Eğer tohumlarınız özgür değilse, siz de özgür olamazsınız!
Eğer yiyecek, içecek için birilerine bağlı yaşamak zorunda iseniz, onun kölesisinizdir!
Yaşamınız ve hayatınız patentlenemez, patentlendiği zaman esaret başlar. Diktatörlük başlar...
Bugüne kadar Avrupa'da pek çok ülke GDO'lu tohum girişine dur dedi. Bunlar arasında Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Fransa, İsviçre var ve sıra bizde! Bizim de HAYIR dememiz gerek.
Bugün bütün dünyada MONSANTO'ya, GDO'lu tohumlara, gıdaya karşı yürüyüş var. Avusturalya'dan filmler, fotoğraflar gelmeye başladı.
İstanbul'da Fikir Sahibi Damaklar'ın düzenlediği GDO'yu Boykot Pikniği var. Siz de kendi yaptığınız bir parça yiyecekle bu pikniğe katılın, yemeğinizi ve fikirlerinizi paylaşın. GDO'ya HAYIR deyin. Bugünümüz ve geleceğimiz için...
Belgesel.Konusma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belgesel.Konusma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Mayıs 2013
01 Mayıs 2013
Kompost Atölyemizin Filmi
Nilüfer Varol Güleryüz bizler için Kompost Atölyemizin filmini hazırlamış. Teşekkürlerimizle...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Doğa,
Geri Dönüşüm,
Permablitz,
Permakültür
25 Mart 2013
Fikir Sahibi Damaklar - Tohum, Un, Maya, Fermantasyon, Ekmek... Hayatımıza Şekil Veren Süreç
10 Mart Pazar günü SALT Beyoğlu çok güzel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Daha önce uzun uzun ekşi mayalı ekmek ile ilgili yolculuğumu anlatmıştım. Bu yolculukta Fikir Sahibi Damaklar'ın yerini de. İşte Pazar günü hem üyesi olarak, masal anlatmak üzere, hem de aile fertlerine ''Gerçek Ekmek'' ve onun buğdaydan başlayan öyküsünü dinletmek üzere biz de orada idik.
Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.
Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.
Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!
Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.
Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.
Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.
Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...
Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!
Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!
Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.
Öyle ki, evin 4 yaşındaki Uğur böcüğü bile hiç sesini çıkartmadan uzun uzun dinledi. Sonra da sağlıklı yemekler yemeliyiz diyerek, günün benim için en anlamlı ve önemli cümlesini kuruverdi.
Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.
Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...
Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!
Kapıdan girişte sağ tarafta Şemsa Denizsel'in kabına sığamayan capcanlı mayaları ve ekmekleri vardı.
Şemsa'nın öyküsünü dinlemek isterseniz, burada. Uzun uzun üzerinde çalıştı mayasının. Ununu itina ile seçti. Mayasını keyifle geliştirdi. Sabrının ürünü de bu kabına sığamayan canlı mayacıklar oldu.
Ekmeklerin görüntüsü de tadını anlatıyor sanırım. Daha fazla söze pek hacet yok!
Üç Elma Doğal Tarım çiftliği'nin adını uzun süredir duyuyordum. Onların değişik mayaları ve unları ile tanışmak da bu etkinliğe kısmetmiş.
Etkinliğin en hareketli masalarından birisi Ali K.Erol'unki idi. Unundan, mayasına, özel bıçağına tüm detayları düşünerek gelmişti. Hele ekşi mayalı çavdar ekmeği vardı ki, tadını anlatabilmem mümkün değil. Nefis mi nefisti. Evin böcüğü daha isterim diye tutturduğunda, gidip baktık ki, anında bitmiş! Çalışmalarını Facebook sayfasından takip etmenizi önerebilirim ancak.
Gelelim etkinliğin benim için en özel masasına. Masanın sahibi Fikir Sahibi Damaklar yolculuğumdaki yol arkadaşım Mehtap ve yana kaçak masa açan dünya tatlısı kızı Zeynep. Ben ekşi mayamı, kayınvalidemin ekşi maya tarifi ile takas ederek Mehtap'tan aldım. Zeynep, kaçak masasında ekşi maya ile hazırladığı nefis grisinileri sundu. Nasıl yapmış o grisinileri derseniz. Enfesto Mammamiatto'yu ziyaret etmelisiniz derim. 10 yaşındaki bir böcüğün ne kadar maharetli olabileceğini göstersin size.
Günün masalcısı Defne! Çocukları olduğu kadar, büyükleri de yanına toparlayarak başladı masala. Cüneythan bey de eşlik etti kendisine. Küçümenlerin ilgisi, merakı, şaşkınlığı görülmeye değerdi. Defne'nin omuz başında bizim çocuklarımıza esin kaynağı olan, küçücükken bilmeden annesini bu yola çıkartan Refika var. Dilerim bir gün bizim böcüklerimiz de onun yolundan ilerler...
Ellerde mayalar, gönüllerde masallar, hikayeler... Hatta buğday tanelerini yemeyi deneyen böcükler!
Son dakika masalları, oyuncakları ile yetişen, anlatım şekliyle bütün çocukları ağzı açık bırakıp büyüleyen Tülin Kozikoğlu'na ne kadar teşekkür etsek az, ama sonradan öğrendik ki, onun aslında çok da güzel kitapları varmış!
Güne en önemli imzayı atanlardan birisi de hiç kuşkusuz gerçek insan Dr. Yavuz Dizdar! Kendi yaşam tecrübelerini, gün be gün gözlerinin önünden geçen hastalarını, yaşadıklarını ve etrafımızda dönen oyunları çok güzel dile getirdi.
Ertesi gün okulda, herkese biz gerçek ekmek atölyesine gittik diye anlatmış. Daha da güzeli önüne konulan cornflakesleri eliyle itip, bunlar sağlığa zararlı ben yemem demiş. Öğretmeni, sadece süt verdim diye yanıma geldi. Ben de alnından öptüm böcüğümü.
Dilerim herkese örnek olur böcüğüm!
İnatla, zorla iyidir diye önümüze konulan, dayatılan yiyecekler yerine dilerim adil gıda sofralarımıza gelir! Bunu yapabilecek tek güç de bizleriz, şu anda bu yazıyı okuyan siz ve bizler...
Teşekkürler Fikir Sahibi Damaklar, iyi ki varsın!
01 Şubat 2013
Dünyanın Sonundaki Bahçe - The Garden at the End of World
Rosemarry Morrow, gönlünü permakültüre kaptırmış, Somali, Uganda, Tayland, Kamboçya, Vietnam, Ortadoğu, Avusturalya ve Kuzey Avrupa ülkelerinde çeşitli projelerde çalışmış, iki kitaba imza atmış güçlü bir kadın...
Mahboba Rawi, savaş sonrası Afganistan'da ayakta kalmayı başarmış, amcası ile birlikte diğer kadınlara, yetim, öksüz çocuklara yardım etmeye çalışan bir başka güçlü kadın.
Bu iki kadının elbirliği ile Afganistan'da bir proje başlıyor. Finanse eden, Avusturalya'dan bir yardım kuruluşu.
Ülkede kadınların ve çocukların durumu içler acısı. Ama bildiğiniz gibi değil. Hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok kötü.
Film başladığında 8 yaşlarında bir çocuk konuşuyor...
Arkadaşımı yakaladılar, arkasını kestiler, böbreklerini çıkarttılar, bir kabın içine koydular. O sırada yaşıyordu. Sonra taş doldurdular, üzerini örtüp arabaya oturttular ve sınıra doğru gittiler. O sırada galiba öldü, sanırım bunu yapanlar organ mafyası idi diyor... 8 yaşındaki bir çocuğun gözleri önünde bu olay gerçekleşmiş. Daha niceleri... Diyorum ya, hayal bile edemezsiniz, çünkü bilmek istemezsiniz, bu kadar kötüsü aklınıza gelmez. Ama dünyanın hiç de uzak olmayan bu köşesinde bu olaylar gayet normal, hatta sıradan...
Sonra Rosemarry'i çocukları ölçer, biçerken görüyorsunuz. Onların nasıl beslendiklerini, neler yediklerini ve bunların gelişimlerinde ne oranda etkili olduğunu kayda almaya çalışıyor. Boy, kilo, baş çevresi, kollarının inceliği, kalınlığı diyemiyorum çünkü kalın kol yok! Açlar! Bu açlığın gelişimlerinde ne kadar geriye götürdüğünü bulmaya çalışıyor zaten Rosemarry...
Sonra kadınlara dönüp bakıyorlar... Yorgun, üzgün, herşeylerini kaybetmiş, hırpalanmış, eziyet görmüş, tecavüz edilmiş! Çoğu öldürülmüş. Öldürülmeyenlerin de kocaları öldürüldüğü için hayatta kalma şansları yok edilmiş.
Rosemarry diyor ki, bir ülkede savaş olduğu zaman, o ülkeyi yeniden kalkındıran kadınlardır. Dönüp bakın, ilk kalkınma kıvılcımını onlar yakarlar, durmadan çalışırlar ve yaraları kapatırlar. Ama bu ülkede maalesef bunu göremiyoruz, çünkü kadınlara el etek çektirilmiş. Toplumsal yaşamdan mahrum edilmişler. Dışarıda yaşamayı dahi bilmezlerken, nasıl onlardan ülkeyi kalkındırmaları beklenebilir ki?
Bu sözler içimi acıtıyor, hem de çok!
Ardından Mahboba ve amcasını, kadınları, çocukları hayatta tutabilmek için yaptıkları çalışmaları gösteriyor. Yardımlar sayesinde buldukları kısıtlı bütçe ile neler yaptıklarını... Barınmayı 1 seneliğine de olsa sağlayacak bir bina bulmuşlar kendilerine. 1 sene sonrasında ne yapacakları belirsiz... O binanın içine girdiklerinde görülen sahneler sizleri hüngür hüngür ağlatacak cinsten. O binada katledilen erkeklerin ve kadınların çizdiği resimler var duvarlarda. Nasıl işkence görmüşler, hem erkeklere, hem kadınlara nasıl tecavüz edilmiş, akla hayale gelmeyecek neler yaşamışlar hepsi en acı gerçeği ile kayda alınmış, bizzat yaşayan insanlar tarafından!
Sonra öğreniyoruz ki, Afganistan aslında zenginlikler ülkesi... Aslında savaş öncesi dünyanın badem, ceviz, kuru üzüm deposu bu ülke. Elde edilen tarımsal ürünler, zenginlik başka ülkelerinki ile kıyas bile kabul edilemeyecek düzeyde. Dünyayı tek başına beslemiş bir zamanlar... Ama bugün hiçbirisi kalmamış! Üzerlerinden füzeler geçmiş, tanklar geçmiş, yakmış, yok etmiş...
Ve bu ülkede, bu iki kadın elele vererek, bir permakültür projesine başlıyor.
Yeni baştan kendi kendilerine ayakta durmayı öğretecek bir projeye... Böylece görüyor ve anlıyoruz ki, permakültür sadece tarımdan ibaret değil. İçinde bir hayat felsefesi var, içinde toplumsal ivmeler var, içinde birlik beraberlik var.
Eğer bulursanız, içiniz acısa da bu filmi mutlaka seyretmenizi öneririm. Resmi web sitelerinden ve bu siteden daha detaylı bilgi okuyabilirsiniz.
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde beni en çok etkileyen, hatta etkileyen lafı az kalır, çarpan filmdi bu. Nasıl doğru şekilde aktaracağımı bilemediğimden de bu zamana kadar uzadı yazması.
Filmin hemen arkasından, Permakültür Tasarım Sertifikası kursu hocamız ve aynı zamanda Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü kurucusu Mustafa Bakır'ın konuşması vardı.
Çok vurucu bir cümle ile başladı söze...
''Böyle bir filmin ardından, hepimiz ne yapsaydık da bunlar olmasaydı diye düşünürüz ya da ne yaparsak buna engel oluruz diye kafamızın içinde sorgularız...
Hani süpermarketlere gidiyorsunuz ya, kasada duyduğunuz her ''DIT'' sesi dünyanın bir köşesindeki insanlara bunu yapıyor ve siz o sesi duymaya devam ettikçe de bugün bu insanlar, yarın bir başkası o ezayı çekecek'' dedi.
''Dünyada hiçbir ideoloji yoktur ki, bunu yapmasın'' diye sözlerine devam etti...
''Dün bu ülkeye girip savaş başlatan sosyalistler idi, bugün ise kapitalistler. Durup düşünmenin zamanı geldi, hatta geç bile kaldık'' idi aklımda kalan en çarpıcı sözleri.
Kıssadan hisse...
Sizler ne kadar ''DIT'' sesini duyuyorsunuz, ne kadar böylesi durumlara aşinasınız? Bugün o ülkenin başına gelenlerin, yarın bizim başımıza gelmeyeceğine dair kim garanti verebilir? Nitekim dedelerimiz, ninelerimiz yaşamadı mı aynı şeyleri? Bugün ayakta isek, kadınların ayakta kalma gücü sayesinde değil mi? Hani o günümüzde eve kapatılmak istenen kadınların!
Labels:
Belgesel.Konusma,
Film,
Hayat,
Permakültür,
Yardımlaşma
19 Aralık 2012
Çöpün Tadına Bak - Taste the Waste
Yiyeceklerimizin yarısından fazlası çöpe gidiyor. Tarladan toplanıp da bize gelene kadar yolda, sonra toptancılarda, süpermarketlerde ve hatta evimizde...
Oysa, o yiyeceklerin üretimi için, dünya adım adım yokluğa gidiyor. Tarım için yok edilen orman alanları, tarım sırasında kullanılan makineler için harcanan petrol, tarım ilaçları, sera gazları... Bunlar bizim sadece karnımızı doyurmamız için dünyayı nasıl yok ettiğimize dair örnekler.
Binbir güçlükle elde ettiğimiz yiyeceklerin kıymetini bilmeyip bir de onların çöp olmasına sebebiyet veriyoruz.
Her bir gıdanın çürümesi ile karbondiyoksitten 25 kat fazla metan gazı atmosfere karışıyor. Gıda israfını yarı yarıya azaltmak, dünya iklimi açısından otomobillerin yarısını ortadan kaldırmaya eşdeğer bir yarar sağlamakla kalmayacak, aç ülkelerin insanlarının da karnı doyacak. Çünkü filmde diyor ki, sadece Amerika ve Avrupa'da süpermarketlerde çöpe atılan yiyeceklerle Afrika'daki aç ülkeleri 3 defa doyurmak mümkün! Buna bütün dünyayı eklerseniz, ne kadar büyük bir rakam çıkıyor gözünüzün önüne getirin.
İngiltere'de yaşarken devamlı gittiğimiz süpermarkette son kullanım tarihi yaklaşan ürünleri ayrı bir yerde toplar, normal fiyatından daha uygun bir fiyata satarlardı. Özellikle Christmas öncesi epeyce kaliteli ve son kullanma tarihinin bitmesine de epeyce süre olan ürünler toplanırdı bu alanda. Ara ara aradıklarımızı bulup oradan alır, süpermarketin bu davranışına çok anlam veremezdik.
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde Çöpün Tadına Bak'ı izlerken taşlar yerine oturdu kafamda. Meğerse süpermarketlerin politikaları varmış. İnsanların evlerinde ürünler bozulmasın diye, son kullanma tarihine 15 gün kala ürünleri raflardan toplayıp, imha ediyorlarmış!
Düşünsenize, o son kullanım tarihleri zaten 1 hafta öncesine göre konuluyor. Ardından süpermarketler 15 gün önceden imha ediyor.... Ürün tarladan neredeyse hamken toplanıyor, çünkü çoğu zaman kıtalar arası yolculuğa çıkıyor. Üzerinde vitamin falan kalmıyor taze ürünlerde zaten ama bozulmasından 4 hafta önce de imha ediliyor! Üstelik o kadar fakir insan varken, o kadar aç insan varken, o kadar aç ülke varken.
Bizler ise soğuk kış günlerinde sıcacık evlerimizde yaşarken tüm olanlardan bi haber hangi yemeği yapsak diye telâşa düşüyoruz o kadar... Bunca emek, bunca çaba, bunca israfı aklımıza bile getiremiyoruz.
Bazı firmalar, ürünleri yeniden değerlendirmeye alıp, ihtiyacı olanlara daha uygun fiyatla satmaya başlamışlar. Bu ekibin başındaki tonton teyze filmde beni en çok etkileyenlerden. Afrika kökenli. Daha önce marketlerin bozuk diye ürünleri attığı çöplüklerden ailesini geçindiriyormuş. Onu işe alıp, ekip başı yapmışlar. Hiçbirşeyi ziyan etmiyor. Herşeyin yerini bulup değerlendiriyor. Minicik bir evde yaşıyor ve ailesi oldukça kalabalık! Ama filmin sonunda yazılardan okuyoruz ki, bölüm müdürü ile neyin bozuk, neyin sağlam olduğuna dair fikir ayrılığına düşüp işten çıkartılmış! Oysa o teyzeden her eve lâzım bir tane, asla ziyan etmiyor minicik parça bir yiyeceği...
Amerika'da bir grup insan... Aralarında diş hekimleri, doktorlar bile var... Çöpten bozulmamış yiyecekleri ayıklıyorlar. Bu işi artık yaşam şekline çevirmişler. İhtiyaçları yok ama israfa karşılar...
Ekmekler... Film hakkında yazan kaynaklardan birinde gördüm, çöpe atılan ekmekleri yakarak bir fırını ısıtmak mümkün diyorlardı.
Bir patates üreticisi, belli bir boyun altındaki patatesleri hasat etmeyip tarlada bırakıyor. Bu ürünleri toplayarak büyüyen yaşlı insanları gösteriyorlar filmde... Nasıl başladınız patates toplamaya diye soruyorlar, büyükannem getirdi ilk buraya beni diyor amca, elinde bir kova patatesle.
Ve tüm bunlar sadece buzdağının görünebilen, gösterilebilen minicik bir yüzü... Görmediğimiz ve bilmediğimiz daha neler neler var...
Tüm bu israf, bizler şık, sıcak, çekici süpermarketlere gidip, onları beslediğimiz sürece devam edecek! Üreticiyi yerinde, pazarda desteklediğimiz sürece de azalacak. Bunun bilinci ile alışveriş yapmak ve karşımızdakileri bilinçlendirmek ise vatandaşlık görevimiz! Hatta insanlık görevimiz.
(Konu ile ilgili İngilizce bir başka kaynak okumak isterseniz buraya tıklayın lütfen.)
Labels:
Belgesel.Konusma,
Doğa,
Film,
Geri Dönüşüm,
Hayat
17 Aralık 2012
Ampul Tuzağı:Planlı Eskitmenin Anlatılmayan Öyküsü
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivalinden... Orjinal adı Lightbulb Conspiracy: The Untold Story of Planned Obsolescence
Teorik olarak sonsuz süre dayanabilen ampul yapmak mümkün! Evlerimizde hergün kullandığımız eşyaların hiç bozulmaması ya da çok basit bir şekilde tamir edilebilmesi de mümkün.
Babam yıllarca pek çok eşyamızı tamir etmiştir. Gazeteci olmasına rağmen, elektronik eşyalar onun için apayrı bir dünya olmuştur. Onların iç yapılarını hemen çözer, bilmedikleri için kitaplar getirtir, ne yapıp edip tamir ederdi. Saatlerce çalışıp da eve geldikten sonra ayaklarımı uzatıp dinleneyim demez, arkadaşlarının bozulmuş radyolarını, saatlerini oturup tamir eder, ertesi günü zafer kazanmış komutan edasıyla bütün yorgunluğunu atmış bir şekilde işe giderdi.
Evlenip İngiltere'de yaşamaya başladığımız dönemde, eşimin PDA'yi arızalandı. Servisini aradık. Öyle her yerde her şekilde ulaşılamazmış servislere bunu öğrendik. Posta ile biryerlere gönderecekmişiz. Özel ulak gideceği için maliyeti epeyce yüklü olacaktı. Sonra neden tamir gerektirdiğini bulmaları ayrı bir ücret, tamiri ayrı bir ücret... Hepsini kabul etti eşim, çünkü içinde kaybetmeyi riske atamayacağı bilgiler vardı. Geri dönüş posta maliyeti ile hemen hemen yenisini almaya denk geldi bizim PDA'in tamir hikayesinin maliyeti! Dedik pes!
Sonra eşyalı kiraladığımız evde bulaşık makinesi bozuldu. Ev sahibimiz itiraz etmedi, biz tamir edilecek diye beklerken, kapıda yenisini bulduk. Eskisini de alıp gittiler. İçim cız etti... Basitçe tamir edilecek bir makine, çöp olarak gitti ve çöpe atmak da para ile o ülkede! Yani onun da bir bedeli var çünkü çöpleri yok edemiyorlar. Toplayıp, üçüncü dünya ülkelerine gönderiyorlar. Onların başına dert ediyorlar...
Türkiye'ye döndük. İlk bozulan DVD oynatıcı oldu. Her zamanki televizyon tamircimize götürdük. Atın bunu dediler. Kulaklarımıza inanamadık. Ama biz bunu dünya paraya aldık dedik. Evet şimdi gereken parça da aynen o kadar, ama yenisini almak şu kadar diye 1/4'ü kadar bir ücret söylediler. Biz şok olduk.
Geçenlerde 1987 yılından beri tık demeden çatır çatır çalışan bulaşık makinemiz tık dedi... Yaptıralım mı, yaptırmayalım mı diye düşündük. Çünkü yeni sıradan bir makine almak 500 milyon iken, değiştirilmesi gereken parca 100 milyon idi. Sırf makine ile aramızdaki duygusal bağdan dolayı ben tamir dedim! Eğer tamir edilmese idi zaten servis 20 milyon alıp gidecekti... Tamir oldu, çalışıyor şimdilik çok şükür...
Sonra Evren, uyandırdı... Bu filmin adını ve ilhamını aldığı 111 yıldır yanan ampulle tanıştırdı bizi. Filmin içerisindeki öyküler inanılmaz! Aslında farkındayız ama çare yok deyip boyun bükmüşüz yukarıda yazdığım örneklerdeki gibi. Ama bir şekilde buna dur demeliyiz dünya çöplüğe dönmeden! Çalıştığımız, alnımızın teriyle, emeğimizle kazandıklarımız açgözlülerin elinde oyuncak olmadan!
Nereden başlamayı önerirsiniz?
Labels:
Belgesel.Konusma,
Film,
Geri Dönüşüm,
Hayat,
Teknik
14 Aralık 2012
Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Eğitim
Geçtiğimiz hafta Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde idik. Program için buraya bakabilirsiniz. Dört gün boyunca ruhumuza, kalbimize hitap eden. Zaman zaman derin yaralar açan pek çok film seyrettik. Pek çok şey öğrendik. Festivalin ilk filmi Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Eğitim idi. Dünyada çeşitli ülkelerde denenmiş eğitim modelleri, bunların sonuçları, nereden nereye gelindiği ve olması istenenler üzerine değişik bir kaynak. Benim şu anda bulabildiğimin ne yazık ki, sadece İngilizce altyazısı var. Dilerim daha sonra Türkçe de eklenir. Farklı modelleri görebilmek açısından önemli. Özellikle de benim için. Okullarda bahçe, doğa ve permakültür çalışmaları yapmak istediğim için.
Bu dönem belki sıkılabilirsiniz ama size festivalde seyredip beğendiğim filmleri aktarmaya çalışacağım...
Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Eğitim filmini seyrederken, en çok etkilendiğim Summerhill adındaki okul oldu. 1921 yılında Alexander Sutherland Neill tarafından kurulmuş ve dünyanın pek çok yerindeki okullara ilham kaynağı olmuş. Tüm aykırılığına rağmen hâlâ hayatta... 2009 yılında en çok denetlenen okul olmuş. Ama zararlı birşey bulamamışlar!
Summerhill'den mezun olanların görüşlerinin de yeraldığı Guardian makalesi için buraya bakabilirsiniz.
Filmde yeralmayan ama bu sıralarda adını çok duyduğım Finlandiya eğitim sistemi var. Rüya gibi birşey!
Bu konuda yerinde gözlemler yapan Banu Uzkut Onuk'un yazısı için buraya bakabilirsiniz.
İngilizce hazırlanmış bir yazı için de buraya bakabilirsiniz.
Birkaç arkadaş bizim hayalimiz buradaki gibi bir okul... Neden sadece Bali'de olsun? Bizim de böyle okullarımız olsun diyoruz... Bu konuda bize el verecekleri de aramızda görmeyi diliyoruz...
Güncelleme (14 Ocak 2013) - Bali'deki Green School'u ziyaret eden ilk Türklerin yazısını okumak isterseniz burada.
Labels:
Belgesel.Konusma,
Çocuklar İçin,
Doğa,
Film
11 Kasım 2012
Alış Veriş Merkezinde Tarım
Watch Grow Food in the Galleria Mall on PBS. See more from Food Forward.
Her geçen gün sayısı hızla artan berbat alış veriş merkezlerinde hiç değilse yararlı bir adım atarlar mı dersiniz?
Örnek olur bu filmdekiler acaba?
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
İstanbul,
Permablitz
08 Kasım 2012
Çocuklara Eğitim Veren Şehir Bahçesi
Watch Explore A Rooftop Living Classroom on PBS. See more from Food Forward.
Ben bu öğretmeni çok kıskandım. Dilerim ileride bizim de böyle eğitim verebileceğimiz, çocuklarla çalışabileceğimiz bir bahçemiz olur!
Var mısınız? Dileyelim mi hepbirlikte?
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Çocuklar İçin,
İstanbul,
Permablitz
06 Kasım 2012
Şehirden Yiyeceğimizi Elde Edebilmek
Watch Pilot Episode: Urban Farming on PBS. See more from Food Forward.
Onlar kendilerini yiyeceklerin asileri olarak tanımlamışlar.
Kimler?
Abeni Ramsey çocuklarını beslemek için yola çıkıp, şehrin insanlarına yiyecek sağlar olmuş.
Andrew Cote, şehirde, çatılarda bal üreticisi.
Ben Flanner, çatı bahçelerindeki çiftliklerinde üretim yapıyor.
John Mooney, şehirde su kültürleri ile (hidrofonik sistemlerle) üretim yapıyor ve aşçı.
Karen Washington, şehir tarımı yapıyor.
Travis Roberts, şehirde özgür tavuklar yetiştiriyor.
Will Allen, eski bir basketbolcu, şehirde seralarda organik tarım yapıyor. Green Power adını verdiği bir çiftliği var.
Kimler?
Abeni Ramsey çocuklarını beslemek için yola çıkıp, şehrin insanlarına yiyecek sağlar olmuş.
Andrew Cote, şehirde, çatılarda bal üreticisi.
Ben Flanner, çatı bahçelerindeki çiftliklerinde üretim yapıyor.
John Mooney, şehirde su kültürleri ile (hidrofonik sistemlerle) üretim yapıyor ve aşçı.
Karen Washington, şehir tarımı yapıyor.
Travis Roberts, şehirde özgür tavuklar yetiştiriyor.
Will Allen, eski bir basketbolcu, şehirde seralarda organik tarım yapıyor. Green Power adını verdiği bir çiftliği var.
Onlar bir avuç insan. Yiyeceğimiz kilometrelerce öteden, nereden ve kimden geliyor bilmiyorduk. Neden kendi yiyeceğimizi kendimiz üretmiyoruz diye düşünerek yola çıktık diyorlar.
Kocaman şehirlerin en ünlü lokantalarına, halka, kendilerine yiyecek üretiyorlar. Hikayelerini tek tek anlatmışlar. Filmcik İngilizce olsa da izlenince yaptıkları az, çok anlaşılıyor.
Bir kısmı çatıda üretim yapıyor. Adına hidrofonik denilen su kültürü sistemlerini kullanıyor. Bu sistemlerde hem sebze, özellikle de yeşil salata yetiştirmek, diğer yandan üretime katkısı olan balıkları da ikinci ürün olarak almak mümkün.
Bir grup bal üretiyor. Bal için size en yakın yerde üretilen en yararlıdır, vücudunuzun ihtiyacı olanları karşılar denildiği için, şehirde yanıbaşımızda üretilen balı yiyebilmek müthiş birşey olsa gerek!
Bir grup var, Detroit gibi bir zamanların muhteşem sanayii(???!!) şehrinde, günümüzün ise terkedilmiş, toprakları kirletilmiş şehrinde, toprağı iyileştirerek, üzerine gelen ağır metallerden ve diğer kirliliklerden arıtarak yeniden tarıma kazandırmaya çalışıyor.
Her birisinin hem birer misyonu var, hem de kendilerine, çevrelerine iş sahası açmış oluyorlar.
Bunu permakültür ile yapabilmek çok daha güzel. Her ne kadar bu filmde adı geçmese de...
Ne diyelim, İstanbul gibi dünya güzeli bir şehrin, Detroit'e dönmeden önce aklımızı kullanarak, bu hale çevrilmesi, betonların yeşil olması, yeşillerin de yok edilmemesi dileği ile...
Sahi siz bu kampanyada oyunuzu kullanmış mıydınız?
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
İstanbul,
Permablitz
26 Ekim 2012
Evinizin Bahçesinde Permakültür
Film biraz uzun ama seyretmenizi tavsiye ederim. Bir permakültür bahçesinde olması gerekenlerin çoğu düşünülerek uygulanmış. Solucan kompostundan, minik bir gölete kadar. Tüm bunların nasıl yapıldığı, evin nereden rüzgar aldığı, güneş açıları, ışık alış düzeyi, neden tavuk beslendiği, kümesin kenarına neden meyve ağaçları dikildiği, kısaca her bir adım tek tek anlatılıyor.
Böylece size minik bir de permakültür kursu vermiş oluyor.
İngilizce ile sorunuz varsa, birkaç seyredişin ardından neler olup bittiğini gene de çözebiliyorsunuz.
Keyifli seyirler dileği ile...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Permakültür
26 Eylül 2012
Jared Diamond: Toplumların Çöküşü Üzerine
Bugünlerde, ülkemde onca olup biten varken, tüm bunların silah üretenlere hizmet anlamına geldiğini biliyorken ve barış içerisinde topraklarımı ekip biçme arzusunda iken, daha fazlasına dayanamıyorum hele kan görmeye hiç dayanamıyorum derken bu film izlenmeli kanaatindeyim. Üstelik Türkçe alt yazılı.
Herşey bizim ellerimizde, bugünden yarını düşünmek ise en önemlisi, bölünmemek ve buna izin vermemek en önemlisi!
Labels:
Belgesel.Konusma,
Hayat
05 Ağustos 2012
Çiftçi Değil Öğretmenim
Stephen Ritz, '' Çiftçi değil, ebeveynim, öğretmenim!'' diyerek başlamış konuşmasına. Çoğunluğu terkedilmiş, evlat edinilmiş, özürlü, evsiz çocukları projesine dahil ederek başlamış yola. Öncelikle tohumları tasnif ederek başlamışlar işe. Bir firma sponsorları olmuş...
Canla, yürekle çalışmışlar. İngilizce bilmeyenler bile gösterdikleri fotoğraflardan tek tek neler yaptıklarını rahatça anlayabilir. O kadar net ve açık.
New York'un ilk iç mekan yeşil yiyecek elde edilebilen duvarını yapmışlar.
Kullanılmayan ya da toprağı kötü, hiçbirşey yetiştirilemez denen yerlerde kucak dolusu yiyecek yetiştirmişler.
Çocuklar kantinde çok ucuza aldıkları adına gıda denen, kendisi gıda taklidi yapan paketli yiyecekler yerine, tazecik meyve ve sebzelerle beslenmeye başlamış.
Çalışmaları örnek olmuş ve bir projeyi bir başkası izlemiş...
Sonuç çok güzel!
Ben Facebook'ta takip listeme aldım sayfalarını. Bize de örnek olur dilerim.
Demet sormuş, kendinizi kötü hissetiğinizde ne yapıyorsunuz? diye...
Böyle örnek hikayelerle yeniden kendimi buluyorum Demet!
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Çocuklar İçin,
Ebe Sobe,
Hayat
01 Mayıs 2012
Etrafımızda Nelerin Var Olduğunu Ne Kadar Biliyoruz? Ne kadar mutluyuz?
Bu aralar anaokullarının programlarına bakıyorum. Hepsinde biz ''en şuyuz...'' yarışı var.
En iyi İngilizce öğreten(anadilini bile doğru düzgün konuşamayan hap kadar çocuğa İngilizce öğretelim elbet ağaç yaşken eğilir!), en iyi bale yaptıran(onu da öğretelim hareket etmesi lâzım çocuğun, kibar kibar hareket etsin, kız çocuğu bu), en iyi .... sınavlarını kazandıran(neyin yarışı ise?)... ''EN'' lerin sonu yok!
Hepsi cicili bicili web siteleri hazırlamışlar... Bilmem hangi yönteme göre çocukları yetiştirmekteymişler. Başım döndü....
Hele bir web sitesinde bayiimiz olur musunuz diye bir de bölüm gördüm, orada iyice koptum. Tamam tüccarsın anladık da, bu kadar mı gözönüne serilir? Bir de bir derneğin okulu olacaksın, ne öğretirsin ki sen?
Arkadaşlarımın çocuklarının gittiği okulları, oralarda çekilen fotoğrafları görüyorum Facebook'tan(bu da ayrı hikaye, anne babanın izni alınmadan bütün fotoğraflar afiş halinde! İngiltere'de parkta kendi çocuğunun fotoğrafını çekmek bile yasak, çocuk kaçırma, kötü sitelere malzeme vermeme açısından!).
Birisine bilmem hangi marka süt üreticisi gelmiş, sütün faydalarını anlatıyor. Yahu daha şimdiden çocukların beynini yıkayıp, marka imajını yerleştiriyor, niye izin veriyorsunuz buna? Sonraki nesillerde o marka iyice beyinlere oturacak, yapmayın, etmeyin, eylemeyin dediğimde yok artık dediler! Siz de öyle diyenlerdenseniz, buyrun buradan lütfen şu filmi seyredin lütfen çok rica ediyorum, neler olmuş bir görün! Buradan ve buradan da yorumları okuyabilirsiniz, ardından kendi kararınızı kendiniz veriniz.
Bir başkasında kutlanan her doğumgününde çocukların yüzleri boyanıyormuş. Boy boy boyalı yüzlerle çocukların fotoğrafları var. Haydi bir iki defa neyse, eğlence, değişiklik diyelim. Ama insan, insanoğlunun en çok zehirleri yüzey alanı sebebiyle cildinden aldığını bilince, boyaların da çok masum olmadığının farkına varınca, üzerine bir de her hafta en az bir, bazı zamanlar birden çok kutlama olduğunu da duyunca ne diyeceğini şaşırıyor. Hap kadar çocuk bunlar, hiç mi başka eğlence yolu yok yüzleri boyamak dışunda?
Yemek konusu bambaşka bir başlık. Kitap yazılacak düzeyde. Bizi bir alış veriş merkezinde yakalayıp, telefon numaramızı kaydeden, sonra da çağırma nezaketinde bulunan anaokulunun sahibesiyle gıda üzerine yaptığımız yaklaşık 2 saatlik sohbetin ardından(bu arada bizimki İngilizce 10'a kadar saymayı öğrenmiş!) çocuklara biber dolması verildiğini görünce yıkıldım yıkıldım!!! Zira hem biberin mevsimi değil, hem de tam o sıralarda biberin sabıkasına dair dizi dizi yazı çıkmıştı. Oysa o okulda beni en çok cezbeden, oyun hamurunun bile hazır alınmayıp, doğal koşullarda öğretmenler tarafından yapmasıydı...
Tesadüfen gittiğim, GDO üzerine konuşma yaptığımız, bize çok uzak olan anaokulu dışında buna içim sindi diyebileceğim bir başkasını da şimdiye dek hiç görmedim. Oraya da yeniden anne gözü ile bakınca birşeyler bulur muyum bilemedim.
Bir başka konu da uçuk kaçık rakamlar elbet. Ben özellikle çocuğumun yanında olmak için çalışmamayı seçen bir anneyim. Onun mutluluğu için, yaşıtları ile birarada olması için, birkaç saatlik bir programa katılsın, yaşıtlarıyla doya doya oynasın istiyorum. 3 yaş sonrası yok böyle birşey. Yarım gün var illa, öğlen yemeğinden sonra gelsin benimki diyorum, yok olmaz paketimiz bu diyorlar ve rakamlar asgari ücretin bile üzeri... Ayrıca bütün çocuklar programlanmış. Ya derslere boğulmuşlar, çok moda olan yogayı bile yapmaktalar ya da uyumaya zorlanmaktalar! Niye ben uyusun diye çocuğumu okula göndereyim, bir de üzerine dünya para vereyim ki? Ya da niye canı çıkana kadar beyni yorulsun çocuğumun da eve geldiğinde pestil olsun uyusun diye uğraşayım ki?
Neden hiçbir okulun doğayla ilgili çalışması yok, neden çocukları alıp da doğaya çıkartmıyorlar. Buyrun işte size yukarıdaki filmcik. Çocuğun uzaydan önce kendi dünyasını, etrafındakileri tanımaya ihtiyacı var. Bunu arkadaşlarıyla paylaşmaya ihtiyacı var. Birlikte hareket edip, toplum olmayı öğrenmeye, doğa koşullarında birliği öğrenmeye ihtiyacı var. ''Ben'' diyeceği yerde ''biz'' demeyi öğrenmeye ihtiyacı var.
Kalıplanmış, tekdüze, ''en'' lerle dolu, ezbere dayalı, elektronik ya da televizyona dayalı, bunları modenlik sayan bir eğitime değil. Görüyoruz işte onların son örneklerini... Yolda yavaş yürüyorsunuz diye omzunuza çarpıp geçen, sakızını yolun ortasına atan, telefon ya da bilmemne pad diye adlandırılan cihazların içine düşen, neredeyse tuvaletine kadar anne-babasının arabayla götürdüğü, canının istediği yere park edilen araçların içinden çıkan çocukları... İlaçla yaşayan, karınca nedir tanımayan, patlıcanı ağaçta yetişir bilip, endüstri mühendisliğini derece ile bitirmiş, öğretim üyeliği sıfatını almış çocukları... Evet evet şahidim, benim böyle bir arkadaşım var, yalan değil. Bir dönem aynı firmada müdürlük yaptık. O planlama müdürü idi, ben üretim! Var böyle birisi, şu anda çocuğunuz kazansın diye dualar ettiğiniz bir üniversitede öğretim üyesi kendisi. Mesleğini gayet iyi bilir ama doğa hakkında en ufak bir fikri yoktur. Bir ayağına mor, diğerini lacivert çorap giyer, pantalonun altında kim görecek der... Çok da unutkandır, okula arabayla gidip, otobüsle döner! Aldığı eğitim mi, aile içi eğitim mi onu böyle yapmıştır bilinmez...
Ah bir de hayatın gerçekleri, gerçek yüzü var, hiç karşılaşmayı dilemediğimiz, dilemeyeceğimiz. Birkaç saniye ile Gölcük'te, Van'da değişiveren hayatlar var mesela. O değişimin ardından, sizin yiyeceğinizi nereden ve nasıl bulacağınız, tuvalet ihtiyacınızı nasıl ve nerede karşılayacağınız, soğukta nasıl titremeden ayakta kalacağınız, zatüre ya da başka hastalığa yakalanmadan hayata direneceğiniz ve benzeri pek çok gerçekler var. Bale yapmak ya da gezegenlerin adını bilmek yetmiyor bu gibi durumlarda.Dengede kalabilmek ve güneşin nereden doğduğunu bilmek gerekiyor. Hayatın içinde, hayatı öğrenmek gerekiyor. Onda da ben kendi adıma söyleyeyim, kaç gün hayatta kalabilirim hiç bilmiyorum! Ama çocuğumun da benim gibi olmasını istemiyorum.
Ah bir de hayatın gerçekleri, gerçek yüzü var, hiç karşılaşmayı dilemediğimiz, dilemeyeceğimiz. Birkaç saniye ile Gölcük'te, Van'da değişiveren hayatlar var mesela. O değişimin ardından, sizin yiyeceğinizi nereden ve nasıl bulacağınız, tuvalet ihtiyacınızı nasıl ve nerede karşılayacağınız, soğukta nasıl titremeden ayakta kalacağınız, zatüre ya da başka hastalığa yakalanmadan hayata direneceğiniz ve benzeri pek çok gerçekler var. Bale yapmak ya da gezegenlerin adını bilmek yetmiyor bu gibi durumlarda.Dengede kalabilmek ve güneşin nereden doğduğunu bilmek gerekiyor. Hayatın içinde, hayatı öğrenmek gerekiyor. Onda da ben kendi adıma söyleyeyim, kaç gün hayatta kalabilirim hiç bilmiyorum! Ama çocuğumun da benim gibi olmasını istemiyorum.
Peki ya siz, etrafınızda neler olup bittiğini ne kadar biliyorsunuz?
Kendinizi ne kadar tanıyorsunuz?
Yeryüzünü ve üzerindeki canlıları ne kadar tanıyorsunuz?
Kendinizi ne kadar tanıyorsunuz?
Yeryüzünü ve üzerindeki canlıları ne kadar tanıyorsunuz?
En son ne zaman gökyüzüne baktınız?
En son ne zaman bir kurbağa ya da bir salyangoza yağan yağmur sonrası merhaba dediniz?
En son ne zaman bir ağaca sarıldınız?
En son ne zaman sessizliği dinlediniz?
En önemlisi ise en son ne zaman ve nerede kendinizi mutlu hissettiniz?
Labels:
Belgesel.Konusma,
Çocuklar İçin,
Doğa,
Hayat,
Özel
12 Nisan 2012
Bahar Çiçeklerinden Taçlar
İster karahindiba çiçeklerinden, ister papatyalardan...
Baharda, hangi çiçeği başınıza taç etmek isterseniz, onunla yapabilirsiniz.
Hem elleri çalıştırıp, beynin iki yarı küresi arasındaki koordinasyonu sağlamayı da kolaylaştırmış olursunuz.
Her ne kadar çiçeklerin doğada kalmasından, kopartılmamasından yanaysam da, bazen böyle minik kaçamaklar çocukların doğa ile daha çok içiçe olmasından yana fedakarlık gibi görülebilir belki...
Eğer yaparsanız, sizin taçlarınızı da görmek dileği ile...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Çocuklar İçin,
Çocuklara Oyuncak,
Elişi
23 Mart 2012
Bahçelerinde Yenilebilir Bitkiler Olan Okullar İstiyorum...
Bu aralar en büyük hayalim bu. Böyle bir okul bahçesi oluşturmak. Orada kendi kızımla birlikte çalışmak ve tüm çocukları mutlu edebilmek. Elde edilen ürünleri okul yemekhanesinde pişirmek, sağlıklı gıda ile onları besleyebilmek...
Hatta tam olarak hayal ettiğim proje olmasa da pozitif yönde burada kıpırtıları var.
Mümkün mü? Mümkün!
Herşey hayal etmekle başlar...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Çocuklar İçin,
Permakültür
29 Şubat 2012
Okullu mu? Alaylı mı?
(Esas kaynağından seyretmek isterseniz, bağlantı burada)
Hep bir ikilemdir ya, okullu olmak mı, yoksa alaylı olmak mı daha iyidir? Kim daha çok bilir? Çok okuyan mı? Çok gezen mi?
Sizi Bunker Roy ile tanıştırmak istiyorum.(Kendisini ve yaptıklarını Permakültür Türkiye grubuna yazdığı e-posta vasıtasıyla bizlere tanıştıran İnci Gökmen'e de teşekkür etmek istiyorum)
Bunker Roy, Hindistan'ın en elit ve züppe okullarından birisinden mezun olduğunu söylüyor. Okulu bitirip, köyde yaşamak, çalışmak istiyorum dediğinde annesi yanından kaçmış ve senelerce onunla konuşmamış. Kendisini, yıllarca onu yetiştiren ailesine hıyanet etmekle suçlamış. Ama Bunker Roy neler başarmış, onun dilinden dinleyin lütfen. Çevirenlere teşekkürler, sayelerinde Türkçe alt yazı imkanı da var.
Ben, kraliçeye kim olduğunu söyleyen özgüveni sonsuz 12 yaşındaki çocuğa, kaplan kadınlara bayıldım... Aslında sunumun her bir cümlesi derinden etkiledi beni.
Aklıma Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türkiye, ülkemin becerikli kadınları, çocukları geldi... nefis bir proje olarak başlamış olan, bugünlerde herkesin hep andığı Köy Enstitüleri geldi... Akın amcanın çocukluk anıları, rahmetle andığımız babasının anıları geldi...
Uzun lafın kısası, seyredin ve kendi dersinizi çıkartın derim...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Çevre,
Hayat,
Teknik
02 Aralık 2011
Evet Bir Bardak Daha Çay İstiyorum
Niyetim Atatürk Arboretum'una bu sene gidişimize dair yazı hazırlamaktı. Ama inanılmaz güçlü bir grip virüsü ile savaşıyorum 1 haftadır! Doktoruma göre 2 senedir domuz gribinden sonra gördüğü en ağır grip vak'asıymış. İlaç almamakta direnen bana, söyle tek kaşını kaldırarak baktı ve uzunca, bol ilaçlı bir reçete hazırladı. Şimdi elim mahkum tek tek o ilaçları alıp düzelmeye çalışıyorum.
Bu arada da bugün akan gözlerimin çizgiye dönüşen aralığından, çok sevdiğim bir arkadaşımdan gelen e-postayı okuma şansım oldu. Beni eskilere götürdü...
Türkiye'de iken fincanda içtiğim çay, İngiltere'de yaşayıp döneliberi artık ince bellide içilir oldu. Başka bardakta içemiyorum. İçsem de o tadı alamıyorum. Ben burada anlatıldığı gibi şeker kullanıp bol gürültü yapanlardan değilim, hatta çayımı paşa çayı olarak içmeyi sevenlerdenim, çocukken paşa çayı içilip de sonra erliğe rütbe indirmek olmaz değil mi ama?
Tanıtım filmi ''Evet bir bardak daha çay istiyorum'' kitabının yazarı Katharine Branning'e ait. Çok güzel tanımlamalar yapmış. Her bir cümlesi beni ayrı bir hikayeye götürdü. Herbirini paylaşmak isterdim ama çok halsizim... Gene de bazılarını yazmadan duramayacağım...
Evime gelen kurs arkadaşım yaşlı İngiliz teyzelerin bizim ince belli bardakları çok beğenmeleri, birisinin Türk kahvesine hayranlığı, hatta rica edip bir tanenin üzerine bir tane daha Türk kahvesi içmesi, ben bunu çok seviyorum ve gerçek yapanından öğrenmek ne güzel demesi... Bizim çaydanlıklara şaşırmaları, bizim çay saatimiz meşhur bilirdik ama neler varmış demeleri... Tek tek her bir teyzenin yüzü gözümün önüne geldi bu tanıtım filmini seyrederken...
Sonra Heathrow havaalanındaki bizim Türk çayı afişleri gözümün önünde canlandı boy boy... Bana her seferinde güle güle ve hoşgeldin deyişleri...
Şimdi sıcacık evimde ve ülkemde, bir bardak çay zamanı... Yanında çapraz üst kat komşumuzun getirdiği kolaçlar var. Tazecik, sıcacık... Paylaşma zamanı...
Siz de eşlik eder misiniz?
Labels:
Belgesel.Konusma,
Hayat,
Kitap,
Türkiye
22 Kasım 2011
Doğa, Çocuk, Öğretmenlik
Kaçımız bir böceğe yakından bakabiliyoruz?
Kaçımız bir kuşu elimizde tutabiliyoruz?
Kaçımız bir ağacı detaylı gözleyip, o ağacın hangi canlılara ev sahipliği ettiğini söyleyebilir?
Kaçımız bunların hiçbirisini yapmayıp televizyon seyrediyoruz bol bol, hani bir dizi adı söylesem kaç kişi bilir?
Peki kaçımız çocuğumuz eve, televizyon başına çakılsın ya da anaokullarındaki klasik programlarla eğitilsin istiyoruz?
Biz, kızımla doğada olmayı istiyoruz. Var mı bizi öğretmen olarak yanında çalıştıracak olan? Açık açık elemanları olmak için iş teklifimizdir...
Filmcikler biraz geç açılabiliyor azıcık sabır ve İngilizce olduğu için de bilmeyenlerden özür dilerim...
Kaçımız bir kuşu elimizde tutabiliyoruz?
Kaçımız bir ağacı detaylı gözleyip, o ağacın hangi canlılara ev sahipliği ettiğini söyleyebilir?
Kaçımız bunların hiçbirisini yapmayıp televizyon seyrediyoruz bol bol, hani bir dizi adı söylesem kaç kişi bilir?
Peki kaçımız çocuğumuz eve, televizyon başına çakılsın ya da anaokullarındaki klasik programlarla eğitilsin istiyoruz?
Biz, kızımla doğada olmayı istiyoruz. Var mı bizi öğretmen olarak yanında çalıştıracak olan? Açık açık elemanları olmak için iş teklifimizdir...
Filmcikler biraz geç açılabiliyor azıcık sabır ve İngilizce olduğu için de bilmeyenlerden özür dilerim...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Çocuklar İçin,
Doğa,
Hayat,
Özel
20 Ekim 2011
Permakültür Bahçesi
Biraz Permakültür diyelim...
Aşağıdaki videoda hangi teknik kullanılmış?
Çiçekleri, özellikle de arının üzerinde uçtuğu çiçeği bilen var mı?
Güncelleme (28 Ekim 2011):
Permakültürü ve ilkelerini öğrenmeye çalışan acemi birisi olarak, benim bu bahçede gördüklerim şu şekilde:
Mandala yapılmış. Detayları için buradaki ve buradaki yazıları okuyabilirsiniz. Türkçe kaynak için de bu yazıyı okumanızı öneririm.
Mandala'da yürüme yolları ve bitkilerin dipleri samanla malç yapılmış ki, zararlılar bitkilere kolay ulaşamasın ve yabani otlar bitkiyi boğmasın. Aynı zamanda toprağı su tutma gücü de artsın.
Turuncu çiçekler aynı sefa. Permakültür bahçelerinde kardeş bitki olarak kullanılıyor. Genelde yararlı böcekler, sinekler onu seviyor. Aynı zamanda yenebilir çiçeklerden ve şifalı bitki olarak kullanılabiliyor.
Arıların etrafında uçuştukları soğan çiçeği ve bir soğanın çiçeğinin bu kadar güzel olduğunu biliyor muydunuz? Özellikle bahçelerine yıllarca güzel çiçek arayanlara hatırlatılır. Ben de bir zamanlar annem İngiltere'deki evimizi ziyaret edene dek, sarımsak çiçeğine nadir bir tür çiçek gözüyle bakmıştım, itiraf edilir...
Sarı çiçek açanları da kabağa benzettim. Bir çeşit top kabak sanırım.
Alman papatyaları... Gene hem kardeş bitki olarak, hem de şifalı bitki olarak kullanılıyor. Yenilebilir, çayı tüketilebilir.
Bezelye çiçeğini görüyorum sanki ve soğanlar artık tohuma kaçmış halleriyle veda ediyorlar. Bizim soğanlı pidenin soğanları bu halde imiş kayınvalidem sakladığında. Çöpte aynen bu halde gördüm kendilerini.
Arada pek çok sebze ve mutfak bitkisi de bize göz kırpıyor ve bu bahçe beni çok özendiriyor.
Şehirde permakültür uygulamalarına dair bu yazıyı okumanızı öneririm.
Dilerim herkesin bir avuç toprakla üretim yapabilme becerisi olsun. Yarınımız genetiği değiştirilmiş ürünlerde değil de sağlıklı, atalık tohumlarımızın yaşatıldığı bu birer avuç toprakta filizlensin...
Aşağıdaki videoda hangi teknik kullanılmış?
Çiçekleri, özellikle de arının üzerinde uçtuğu çiçeği bilen var mı?
Güncelleme (28 Ekim 2011):
Permakültürü ve ilkelerini öğrenmeye çalışan acemi birisi olarak, benim bu bahçede gördüklerim şu şekilde:
Mandala yapılmış. Detayları için buradaki ve buradaki yazıları okuyabilirsiniz. Türkçe kaynak için de bu yazıyı okumanızı öneririm.
Mandala'da yürüme yolları ve bitkilerin dipleri samanla malç yapılmış ki, zararlılar bitkilere kolay ulaşamasın ve yabani otlar bitkiyi boğmasın. Aynı zamanda toprağı su tutma gücü de artsın.
Turuncu çiçekler aynı sefa. Permakültür bahçelerinde kardeş bitki olarak kullanılıyor. Genelde yararlı böcekler, sinekler onu seviyor. Aynı zamanda yenebilir çiçeklerden ve şifalı bitki olarak kullanılabiliyor.
Arıların etrafında uçuştukları soğan çiçeği ve bir soğanın çiçeğinin bu kadar güzel olduğunu biliyor muydunuz? Özellikle bahçelerine yıllarca güzel çiçek arayanlara hatırlatılır. Ben de bir zamanlar annem İngiltere'deki evimizi ziyaret edene dek, sarımsak çiçeğine nadir bir tür çiçek gözüyle bakmıştım, itiraf edilir...
Sarı çiçek açanları da kabağa benzettim. Bir çeşit top kabak sanırım.
Alman papatyaları... Gene hem kardeş bitki olarak, hem de şifalı bitki olarak kullanılıyor. Yenilebilir, çayı tüketilebilir.
Bezelye çiçeğini görüyorum sanki ve soğanlar artık tohuma kaçmış halleriyle veda ediyorlar. Bizim soğanlı pidenin soğanları bu halde imiş kayınvalidem sakladığında. Çöpte aynen bu halde gördüm kendilerini.
Arada pek çok sebze ve mutfak bitkisi de bize göz kırpıyor ve bu bahçe beni çok özendiriyor.
Şehirde permakültür uygulamalarına dair bu yazıyı okumanızı öneririm.
Dilerim herkesin bir avuç toprakla üretim yapabilme becerisi olsun. Yarınımız genetiği değiştirilmiş ürünlerde değil de sağlıklı, atalık tohumlarımızın yaşatıldığı bu birer avuç toprakta filizlensin...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Permakültür
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)