadece ''Han emreder'' şeklinde bir kararname geçersiz sayılarak ''Han ve Hatun emreder'' şeklinde başlayanlar geçerli olurmuş.

Osmanlı döneminde 1843 ylında Tıbbiye bünyesinde ebelik okulu kurularak, kız çocuklarının buradan mezun olmaları sağlanmış. 1869 yılında çıkan kanunla kız ve erkek çocuklara birlikte ilköğretim zorunlu kılınmış. Tanzimat döneminde 9 Fransız kız okulu açılmış, 1876'da Amerikan Kız Koleji kurulmuş.

Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün manevi evlatları ise ilklere imza atmıştır.
Dün batıdan ileride bulunan Türk kadını, bugün aile baskısına, aşağılanmaya, hor görülmeye maruz kalmaktadır. Nedir peki bugüne gelirken yapılan yanlış ve günümüz Türkiye'si ve yöneticileri ile artan suç oranı? Bunu en iyi anlatan yazının da bu olduğuna inanıyorum.

Çözümü de dinde, ilimde, dünyada cehaletle savaşmakta görüyorum!


28 Şubat 2011

Wimpole Home Farm

 Wimpole Hall Home kısmını Esra uzun uzun, güzel fotoğraflar eşliğinde, 2009 Temmuz ayında anlatmıştı. Ben ise çiftlik kısmını anlatmak istiyorum. Her gidişimde keyif aldığım, özellikle kuzulama zamanı(2011 yılı için 19 Mart - 8 Nisan arasında imiş) çok güzel oluyor. Minik yeni doğmuş, annesinden süt emen kuzuları görmek! Elbette Türkiye'de doğada görüp ellemek, sevmek en güzeli ama bu çiftlik işini de İngiltere'de yaşarken çok sevmiştim. Çiftlik aynı zamanda müze görünümünde. Hem yıllar içinde neler değişti, kullanılan aletler nelerdi, onları görüyorsunuz, hem de hayvanları tanıyıp, onları sevebiliyor, besleyebiliyorsunuz.

 Bu teyze gelenleri avluda karşılıyor. Koyunların kırkılmış yünlerini eğiriyor ve yün olarak satıyor, bazı zamanlarda da örülmüş bir çift eldiven, bir atkı size sunuluyor.
Bu atlar özel, Shire Horse olarak geçiyor isimleri. İsteyenler at arabası ile geziyorlar. İsteyenler de at arabası kullanmak için ders alıyorlar. Püsküllü ayakları ise benim favorim. Aynı zamanda çok insan canlısı olduklarını söylememe bilmem gerek var mı?

 Doğum zamanlarını bekleyen koyunlar. Diğerlerinden ayrı, özel bir bölümde tutuluyorlar.

 Bu da dost canlısı meraklı bir arkadaş.

Yeni yavrulamış anneler, kuzucukları ile birlikte ayrı özel bölümlere alınıyorlar. Daha önceki yıllarda web sitelerinde, özellikle hamilelerin bu koyunları ellememeleri salık veriliyordu. Ama bu sene böyle bir uyarı görmedim. Hijyen için özel ilaçlar kullanılıyordu da, bu mu kaldırıldı, başka bir durum mu var bilmem, ama o dönem oralara yolu düşecek hamilelerin aklında bulunsun dedim.

Yeni doğmuş, sıcak kapalı alanda bir gece bekletilmiş ve sağlıklı olduğuna kanaat getirilmiş ve annesi ile birlikte yeni kapalı alanına alınmış uykucu bir kuzucuk.


Doğum sonrası sıcak ayrı bölümde bekletilen kuzucuklar.

 Gene anneciği ile birlikte ayrı kapalı alanında tutulan bir başka kuzucuk.

Kuzucuklar kitaplarla büyütülmedikleri, anneleri bu konuda ihtisas yapmadığı için güzel güzel uyuyor olsalar gerek!


Bu kuzucuklar da Wimpole'de yetişen özel bir nesil. Diğerlerine göre daha büyümüş, güçlenmiş ve dışarıda oyun hakkı kazanmışlar.

Bizim gezme zamanımız domuzların beslenme zamanına denk geldi ve bu vatandaş inanılmaz aç gözlü idi. Bakıcısının elindeki kovayı kapıp kafasına geçirdi. Deli gibi yedi ve yetmedi, devam etmek istedi. Dehşet kötü kokuyordu! Onların olduğu bölümden geçerken burnumuzu tutmak zorunda kaldık resmen. Oldum olası uzaktan şirin bulsam da yavrularını ve minik boyuttaki türlerini, kendilerine, etlerine hiç mi hiç tahammülüm yok ne yazık ki. Bu koku işi, bu uzak durma meselesine son damgayı vurdu zaten.

Domuzlar görüldüğü üzere bir defada epeyce fazla yavruluyorlar. Kocaman gövdeleri ile bu yavruları eziyorlarmış da. O yüzden yavrular kendilerini koruyacak kadar büyüyene dek annelerinin olduğu yerden metal bir çubukla ayrılıyorlar. Süt emebiliyorlar ama uyurken anneden uzak olmalarına çalışılıyor ki, ezilmesinler.

Büyükbaş hayvanlar da vardı çiftlikte. İsteyenler beslenme saatlerinde o öğünün yiyeceklerinden satın alarak onlara elleri ile yedirebiliyorlar.
Midilli atları oldukça dost canlısı. Yanlarına gittiğinizde sevilmek üzere geliyorlar. Eğer elinizde civardan koparttığınız otlardan varsa da çok seviniyorlar.

Guinea Pig ailesi de oralardaydı. Guinea Pigler de sık yavrulayan hayvanlardan. Laboratuvarlarda tercih edilme sebeplerinden bu da. Bir batında tek ya da iki yavru veriyorlar ama iki ayda bir de yavruluyorlar.

Bu kaz türünün adını bilmiyorum ama berbat bir sesi vardı onu biliyorum. Sesi metrelerce uzaktan duyuluyordu ve en uzak noktada dahi kulağı tırmalıyordu. Karga yanında hiç kalır!

Traktörlerin, kümes hayvanlarının, çapa, tırmık ve benzeri çiftlik aletlerinin bulunduğu müze kısmının videosunu çekmişim, o yüzden fotoğrafları yok ne yazık ki. Ama herbiri görülmeye değerdi. En güzeli de İngiltere'deki her gezilecek yerde çocukların düşünülmesi ve bu tarz yerlerde onlar için bir etkinliğin bulunması. Wimpole Home Farm'da bu aletlerin durduğu kısımda traktörlere çıkabiliyorlardı. Kendi boylarında zararsız olan aletleri ailelerinden bir büyük eşliğinde deneyebiliyorlardı. Ayrıca kafeterya kısmının dışındaki çocuk parkı da çiftlik ekipmanları şeklinde düzenlenmişti. Minik arabalar vardı çocukların binebileceği, traktör şeklinde. Salıncaklar, kaydıraklar hep çiftliğe uygun tasarlanmıştı.

Bu tarz yerler hayvanların özgürlükleri açısından bir tehdit oluşturmayacak şekilde, Wimpole'deki gibi tasarlanırsa, çocuklar, özellikle de şehir hayatının çok dışına çıkamayan çocuklar için inanılmaz güzel bir hazine. Elleri ile yumurta toplamak şehirde yaşayan kaç çocuğa nasip olur? Kaç çocuk keçilerle koşuşturur ve bir keçinin hırkasından çekiştirmesine kahkahalarla güler? Dengenin sağlandığı, adil birer çiftliği, şehirlerimizin yakınında görmek dileği ile...

Aaa bu arada Aysun the Sütçümüzden güzel bir haber geldi, Gündönümü TaTuTa kapsamına girmiş. Haberiniz ola...

19 Ekim 2010

İlkbaharın Soğanlı Güzellerini Toprakla Buluşturma Zamanı

 (Anemon)

Bu güzelliklerle bahar, bahar olur...
Şimdi onların soğanlarını toprakla buluşturma zamanı. Zaten teker teker soğanları boy göstermeye başladılar bile, satıldıkları yerlerde. İster onları alıp, buzdolabının sebzeliğinde ince kağıtlara(gazete olmasın, mürekkebi zarar vermesin) sarıp sarmalanmış halde bekletin ki, mevsimlerini şaşırsınlar. İçlerindeki biyolojik saati harekete geçirmiş olun ve yaklaşık 1-1,5 ay sonra evdeki saksılarınıza dikin. Erkenden açsınlar.
İster doğal hallerine bırakın, bahçenizde toprakana işini halletsin. Ama seçin kendinize göre bir güzellik, buluşturun onu toprakla.


 (Çiğdem)

Soğanları toprakla buluştururken buradan ve buradan yararlanabilirsiniz.

Bu sene belki özel vazosunda sümbül ya da çiğdem açtırmayı başarabilirim. Evin küçümeni izin verirse elbet, bu aralar pek meraklı herşeye çünkü!

 (İris)
Belli aralıklarla ekin ki, yaprakları çıkıp büyüdüklerinde birbirlerine yaşam şansı versinler. İki soğan arası yaklaşık 10cm olsun. Aldığınız soğan paketlerinin üzerinde yazar gerçi, kim için, ne kadar alan gerektiği.

(Lale - bu türünün adı Mickey Mouse imiş)
Katmerlisi, katmersizi, hatta siyah olanları bile var lalelerin. Kokanlar benim en çok sevdiklerim. Lalede de, nergiste de.

(Muscari - Dağ Sümbülü) 
Çocukluğumun sevgilisi. Kıyamadığım, toplamaktan kendimi alakoyamadığım, şimdilerde asla doğada kendi başına bulamadığım biricik dağ sümbülüm...

 (Nergis)
İngiltere'deyken her türünü doya doya seyreylediğim, sevdiğim, okşadığım, kokladığım, öptüğüm nergisler. Bahçemde bana sürpriz yapıp açan, kokulu olanları, katmerli olanları, çeşit çeşit nergisler...

(Ters Lale)
Anavatanı ülkem toprağı olan, bana ülkemde değil de yadellerde görmek kısmet olan ters laleler...

(Sümbül) 
Çocukluğumda, sümbülcü dededen morunu, pembesini, katmerlisini aldığımız, komşu bahçede tarla halinde çıkan, ama şimdilerde yeni ev sahibinin, çim bahçe aşkı uğruna katlettiği sümbüller. Mis gibi kokan, evin küçümeninin çiçek koklamayı ondan öğrendiği sümbüller...

Birara bluebell olduğundan şüphe ettiğim ama sonra olmadığına kanaat getirdiğim, yazıyı yazarken de, adının glory of the snow [(Chionodoxa luciliae (syn. C. gigantea)] olduğunu öğrendiğim güzellik.

(Kardelen)
Cambridge'e baharın geldiğini beyaz başından anladığım biricik kardelenim.

Şöyle uçsuz bucaksız bir tarlaya, birer sıra sizlerden eksem. Bahar gelince de sıra sıra selam verişinizi izlesem ne güzel olurdu!
Siz hangisini seçtiniz?

13 Ekim 2010

Elma Günü - Apple Day

İngiltere'de ''GÜN'' kavramı pek meşhur. Anladığınız hanımlar gününden değil elbet, özel gün, yerel gün, geleneksel gün bunlar.

Pancake Day , D-Day,  Guy Fawkes Day benim aklıma geliverenler...

Apple Day de onlardan biri. Her sonbahar düzenlenen, vazgeçilmezlerden. Sonbahar zaten eğlencelerin, festivallerin de yoğun olduğu bir ay. Harvest Festival(Hasat Bayramı), Hallowen(Cadılar Bayramı) derken eğlenerek ay bitiriliyor bu ülkede...

21 Ekim ulusal  ''Elma Günü'' günü. İlk defa 1990 yılında bir sivil toplum örgütü (Common Ground) tarafından başlatılmış ve bütün ülkeye yayılarak geleneksel hale gelmiş. Bu günün şerefine, ülkenin elma yetiştiricileri, botanik bahçeleri, elma fidesi satanlar, elma satanlar, elma bahçesi olanlar, bahçesinde elma ağacı olanlar, elma ile ucundan bucağından ilişkili kim varsa faaliyete geçer. Elma sevenler ve elma yiyenler de bayram eder.

Ulusun elinde yiyecek hammaddesi kısıtlı olursa, ulusal birliği, birlikte yapılacak şeyleri de böyle elma gibi kendilerine mal ettikleri bir simge belirler. Diğer yandan da ülke halkını yerel yiyeceklere, yerel tohumlara, yerel bitkilere çekmek için de bir vesiledir. Bir nevi ''sahip çık'' kampanyasıdır.

(Kew Gardens)

Her sene, ülkenin elma uzmanları, sakın hafife almayın, böyle bir uzmanlık birimi var, iş başı yapar, bahçesindeki elmanın ne tür olduğunu bilmeyip öğrenmek isteyenlere yol gösterir. Biz böyle bir etkinliğe Kraliyet Botanik Bahçesi Kew Gardens da denk gelmiştik. Kocaman bir salonda tabakların içine üçer elma konmuş, türlerin adı üzerlerine yazılmış. Herkes elinde kendi elması, hangi türün ellerindekine yakın olduğunu bulmaya çalışıyor. Elinde kocaman kitaplarla bir uzman köşeye oturmuş, bir diğeri aralarda dolaşarak sorulara cevap veriyor. Oturan daha kıdemli olmalı ki, önünde uzun bir kuyruk var. Ayaktakinin yanından geçerken dayanamayıp kulak veriyoruz, konu ilgimizi çekiyor, daha da dayanamayarak gayet bariz bir şekilde, ardından da izin alarak başlarına dikiliyoruz. Yaşlı bir teyze bahçesindeki elmanın türünü öğrenmek için gelmiş. Masadakiler üzerinde çalışma yapmış, elinde kalemi, kağıdı, notlar almış. Şu şu şu türlerden birisi olabilir diyor. Evet ama diyor uzman da. Sizin elmanızın alt kısmındaki tüycükler, içe doğru, sizin not aldıklarınızdakilerde ise dışarı doğru. O yüzden bunlar olamaz. Aaaa ama tıpkısının aynısı diyor teyze. Bir tüycüklerden mi ayıracağız yani? Evet daha başka belirleyici noktalar daha var diyor uzman. Ama önce sizin elmayı kesmemiz lazım! İzin veriyor musunuz? (Nezakete ve usule bakar mısınız? Bizde olsa burada herşeyi anlatıyorum, elbette keseceğim mantığı hakim olurdu diye geçiriyorum içimden. Sonra teyzenin dava edebilme hakkı var ama bu ülkede diyor iç sesim, izin almak zorunda o bey!) Aaaa evet evet elbette diyor teyze. Uzman masadan aldığı bıçakla çok dikkatli, kesit alacak şekilde kesiyor. Çekirdeğini eline alıyor. Sonra gidip oturan uzmanın yanından kalın kitaplardan birisini alıyor, sayfaları çevirip buluyor. Bakın diyor sizin elma bu! Tüycükler, çekirdeği, çekirdeklerin durduğu kısım, renkler... Bulduklarınız da bunlar... Farkı görüyor musunuz? Teyze ve biz şaşkın bakışlarla eveeeet diyoruz.(İç ses uzman işte diyor bende!) Teyze teşekkür ediyor, birkaç sorusu daha var belli. Ama uzman bekleyenlere gülümseyerek teyzeye kısa kes diyor gene kibarca... Biz de oradan uzaklaşıyoruz. Dünyada böyle insanlar, böyle öğrenme hırsı da var diyerek. Zira teyze ayakta zor duruyor ama bir şehirden diğerine elmasının ne olduğunu öğrenmek için gidebiliyor... Sonra aklımıza geliyor, bu ülkede en güzel bahçe yarışmaları, en iyi meyveyi yetiştirme yarışmaları var, meyveleri kayıt altında tutma ve türünü yok etmeme için uğraşılar var. Belki de teyze kendisine birşey olsa bile, ağacı yıllarca yaşasın istiyor kim bilir? Ağaç kesenlere, ağacım yaşlandı, az meyve veriyor diyenlere de bu durum hatırlatılır!


Üç adım ya gidiyoruz, ya gitmiyoruz, bir ağaç saksı içinde. Muhtemelen elma ağacı. Üzerinde sallanan bir sürü etiket. Altında soyu tükenenler diyor. Etiketlere bakıyoruz, tür, şehir, yıl, ne zamandan beri görülmediği yazıyor. Türlerine, fidanlarına, ağaçlarına, tohumuna sahip çık denmiş oluyor. İnsanın ciğerine işliyor. Bizim bile!
Bu sene İngiltere'de Elma Günü için yapılacak etkinliklerin yerel listesini buradan bulabilirsiniz ya da RHS (Kraliyet Tarım Kuruluşu diyebiliriz sanırım)web sitesini önerebilirim size.
Halkın dilinde olan bir şiir var,
An apple a day keeps the doctor away
Apple in the morning - Doctor's warning
Roast apple at night - starves the doctor outright
Eat an apple going to bed - knock the doctor on the head
Three each day, seven days a week - ruddy apple, ruddy cheek

özellikle çocuklar için yazılmış. Onların daha küçük yaştan elmayı sevmesi, bol bol tüketmesi aşılanıyor olmalı. Günümüzde özellikle diş hekimleri bu şiiri çocuklara söyler olmuşlar.


 ''Orchard'', meyve bahçelerinin genel adı. Elma, ülkede en çok bulunan meyve olunca da ilk akla gelen ''Elma Bahçeleri'' oluyor. Bize en yakın elma bahçesi Granchester'da(ileride burayı ve esas meşhur olduğu şeyi de anlatacağım) vardı. Bahar aylarında çiçekleri açtığı zaman keyfine doyum olmazdı. Şezloglarda oturup, çayımızı yudumlarken clotted cream(Afyon Kaymağı'na benzer diyelim bunun için) eşliğinde dumanları tüten yeni pişmiş bir scone yemekten(tatlı ya da tuzlu yenilen bir tür çörek diyelim bunun için de) daha keyifli birşey daha olamazdı. Mis gibi bahar havası, beyazlı pembeli elma çiçekleri, bir de yanınızda kafa dengi bir arkadaş varsa, kah kitap, kah sohbet koskoca gün nereye geçtiğini anlayamadan bitiverirdi.

Sonbaharda gittiğinizde de sizi elmalar ve taze elma suyu karşılardı. Katkı maddesiz, cam şişede, Granchester'a özel!


 (Granchester Elma Çiçekleri)
Bir başka elma bahçesi de Burwash Manor'da vardı(hakkında yazdığım yazı burada ama oraya arabasız gitmek zor olduğu için elma bahçesi keyfi şansım hiç olmadı.

 (Granchester, The Orchard ve tadını çıkartanlar, özellikle köpeklerin durumuna dikkat)

Bir de bir de Girton College'in elmaları pek meşhurdu. Elma zamanı, bahçe kapıları bekçisiz halka açılır, yere düşen elmaların halk tarafından toplanmasına izin verilirdi. Dikkat yere düşen elmalar! Sakın ola ki, ağaca tırmanmaya, ağaçtan elma kopartmaya kalkmayın. Ne kerametse bu İngiltere'de pek çok meyve için geçerli. Yere düşeni alırsanız, kimse size neden diye sormaz, ama dalından toplarsanız karakolluk olma ihtimaliniz bile olabilir. Bir arkadaşımın önerisi ile onunla, Girton College'e gidip, çok eski ve bir daha hiç bir yerde yiyemeyeceğimi söylediği bir tür elmadan bir iki tane toplamışlığım da var, sırf meraktan.

(Girton College'den alınan elma)
 (Sokakla paralel ön kapının olduğu evlerde minik bahçedeki minik elma ağacı, elma ağacı İngiltere'de heryerde kısaca...)
Hazır elma ve elma ağaçlarından bahsediyorken bir de anıyı not edelim... Bir dönem, o zamanlarki karşı komşumuz elma dendiğinde çıldırır hale gelmişti. Kendi arsası üzerinde, Belediye ve komşularından izin aldıktan sonra evini büyütmeye kalkışmış, bu iş için de çok büyük paralar harcamıştı. Ama komşusunun elma ağacını hesaba katmamıştı! İnşaat başladıktan sonra yan komşusu bahçesindeki elma ağacının köklerinin inşaat sebebiyle zarar görebileceğini iddia etmiş ve dur demiş, durmayınca da Belediye'ye şikayet etmiş. Yetkililer gelmiş, evet zararı olabilir demişler ve evin bütün planları değiştirilmek zorunda kalınmış. Tüm bunlar olurken inşaat belirsiz süre durdurulduğu için, komşumuz ustalarına günlük ödemelerini yapmak zorunda kalmış, planların değiştirilmesi için mimara, Belediye'ye, gelen uzmana, akla gelmedik bir sürü yere para ödemek zorunda kalmış ve yeni daha büyük bir ev alsa daha ucuza gelirdi diye hayıflanır olmuştu. Bu süreçte eşinin ikinci bebeklerini beklediğini ve büyütme işlemine de sırf bu yüzden başladıklarını da söylemiş olalım ve bizim belediyelere örnek olması dileği ile diyelim...

1990 yılındaki ilk Elma Günü etkinliği eski Elma ve Meyve Pazarı, günümüzün bir numaralı turistik mekanı Covent Garden'da(Defne'nin fotoğrafları eşliğinde Covent Garden burada) düzenlenmiş. Açılan 40 tezgahta fide üreticileri, meyve bahçesi sahipleri, meyve alıcıları, cider(İngiltere'de elma birasına cider deniyor Amerika'nın aksine) üreticileri, elma ile yiyecek hazırlayanlar(reçel, chutney, tart, turta, pie vs vs) hatta kitaplara çizim yapanlar ve yazalar ile halk biraraya getirilmiş. Marks and Spencer(evet evet kıyafet satan M&S aynı zamanda yiyecek de satar İngiltere'de) satışa çıkarttığı çok eski elma türlerinden tadımlar yaptırmış. Cider üreticileri biralarından ve elma sularından sunmuşlar. Juggler'lar top yerine elmaları çevirerek, sihirbazlar elmalarla gösteri yapmışlar. Elma uzmanları, bizim Kew Gardens'da denk geldiğimiz usulde elma tanımlamışlar. Tahminin çok üzerinde ziyaretçisi olmuş bu etkinliğin.
Her geçen yıl katlanarak artmış etkinlikler ülkenin dört bir yanında. Doktorlar sağlığın simgesi saymışlar. Cancer Research kampanyalarında yer vermiş. Okullar önemsemiş ve kampanyalar düzenlemiş, etkiliğe katılmış. Destekler arttıkça da güçlenerek günümüze gelmiş. Tarihçesine ve detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer yandan Hasat Bayramı ve Hallowen'in geçmişine de bakarsanız, Pamonia ve Pamona'yı sorgularsanız, Elma Günü'nün neden bu kadar rahatça gelenekselleştiğini hiç mi hiç yadırgamazsınız. (İngiltere'den bir blog günün önemine dair notlar almış)

Nefis elma fotoğrafları için buraya buraya bir tıklamanız yeterli. Meyvelitepe'nin elma deneyimlerini mutlaka okumalısınız, onun için buraya bir tık Eski yazılarını bulmak da size kalmış artık ama mutlaka okuyun derim.

Elmalı neler yapmış yayımlamışım diye bir baktım. Yemek Etkinlikleri kapsamında Heike Salatası ve de Sıcak Şarap yapmışım. En kısa zamanda Kerime Teyze keki yapmam ve yayımlamam lazım diye not aldım.

Benim İngiltere'deyken en sevdiğim tür Pink Lady idi. Sert, sulu, hoş bir aroması olan... Resmi web sitesinde şampanya tadı diye bahsediyor aromasından. O zamanlar bayıla bayıla yemiştim. Ama şimdi olsa türü, fidesi, meyvesi copy right içeren bu elmadan şüphe duyar, temkinli yaklaşırdım herhalde. İki türün tozlaşması ile oluşturulduğu söylenmekte ama gerçekleri iyi öğrenmek lazım. Buraya bir '' ? '' soru işareti bırakarak ve bugüne dek neden araştırmadığıma üzülerek not düşüyorum...

Türkiye'de de çeşit çeşit elma var. Ama bir bulduğunuzu bir daha bulamazsınız.Sert sulu seversiniz, bol posalısına denk gelirsiniz, asker gibi tek düze olanından derseniz ithal ne olduğu belli olmayanına mahkum kalırsınız. Ülkem tarım ülkesi iken neden ithal ediyorsak meyveyi, sebzeyi, neden birilerinin ceplerini şişiriyorsak???? diye de kendi kendinize sorarsınız.

Amasya elması en sevdiklerimden gene. Keşke dediğim, olsa dediğim, dileğim ise türlerin belirlenmesi, kayda alınması ve benzer etkinliklerin elma ve yurdumun yok olmaya yüz tutmuş bütün güzellikleri için düzenlenmesi.