Yardımlaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yardımlaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020

Dönüş!

Yazmayı özlemişim.

2005'de, babamın hastalığı zamanı bir nevi iç dökme, İngiltere'de yaşadığım süreçte, orada güzel bulduklarımı paylaşma, uzak diyarlarda kalan arkadaşlarımla iletişim ve yeni dostlar tanımak adına güzel bir vasıta oldu bu blog bana.

Sonrasında Türkiye'ye döndüğümde hiçbirşey aynı değildi. İnsanlar ülke koşullarına göre değişmiş. Değer yargıları yozlaşmış. En içten dostlar bile değerlerinde bir başka şeye ağırlık verir olmuşlardı (istisnalar ve gerçek değerleri ile hala aynı kalanları tenzih ediyorum). Bir koşturma, bir koşturma, ama ne ve kimin için? Neden?

Benim ise İngiltere'de kaldığım dönemde bunları değiştirmeye, yargılamamaya, farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Ülkeme de farklı bir açıdan bakmaya zamanım olmuştu. Başka ülkelerdeki insanlar ne görüyor, nasıl düşünüyor, bunu da görmüştüm. Öyle değil ama diye savunduğum şeylerin ortasında buluverdim kendimi döndüğümde.

Dönüş ise mecburi dönüş oldu, belimden geçirdiğim bir ameliyatla, yarısı hissetmeyen sol bacak ve ayak parmakları ile. Üstelik bir de miniminnacık dünya tatlısı vardı hayatımızda. Tek çocuk olduğum için yıllarca kardeş hayali kurmuştum, olmamamıştı. Evlendim çocuk dedim, tam çocuğum oldu, belim gitti. Bir tuhaf hal. Zorunlu bir dönüş, kaos!

Türkiye'de yaşadığım dönemde ''Kaos'' a gayet alışıktım. Nasıl üstesinden geleceğimi de biliyordum. Hergün sokakta farklı bir kaosun içerisindeydim. Ama uzun süre dingin yaşama alışınca, kaos şok oldu bana.

İlk 8 ay, Cambridge'de yaşayıp, ailemi ziyarete geldiğim zaman ilk sokağa çıkışta, çocukluğumdan beri uzun süredir olmayan olmuştu, yıllar sonra ilk kez düşmüştüm. Onca kazı oldu İstanbul'da. Onca perişan yolda düşmeden ilerledim. Neden düştüm? Çünkü insan rahata çabuk alışıyor. Çünkü, insan hayatındaki pratikler olmadıkça, bazı yetilerini kaybediyor, uyum sağlıyor. Çünkü, uzun süredir, dış etkenlere bu derece maruz kalmadığım gibi, nereden tehlike geleceğine, doğanın içinde yaşadığım şehirde bile, esas doğamın uyaranlarına uzak kalmıştım. Özüme uzak kalmıştım. Kontrollü yollarda yürümüş, ormanlık alanda bile insanlara açılan patikalarda ilerlemiş, otobüse binerken, otobüs ayağımın dibine kadar alçaltılmıştı. Bu da beni hamlaştırmış, her gün, günlük koşuşturmanın içerisinde yapageldiğim fiziksel hareketlerden uzaklaştırmıştı. Sonra ilk kaotik yürüyüşte GÜM!

Aynı durum insan ilişkileri için de geçerli. Üretim müdürü olarak çalıştığım dönemde, 180 işçi, 30'a yakın yönetici kademesindeki insan, kumaşıdır, ipliğidir, fason atölyesidir derken 200+ kişi hayatımın bir parçası idi. Onlarla iletişim (ki İşletme İktsadı Enstitüsünde yönetim becerileri için MBA okumuştum), problem çözme becerileri (kumaş zamanında gelmez, öbüründe hata çıkar, diğerine dikimde birşey olur, paketleme yetişir, yetişmez bir sürü şey aynı anda bam diye başımıza gelir) orkestra şefi edasıyla yapageldiklerimdendi. Otomatik pilot görevde idi. Sonra Sosyal Denetim, 7 ayrı ülkede hem denetim yapmak, hem denetçileri denetlemek, hem de yeni denetçi yetiştirmek. E denetçi olunca sorunlarla boğuşmak ve o sorunları en naif dille bakın bu var düzelmesi gerekli diyerek anlatmak... Sorunların neler olduğunu tek tek bulup çıkartmak... Sabahın 2'sinde 3'ünde aile ile vedalaşıp bir bilinmeyene, başına ne geleceğini bilmediğin bir ülkeye doğru uçmak, uyuyabiliyorsan yolda uyumak, yoksa sabah iner inmez fabrika denetimine koşturmak. Gene otomatik pilot hizmette. 45kg'a düşmüştüm. Her ülkenin yemeğini yiyememek, devamlı atik tetik olmak...

Sonrası mutlak sessizlik ve yalnızlık. Eş işe gider, o dönene kadar yalnızlık... 4 duvar, bir huyunu suyunu bilmediğin ülke ve ben. İlk 3 ay, inanılmaz huzur... Sonrasında kaosa özlem. İş aramak ama bolca overqualified sın lafı duymak. O iş için seviye üstteymiş yani. E öyle olsun benim kabulüm ne var? Yok olmazmış, sonra sıkılırmışım, sıkıntı onlara sorun olarak dönermiş. Ya bir dene, bizim ülkede öyle yaparlar, iki taraftan kim memnun olmazsa pes eder. Belki mutlu olacağız? Yok olmaz... Rutin tehlikeye girer. Huzur gerek. Başka şehirlerde uyumlu işler var ama uzak. Yolda geçer hayat. Gene de deneyelim... Ne var ki, İstanbul'da da bir yerden bir yere gitmek, işe gitmek en az 1 saat değil mi zaten? Yok değilmiş... 1 saat trafikten dolayı 1 saatmiş. Yol aslında kısa hatta bazen yürüyecek kadar kısa. O yüzden sarsıntı daha azmış. Londra'da 3 ay çalışıp, Cambridge - Londra arasında gidip gelmek için sabah 5:00'te kalkıp, akşam 22:00'de dönünce anlıyormuş insan!

Yeni işler, yeni uğraşlar icat etmece o zaman... Bahçe, fotoğraf çekmek, elişleri, elişlerine dair kurslar almaca ve vermece, hobilere eğilmece ve o hobiler işe dönebilir mi ona bakmaca. Ama hiçbir zaman kaos yok. Kaosun uyumu yok. Hep mutlak huzuru bulmaya çalışmaca var. 

Günü hissetme, mevsimi hissetme, İngiltere'nin bıçak gibi kesen soğuğu ile derinin çatladığını hissettme, kalbini aynı soğukla soğutmamaya çalışma. Yeni insanlar, yeni yüzler, yeni gruplar kurup, hayatı şekillendirmece var. Bir yandan içe dönme, içini tanımaya çalışmaca, bazen ondan kaçmaca, bazen dıştakileri tanımaya uğraşmaca. 

Bu arada bunları yaparken internet öyle bir tık ötede şu andaki kadar yakın da değil. Her aranan bu kadar rahat bulunamıyor. Türkiye'de ikide birde yasaklar yüzünden birşeyler kapanıyor. Bir gün WordPress, bir gün YouTube kapalı. Yasaklar, Yasaklar... Her dönem, her zaman. Aynı şekilde İngiltere'de de yasaklar yasaklar... Öyle yasadışı MP3 indirirsen yakalanırsın, kitap indirirsen yakalanırsın, hem de pıt diye, cezalar kocaman. Eş de bilgisayar canavarı. İşi bu, es kaza böyle birşey olsun kıyamet kopar. O zaman çık doğaya... Dön, bak... Bahçeler bahçeler, çiçekler çiçekler, çık kuğularla konuş anlat onlara, çık Boğaz kıyısında yürüdüğünü hayal ederek, gören bazı memleketdaşlarımın boklu su bu yaaaa, dediği Cam Nehri boyunca yürü. Sonra merak et, aç tarihini oku, aslında bir kanal olduğunu öğren. Nehri nasıl ehlileştirip kanala çevirdiklerini, üzerinde giden kanal gemilerini, onların içinde yaşamanın nasıl bir hayat olduğunu, ara oku öğren. Kaydol Cambridge Tarihi derslerine, Cambridge'de neler neler olmuş öğren. İlginç olanları yaz bloga. Haçlı savaşlarının hırsını nasıl atamadıklarını, İstanbul'dan gelen bir Müslüman Türk'e nasıl baktıklarını bizzat yaşa, öğren.

Bir sürü güzellik yaşa, bir sürü güzel insanla tanış, bir sürü güzel konferansa, fuara, festivale katıl... Yaz bloga...

Ve dön... Özüne, ülkene...

Bak herşey değişmiş ve günden güne değişmekte. Kaos baki, baki de ben artık kaos adamı olmaktan çıkmışım... Huzur ve belki kaldırabileceğim kadar kaos bana göre olmuş.

Değer verdiğin, sevdiğin bir sürü güzel insan günden güne hayatından çıkıp bilmediğin başka bir aleme gitmekte. Yaşın günden güne ilerler, yarım yüzyılı geride bırakırken, onların ardından çaresizce hoşçakal de.

Çocuk ve bel, içinde bulunduğun koşullar sebebiyle eski işine döneme... Çocuğu nasıl doğru beslerim derken, kendini bir denizin içinde bul. Yengeç olarak o denizi sev ama kıyısında kal. Kıyıdan kıyıdan eğitimlere başla. Çocuklarla ilgili İngitere'de kurduğun hayallerle birleşsin ve devam et.

Ama bak etrafındaki insanlara... Onlar artık eski insanlar değil. Onların gözünü hırs, para, hayatta kalmak için herşey mübah felsefesi bürümüş olsun. Dostmuş gibi girsinler hayatına, kuyu kazarmışçasına çalışıp üzsünler seni. Sen hep dost bil. Eski dostların gibi. Elele verdiğin, birşeyleri besleyip büyüttüğün dostların gibi. Blog yazarken çok uzak diyarları bir ettiğin, yüzünü hiç görmediğin halde kalbini paylaşan dostların gibi. Hayatın boyunca hep dürüst ol, ama dürüstlük kavramı anlamını çok yitirdiği için insanlar dürüstlüğün ardında birşeyler arar olsun. Ama sonra anla ki, yeni dönemin ve devranın insanları karşındakiler...

Şu anda bakıyorum sosyal medyaya, insanlar o insanlar değiller. Ne eskiler, ne yeniler. Google, şu bu herhangi bir internet devranında da açılan eğitimler, anlatılan pazarlama taktikleri, kullanılan şablonlar. Herkes bir şablonun ve akımın parçası. Bu ister yüzyüze olsun, ister sanal, ucu bir şekilde internet denizinden geçiyor. Yengeç, bu sularda kıyıda kalmayı seçiyor. Sen eğer onlardan değilsen, oyunda yer alma hakkın yok, çık saha dışına! Ya açık denize sürüklenmeye çalışılıyor ya da kıyıya atıp sen burada dur, bitti artık bu suda olamazsın tarzıyla karşılaşıyorsun.

Sen o araçları kullanırsan, hayattasın, kullanmazsan hayatın dışındasın diyor sistem sana. O internet araçları, o internet canavarı. Bak sana sesleniyorum, üstelik senin içinden, senin eski bir bileşeninle. Ben senin o sevimli canavar olduğun zamanlardan sesleniyorum. Giderek gözünü kan bürüyen bir canavara dönüp, çoluk, çocuk, büyük küçük, herkesi içine almaya çalışıyorsun. Senin oyuncaklarınla sana sesleniyorum kıyıdan. Dur bir! Hayata bak... 

İçindeki canavarı gör ve kullanan insan olarak, İNSAN OL!

Öküz altında buzağı aramaktan vazgeçip, içimdeki ve içindeki insanı gör, öyle davran.

(Bu yazıda, bu blogda, belki de ilk defa bir fotoğraf eşlik etmeyecek, günün sistem anlayışına inat!)

01 Şubat 2013

Dünyanın Sonundaki Bahçe - The Garden at the End of World



Rosemarry Morrow, gönlünü permakültüre kaptırmış, Somali, Uganda, Tayland, Kamboçya, Vietnam, Ortadoğu, Avusturalya ve Kuzey Avrupa ülkelerinde çeşitli projelerde çalışmış, iki kitaba imza atmış güçlü bir kadın...

Mahboba Rawi, savaş sonrası Afganistan'da ayakta kalmayı başarmış, amcası ile birlikte diğer kadınlara, yetim, öksüz çocuklara yardım etmeye çalışan bir başka güçlü kadın.

Bu iki kadının elbirliği ile Afganistan'da bir proje başlıyor. Finanse eden, Avusturalya'dan bir yardım kuruluşu.

Ülkede kadınların ve çocukların durumu içler acısı. Ama bildiğiniz gibi değil. Hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok kötü.

Film başladığında 8 yaşlarında bir çocuk konuşuyor...

Arkadaşımı yakaladılar, arkasını kestiler, böbreklerini çıkarttılar, bir kabın içine koydular. O sırada yaşıyordu. Sonra taş doldurdular, üzerini örtüp arabaya oturttular ve sınıra doğru gittiler. O sırada galiba öldü, sanırım bunu yapanlar organ mafyası idi diyor... 8 yaşındaki bir çocuğun gözleri önünde bu olay gerçekleşmiş. Daha niceleri... Diyorum ya, hayal bile edemezsiniz, çünkü bilmek istemezsiniz, bu kadar kötüsü aklınıza gelmez. Ama dünyanın hiç de uzak olmayan bu köşesinde bu olaylar gayet normal, hatta sıradan...

Sonra Rosemarry'i çocukları ölçer, biçerken görüyorsunuz. Onların nasıl beslendiklerini, neler yediklerini ve bunların gelişimlerinde ne oranda etkili olduğunu kayda almaya çalışıyor. Boy, kilo, baş çevresi, kollarının inceliği, kalınlığı diyemiyorum çünkü kalın kol yok! Açlar! Bu açlığın gelişimlerinde ne kadar geriye götürdüğünü bulmaya çalışıyor zaten Rosemarry...

Sonra kadınlara dönüp bakıyorlar... Yorgun, üzgün, herşeylerini kaybetmiş, hırpalanmış, eziyet görmüş, tecavüz edilmiş! Çoğu öldürülmüş. Öldürülmeyenlerin de kocaları öldürüldüğü için hayatta kalma şansları yok edilmiş.

Rosemarry diyor ki, bir ülkede savaş olduğu zaman, o ülkeyi yeniden kalkındıran kadınlardır. Dönüp bakın, ilk kalkınma kıvılcımını onlar yakarlar, durmadan çalışırlar ve yaraları kapatırlar. Ama bu ülkede maalesef bunu göremiyoruz, çünkü kadınlara el etek çektirilmiş. Toplumsal yaşamdan mahrum edilmişler. Dışarıda yaşamayı dahi bilmezlerken, nasıl onlardan ülkeyi kalkındırmaları beklenebilir ki?

Bu sözler içimi acıtıyor, hem de çok!

Ardından Mahboba ve amcasını, kadınları, çocukları hayatta tutabilmek için yaptıkları çalışmaları gösteriyor. Yardımlar sayesinde buldukları kısıtlı bütçe ile  neler yaptıklarını... Barınmayı 1 seneliğine de olsa sağlayacak bir bina bulmuşlar kendilerine. 1 sene sonrasında ne yapacakları belirsiz... O binanın içine girdiklerinde görülen sahneler sizleri hüngür hüngür ağlatacak cinsten. O binada katledilen erkeklerin ve kadınların çizdiği resimler var duvarlarda. Nasıl işkence görmüşler, hem erkeklere, hem kadınlara nasıl tecavüz edilmiş, akla hayale gelmeyecek neler yaşamışlar hepsi en acı gerçeği ile kayda alınmış, bizzat yaşayan insanlar tarafından!

Sonra öğreniyoruz ki, Afganistan aslında zenginlikler ülkesi... Aslında savaş öncesi dünyanın badem, ceviz, kuru üzüm deposu bu ülke. Elde edilen tarımsal ürünler, zenginlik başka ülkelerinki ile kıyas bile kabul edilemeyecek düzeyde. Dünyayı tek başına beslemiş bir zamanlar... Ama bugün hiçbirisi kalmamış! Üzerlerinden füzeler geçmiş, tanklar geçmiş, yakmış, yok etmiş...

Ve bu ülkede, bu iki kadın elele vererek, bir permakültür projesine başlıyor.

Yeni baştan kendi kendilerine ayakta durmayı öğretecek bir projeye... Böylece görüyor ve anlıyoruz ki, permakültür sadece tarımdan ibaret değil. İçinde bir hayat felsefesi var, içinde toplumsal ivmeler var, içinde birlik beraberlik var.

Eğer bulursanız, içiniz acısa da bu filmi mutlaka seyretmenizi öneririm. Resmi web sitelerinden ve bu siteden daha detaylı bilgi okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde beni en çok etkileyen, hatta etkileyen lafı az kalır, çarpan filmdi bu. Nasıl doğru şekilde aktaracağımı bilemediğimden de bu zamana kadar uzadı yazması. 

Filmin hemen arkasından, Permakültür Tasarım Sertifikası kursu hocamız ve aynı zamanda Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü kurucusu Mustafa Bakır'ın konuşması vardı. 

Çok vurucu bir cümle ile başladı söze...

''Böyle bir filmin ardından, hepimiz ne yapsaydık da bunlar olmasaydı diye düşünürüz ya da ne yaparsak buna engel oluruz diye kafamızın içinde sorgularız...

Hani süpermarketlere gidiyorsunuz ya, kasada duyduğunuz her ''DIT'' sesi dünyanın bir köşesindeki insanlara bunu yapıyor ve siz o sesi duymaya devam ettikçe de bugün bu insanlar, yarın bir başkası o ezayı çekecek'' dedi.

''Dünyada hiçbir ideoloji yoktur ki, bunu yapmasın'' diye sözlerine devam etti...

''Dün bu ülkeye girip savaş başlatan sosyalistler idi, bugün ise kapitalistler. Durup düşünmenin zamanı geldi, hatta geç bile kaldık'' idi aklımda kalan en çarpıcı sözleri.

Kıssadan hisse... 

Sizler ne kadar ''DIT'' sesini duyuyorsunuz, ne kadar böylesi durumlara aşinasınız? Bugün o ülkenin başına gelenlerin, yarın bizim başımıza gelmeyeceğine dair kim garanti verebilir? Nitekim dedelerimiz, ninelerimiz yaşamadı mı aynı şeyleri? Bugün ayakta isek, kadınların ayakta kalma gücü sayesinde değil mi? Hani o günümüzde eve kapatılmak istenen kadınların!

22 Ekim 2010

Pembe Gün

3 yıl kadar önce, Londra'da çalışıyorken, topluca herkese gönderilen bir e-posta geldi şirketin merkezinden. Yarın herkes pembe giyecek! Üzerinde mutlaka pembe birşey bulunacak. Hanımlar da, beyler de! Pembe hırkamı giyip gittim. Bu e-postayı da yapılanı da hiç yadırgamadım, hatta pembeler içindeki yaşlı, saçsız, komik bir halde ortalıklarda dolanan muhasebe müdürümüzün halini de hiç yadırgamadım. Eşimin iş yerinden alışıktım!

Belli bir günün önemi vurgulanmak isteniyorsa, bir hayır derneğine yardım toplanıyorsa, mutlaka belirgin birşey yapılır çünkü. Eşimin iş arkadaşlarını palyaço ve akla hayale gelmedik kıyafetlerle görmüşlüğüm, bol bol gülmüşlüğüm(amaç dikkat çekip akılda kalmak zaten, kaç yıldır hatırlıyorum işte) duymuşluğum vardır, Red Nose Day'de. Ülke sokaklarında, metrolarda, otobüslerde, trenlerde değişik tipler görmeye hazırlıklı olun ve şaşırmayın böyle günlerde.

Gelelim ''Pembe'' rengin önemine. Bu ay, bütün dünyada Meme Kanseri Hakkında Bilgilendirme yapılıyor. Hani özel gün ve haftalar kapsamında ama bu sefer bütün bir ay boyunca... Konu hakkında toplantılar, görsel, yazılı hertürlü bilgi, bilinçlendirme toplantıları, savaşacak her türlü malzeme insanlığa sunuluyor.

Az önce gene böyle bir e-posta geldi mesela ve korunma önlemlerini içeriyordu. Ben de pembeleri giydim ve yazmaya başladım! Ciddiyim, üzerimde pembe bir kıyafet var...

Öncelikle MRC Laboratuvarı Cancer Cell Unit'e (her iki başlıkta ayrı ayrı bağlantılar vardır söyleyeyim) ziyaretim sırasında öğrendiklerimi hatırlatayım, daha önceden yazmıştım.

Şimdi yazacaklarım ise, EWG(Environmental Working Group)'dan Diyorlar ki;

Çocuklar daha doğmadan 300 ayrı endüstriyel kimyasala maruz kalıyorlar. Alınan kordon kanı numunelerinde tek tek bulunmuş bunlar. (Ülkemizde düzgün istatistikler yok ne yazık ki ve istatistik bölümü mezunları neden bu konu üzerinde çalışmazlar bilmem. Zira en büyük açığımız bence. O yüzden Amerika İstatistikleri üzerinden konuşacağız ne yazık ki) Her 10 Amerika'lıdan birisi ömrü boyunca mutlaka kansere yakalanacakmış ve bunlardan 2'si de ölecekmiş. Hayat tarzımız ise bu rakamları etkileyebilirmiş. Sigarayı bırakmak, içkiyi azaltmak, kilo vermek, spor/egzersiz yapmak, doğru beslenmek bahsedilen değişikliklerin başında gelmekteymiş. Diğerlerini de numara ile sıralarsak:

1 - Amerika için musluk suyunu filtreleyin diyorlar ama ne yazık ki, bu Türkiye için geçerli değil. Biz zaten hiç içemiyoruz! Kullanırken de dikkat etmek zorundayız. Biz bu konuda şunu yapabiliriz, BPA içeren polikarbonat damacanalara savaş açabiliriz! Birinci derecede karsinojen ve özellikle küçük çocuklarda meme kanserini, cinsiyet değişimini tetikleyen bir kimyasal. Bu konuda, daha önce de bebeklerini biberonla besleyen anneleri uyarmıştım. Yazılar burada ve burada Sizler de konuyu detaylı araştırıp, kendi kararınızı vermekte özgürsünüz, hatırlatmaya bile gerek yok sanırım.

2 - EWG Amerika için oturulan banklar ve kullanılan kimyasallar konusunda uyarmış. Bizdekilerin durumunu bilmiyoruz bile!

3 - Perfluorochemicals kullanımına son verin denilmiş. Bunlar nedir diye bakarsak, hayatımızda bizimle içiçe, her yerde yanımızda olan belli markalar aynı zamanda. Teflon, Scotchgard, Stainmaster, Gore-tex. Leke tutmayan koltuklarımız, halılarımız, ayakkabılarımız, yapışmayan tavalarımız, yapışmayan tavalarla birlikte satılan onları çizmeyen kaşıklar, kepçeler vb, ıslanmayan yağmurluklarımız, yağ geçirmeyen hazır gıda paketleri, hani şu aldığınız kızarmış patatesin yağ geçirmeyen kağıdı ya da mikrodalgada yaptığınız patlamış mısırın paketi mesela, hatta kullandığınız makyaj malzemeleri... Hem üretimleri sırasında suyu kirletmekle suçlanıyorlar, hem de kullanımları sırasında hata yaparsak, faturasını sağlığımıza ödetmekle. Dikkat edin içinde PTFE ya da perfluoro ibaresi bulunmasın der EWG.

4 - Güneşte gerektiği kadar ve korunarak kalın deniliyor. MRC ziyaretimde de yazmıştım. Hergün televizyonda da anlatılmakta. Ozon tabakasının incelmesi sebebiyle zararlı UV ışınları bizi perişan etmekte. Buna önlem olarak kullandığımız güneş yağları ve sütleri ne kadar güvenli? Son araştırmalar bilmemkaç faktörlülerin bile risk taşıdığını ortaya çıkarttı. Dolayısı ile açık renk ve uzun kollu t-shirtler ya da güneşte dolaşmamak en güvenli çözüm olarak öneriliyor. Güneş yağları ile ilgili araştırma sonuçlarını merak edenleri buraya alalım. Yalnız baştan söyleyeyim, ben bu yazıyı okuduktan sonra, evin böcüğünü belli saatlerde sokağa çıkartmamakta buldum bu seneki çözümü. Arabada giderken de her yana güneşlik koyarak ya da uzun kollu beyaz birşey giydirerek. Kendisi, kar tanesi şeklinde olduğundan, fazlasıyla güneşe hassas çünkü.

5 - Yağlı eti ve yüksek yağlı hayvansal ürünleri kesin, deniliyor. Uzun ömürlü, kansere yol açan kimyasallar içerdikleri için. Dioksin ve PCB'yi de bunlara örnek veriyorlar. (Hayvanların beslenme zinciri içinde konsantre halde bulundukları için)

6 - Pestisid içermeyen meyve ve sebze ile mümkünse organik olan ile beslenin diyorlar. Amerika için bir liste vermişler ama biz Türkiye'de bunu ne kadar uygulayabiliriz bilemiyorum. Elimizden geldiğince dikkatli olmalı, bol su ile yıkamalı(ama bazı kimyasallar var ki, içine de nüfuz ediyor meyve ve sebzelerin), gerçekten de az öz ve organiğe kaymalı diye düşünüyorum.

7 - Veee gene bizim BPA! Her ne kadar üreticileri lobi oluşturup, zararlı olmadığını iddia etse de, hakkında yapılan araştırmaların büyük bölümü zararlı diyor! Buna rağmen bizim Sağlık Bakanlığımız neden önlem almıyor, kanser ilaçları onlara daha mı ucuza geliyor diye sorgulamak lazım elbet! Arayın Alo Gıda 174 hattını, sorgulayın en başta su damacanalarını. Sonra neden ithalat izni var BPA'lı ürünlerin demeyi de ihmal etmeyin. Damacanalar dışında nerelerde var derseniz, polikarbonat adı altındaki herşeyde var. Konserve tenekelerinin iç yüzey kaplamasında(illa konserve diyorsanız cam olanı tercih edin), hatta alış-veriş fişlerinde. Evet evet onlarda bile bulunmuş! Hani şu ısı ile baskı yapılabilen kağıtlarda...

8 - Karsinojen kozmetik malzemelerinden sakının diyor. Bunların listesi ve hakkında yazılmış yazıya buradan ulaşabilirsiniz. İpucu olarak, içinde PEG ve ''-eth'' geçen kimyasallar olan kozmetik ürün kullanmayın diyorlar. Ben zaten güzelim, ne gerek var kozmetik ürünlerine diyenler yaşıyor, ama unutmayın, parfüm, deodorant gibi ürünler de bu kapsamda!

9 - Uyarı işaretlerini iyi okuyun diyorlar. Örneğin Amerika'nın Kaliforniya eyaletinde "Proposition 65" adı altındaki uyarılar eyaletin karsinojen bulduğu bir ürünü içerdiğini belirtirmiş. Darısı başımıza ne diyelim! Belediyelerimiz ya da valilerimiz el atıp karsinojenleri listeler ve sınırlarında bu ürünlerin bu şekilde etiketlenmesini sağlarlarsa daha ne isteyebiliriz ki onlardan?

Kendimizce korunma önlemleri bulmak durumundayız. Gördüğünüz gibi çeviri yapmaya çalıştığım elbise bize hem uydu, hem uymadı. O yüzden bunları aklımızın bir köşesine yazıp, kendi doğrularımızı da eklemeliyiz.

Evren ve Evren'in evrenimiz ve kendimiz adına plastiklerden arınma serisi var mesela, bize örnek olması gereken. Bu liste buzdolabımızın üzerindeki yerini aldı bile mesela, her daim gözüm üzerinde. Zararlı olanlardan yakaladığım gidiyor çöpe!

Cam hayatımızda idi, kırılsa da dökülse de ondan güzeli yok, sloganı ile daha çok hayatımıza girdi. Oda parfümleri, tuvalette kullanılan kokular, hayatımızdan tamamiyle çıktı gitti.

Erken teşhisin önemini bildiğimizden kontrollerimizi düzenli hale getirdik.

Doğal, babaanne, anneannelerden gördüklerimiz geri geldi. Kendi yiyeceklerimizi kendimiz daha çok yapar hale geldik. Evde yemek yemek daha büyük zevk oldu. En önemlisi aldığımızı ve aldığımız yeri sorgular olduk. Bunda Fikir Sahibi Damaklar'ın etkisi büyük! Yerimizde durmadık, yeri geldi açtık telefon, yeri geldi gittik, bizzat gördük, iyiye doğru yönlendirildik, yönlendik. Daha çok meyve, sebze tüketir olduk. Karınca kararınca pembelerle dolaşıyoruz, bir hayat daha kurtarılsın, kendi canımızı, sevdiklerimizin canını olabildiğince kurtaralım diye! Yanımızda mısınız? Pembe renkle sizler de var mısınız?

05 Mayıs 2010

Haydi Nehir ve Annesinin Yüzünü Güldürelim

Açalya her zamanki duyarlılığını göstermiş gene. Nehir ve ailesini de ilk onun sitesinde tanımıştım ve beni şu cümleler çarpmıştı:

''Hatta bu işi farketmemiş olan çocuk doktorumuza bile öfkeli değilim. Hayatının hatasın yaptı, kendi de üzülüyordur...Ama şuna şaşırdım. 16 ay süt verdiğim, sadece organik beslediğim, free range bulamadığım için tavuğun tadını bilmeyen, meyve suyu değil de meyveyi yedirdiğim, süt bilmemneymiş diye sadece yoğurt verdiğim, Nehir'imde nasıl olur da kanser olur! dedim. İlk günlerde etrafımdaki herkesin ilk tepkisi, "Nehir iyileşince onu çukulataya boğacağız" oldu...Ben de "tamam" dedim.
Bilginiz olsun...tamam değil. Mahmut da İngiliz adamdan etkilendi...Eski beslenme stilimize devam! Şimdi benim Nehir'in iyileşeceği yönündeki inancımın iki temeli var. Kendimce justify ettim. Birincisi umuyorum ki bağışıklık sistemi daha iyi gelişmiş olsun...''

O zamanlar anne değildim ama babamı kanserden kaybetmenin acısını yaşıyordum, hala derinden derinden yaşadığım gibi.

Şimdilerde anneyim ve daha da iyi anlıyorum Nehir ve annesini, ailesini. Beslenme konusunda titizlendiğimde de bu satırlar aklıma geliveriyor hemen, içim cız ediyor ilk günden beri. İçime işlemiş bir kere.

Bu sefer gözünüzün önüne gelen bir zamanlar yardım istemiş birisi değil, şu anda canlı canlı yazdıklarını yaşayan bir aile. Bu posta kutunuza atılmış bir posta ya da e-posta da değil. Hani olur ya, sonradan ihtiyaç kalmamıştır ama zamanında ameliyat için kan istemişlerdir, sonradan arayanlarla yıkılırlar zamanında yetişmediği için, siz de rahatsız etmek istemezsiniz bu düşünce ile ya ihtiyaç kalmadıysa diye.


Ama bu sefer hayattalar, hala yapabileceğiniz, paylaşabileceğiniz birşey var. Siz de ellerinizle yakalayın bu minik serçeyi. Güldürün onun yüzünü. Çünkü ben o serçelerden gördüm babamı radyoterapiye götürürken nasıl umut oluyor içlerinde, sizin yüzünüzü güldürmek için nasıl insan ötesi bir çaba harcıyorlar bir bilseniz! Nasıl büyük bir acıya katlanıyorlar, tahmin bile edemeyeceğiniz.

Haydi sıra sizde, söz sizde, aşağıdaki link de yol göstericiniz:

http://nehir-im.blogspot.com/p/paypal.html

16 Mart 2007

İki farklı konu: Hücre Charlie ve Kırmızı Burun Günü

Önce Charlie kendini tanıtsın, Merhaba desin istedim!


Charlie kim mi? Vücudumuzdaki milyonlarca hücreden biri. Vücudumuzun yapı taşı! Canlının varlığı, onunla başlıyor, onun bölünerek çoğalması ile canlı büyüyor, organlar oluşuyor, yaşlanıyor ve ölüyor. Vazgeçemediğimiz, düzeni bozulduğunda sarsıldığımız, bizden bir parça Charlie!


Yumurtanın döllenmesi ile Charlie oluşuyor. Sonra ikiye bölünüyor. O bölünenler de bölündükçe hücre sayısı 2,4,8,16,32.... şeklinde artıyor. (Yetişkin bir insanda 100 milyon hücre bulunmaktaymış.)


Hücre, ne zaman, ne yapacağını nasıl biliyor? Bu soruların cevabı DNA'da saklı. Yeni oluşan hücreler ben kimim, ne yapmalıyım diye sorduklarında, komşuları cevap vermek zorunda. Hücreler durumlarını, mesajları dinleyerek öğrenmek durumundalar. Bu aldıkları bilgilerle ne zaman duracaklarını biliyorlar ve kendilerini kan hücresine, kemik hücresine, vb... dönüşmüş olarak buluyorlar.



Hücreler büyüyüp, bölünürlerken oldukça kontrollü bir üretim aşamasından geçiyorlar. Her bir hücre bölünmeden önce büyümek zorunda. Sonra da DNA'dan gelen mesajla kusursuz bir şekilde bölünmekte. DNA da bu sırada kromozomlarına ayrılmakta ve ikinci oluşan hücrede yerini almakta. Böylece ikiz iki erkek kardeş oluşmakta diye düşünebiliriz. Eğer DNA'da bir sorun varsa, DNA mutasyonuna yolaçmakta. Kendisini kopyalayan kromozomlarda aynı sırayı iki defa tekrar etme ya da eksiklik diye tarif edebiliriz bu durumu. Bu durum da tümü ile kanserli hücrelerin özelliğini oluşturmakta.

(Charlie'yi aşağıda trafik işaretlerinden yani komşu hücrelerden gelecek mesajları beklerken görüyorsunuz.)

Hücrelerin bölünmesi ve DNA'nın doğru kopyalanması, hücrelerin birbiri ile düzgün haberleşmeleri sağlıklı yaşamın belirtisi. Böylece hücreler ancak gereksinim olduğunda bölünebilme özelliğine sahip, yani sağlıklı hücreler.
Eğer hücreler sağır olurlarsa ve bölünme sırasındaki mesajları duymazlarsa, büyür büyür büyür ve ne zaman duracağını, bölüneceğini bilmez! Bu kanser belirtisidir. Bu tarz hücreler bütün engelleri yıkıp, etrafındaki diğer hücreleri ezer, geçer, yokeder.
(Charlie hata yapmadan kendisini aynen kopyalamak, bölünmek zorunda)

Kararını veriyor ve doğru mesajlarla bölünüyor.

Her bölünen hücre kromozomları özel bir protein içeren yapıştırıcı ile biraraya getiriliyor.
DNA eşit olarak iki hücreye pay ediliyor.


Sonrasında eğer ihtiyaç varsa, Charlie bölünmek için gene büyümek zorunda.

Aşağıda DNA'sında hata olan ve bölünmesini yanlış mesajlarla gerçekleştiren bir hücreyi ve o hücrenin etrafındaki hücrelere verdiği zararı görüyorsunuz.
Aşağıdaki tabloda da sol tarafta iyi huylu vücut hücrelerimiz, sol tarafta ise yarmazlık yapan, zararlı hücre olma yolunu seçmiş olanlar var! Büyüme şekillerinden kontrollü ve kontrolsüz oldukları rahatça anlaşılıyor sanırım. Sağdakilerin davranışı, bir nevi barajı aşan suyun sele yolaçması gibi...

Şimdi diyelim ve dileyelim ki, Charlie hep bizimle dost olsun, güzel güzel ihtiyacımız oldukça bölünsün, DNA'larımızı iyi paketlesin ve hiç hasta olmayalım! Bizler de elimizden geleni yapacağız ama değil mi?

Eğer Charlie'nin içinde neler olup bitiyor merak ederseniz, Harvard Üniversite'si harika bir film hazırlamış. Ben, seyretmeye doyamadım. Umarım sizler de seversiniz. Var mısınız hücre içinde yolculuğa? O zaman buraya tıklayın hepbirlikte bakalım neler olup bitiyor orada.

Gelelim RED NOSE DAY'e yani Kırmızı Burun Günü'ne.
Slogan, ''Small change, big difference!''
Buradaki ''change'' hem bozuk para anlamında, hem de küçük değişiklikler. Eğer edebi yönden bakarsanız, ''Küçük değişikler, büyük farklar yaratır!'' diyebiliriz ama esas ''Sizlerden gelecek bozuk paralar, onların hayatını değiştirecek!'' denilmek isteniyor. Sizden kocaman rakamlar istenmiyor. Hani bizde dilenciler yanınıza yaklaşır, Allah rızası için diye başlar dilenmeye... Burada o yok! Onun yerine böyle etkinlikler var. Yardım edenler de dünya üzerindeki köklü kuruluşlar. (BBC, Kleenex, Müller, Babybel, Adobe, CISCO, ORACLE, Sun, Penguin Yayınevi, BT....) Reklam kampanyaları inanılmaz güzel. Bir bakmışsınız kırmızı burnu olan bir penguen kitap okumaya teşvik ediyor sizi, o kitaptan kazanılan paranın bir kısmı bu yardım için kullanılacak ya da tuvalet kağıdının üzerindeki köpek Andrex size bu tuvalet kağıtlarından harcayın ki hayır yapın diyor! Bir başkası, Müller yoğurtlarından bol bol yiyin... Dün akşam Apprentice başladı. Ünlüler çırak oldular. Tatlı, huysuz Sir Alan Sugar onlara bu etkinlik için lunapark kurarak para kazanın dedi. Dün gecekinde kızlar takımı epey bir para kazanarak birinci oldu bakalım bu gecenin galibi kim olacak?

Bu gece büyük final var. Saat 19:00'da başlayacak ve gece yarısına kadar BBC program yaparak kazanılan parayı geçen senekinin iki katına çıkarmaya uğraşacak. Okullar komik kıyafetli çocuklar, öğretmenlerle dolacak bugün. En ciddi işyerlerinde bile elemanlar, en komik kıyafetleri giyip gidebilecekler. Kırmızı kulak ya da burunlarını takabilecekler. Kaç gündür televizyonda ''Ear Sir'' diyen komedyenler var! Öğretmen yoklama yapar, bütün İngiliz komedyenler öğrencidir. Kulaklarında da bugün için hazırlanmış özel takma kulaklar. İsimleri okundukça ''Ear Sir''(Kulak Bayım) derler. Sadece birinde kulak yoktur ve üzerine basa basa buradayım efendim anlamında ''Here Sir'' der ve öğretmen kulağından tuttuğu gibi onu dışarı atar. ''Kaç defa sana şu saçma promosyon kulakları takma dedim!'' diyerek de fırçalar bir de...
Ünlü komedyen Benny Hill'in oğlu Harry Hill'den tutun, Mr Bean'e kadar herkes görev başında bugün. Tony Blair bile üzerine düşen görevi yapıp, bir komedyenle beraber gülmekten öldürdü bizi. Delia Smith kırmızı burunlu minik kekler yapmış, tarifini merak ederseniz bir uğrayın sitesine derim.
Peki toplanan para nereye gidecek? %60'ı Afrika'daki yardıma muhtaç çocuklara, %40'ı da İngiltere'deki yardıma muhtaç ya da şiddete maruz kalmış çocuklara. Kim bilir Türkiye'de 11 yaşındaki Lauren gibi kaç çocuk var. Annesi akciğerinden rahatsız olduğu için aileye 11 yaşındaki Lauren bakıyormuş ve bugün toplanan paralardan bir kısmı Lauren ile annesine gidecekmiş!
Eğer varsa şansınız, kaçırmayın BBC'yi seyredin derim. Yolunuz kırmızı burun satanlardan birinin önünden geçiyorsa, en az iki çocuğu (aldığınız zaman elde edilecek gelirin gittiği ve kırmızı burunu hediye edeceğiniz) mutlu edeceğinizi unutmayın ve alın derim.

Sonra da bir düşünün bakalım bunu ülkemiz çocukları için nasıl uygulayabiliriz?
Bugün üye olduğum gruplardan birinden Midyat yemekleri ile ilgili bir sitenin bağlantısı geldi. Yemeklerden çok fotoğrafların içerisine düştüm ben ve bu sayfa bugün, sabahtan beri hiç kapanmadı. Hem güzel yüzlü, güzel bakışlı çocuklar için, yurdumun insanları için, hem de müziği için.
Yarınlar için, çocuklarımızın yarınları için neler yapabiliriz sizce?

not: Ne yazık ki gündüz fotoğrafımı çekecek biri bulunamadığı için gördüğünüz kırmızı burun bana ait değil!

03 Şubat 2007

Kardelen - Snowdrop

Kardelenler kimi zaman masallara konu olmuş, şiirler yazılmış saflığı, güzelliği üzerine. Sevilmiş o duru beyazlığı, asice karların arasından başını kaldırşı ama aynı zamanda mahçup önüne bakışı! Okula gidemeyen kızlarımızın haykırışı olmuş Sezen'in sesinde, Hans Christian Andersen masalı olmuş dilimizde ya da dağ köylerindeki çocukların gelir kaynağı haline dönüşmüş bilinçsizce. Katletmişler, nerdeyse yok olmaya meyletmişler, sattıkları üç kuruşla karınlarını doyurmaya çalışırlarken, düşünmemişler geleceklerini...

O gene de yılmamış kaçmış saklanmış Toroslar'ın eteklerine, bazen Ege'ye, hatta Karadeniz'e... Sevin demiş masumluğumu, baharın habercisi oluşumu... Kıymayın bana, toplamayın beni hunharca...
Ben ise her görüşümde bu güzelliği, dokunmak, sevmek, hatta konuşmak istiyorum. Hem ayakları yere basan kendinden emin bir görüntüsü var, hem de narin, nazenin...

Sonra aklıma geliyor soğanlarının Toroslar'ın bağrından kopartılıp getirilmiş olma ihtimali, cızzz ediyor kalbimde bir yerler! Ağlamak geliyor içimden. Diyorum ne kadar bilinçsiziz. 8 YTL'ye kilosunu satıyorlarmış soğanların, oysa burada mevsiminde o kadara minicik bir paketi (3-4 adet soğanı) satılıyor!
Sümbül soğanı satan bir yer, arkadaşımın Türk olduğunu öğrenince, bana soğan getirsene diye atlamış üzerine, sonra aklıma bu geliyor, kahroluyorum. Biz masumca hediye edelim, taşıyalım, sonra başkaları ondan gelir elde etsin, farkında olmadan hazinemizin bir parçasını teslim edelim!


(Güncelleme - 21 Nisan 2011 - Bu çiçeğin adı snowflakes imiş. Türkçe'de göl soğanı olarak biliniyor)

Hani derler ya, doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor... Bu düşünceler ile her ilkbaharda selamlaşıyorum onlarla. İşte sizlere de cânım yüzleri...

Bahçemizdeki kardelenler açınca diye söz vermiştim. Meğer açmışlar beni bekliyorlarmış! İlk iki güzellik bahçemizden... Diğer ikisi de Clare College'in bahçesinden sizlere merhaba diyorlar.

Konu ile ilgili yazılara Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin web sitesinden , kardelenlerle ilgili ayrıntılı bilgiler de BBC'nin web sitesinden ve Wikipedia'dan ulaşabilirsiniz.



Bu arada güneşi görünce dayanamayıp bize güzelliğini gösteren çiğdemlerimiz(crocus) kardelenleri yanlız bırakmayıp, bir kez daha sizlere Trinity College'den sevgilerini gönderdiler...

Bu kadar Kardelen fotoğrafından sonra en az onlar kadar güzel Sezen'in ''Kardelenler'' 'ini yani Türkiye'nin ''Kardelenleri'' ni unutmuyorsunuz değil mi?

21 Kasım 2006

Kullanılmış Eşya Yardımı


Aralık ayı ve Christmas yaklaştıkça sanıyorum bu ülke ahalisinin de yardım damarı kabardı! Televizyon kanallarında, sokaklarda her an yardım toplayan birisi ile karşılaşıyorum.


Hani bizde Ramazan ayında, Kurban Bayramı'nda olduğu gibi. Ben de Kurban Bayramı yaklaştığına göre sizlerle paylaşayım istedim ki, birileri görsün, birilerinin işine yarasın.


Geçenlerde ardarda kapıdan bu fotoğrafını gördüğünüz torbaları atmışlar. Ben de içlerine kullanmadığımız eşyaları koymadan önce fotoğraflarını çekip yayınlamak istedim.


Burada kullanmadığınız eşyaları başkalarına vermeniz epey zor. İhtiyacı olan birisini bulmak ve teklif etmek de. Onun yerine yardım derneklerinin dükkanları var, oraya bağış yapabiliyorsunuz. Alacak gücü olmayanlar da piyasadan çok daha düşük ücretlerle oradan temin edebiliyorlar. Hem temsil ettikleri derneğe, vakfa para yardımı olmuş oluyor, hem de ihtiyacı olanlar düşük bir değerle bu mallara sahip oluyor. Malum burası öğrenci şehri, dar bütçe ile odalarına eşya almak isteyen öğrenciler çok oluyor, bu dükkanların sayısı da Cambridge'de oldukça fazla.


Biz yaşayan halk için özellikle tekstil ürünleri ne kimseye verilebiliyor, ne de çöpe atılabiliyor. Türkiye'deki gibi kesip biçip temizlikte de kullanmıyorlar pek. Çünkü temizlik için üretilen çok güzel bezler var. Geri dönüşüm ünitelerine götürüp atmak zorundasınız ya da kapınıza kadar gelen bu hizmetten yararlanıyor hem de vicdanınızı rahatlatıyorsunuz.


Kullanmadığınız, giyilebilir durumdaki tekstil ürünleri (kıyafet, nevresim takımı, örtüler....), ayakkabılar, oyuncaklar, kitaplar bu kapıdan atılan torbaların içerisine konuyor. Üzerinde yazan gün ve saatte o yardım dernekleri tarafından toplanıyor. Hiç yüzyüze gelmiyorsunuz. Size hiçbir külfeti yok, tam tersi kolaylığı var. Ne kadar pratik bir çözüm değil mi? O gün için kiralanan arabalarla bütün şehri dolaşıyorlar. Torbayı dışarıya çıkartmayı unutanlar da isterlerse daha sonra o dükkanlara kendileri götürebiliyor.


Ben içine neler mi koydum? Eşimin kilo aldığı için içine giremediği pantalonlar, vurduğu için giymediğimiz ayakkabılar...


Türkiye'den benzer bir haber arkadaşım Melda'dan geldi. Kendisi binbir fedakarlıkla İmecem'i kurdu. Kendine ait kullanmadığı çeyizindeki ipek yorganları dahi ihtiyacı olanlara iletti. Şimdi de bütün gücü ile hiçbir şekilde kar gütmeden İmecem için koşturuyor. Ben Türkiye'de iken kullanmadığım kitapları, dergileri iletmiştim kendisine, ihtiyacı olanlar için. Biliyorum ki gönül ferahlığı ile emin ellerde ulaşacak. Geçenlerde kendisinden bir e-posta geldi. Şu anda Muharrem Candaş İlköğretim okulu için yardım topluyorlarmış.

Eksik listesi de:

Kitap ( Okuma ve kaynak kitabı )
Kırtasiye ( Defter,kitap,kalem,silgi,kalemtraş,boya malzemeleri)
Giysi
Faks cihazı
Bilgisayar Projeksiyon makinesi

imiş. Sizlerden destek verebilecek olanlar var ise, http://www.imecem.org/ adresinden Melda'ya ulaşabilirler.

Bir yardımlaşma haberi de Muzaffer bey'in Blog'undan geldi. Orada da gülümseyen yüzlü bir çocuk var. Neye mi ihtiyaçları var? Bir mont ve bir bot, bunu da sadece 22 YTL ile yerine getirmeniz mümkün olabiliyormuş. Detaylar için lütfen Muzi's Kitchen'a bakabilir misiniz?
Gülümseyen yüzlü insanlar görmek dileği ile...

18 Kasım 2006

Children In Need - Yardıma Muhtaç Çocuklar

Yaratıcılığın sonu yok !

Bugün alış-veriş için dışarı çıktığımda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu dışarıda. Göz gözü zor görmez haldeyken ve insanların şemsiyeleri çarpışırken bir Spider Man çarptı gözüme. Yüzünde maskesi, sadece gözler açıkta, kostümü üzerinde, elinde de kocaman bir kova ! Gene birşeyler olup bitiyor ama ne dedim kendi kendime...
Eve dönüş yolunda da benim en az 10 katım büyüklüğünde, siyah, kocaman, şişme bir goril yol kesmişti :) Önünde gene ellerinde kova bekleyen yaşlı başlı amcalar...Haydeee ne ola ki bu iki oldu dedim, sonra aklıma geldi.

Televizyonda bir süredir BBC'nin özel salon haline getirilen stüdyolarında ünlüler saç kesiyordu, daha önce hiç denememiş olmalarına rağmen. Minik bir eğitim alıyorlardı ve profesyoneller de sadece sözlerle onlara yön göstermeye çalışıyordu. Masaj yapıyorlardı. Hatta epilasyon işine bile el atmış olanlar vardı ! Halk onların önüne gelip bu işlemlerden yaptırıyor, kazanılan paralar da Children In Need'e gidiyordu. Yani yardıma muhtaç çocuklara...

BBC her sene Children In Needs adı altında kurulan yardım derneği ile yardıma muhtaç çocuklar için para topluyor. Bunun için de akla hayale gelmeyen usullerle halk tüm yaratıcılığını kullanarak para topluyor ve BBC'ye yolluyor. Bu ülkede dilencilerin bile herhangi bir marifet göstererek para kazandığını düşünürsek, kimse kimseye durduk yerde para vermiyor. Children In Needs'in bir de maskotu var. Tek gözünden bant geçen sarı bir ayıcık adı Pudsy (Padsi okunuyor)

Nasıl para toplamışlar derseniz:

-Değişik kıyafetler (Pamuk prensesler, Cindrellalar, Cowboylar, tavşan kulaklı, geyik kulaklı insanlar vs vs) giyip para toplayanlar ki bunların içinde kasiyerler, otobüs şöförleri, öğretmenler bile var.

-Yerel web sitelerinde yardım kısmı açıp oradan para toplayanlar,

-Pudsy Bear şeklinde kurabiye yapıp satanlar,

-Kapı kapı dolaşıp para toplayanlar,
-Bıyıklarını sırf bu etkinlik için kesip para toplayanlar,
-Gosterilerinin bu geceki hasılatını bağışlayan tiyatrolar,
-Televizyonda gösteri yapıp, telefonla bağış isteyen sanatçılar,
-Güreş yapıp bunun hasılatını bağışlayan amatörler,
-Çay partileri düzenleyen hanımlar,
-Tank çeken polisler,üzerlerine girilen iddiadan toplanan paralar,


-Saçlarını tuhaf renklere boyatıp bunun için para toplayanlar,
-Açık arttırmalar,
-Belli bir alana toplanarak yukarıdan bakıldığında uçak şekli oluşturan insanlar,

-Konserler,
-Yüz boyayarak, dilimlenmiş kek satarak para kazananlar,
-Hayırsever birisinin BBC'yi arayıp 1 saat içinde ne kadar para toplarsanız benden de o kadar demesi !
-Büyük firmaların bu kanalla reklam yapmaları ve kocaman çekler ile stüdyoya gelmeleri,

-Okulda topladıkları paralarla çocukların havaya roket atmaları......
-Kukla gösterileri,
-Bir çocuğun topladığı paralarla 60 senelik Rolls Royce motorunu çalıştırması,

Demiştim ya yaratıcılığın sonu yok !
BBC bu akşam, hatta yarın sabahın erken sularına dek yayın yapacak, telefon hatlarından da para toplayacak en son rakam 12.6 milyon pound'un üzerinde idi.Hem yayın ile para topluyorlar hem de web sitelerinde bazı eşyalar satıyorlar.
T-shirtler, Christmas kartları, takvimler, Terry Wogan ve Pudsey'li yumurtalık, ajanda, anahtarlık, Pudsey oyuncakları, sungerden kocaman Pudsey'ler, hatta eldiven gibi havada sallayabilecekleriniz de var.
Para kimlere mi gidecek?
Buradan videolarını görebilirsiniz.
Geçen seneki yardımdan yararlandığı için televizyonda gösterilenler vardı, hepsinin içerisinde beni ayakları tutmayan bir çocuk etkiledi. Cin gibi birşey, ama odasının ışığını bile yakamıyor. Ona hem arkadaş, hem de yardımcı olması için, toplanan paralardan bir köpek alınmış. Odasının ışığını açıyor, söylediği eşyaları getiriyor, çoraplarını çıkartıyor. Bir yere gittiğinde anne babası endişe duymuyor çünkü yanında ona göz kulak olan bir köpek var ! Köpek için harcanan çok büyük bir mebla değil ama çocuk için değeri ne rakamlarla, ne de kelimelerle ifade edilebilir !!!

Başka bir çocuk 3 yaşına kadar normalmiş, sonrasında genetik bir hastalık nedeni ile yürüyemez, konuşamaz olmuş ama etrafında olup bitenlerden haberdar. Ona haftada belli günler özel bir oyun yerine gitmesi için yardım yapmışlar. Özel eğitimli bakıcılar, kardeşleri orada onunla oynuyorlar, normal çocukların oynadığı oyunlara onu da katmaya çalışıyorlar. Gözlerindeki pırıltı herşeye değerdi !

Babası öldüğü için bunalıma giren 11 - 12 yaşlarında bir kız çocuğu... (36 yaşında beni bile yıkan bir olay küçücük kıza ne yapmaz ki???) Babası ile uçurtma uçurmaktan zevk alırmış. Sonra içine kapanmış. Kimse ile konuşmamış, gülmemiş, oynamamış. Ona yapılan yardımlarla psikolojik tedavi görmüş ve normal hayata dönmüş. Onu iyi bir gelecek bekliyormuş, kendi cümleleri bunlar...
Evsiz, ailesiz çocuklar, tacize uğramış olanlar, küçük yaşta kötü yola düşmüş olanlar, hasta olanlar ve HIV virusü taşıyanlar, sakat olanlar, şiddete maruz kalmış olanlar, özel yetenekleri olanlar ama maddi olanakları olmayanlar.... yardımdan yararlanacak diğer çocukların nitelikleri oluşturuyor.
Takdire şayan bir organizasyon !!! Kimse cebine para atmıyor, cebinden emeğinden katıyor. Genci, çocuğu, yaşlısı tek bir amaç için emek harcıyor ve çırpınıyor, tek bir gövde oluyor.
BBC ve yardım derneği tek tek nereye ne kadar para gerektiği konusunda analizler yapılıyor ve toplanan para zaman harcanmadan buralara iletiliyor.
Yorumunu size bırakıyorum !
Dip not: Fotoğraflar yayın sırasında BBC 1'den çekilmiştir.

03 Ekim 2006

Siz de birilerine umut verin, bir yüzü gülümsetin !

Annemin iki beyin tümörü var.Tayland'a tatile gitmişti, orada bir köpek tarafından ısırılmış.Onun tedavisi yapılırken boynunda şişlik tespit edilmiş, akciğer kanseri teşhisi konulmuş ve 6 ya da 12 aylık bir ömrü olduğu şöylenmiş.Kendisini radyoterapiye hazırlarken beynindeki sadece bir değil, iki tümörün birden varlığı ile bunun mümkün olamayacağını öğrendik. 8 haftalık kemoterapinin ardından tümörler küçüleceklerine daha da büyüdüler.Vücüdunun sol tarafını kullanamamaya başladı. Beynindeki tümörler için 4 gündür radyoterapi yapılıyor ve ardından akciğerindekiler için de aynı şey yapılacak..........

Annen için çok üzüldük ama biz de seninle aynı durumdayız. Eşimin de akciğer kanseri var, beyninde de iki tümör tespit edildi. Midesinde de bir tümör var.Şu anda hastanede ilaç tedavisi görüyor, sonuç alıyoruz. İletişim kurmak istersen e-posta adresim.........

**********

Yukarıdaki satırlar MacMillan Cancer Support 'un web sayfasından çevrilmiştir.

Sabah uyanıp, kalkıyorsak, nefes alabiliyorsak ve sağlıklıysak hayatta en çok buna şükretmemiz gerektiğini babam bu lanet hastalığa yakalandığı zaman öğrendim. Geri kalan dünyanın renkleri, cilveleri, akıp giden hayat....
Sevdiklerimiz ile ne kadar birlikteysek, ne kadar onlarla konuşup, sarılıp, öpebiliyorsak, onları sevdiğimizi söyleyebiliyorsak da bir o kadar anlamlı olan hayat!

Bir gün gelip de, yukarıdaki satırlar gibi, bir balyoz tepemize düşmeden, sıkıca sarıldığımız değerli varlıklardan, birini kıskacına almadan, bunun farkına varabilmişsek ne ala...

Hayat hep bardağın boş tarafından bakmak değil. Hayat bir kelebeği gördüğünde mutlu olmak, onunla sonsuza uçmak, bir kaplumbağa ile ağır adımlarla gidebilmeyi başarmak, bir yunusla denizin derinlerine dalmak, çocukla çocuk olmak....

İşte İngiltere'deki yardım dernekleri de bunu yapıyorlar. Bir bakıyorsunuz binmişler bisikletlere Peru'da pedal çeviriyorlar, bir bakıyorsunuz Klimanjero'da dağlara tırmanıyorlar. Yok bunlar beni aşar diyenler koşuyorlar, yok bu da olmaz diyenler, yürüyorlar, hayır ben illa efor sarfetmeyeceğim diyenler ise, bir kek yapıveriyorlar ya da mis gibi kokan taze bir kahveyi sıradan bir fincanla sunuveriyorlar. Bir bere örmeniz, hayal gücünüz size neyi yap diyorsa onu uygulamanız yeterli. Sonunda mutlu olan, gülümseyen birilerini mutlaka bulacağınızdan ve o mutluluğun sizi sımsıcacık tutacağından emin olabilirsiniz.

Sevgili GG bu konuda benim gıpte ettiğim çok sevdiğim bir arkadaşım. Biyolog.Kanser araştırmaları üzerine çalışıyor, babasını kanserden kaybetti, temmuz ayında, iki defa, birer hafta ara ile Cancer Research yararına koştu.Koşarken babalarımızın ve babamın 9 yaşındaki minik radyoterapi arkadaşı, dünyalar tatlısı Başak'ın adını sırtında taşıdı. (Ne yazık ki Başak'ı yarıştan birkaç gün önce kaybettik)


Geçtiğimiz pazar günü şirketlerinin bulunduğu köy yararına 10,5 km koştu.Ayrıca şirket içinde yapılan en güzel kek yarışmasına katılarak bağışta bulundu.(Bana da birinci seçilenin fotoğrafını yolladı)



Onun için, yaptıklarının anlamı için, söyleyecek söz bulamıyorum....Ama biliyorum ki yukarıdan biryerlerden bizlere gülümseyerek bakan işte kızım bu diyerek gurur duyan birisi var !

Bu seneki Cancer Research yararına yapılan yarışlara sadece gözlemci olarak katılabildim, sizler için de ancak fotoğraflarını çekebildim. Kısmet olursa bir dahakine ben de birşeyler yapmaya çalışan, hayallerini gülümsemeye çevirenlerden biri olmak niyetindeyim... O gün yarışların yapıldığı yerdeki yaşananlar o kadar anlamlı idi ki...Kocaman bir pano yapmışlar sevdiklerinize mesajlar yazıyorsunuz...
Sırtınızda da onların adını taşıyorsunuz. Sakat insanlar mı ararsınız, yaşlı insanlar mı ararsınız kimi isterseniz orada idi...Gördüklerimin içinde de en anlamlısı bebek arabasında çocuğu ile birlikte koşan bir anne idi, sırtında sevdiğinin belki de bebeğinin babasının adı...


Bu yazıyı okuduysanız ve sizler de birşeyler yapmak istiyorsanız, haydi hiç durmayın, hayallerinize doğru koşun ve onlardan oluşturacaklarınızla üzgün bir yüzü güldürün.Size ve hayallerine kim engel oluyor? İngiltere'de iseniz Cancer Research , Amerika'da iseniz Live Strong ve ya Heavenly Hats ,Türkiye'de iseniz Bir Dilek Tut Derneği , daha pek çoğu....


Kalbiniz, hayalleriniz sizi nereye götürürse, gülümseyen yüzlere doğru, sevgi ile, sonbaharınızı onların sıcaklığı ile ısıtmanız dileği ile....