Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2009

Araştırmak



Ortaokul 1.sınıftayız... Dönem ödevleri ile ilk tanışmamız. Herbir dersin öğretmeni bize ayrı ayrı dönem ödevi veriyor. Onları çizgisiz kağıda, dolma kalem ile yazmamız gerektiği, nedense kapak yapılması gerektiği tek tek anlatılıyor. Sanki kitap yazıyoruz! O kadar dersin sınavın arasında bana gayet luzumsuz geliyor.

Fen bilgisi öğretmenimiz yeşil gözlü, genç, hoş bir hanım. Saçı arada önüne düşüyor ve eliyle düzeltmek yerine onu üflüyor. En bariz özelliği bu, hatta tiki diyebiliriz. Arada bir de konuşurken boğuluyor gibi iç çekiyor. Nedense... Nefes mi alamıyor acaba diye, meraklı çocuk gözleri ile bakıyoruz. Bize ders anlatmıyor. Devamlı ödev veriyor. Her dersinin ardından kitaptan 30 - 40 sayfa okuyup özet çıkartmamız adetten. Onun görevi ödevler yapıldı mı diye defterlerimizi kontrol etmek. Sonra ya soru soruyor ya da dersi içimizden birisinin anlatmasını istiyor. Bu noktada hep merak ediyorum, karşımdaki insan niye orada, biz zaten kendimiz bunu yapabiliyorsak, öğretmene ne gerek var?

Sonunda o da dönem ödevimizi belirliyor. Konu volkanlar... Ben de evdeki ansiklopedilerden birini açıp yazıyorum. Gününde ödevimi teslim ediyorum. Şekiller, renkli kalemlerle çizilmiş. Yazıları düzgün yazılmış, hem de çizgisiz kağıt olmasına rağmen! Tüm sınıf arkadaşlarımınkinden çok daha iyi olduğuna inandığım bir ödev. Arkadaşlarım da bunu onaylıyor zaten görünce. Ama ödevler dağıtıldığında görüyorum ki, 6 almışım! Hayatımın şokunu yaşıyorum. Pek adetten değil, hatta öğretmenler bu soruya pek kızarlar ama dayanamayıp soruyorum, ''NEDEN?'' Cevap, ''Tek kaynak kullanmışsın!'' oluyor. Öyle ki, belki kullandığım kaynakları çok yazsam, öğretmen anlamayacak. Ama serde dürüstlük var ya, asla yapamayacağım birşey. Sine-i devlet eyleyip kabulleniyorum durumu. Ama karnemi alınca daha büyük şok yaşıyorum. Ortalamamda 9 olan notum, karneme 8 geliyor. Takdir belgemi almışım ama aralarında fen bilgisi yok 9 olan notlarımın. Bu beni kahrediyor. Gene dayanamayıp soruyorum. "Neden?'' Bu seferki cevap dönem ödevinin notu düşük oluyor. Kahroluyorum. Ama belki de hayatımda aldığım en büyük ders oluyor!

Hani bazen bana araştırıyorsun diyorsunuz ya, hikaye bu yaşanan olaydan sonra başlıyor. O günden sonra hiçbir ödevimi asla ve asla tek kaynaktan yapmadım.

Bana ne mutluydu ki, babaannem Burhan Felek'in öğrencisi olacak kadar iyi bir kültür alt yapısına, eğitime sahipti. Daha ben doğmadan, evde Resimli Bilgi Ansiklopedisi'ni, hayat mecmuasının(o zamanlarki adı bu) fasiküllerini biriktirerek Hayat Ansiklopedisi'ni, Aile Ansiklopedisi'ni hazır etmişti. Babamın gazeteci olması sebebiyle evde pek çok kitabın içinde büyümüştüm. Asla oyuncağım ve kitabım eksik olmamıştı. Dar günümüzde de , bol günümüzde de. Gücümüz neye yettiyse bu iki önemli gereksinim hep önüme konulmuştu. Daha okuma yazma bilmezken, ansiklopedilerin resimlerine baka baka büyüdüm ve tüm bunlara rağmen notum, bir dönem ödevi yüzünden kırıldı!

Yeri geldi elimdeki kaynaklar yetmedi, telefonla Meteoroloji Müdürlüğü'nü aradım. Yeri geldi, gittim ünlü isimlerle konuştum. Yeri geldi büyüklerime danıştım, onlar yardımcı oldular, onlar anlattı, ben anlattıkları olayları araştırıp ansiklopedilerden buldum. Oturdum tüm zamansızlığa rağmen ödevlerime zaman ayırdım, güzel güzel yazdım, resimleri, şemaları çizdim, kapaklar yaptım ve teslim ettim. Asla 6 almadım bir daha! Bu, bana çok şey kazandırdı.Okulda da hayatta da! O öğretmenime hala sinir olurum, hala yetersiz bulurum ama bir anlamda da şükran borçluyum belki de.

Eee ben bunları neden anlattım şimdi? Anlattım, çünkü yeni nesil beni gıcık ediyor! Anlattım çünkü o yeni neslin ebeveynleri de beni gıcık ediyor. Çocuklara ödev veriyorlar. İnternet elimizin altındaki en büyük kaynak, en güzel paylaşım ortamı. Ama bizim çocuklar için öyle değil. Kopyala yapıştır, baştan savma ödev yap ve teslim et ortamı! Öyle ki, öğretmenin verdiği ödev harfi harfine arama motoruna yazılıyor, pat diye hazır yapılmış ödevler karşınıza çıkıyor. Öğretmenler birbirinin tıpatıp aynı ödevi görünce neler olduğunu anlamıyor mu? Bana bu muameleyi yapan öğretmenim, aynı okulda, aynı şekilde öğretmenliğine devam ediyor mesela. Bana yaptığını şimdikilere yapmıyor mu? Bu kuyruk acısıyla yapılmalı feryadı değil, bu gelecek nesli öğrenmeye hevesli hale getirme, araştırma, lapacılığa son verme feryadı.

Arkadaşlarımın çocuklarını görüyorum. Anne bu ödevi beraber yapalım diye eve geliyorlar. Sonra anne ödev yaparken, çocuk televizyonda kaçırmaması gereken aptal bir çizgi filmi seyrediyor. Aptal diyorum, çünkü o çizgi filmleri de bizim zamanımızın yapıcı, öğretici çizgi filmleri ile kıyaslayınca sinir oluyorum. Bizim zamanımızda(eskiler bunu söyleyince sinir olurdum ama haklıymışlar) çizgi filmin sonunda bir ders çıkardı. Yardımlaşma, kötü huyu gösterme, bir nevi ayna olma, davranışları düzeltme, sevgi... Sonuçta mutlaka bir anafikir olurdu. Şimdi ne var, süslenip püslenme, arkadaşlarına hava atma, hava atmak için rekabet(sonra çocuklar da aynısını uyguluyor, anne babalarından hava atmak için cep telefonu istiyor!!!!) Ben aile üyelerim ile birlikte ödev yapalım diye eve geldiğimi hiç hatırlamam... Yapamazsam, zorlanırsam, "Ne oluyor?" derlerdi, durumu anlatırdım. Bulacağım kaynak gösterilirdi. Malzeme lazımsa, malzemesi alınır önüme konurdu. Boza yapa ben öğrenirdim. Çok gerekirse bir defa anlatılırdı ama asla onlar tarafından yapılmazdı.

Bugünkü çocuklardan kaç tanesi küpün açılımını biliyor ve kartondan düzgün bir şekilde küp hazırlayabilir? Anne baba bir de öğretmene homurdanır, çocuk yoruluyor, ne gereği var şunu yapmanın sanki??? Şu gereği var, büyüyünce olmadık yerde karşınıza çıkıyor. Belki küp olarak değil ama dikiş dikerken dikiş payı neden gerekli anlıyorsunuz. Musluk tamir ederken araya neden o samansı şeyler(kenevir) sarılır algılıyorsunuz. Birşey yapıştırırken yapıştırıcıyı elinize bulaştırmadan nasıl kullanırsınız, bunu öğreniyorsunuz. Hiç farkında olmadan pek çok şeyin temeli atılmış oluyor o küp yapımı ile!

Evet günümüz eğitim sistemi, bizlerinki gibi değil. Olmadık ülkelerin eğitim sistemlerini uyguluyoruz derken sistem içinde de boş beyinler çıkmasını sağlıyorlar ama anne, baba olarak, biz evlerde doğru eğitimi veremez miyiz? Eğitim zaten ailede başlamaz mı?

Az önce televizyonda Pelin Batu vardı. Karşısında Murat Bardakçı. Kız konuşamıyor ve tarih okumuş olmasına rağmen Türk tarihini net anlatamıyor. Kendisini ifade edemiyor! Murat Bardakçı devamlı düzeltmeler yapıyor ve o buna bozuluyor. Ama adamcağız haliyle düzeltme yapıyor, çünkü karşısındaki Türkçe konuşmuyor. Birşey söylüyorlar. Okay Okay, aynen dediğiniz gibi diyor! Tamam demek istedin herhalde diyorlar. Jack the ripper diyor, Karın deşen Jack demek istedin herhalde diyorlar. Kitap yazmış, İngilizce. Sonradan Türkçe'ye çevriliyormuş. Neden? Kızcağız o dille eğitim almış yıllarca. Ama Aylin Livaneli'yi seyrettim daha önce bir programda. Türkçesi inanılmaz düzgün. O da şarkılarını İngilizce okumuş. Ama konuşurken, yıllarca yurtdışında yaşamış olmasına rağmen, eğitimini yabancı dillerde almasına rağmen hiç araya yabancı kelime katmadan takır takır konuşuyor. Neden diye soruldugunda da ailem diyor! Benimle devamlı Türkçe konuştular, hata yapınca düzelttiler ve destek oldular diyor. Demek ki iş ailede bitiyor!

Ben İstanbul'dayım ve geçenlerde arkadaşımın kızı geldi, ödev yapmaya... Dedesi büyük, köklü, asla şaklabanlık etmemiş bir gazetenin yazı işleri müdürü idi, vefat etti. Büyük dedesi, yukarıda saymış olduğum ansiklopedilerin tashih işlerini yapan, gene konusunda uzman biri idi, o da vefat etti. Sonuçta bizim evde bulunan tüm ansiklopediler, hatta daha fazlası onların evinde vardı. Ama ne oldu, evde fazlalık oldu o ansiklopediler. Modern dünyamızda kitaba, ansiklopediye yer yok, illa tahta parçaları oturacak ya evde, lüks olacak ya evler, hatta boş olacak ya... Bodruma konmuş tüm kitaplar. Orayı da su basmış, gitmiş hepsi... Zaten ufaklığın derdi de değil ansiklopediler. Olsa da bakmayacak. İnternet kesilmiş, oradaki hazır sitelerden, kopyala yapıştır usulü halledecek bizimki işini. Hatta yazıcım çalışsa havalara uçacak. Okumadan, yazmadan, işte bu deyip öğretmenin önüne koyacak yazıcıdan alınanı. Bu olayı birkaç defadır yaşıyoruz. Ben anlatmaktan, ödev yapmaktan, zaman ayırmaktan asla şikayetçi değilim ama bu kopyala yapıştır usulüne de sonuna kadar karşıyım! Dedim bugün internet yok, ansiklopediler var ve sana vermeyeceğim onları, burada yazacaksın. Okuyacaksın, özetini çıkartacaksın, hatta gerekirse bana anlatacaksın. İnanmadı bana. Her karşılaştığımızda birbirimizi pek severiz. Elime doğdu, kızım o benim bir nevi. Aniden gaddarlaşmama akıl erdiremedi. Yazarların hayatları imiş ödev. İsimler verilmiş, araştırılacak ve sınavda sorulacakmış. Bizim minik hatun(minik dediğim de ortaokul öğrencisi) tek tek saydı isimleri, ben arayıp buldum, önüne koydum. Aslında bunu da yapmamam lazım ama akşam saat 8 ve zaman azalıyor. Anca aklına gelmiş ödevi! Kızımız da ansiklopedide konu bulmayı, indeksi kullanmayı bilmiyor! Sadece aradıklarından birisini ansiklopedide bulamadık. 100 Ünlü Türk diye bir kitapta bulduk. Benim kitap da eskimiş, yırtılmasın diye dantel tutar misali açıp koydum önüne, durumu da anlattım. Başladı özet çıkartmaya, yani ben öyle sanıyorum... Biten ansiklopediyi de yerine kaldırıyorum. Baktım 100 Ünlü Türk de kapanmış, kenara konmuş. "Kaldırayım mı?" dedim. "Evet evet işim bitti" dedi. Şeytan bu ya, beni dürttü! "Nerede buradan çıkarttığın özet?" dedim. Numara yapacak ve bana yutturacak ya, aradı durdu yazdığı yerde. Sonra başka konu ile dikkatimi dağıtmaya çalıştı... Ben ısrarla sorunca itiraf etti. Yazmamış ve bana yazmadan bitti demiş! Yazar da önemli biri, öyle kolay kolay atlanacak biri değil ve ben olsam yazılıda kesin sorarım onu! "Neden yazmadın?" dedim. Doğum ve ölüm tarihi belli değilmiş!!!!! Ben orada uçmuşum. Annem zor frenledi. Bu adamcağızı tanımadan sana gitmek yok dedim. Hık gık... Yok dedim. Oturdu okudu. Zaten epi topu birkaç paragraf. Bana anlattı, özeti çıkarttı, kağıdına(niye ise defter falan da değil, karalama kağıdı misali, çizgisiz dosya kağıdı) annesini kandırıp dünya paraya aldığı, rengarenk kalemleri ile yazdı. Diğerlerini de tek tek kontrol ettik ve gitti.

Annesinin yanında bilerek ve isteyerek, o da varken bu konuyu konusmak istedim. Ben ilk açtığımda minik kuş utandı. Kafasını öne eğdi. Tam hatasını anlayacak ve bir daha yapmayacağım tarzı birşey söyleyecek. En azından kulağına küpe olacak... Benim birlikte büyüdüğüm can arkadaşım demez mi, bu salak eğitim sisteminin hatası!!!!! Tamam ben de eğitim sistemine 10 üzerinden 10 puan vermiyorum ama kızdığım şey, bana yalan söylendi! Kızdığım şey, yapılan iş baştan savma idi. Oradaki anafikir eğitim sistemi değil ki! Ondan sonra kızın da dili pabuç kadar çıkıp bana cevap vermesin mi! Ne diyeceğimi şaşırdım. Aile ortamı desek, aynı tarzda büyüdük annesiyle. Eğitim desek, aynı okullara gittik üniversiteye kadar. Hani çevresel etmenler birbirinin çok benzeri. Eeeee neydi bizi ayırıp, karşıt duruma düşüren. Var mı fikri olan?

Murat Bardakçı, o seyrettiğim programda doktora yapan öğrencilerden şikayetçi idi. Bu konuyu nereden bulurum diye bana soruyorlar. Söylemem arkadaş, adam o kadar okumuşsa, bulur nerede olduğunu, bunların tez hocaları neci, ne yapıyorlar diyordu. Balık baştan, taaaa 10'lu yaşlardan kokuyor demek ki... Aileden kokuyor hatta... Murat Bardakçı'yı araştırmacı yazar yapan fark da demek buradan geliyor. Adam neyi, ne zaman, nasıl araştıracağını biliyor!

O hızla ben de program sonrası yazdıkça yazıyorum. Son noktayı koyunca da gidip ansiklopedilerimi koklamak, öpmek, onları bana bırakanların ruhlarına dua okumak geliyor içimden. Sahafları gezmek, yaşlılarla oturup sohbet etmek, eskileri, tarihimizi öğrenmek geliyor içimden. Ya sizlerin?
Not: Fotoğraf anneannemin gelinliğinden geriye kalan bir parça. 100 senenin üzerinde yaşı sanırım. O dönem pullar, boncuklar şimdiki kadar yaygın olmadığından, bozulup, başka yerlerde değerlendirilmiş. Ama sonuçta günümüze dek gelmiş. Tıpkı sahaflardaki kitaplar gibi. Tıpkı benim 30 senelik kitabım, 40 - 50 senelik ansiklopedilerim gibi!

22 Nisan 2008

Büyük ve Küçük Sesli Uyumu

Bir akşam vakti, Ahmet Paşa beni çamurlu bir patikadan bata çıka bir köye getirdi.Derin bir vadiye kurulmuş, bir pus tabakası içinde gizlenmiş, yolu izi olmayan bir köy. Ahşap, minik evleri vardı. Kendimi bir başka dünyada kaybolmuş, terk edilmiş hissettim. Köyün kahvesinde atımdan indim. Her köyün bir kahvehanesi bulunurdu, yolu olmasa da.

İki yaşlı adam sessizce beni süzdüler. Köyün muhtarı bana geceyi geçirmem için yer yatağı yapılmış bir oda verdi. Bir ahıra konan Ahmet Paşa'nın da karnını doyurup suyunu verdiler.

Odama yerleşmeden muhtarı görmeye gittim. İki yaşlı adam loş bir köşede aralarında mırıldanarak bir şeyler konuşuyorlardı.

"İyi akşamlar" dediler. Müthiş bir ses ahengi olan melodik bir dilleri vardı. "At çok güzel."

O anda çok gururlandım. "Evet" dedim. "Çok güçlü ve kendi sezgileri var."

Bana iyi geceler dileyip ayrılırken, biri dönüp, "Bu bir Türk atı" dedi.

"Evet" dedim. "Çal'dan aldım."



Jeremy James, İngiliz yarış atlarının atası, Türk Atı Beverly'i anlattığı romanında Türkçe'den böyle(yukarıdaki alıntı yazıda kırmızı renkli olan kısım) bahsetmiş.

Cambridge'de arkadaşlarımla bir topluluk içerisinde Türkçe konuşuyorsam, İngiliz ya da başka ülke kökenli arkadaşlarımdan da aynı tepkiyi aldım ve ortak bir benzetme yaptı büyük çoğunluğu. Şarkı söyler gibi konuşuyorsunuz diyorlar. Neden? Çünkü genellikle şarkılar, sevilen bir şiire melodi eklenmesi ile ortaya çıkmıştır ve şiir yazmanın kuralı gereği son satırlar uyum içerisindedir. Aynı uyum bizim güzel dilimizin kendi içinde vardır. Kelimelerdeki harf dizilişlerinde.


Dilimizde kullandığımız sesli harfler sekiz tanedir. Çıkış özelliklerine ve dilin durumuna göre "a, ı, o, u" harflerine kalın, "e, i, ö, ü" harflerine ince sesliler deriz.

Büyük Sesli Uyumu

1- Kelimelerin kök ve gövdelerindeki uyumdur.

Yani, kelimenin ilk hecesi kalınsa, sonraki heceler kalın, kelimenin ilk hecesi ince ise sonraki heceler ince olur.

Aslında esas söylenişi kardaş, alma, ana olan ama sonradan kardeş, elma, anne olarak değişen istisna birkaç kelime bulunmaktadır. (Burada hemen atalarımızın “istisnalar kaideyi bozmaz." sözünü hatırlayalım.)

2- Büyük ses uyumu aynı zamanda kelimelerle ekler arasındaki uyumdur.

Yani, son hece ince ise ekler ince olur, son hece kalın ise ekler kalın olur.

Yüzlerce ek arasından sadece beş tanesi bu kurala uymaz.

Kurala uymayan âsi eklerimiz hangileridir dersek:

a) -yor (şimdiki zaman) eki. Geliyor, biliyor kelimelerinde görüldüğü gibi...

b) -ken eki. bakarken, yazarken...

c) -ki iyelik eki. Sonraki, yarınki, akşamki, komşununki...

d) -leyin eki. Akşamleyin, sabahleyin

e) -(i)mtrak eki. Yeşilimtırak, beyazımtırak...

Banyo halısı üreten bir firmada çalışırken, yabancı öğrenci seçme sınavı ile Türkiye'ye gelmiş ve temelli ülkemizde kalmış Filistin'li bir arkadaşımız vardı. Ülkü isimli arkadaşımızı Ulku diye çağıran, öz yerine oz diyen bu arkadaşımıza müdürümüz devamlı takılırdı:

-"Oz büyücüsü mü o, oğlum öz diyeceksin öz!"...
-"Ağzına işaret parmağını sok, ses ver",
-"ooooooo"
-"Hah tamam, ona iki de nokta ilave et ki, incelsin."
-"ööööööö"
-"Bak oldu işte, şimdi öz deyiver."
-"Oz!"

Bu şakalaşma böyle sürer giderdi. Hatta bir ara ortaokul dilbilgisi kitabımı ona ödünç vermiştim ki, biraz çalışıp bilgi sahibi olsun diye. Bugünlerde dünyalar tatlısı eşinden bu ince detayları öğrenmiş olduğunu düşünüyorum. Ondan öğrenemedi ise bile, çocuk milleti bu konuda yeterince gaddar, kesin oğlu ile kızı öğretmiştir.

Bu konuşmaların aramızda geçmesine sebep olan sesli harfler sınıflara ayrıldığı için bizim de onları iyi tanımamız lazım ki, böyle hatalara düşmeyelim.

Alt çenenin durumuna göre sesliler geniş sesliler "a, e, o, ö", dar sesliler "ı, i, u, ü", dudakların durumuna göre ise düz sesliler "a, e, ı, i", yuvarlak sesliler "o, ö, u, ü" şeklinde sınıflandırılırlar.

Küçük Sesli Uyumu

Seslilerin düzlük, yuvarlaklık ve genişlik, darlık bakımından birbirine uymasıdır. Dilimizde düz seslilerden sonra düz sesliler, yuvarlak seslilerden sonra, ya geniş düz sesliler ya da dar yuvarlak sesliler gelir.

İstisnalar bu kural için de bulunmaktadır. A sesli harfinden sonraki hecede, u sesli harfi gelen pek çok kelimemiz buna örnektir. Kavun, avuç gibi … Şimdiki zaman kipinin "-yor" eki bu uyuma da aykırıdır. Türkçe’de o sesi ikinci hecede bulunmaz. O sesinin ikinci hecede olduğunu gördüğümüz bir kelimemiz daha vardır. "Horoz" Ancak, bu kelimenin de aslı Farsça'dır.

Aslında kural gereği ödevlerle durumu pekiştirmek gerekli. Ama buna ne sizin ne de benim zamanımızın olmadığının bilincindeyim. Zaten hiç birimiz bu etkinliğe öğretmenlik yapmak amacıyla da başlamadık. Diğer yandan bu tarz bilgiler okunuyor, sonrasında uçup gidiyor. Zaten gitmese, senelerce kafamıza nakış gibi işlenen dilbilgisi derslerimizden sonra gitmezdi. O yüzden size yabancı dil öğrenirken uygulanan bir sır vereceğim. Macar asıllı İngilizce öğretmenimiz(İngiltere'ye dil kursuna gitmek isteyenlerin her zaman saf kan bir İngiliz ile karşı karşıya gelemeyeceklerini, hatta Türk bir hoca ile dahi karşılaşabileceklerini de bu vesile ile hatırlatmış olayım) bize gazeteden hoşumuza giden bir yazı seçerek, onu kesip, düz beyaz bir kağıda yapıştırmamızı, bilinmeyen kelimelerin altını çizerek, o kağıdın yanına da anlamları ile yazmamızı birkaç defa tekrar ettikten sonra aklımızda kalacağını söylemişti. Sizler de denerseniz hem kendi dilimiz için, hem de yabancı bir dili öğrenirken, işe yarayacağını düşünüyorum. Ayrıca unutmayalım ki, kendi dilini iyi konuşamayan, yazamayan bir toplum, kültürünü de unutuyor, kaybediyor demektir.

Kaynak: Dilbilgisi - Tahir Nejat Gencan

28 Ekim 2007

Neden kendi dilimizi kullanmalıyız ve dilimizi yabancı sözcüklerden arındırmalıyız?


Cumhuriyet Bayramımız hepimize kutlu olsun! Nice coşkulu bayramlara hep birlikte ulaşmak dileği ile...

Sonbahar yaprakları gibi dökülen sevdiklerimiz, tek tek vahşice alınan canlar, yurdum insanının çoğunluğunun istemediği ama bir şekilde istiyormuş gibi gösterildiği olaylar. İzinden asla dönmeyeceğim, döndüremeyecekleri Atatürk'ümün içini sızlatacak sözler...

Bardağı taşıran damlalar gibi görünse de, şu an hepimizin birlik olma zamanı. Hepimizin tek bir ağızdan, tek bir gövdeden haykırma, kalkan oluşturma zamanı.

Birlik olmamız için, aynı hedefte birleşme zamanı.

Aynı hedefi belirleyebilmek için de, aynı dili konuşma zamanı!

Bu durumu, yıllardır bizlere anlatmaya çalışan biri var. Örneklerle, yaşadığı olaylarla, şahsen tanıdığı kişilerden alıntılarla, geleceğe ışık tutacak sözleri ile... Eylül ayında
Tûba bahsetti kendisinden. Ben de tekrar, onun adı üzerine yazılmış ''Hedef Türkiye'' kitabından ve yazdıklarından bahsetmek, daha doğrusu net bir şekilde anlatabilmek için, alıntı yapmak istiyorum.

Saygı duyduğum, şahsen tanıma şerefine ulaşamadığım ama tanışmayı dilediğim sayın Oktay Sinanoğlu'ndan bahsediyorum.

Kendisi 26 yaşından beri profesör. Uzmanlık alanı kimya. Buluşları var. İki kez Nobel'e aday gösterilmiş. 1935 doğumlu. Konsolos olan babasının görev yeri İtalya'nın Bari şehrinde doğmuş. Kendisi özellikle altını çizerek, ''Orası, kanunlar gereği Türkiye toprağı idi'' diyormuş. Esin Avşar'ın ağabeyi. Bilimle uğraşmasının yanında, yaşadığımız olaylara ışık tutacak, pek çok savı var. Aralarında en sevdiğim Oxford Üniversite'sinin yerleşim planının, Selçuklu medreselerinden alınmış olduğu iddiası. Hatta şu anda Oxford ve Cambridge Üniversiteleri'ndeki cübbelerin de medreselerdeki hocaların cübbelerinden esinlenerek yapıldığını söylüyor. Araştırmasını sizlere bırakarak, ''Hedef Türkiye'' (Otopsi Yayımevi) kitabının 93 - 97 sayfalarında alıntı yapıyorum:

Türkçe Giderse Türkiye Gider!

Nerede görülmüş ki, bir milletin insanları 100 yıl önce, hatta 50 yıl önce yazılanları anlamasın?

Nerede görülmüş ki, insanların kullandıkları kelimelerin(sözcük de desen olur. O da Türkçe.) cinsine göre siyasi tavırları, bağlantıları, hatta dine karşı tutumları belirlensin? Olmaz! Böyle garabetlere Türkiye'den başka bir yerde rastlamak mümkün değil!

Türkçe'nin başına gelenler, hızla gelmekte, getirilmekte olanlar, aynı zamanda Türk milletine neler yapılmış olduğunun, Türkiye'nin başına da neler gelebileceğinin birer açık seçik göstergesi. Onun için kendisini Türk sayan, bu kültürün mensubu olan, içinde hâlâ gerçek vatan, millet sevgisi olan herkesin artık pürdikkat kesilmesi, ufak tefek ayrı-gayrılıkları bırakıp, birkaç ana hedef konusunda birleşmesi gerekiyor. En önemli hedef, birinci kurtuluş cephesi, Türkçe. Neden mi? Unutmayalım:

Türkiyenin kurtuluşu, Türkçe'nin kurtuluşuna bağlıdır. Türkçe giderse, ne Türkiye kalır, ne Türk Dünyası, ne de Türk( yâni Türk kültürüne mensup olanlar)

Türkçe'nin başına gelenler

Bir dilin yaşayabilmesinin ilk şartı, eğitim dilinin tümüyle o dilden olması. Onun içindir ki, sömürgeleşmemiş her ülkede eğitim dilinin resmî dilden başka bir dilde olması ülke anayasasına aykırıdır. O kadar ki, Avusturya gibi ülkelerde yabancı öğrencilerin bile, başka dilden eğitim görmeleri yasalara aykırı. Hele yabancı dilden eğitim anaokuluna kadar inerse o ülkenin dili bir iki nesil sonra toptan yokoluyor. İşte İngilizler bunu İrlanda'ya yaptı. Ama o zaman İrlanda, İngilizler'in İrlandalılar'a yaptığı envai çeşit zulümlerle tuzlanmış bir işgal altındaydı. Fransızlar da, Osmanlı Türk devletinden koparttıkları Müslüman Kuzey Afrika ülkelerine aynı siyaseti güttüler. Zulümler hala devam ediyor( kullanılan el altı yöntemlerine iyi bakmak lazım.) Oralarda pek Arapça kalmamış. Bunun arkasında, Roma İmparatorluğu'nun eskiden Hristiyanlaşmış eyaletlerini Müslümanlık'tan sıyırıp yeniden Hristiyanlaştırmak yatıyor.

Dil ve din yokedilirken bir yandan da Müslüman yer isimleri hep Hristiyan Roma dönemi adlarına dönüştürülüyor.(Acaba bizim gençlerden artık kaçı ''Libya'nın Osmanlı ''Fizan''ı olduğunu biliyorlar; ya ''Tripoli''nin ''Trablus Garp'' olduğunu? Çok uzaklara gitmeye gerek yok: ''Göreme'', ''Kapadokya''(hatta ''Cappadocia'') olmadı mı? Behramkale resmen ''Assos'', daha önceleri ''Reşadiye'' olan yer şimdi ''Datça'' değil mi? Hatırlayan kim? Hadi bunları da bırakın: TCDD, Haydarpaşa Garı'na öyle bir ''Türkiye'' haritası asmış ki-çoktandır orada-her köyün, her derenin adı bile Yunanca/Latince! Geçenlerde THY'nin ''Skylife'' dergisinde de benzeri bir harita gördüm.)

Türkiye'de İngilizce eğitim dilli ilk Türk okulunun Türk Eğitim Derneği'nin Yenişehir Lisesi'nin(benim okuduğum okul) İngiliz/Amerikan parmağıyla ''Ankara Koleji'' 'ne 1954'de dönüştürülen okul olduğunu kaç kere yazdım. Sonra bu oyun çorap söküğü gibi gitti: ''Anadolu(yani ''Anatolia''; yani Roma eyaletinin adı) Liseleri, Kolejler, sonra ODTÜ, derken Boğaziçi Üniversitesi, yakınlarda da, şimdiki Y.Ö.K eliyle nerdeyse tüm üniversiteler. İngilizce ile eğitim diğer Avrasya Türk ülkelerine de götürüldü. Nisan 2000'de sessiz sedâsız bir Talim Terbiye(Milli Eğitim Bakanlığı) kararı çıktı: 5-6 yaşındaki çocuklara İngilizce mecburi oluyor. İşte 40 yıldır korktuğum başımıza geldi. Bundan sonra bir nesil geçince(Kazakistan'da da Rusların yaptığı gibi) ana baba çocuğuyla Türkçe konuşamayacak.

Hâlâ çıkıp ''Yâni çocuklarımız İngilizce öğrenmesin mi?'' diyecekler var mı? Gerçi, bu ayaklara artık pek gerek kalmadı. İç düşmanlar, dış düşman ortada gözükmeden, aldı başını gidiyor, pervasızca bir gidiş, gidiş değil, tasallut, Türk'ün her değerine korkunç bir saldırı. Çocuklar her ülkedeki gibi kendi resmî dilini(yani çoğunluğun anadilini) iyice, eskisiyle, yenisiyle, lehçeleri ile hele bir öğrensin, mesleğini, işini gücünü Türkçe ile yapabilir olsun, ondan sonra gereken yabancı dil ve ya dilleri ayrıca, yabancı dil kurslarında(her ülkedeki gibi) ve yeteri kadar öğrenebilir. Yalnız ve yalnız sömürgelerde, âmir ülkenin dilini bilmeyen adamdan sayılmaz, iş bulamaz. Zaten sömürgeleşince yaratıcı düşünmeyi, kafa yormayı gereken işler, meslekler kalmaz ki. İş sahaları sadece yabancının ''hamburgerci''sinde, ''pizzacı''sında, yabancının eline geçmiş toprağında ırgat olarak çalışmak, en kabadayısı yabancı malları pazarlamak, reklamını yapmaktan ibaret kalır. Ne oldu sanayileşme? Ne oldu modern tarım ve hayvancılık geliştirmeye? İşte size bir tavuk mu, yumurta mı önce hikayesi: Yabancı dille eğitim, kafaları, ruhları sömürgeleştirir. Böyle kendi ulusuna yabancı gibi yetişenler de sömürgeci, vahşi Batı'nın bütün telkinlerine sarılıverirler. Ne sanayi kalır, ne tarımın sonunda ne de toprağın. Derken sömürgecinin hâkim kıldığı bu vatansız sınıf, eğitim dilini yabancı sömürgeci diline çevirmede, tarihine küfretmede, yer isimlerini düşmanın diline çevirmede gemi azıya alır; ve bir fasit dairedir, kısır döngüdür gider. Bunlar yalnız ülkemizde oluyor zannedilmesin. Bütün sömürgelerde aynı şeyler olmuştur.

Tersine, kalkınan ülkeler ise(''Asya Kaplanları'' gibi), bu sömürgeleştirilme tuzağına düşmemiş, Batı'nın, IMF'nin dediklerine direnmiş, bağımsız bir tutum içinde ve haysiyetlerini, kendilerini koruyarak Batı ile etkileşimlerini sürdürmüşlerdir.

Görülüyor ki, ''Türkçe'' derken, iktisat dahil hayatın her unsuru işin içine giriyor.

Türkçemize sahip çıkmanın, onun için de en başta yabancı dille eğitime karşı durmanın artık bir hayat-memat, ölüm-kalım meselesi olduğundan kimsenin şüphesi kalmasın. Bu konuda tüm vatanseverler birleşmeli. Ancak bu birleşmeyi engelleyen bazı mânâsız engebeler oluşturulmuş. Bunlara başka bir yazıda göz atacağız inşallah. Türkçe'nin başına gelenler arasında bunlar da var. Bu ara unutmayalım:

Türkçe olmadan Türk Kültürü olmaz,
Türk kültürü olmadan Türk Kimliği bulunmaz,
Kimliksizin öz güveni, özüne itibarı yoktur,
Özüne itibarı olmayanın haysiyeti olur mu?
Türk dediğin haysiyetsiz yaşamaz.

****************************

İlerleyen günlerde, aldığım ürünlerin üzerindeki bazı işaretleri, bunların kullanım şeklini ve Oktay Sinanoğlu'ndan alıntı yaparak yazdığım bu yazıdaki açıklamaların ne kadar doğru olduğunu göstermeye çalışacağım.

Beden dili üzerine aldığım eğitimde, beden dilinin algılamanın %60'ını, ses tonumuzun, vurgularımızın %30'unu, sözcüklerin ise sadece ve sadece %10'ununu oluşturduğunu öğrenmiştik. Bu da gösteriyor ki, doğru sözcüğü, doğru yerde seçmemiz çok önemlidir. Özellikle de yazışmalarda! O doğru sözcük de kanımca kendi dilimizde olmalıdır.

Anlaşabileceğimiz, birlik olabileceğimiz, parlak günler dileği ile...

16 Nisan 2007

DDD - Noktalama İşaretleri, Bölüm 1


Ev sahibimiz: ''Peçeteden Notlar'' , Ayşem.

Konumuz: ''Noktalama İşaretleri, Bölüm 1''

Sizi de bekleriz...


Konusu bizim etkinliğimizle benzeşen bir başka etkinlikten Murat Kaya sayesinde haberim oldu.

''Google Bize Logo Yapsana'' Bu konuda güzel bir site hazırlayıp, hedeflerini belirtmişler. Ne diyelim, kolay gelsin...



Ek bilgi: Google, 23 Nisan'da özel bir logo kullandı!

19 Mart 2007

İki Etkinlik Birarada...


''Doğru yazalım, Doğru konuşalım, Dilimizi Koruyalım'' etkinliği için, konumuz de/da. Ne zaman ismin -de hali, ne zaman dahi anlamındaki de/da olarak ayrı yazmamız gerektiği gayet güzel bir dil ile Fethiye tarafından anlatılıyor. Pek çoğumuzun hala yaptığı bu hatadan dilimizi, kalemimizi kurtarabilmek, dilbilgisi kuralını hatırlayabilmek için sizi mutlaka Yogurtland'e bekliyoruz.
İkinci etkinliğimiz 20.ayındaki Yemek Etkinliği ve ev sahibimiz Asya. Pek çoğumuzun bildiği ama benim asla vazgeçemediğim bir lezzet ile katılmak istedim bu etkinliğe. Deniz Börülcesi, ingilizce adı ile samphire. Beyaz çiçek açarmış ve ''fakir adamın kuşkonmazı'' diye de tanınmaktaymış bu ada ülkesinde. Fotoğraflardakiler Türkiye ziyaretim sırasında bulup aldığım deniz börülceleri. İstanbulda demeti 3 milyona iken, Çanakkale'de 500bin liraya bulduklarımdan üstelik!
Suda haşlanan deniz börülceleri kılçıklarından sıyrılarak ayrılır. (Ayıklama şekli için bir sonraki tarifi okumanız önerilir.) Çanakkale'den getirilen sızma zeytinyağı, 2 diş sarımsak ve limon ile buluşturulur. Afiyet ve hasretle yenir!


İkinci tarif, bana deniz börülcesini tanıtan Tijen'den. Onun ilk hazırladığı, benim de çok severek okuduğum siteden. Şimdi orayı ziyaret edip, Tijen'in tatlı dilinden okumanızı öneririm...

Türkiye'deki arkadaşlarımız benim için de birer tabak hazırlayıp, yerlerse çok sevinirim. Burnumda tüttü şimdi!

Sabah kalktım, Tijen'e bir uğradım, gördüm ki hocam TD'nin doğumgünü imiş. Bana ''Eee haydi başla artık yazmaya'' diyen, muzikleri, filmleri siteye yerleştirmeyi, resimler üzerine silik bir şekilde ismimi yazmayı öğreten, ne zaman imdat desem, bıkmadan, sıkılmadan yardımıma koşan TD'nin. Hocam iyi ki varsın! Tüm sevdiklerinle birlikte, sağlıkla, mutlulukla, nice senelere... Adeti bozmayayım, ben de nergislerimizden göndereyim Viyana'ya!

05 Mart 2007

Doğru yazalım, Doğru konuşalım, Dilimizi Koruyalım ( DDD ) Başlıyor!



Bugün için başlıyoruz dedik ve başladık!

İlk ev sahibimiz, etkinliğin fikir sahibi
Punto Amca . Belli kuralların internet ortamında dahi bulunabileceğini gözönünde tutarak, nadir bulunabilecek bir konuya değinmek istedi.

Teşekkür ederek Punto Amca'ya konuk olmadan önce diyoruz ki, hatalarımızı düzeltme işi tamamen kendi irademiz dahilindedir. Bu çerçevede kalkıp birimiz, bir diğerine böyle diyorsun, ama şunu yapmışsın, bunu etmişsin demesin. Uyarmak en doğal hakkınız ve ben dahil pek çoğumuzun gözünden kaçanlar olabiliyor, e-posta adreslerimizden bizlere özel olarak ulaşmak en kibar ve en doğru yol olacaktır. Ayrıca hiç birimiz dil uzmanı değiliz, böyle bir iddiamız da yok. Doğal olarak dilimiz sürçebilir! İnsanoğluyuz hata yapabiliriz. Önemli olan düzeltmek istememiz ve irademizi bu noktada yoğunlaştırmamız. Topluluk karşısında özenli olmaya dikkat etmemiz. Dilimizi katletmememiz.

Kurallarımız basit ve şu şekilde:

  • Her ayın birinci ve üçüncü pazartesi günü etkinliğimiz için gönüllü bir ev sahibimiz olacak.
  • Ev sahibimiz, dilbilgisi kuralları ile ilgili bir yazı hazırlayacak.
  • Bu yazıyı, bir önceki ev sahibi yazısını yayımladığı gün, Punto Amca’ya gönderecek.
  • Punto Amca, yazıyı uzmanımıza kontrol ettirecek ve ev sahibine onay verilecek.
  • Onay alan yazı yayımlanacak. Onay almayanlar kabul edilmeyecek.
  • Etkinliğe katılanlar, hazırlanan logo ile etkinlik gününü ve kimin ev sahibi olacağını duyuracak.
  • Günlük yazıları hazırlanırken Türkçeyi doğru, kullanmaya çalışacağız. Ev sahibiyle birlikte tazelenen bilgilerimize özellikle dikkat edeceğiz.

Geçici logomuz(Bujene yoğun bir hafta geçirdiği için bugüne yetişemedi) yukarıda gördüğünüz şekilde.

Kod için lütfen bana e-posta gönderin, çünkü ne yaptıysam Blogger değiştiriyor! Sayfalarınızda sorun yaratmasını istemedim. Ayrıca acemilik başa bela imiş, bir kez daha öğrendim. Sonra da kendi kendime öğrenmenin yaşı yok dedim!

Umarım hepimizin beklentileri gerçekleşir ve herkese faydalı bir etkinlik olur.

Rast Gele!

24 Şubat 2007

Doğru yazalım, Doğru konuşalım, Dilimizi Koruyalım ( DDD )


Dil Etkinliğimiz sırasında bizi temsil edecek sloganımız sevgili Özgül'ün önerdiği "Doğru yazalım, Doğru konuşalım, Dilimizi Koruyalım ( DDD )" olarak seçildi. Önerisi için Özgül'e ve oy kullanan, destek olan herkese çok teşekkürler.

Anket detaylarını bu adresten
http://turkcemiz.dnsalias.net/ görebilirsiniz.

Sevgili
Bujene'ye iş düşüyor bundan sonrasında! Topu ona atıyoruz!

Etkinlik tarihlerimizi sevgili Tijen'in önerisi ile her ayın birinci ve üçüncü pazartesi günü olarak belirledik. 15 günde bir yapacağız yani. En kısa sürede kuralların üzerinden geçelim ki, günlüklerimizi düzgün yazmaya o kadar kısa sürede başlayabilelim diye düşünüyoruz.

İlk ev sahibimiz 5 Mart 2007 tarihinde Punto amca olacak.

Ev sahibimizin yayınlayacağı dil bilgisi kuralları, önceden danışmanımızın denetiminden geçecek, yayına girecek. Destekleyen bizler de logomuzu sayfalarımıza yerleştirerek kimin ev sahibi olacağını duyuracağız ve sitelerimizi/günlüklerimizi yazarken de özellikle bu kurallara dikkat edeceğiz. Ev sahibimizin yazdıklarını anlayarak okumak birinci aşama olacak yani, sonra da sıra uygulamaya gelmiş olacak. Başlangıçta özellikle Türkçe klavye kullanımı yurtdışında yaşayan benim gibi arkadaşlar için zor olacak biliyorum. Ama yürümeyi bile baştan zorlukla öğrenen insanoğlu, şu anda düşünmeden bu eylemi yapabildiğine göre, bunu da başarabilecek. EMİNİM!

Hepimize Kolay Gele!

19 Şubat 2007

Sloganımızı Seçiyoruz


6 Şubat tarihinde, dilimizi düzgün kullanmak adına ''VAR MISINIZ?'' demiştim. Varız diyen arkadaşlarımızla da etkinlik üzerine yola çıkmıştık. İlk adımımız sloganımızı (ne yazık ki slogan yerine kullanacağımız bir sözcük önermemiş TDK tam olarak) bulmak idi. Önerileri biraraya toplayarak bir seçim sistemi hazırladık.

http://turkcemiz.dnsalias.net/

adresine giderek oy kullanabilirseniz seviniriz. Oy sistemi 23 Şubat 2007, Türkiye saati ile 13:00'e kadar kullanılabilecektir. Bu tarihin sonunda seçilen sloganımız üzerine sevgili
Bujene logomuzu hazırlamaya başlayacak, bizler de bu arada etkinlik için gönüllü olan Blog sahiplerimizi listelemeye başlayacağız. Aramızda hızlı iletişim kurabilmek için bir de Dil Yarası adında grup kurduk. Oraya üye olmak isteyen arkadaşlarımız:


ya da oylama yaptığınız sayfadaki Sen de Katıl kısmına tıklayarak (http://turkcemiz.dnsalias.net/dilyarasi.html) üye olabilirler.


Var mısınız?


Dip Not:
Bazı arkadaşlarımız bağlanırken sorun yaşayabilirler. Lütfen denemekten yılmayınız!

07 Şubat 2007

Berceste'nin Adı Yanlış Yazılırsa!


Kardelenlerle ilgili yazımın yorum kısmında bir arkadaşımız sağolsun ha bre Brcst dedi durdu bana! (Birbirimize sataşmadan duramayız, benim kızdığımı bildiğinden, nazı da geçtiğinden elbet)
Yeni nesil gençlik de 'nbr', 'mrb', 'ii' yazıyor msn'den. Aaa bir de w ya da x kullanmak çok moda! Bunlarla karşılaştıkça, kendimi peltek dilli, yitik, tuhaf hissetmeye başladım! Okurken gözlerim de bir acayip oluyor...


Peki nereye gitti bizim güzelim dilimiz? Neler oldu? İrdelersek bunları epey kalın bir kitap yazılır herhalde.

İlk olarak, cep telefonlarında, kısa mesaja çok harf sığdırma endişesi ile başladı sanıyorum. Sonra üşengeçliğe dönüştü...

Blog / Günlük açtığım ilk günden itibaren elimden geldiğince dikkat etmeye çalıştım düzgün yazmaya. Elbet benim de hatalarım oluyor. En başta İngilizce klavyeye sahip olup, Türkçe yazmaya çalıştığımdan dolayı parmaklarımla kavga eder bir halim var. Ama birkaç defa kontrol etmeden yazıyı yayınlamamaya çalışıyorum. Hatam çıkarsa da düzeltmeye!

Bu konuyu Punto amca ile konuşuyoruz zaman zaman. O gözlerine inanamıyor yazılanlar karşısında. Hatta dayanamadı 24.12.2006 tarihli yazısında biraz anlattı da konuyu. Gazetede, ne kadar titizlenerek çalıştıkları, gözlerinin önüne geliyor. Çocukluğumdan beri, ben de şahidim, ne kadar özene bezene, üstelik imkansızlarla savaşarak, yeri gelip kendileri mucitlik yaparak ama doğru haberden ve dilden ödün vermeden gazete çıkartışlarına!

Bütün gördüklerimizden yola çıkarak Punto amca ve ben dedik ki etrafta ebeleme sobeleme oyunları, etkinlikler dolaşıp duruyor. Bazıları bizi mutlu ediyor, bazıları da boş geliyor. Bizim de yararlı birşeyler yapmamızın zamanı! Dilimizi, yaptığımız hataları düzeltmek adına, yutdışında yaşayan arkadaşlarımızın çocuklarının anadillerini doğru öğrenmeleri adına bir kampanya başlatalım.

Belirlediğimiz zamanlarda dilbilgisi ile ilgili bilgileri derleyip toparlayalım ve birbirimizle paylaşalım. Türk Dil Kurumu'nun sitesini yani www.tdk.gov.tr 'yi etkin bir şekilde kullanmasını öğrenelim. Üşenmeyelim ve Brcst demeyelim :)

Var mısınız?