Geri Dönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Geri Dönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
01 Mayıs 2013
Kompost Atölyemizin Filmi
Nilüfer Varol Güleryüz bizler için Kompost Atölyemizin filmini hazırlamış. Teşekkürlerimizle...
Labels:
Belgesel.Konusma,
Bitki,
Doğa,
Geri Dönüşüm,
Permablitz,
Permakültür
12 Nisan 2013
Kompost Atölyesi
Berceste'yi yazmaya başladığım zaman ilk yazılarımdan birisi idi Kompost yapımı. İngiltere'deki hemen hemen bütün bahçelerde kompost yapılır. Hangi çeşidi o eve, aileye uygunsa onu seçerler ve çöplerini ziyan etmezler. Aslında çöpler birer altın!
Evinde kompost yapması mümkün olmayanlar için ise yeşil renkli çöp bidonları vardır. Bunların içine atılması gerekenler tümüyle kompost yapımına göre seçilmiştir. Yeşil renkli bidona talimatlara uygun olmayan bir madde atıldığına rastlandığında da o evin ahalisine bir güzel ceza yazılır. Herkes kuralları bilir ve uyar!
Bugün dışarıda sokakta bir ses, bir harıltı, homurtu... makine sesi...
Böcüğün servisi geldiğinde, onu almaya gittiğimde, anladım durumu. Site yönetimi belediyeye haber etmiş, belediyeden görevliler de otları biçmeye gelmiş. Onlara göre şekilsiz, gereksiz otlar, böcükle benim en büyük oyunlarımızdan biri haberleri yok elbet! O otların arasındaki en ufak farkı farkeder olmuştu böcük son dönemlerde. Tek tek de çiçeklerin adını biliyordu.
Hele bir tanesi vardı, sarı hindibagillere benzer birşey, ama karahindiba değil, bunun boyu uzun, bizimkinin boyunu geçer olmuştu hatta, böcük de ona her sabah günaydın diyordu! Üzerinde karınca, böcek var mı bakıyordu. Mutluyduk otlarımızla, yani doğanın bir parçasıyla.
Böcük servisten indi, yolun yanına baktı bir çığlık!
''Anneeeeee, bütün çiçeklerimizi OLDURMUSLER!'' Bütün ballıbabalar git - miiiiş! Bütün karahindibalar giiiiit - miiiiş!
Durumu kurtarmak için, anneciğim bak arada minelerden kalanlar var ve ağacın kovuğundaki ballıbabalar da duruyorlar desem de, avutamadım küçük hanımı. En çok da günaydın dediği çiçeğin gidişine üzüldü!
''Anne bu insanlar neden böyle yapmış, ne istemişler bizim çiçeklerimizden?''
İçimden ah kızım o insanlar daha neler yapıyorlar bir bilsen desem de, olsun anneciğim başkaları çıkar, arada kalanlar da var bak diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım.
Benim içimde kopan fırtınaları bir bilse böcük!
Her sene site yönetimi ile bir kutu yapıversek de biçilen otları, dalları, hatta evlerinizdeki atacağınız gazeteleri buna koyuversek der dururum. Ama dinletemem sözümü...
Oysa evinde kompost yapan arkadaşlarım var. Biz de eve kırmızı Kaliforniya solucanlarından aldık biraz. Aslında onları okula götürmek için aldık ama okulda solucan kulesi için hazırladığımız boru bitmemiş(sanat öğretmeni üzerini süsletecekti) o yüzden solucancıkları evlerine bırakamadık. Şimdilik böcüğün evcil hayvanı oldular. O öyle diyor!
Okulda da çocuklar bayıldılar, inanılmaz sevdiler. Öğretmenler ve okulun sahibi bütün gün benden fellik fellik kaçarken, çocuklar biraz daha solucanı elimizde tutabilir miyiz öğretmenim diye kovaladılar.
Şimdi niyetimiz yukarıda fotoğrafını paylaştığımız Atölyeye katılmak ve detayları ile İknur'dan bu işi iyice öğrenmek. Özellikle de solucanları... Çünkü en verimli gübrelerden birisi solucan gübresi.
Siz de katılmak isterseniz, ipermakulturkolektifi@gmail.com adresine kaydınızı yaptırabilirsiniz.
Orada görüşmek üzere...
Evinde kompost yapması mümkün olmayanlar için ise yeşil renkli çöp bidonları vardır. Bunların içine atılması gerekenler tümüyle kompost yapımına göre seçilmiştir. Yeşil renkli bidona talimatlara uygun olmayan bir madde atıldığına rastlandığında da o evin ahalisine bir güzel ceza yazılır. Herkes kuralları bilir ve uyar!
Bugün dışarıda sokakta bir ses, bir harıltı, homurtu... makine sesi...
Böcüğün servisi geldiğinde, onu almaya gittiğimde, anladım durumu. Site yönetimi belediyeye haber etmiş, belediyeden görevliler de otları biçmeye gelmiş. Onlara göre şekilsiz, gereksiz otlar, böcükle benim en büyük oyunlarımızdan biri haberleri yok elbet! O otların arasındaki en ufak farkı farkeder olmuştu böcük son dönemlerde. Tek tek de çiçeklerin adını biliyordu.
Hele bir tanesi vardı, sarı hindibagillere benzer birşey, ama karahindiba değil, bunun boyu uzun, bizimkinin boyunu geçer olmuştu hatta, böcük de ona her sabah günaydın diyordu! Üzerinde karınca, böcek var mı bakıyordu. Mutluyduk otlarımızla, yani doğanın bir parçasıyla.
Böcük servisten indi, yolun yanına baktı bir çığlık!
''Anneeeeee, bütün çiçeklerimizi OLDURMUSLER!'' Bütün ballıbabalar git - miiiiş! Bütün karahindibalar giiiiit - miiiiş!
Durumu kurtarmak için, anneciğim bak arada minelerden kalanlar var ve ağacın kovuğundaki ballıbabalar da duruyorlar desem de, avutamadım küçük hanımı. En çok da günaydın dediği çiçeğin gidişine üzüldü!
''Anne bu insanlar neden böyle yapmış, ne istemişler bizim çiçeklerimizden?''
İçimden ah kızım o insanlar daha neler yapıyorlar bir bilsen desem de, olsun anneciğim başkaları çıkar, arada kalanlar da var bak diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım.
Benim içimde kopan fırtınaları bir bilse böcük!
Her sene site yönetimi ile bir kutu yapıversek de biçilen otları, dalları, hatta evlerinizdeki atacağınız gazeteleri buna koyuversek der dururum. Ama dinletemem sözümü...
Oysa evinde kompost yapan arkadaşlarım var. Biz de eve kırmızı Kaliforniya solucanlarından aldık biraz. Aslında onları okula götürmek için aldık ama okulda solucan kulesi için hazırladığımız boru bitmemiş(sanat öğretmeni üzerini süsletecekti) o yüzden solucancıkları evlerine bırakamadık. Şimdilik böcüğün evcil hayvanı oldular. O öyle diyor!
Okulda da çocuklar bayıldılar, inanılmaz sevdiler. Öğretmenler ve okulun sahibi bütün gün benden fellik fellik kaçarken, çocuklar biraz daha solucanı elimizde tutabilir miyiz öğretmenim diye kovaladılar.
Şimdi niyetimiz yukarıda fotoğrafını paylaştığımız Atölyeye katılmak ve detayları ile İknur'dan bu işi iyice öğrenmek. Özellikle de solucanları... Çünkü en verimli gübrelerden birisi solucan gübresi.
Siz de katılmak isterseniz, ipermakulturkolektifi@gmail.com adresine kaydınızı yaptırabilirsiniz.
Orada görüşmek üzere...
Labels:
Bitki,
Doğa,
Geri Dönüşüm,
Permakültür
05 Şubat 2013
Doğal Sirke Yapım Atölyesi
(Leyla Kabasakal sunumunu anlatırken)
Dört yıldır, Slow Food Fikir Sahibi Damaklar Konviviyumunun Etiket Hafiyeleri kampanyasından beri, alış veriş yaparken mutlaka etiket okuyan bir aile olduk. Aynı kampanyada dağıtılan büyüteçlerden de aldık. Cüzdanımızda kartvizit şeklinde taşıyoruz. Gözlerimiz o karınca harfleri okuyamadığında, büyüteçlerimiz imdada yetişiyor. Hiç akla hayale gelmeyecek, içine birşey katılamaz diye düşündüğümüz şeylere bile bakar olduk artık. Nihayetinde, sirke alırken, sirkenin de etiketine bakacağım tuttu ve gözlerime inanamadım. İçerisinde sodyum meta bi sülfit (E223) vardı! Hiç tanıyıp bilmediğim bir katkı maddesi, koruyucu imiş. Araştırmayı size bırakıyorum, okuduğum kaynaklarda yazılanlardan hiç sevmedim zira ben bu maddeyi. Ne yapsam da kurtulsam diye baktım sirkede(şaraplarda da var, üzümün olduğu her yerde var hatta koruyucu olarak). Organik olan sirke az biraz daha pahallı idi, yemelik ve turşuluk olarak ondan, bulaşık makinesi ve temizlikte kullanılmak üzere diğerinden aldım istemeye istemeye. Aklımın bir kenarına da yazdım! Ne kadar seri üretime, fabrikasyona sokarsak gıdayı, o kadar özünden uzaklaşıyoruz diye yine!
Bu seneki Permablitz İstanbul Güz Toplantısı'nı Erenköy'de daha önce Permablitz uygulanmış bir bahçede yaptık. 20 kişi civarında konuğumuz oldu. Konuklarımızdan birisi de Slow Food Balkon Bahçeleri Konviviyumu Lideri Leyla Kabasakal idi. Konuşmaların arasında dedi ki:
''Çok basit şeyleri gözümüzde büyütüyoruz ve evde kolayca yapabileceğimiz şeyleri hazır alıyoruz.''
Mesela dediler...
Leyla '' mesela sirke!'' dedi.
O sırada yanımdaki arkadaşım (ki sonra Halkalı bahçesinin ev sahibi oldu):
''Tamam, bize sirke yapımını anlatır mısınız?'' dedi.
Leyla da ''Olur!'' dedi.
Ben hemen kayda geçtim bu durumu. Leyla'yı internette açık gördüğüm her fırsatta sordum ne zaman, ne zaman diye ve ancak Aralık ayını buldu bizim atölye. Ama onda da kar yağdı. Ertelemeler vs derken nihayet 5 Ocak 2013'te SALT Beyoğlu'nda yaklaşık 30 kişi ile gerçekleştirdik atölyeyi. Bulunduğumuz yerin fiziki şartları yüzünden Leyla iki defa anlatmak zorunda kaldı herkes görebilsin diye.
Bizlere bilgisayar üzerinden güzel bir sunum hazırlamıştı. Ayrıca bir de yanında kendi yaptığı sirkelerden örnekler ile kullandığı aletleri getirmişti. Sirke örnekleri sade tadılmaz deyip ekmek de taşımıştı yanında. Katılımcılar da simitlerini paylaştılar...
Adapazarındaki organik Jade Çiftliğinin sahibi Berin Ertürk hanım bizlerle sirke anasından paylaştı. Onun organik elmaları meşhur olduğundan hemen aklıma gelmişti. Tam bir imece ile ulaştık sirke anasına. Leyla Berin hanımla konuşup ne zaman İstanbul'a geldiğini, bize sirke anası verip veremeyeceğini sordu. Berin hanım, İstanbul'a geldiğinde sirke anasını yanında getirdi. Permablitz İstanbul'un kurucusu Deniz Üçok Arman katıldığı bir seminerde bu sirke anasını Berin hanımdan alıp, evinde sakladı ve sirke atölyesine getirdi. Ben de atölye sırasında katılımcılara dağıttım. 4 el taşımış oldu sirke anasını katılımcılara. İmece ne güzel birşey!
Elma sirkesinin faydalarına dair Meyvelitepe'nin bu ve bu yazısına bakabilirsiniz. Kendilerinin nasıl elma sirkesi yaptıklarını buradan okuyabilirsiniz.
Refika, güzel bir şekilde kendi çalışmalarını anlatmış.
Bir başka web sitesi de detaylı bir şekilde işin kimyasını ve alkolden sirkeye dönüşüm olduğu için dini bakış açısını anlatmış.
Ben de Leyla'dan dinlediğim kadarıyla aktarmaya çalışacağım işin özünü. Sizler de bu yazılardan kendi anafikrinizi çıkartarak ev yapımı sirke üretim işlemini başlatabilirsiniz.
İşin başlangıcı meyve ya da tahıllar... Her türlü şekerli meyveden sirke yapmak mümkünmüş. İncir, erik, kayısı, üzüm... Bunun yanında arpa, pirinç, mısır, patatesten de ama bizim konumuz olan elma. Biz elma üzerinden devam ettik.
Yıkanmış, çürümüş ama küflenmemiş, bozulmaya yüz tutmuş organik ya da ilaçsız olduğundan emin olduğunuz elmalar tam bu işe uygun imiş. Leyla çekirdeklerinin tadını sirkede sevmediği için çıkartıyormuş. Tercih sizin dedi.
(Bunun yanında yediğimiz elmaların ayırdığımız kabukları, meyve suyu sıktığımız posalar da değerlendirilebilirmiş.)
Sonrasında bir kabın içerisine alıp, iyice bozulmalarını beklemiş. Küf olmasın diye gene uyardı! İyice bozulan elmaları bir parçalayıcıdan geçirmiş ama bu parçalayıcı öyle herşeyi un ufak edenler değil, sadece minik rendemsi düzeye getirenlerdenmiş. Sonrasında şarap yapar gibi fermantasyona bırakıyormuş... Bu kısım gerçekten şaraplaşma kısmı. Elma şarabı yapıyoruz ilk! Havadaki şarap yapan mayalar geliyor ve şekeri yiyerek bu işlemi gerçekleştiriyor. O yüzden işlemi pH ve şeker düzeyine bakarak kontrol ediyormuş Leyla.
Bu iş için ortalama bir fikir vermesi açısından pH kağıdı ve şeker miktarına bakmak için de bir internet sitesi kanalı ile temin ettiği hidrometre ve ölçü kabını kullanıyormuş.
Hidrometre şeker oranı için demiştik. Önce hidrometredeki değerin 1033 ve üzeri olması isteniyormuş ki, mayacıkların karnı doysun ve alkolleştirmeyi başlatsın. Sonraları pH'a ve tadına göre şeker ekleyip eklemeyeceğimize karar veriyormuşuz. Bu noktada sirke anasını da katmak uygunmuş. Önce tatlı, daha sonra ekşimsi bir koku almaya başlamamız gerekiyormuş.
İşlemi yaptığımız kabın ağzı, yani yüzey alanı ne kadar büyükse o kadar iyi imiş. Böylece bakterilerin işini yapabileceği geniş bir alan kalıyormuş onlara. Üzeri kabuğumsu anaçla kaplanırsa karıştırmak uygunmuş, yeniden oksijen almalarını sağlamak için.
pH asidik ortama geldiğinde sirke oluşumu başlıyormuş. pH değeri yaklaşık 3-5 arasında olduğunda, sirke zayıf asid olduğu için işlem tamam demekmiş.
İkinci bir yol da, evinizde yarım kalan şarapları biriktirerek sirke yapmak olabilirmiş. Yalnız burada, kırmızı şarapları ayrı, beyaz şarapları ayrı bir yerde biriktirmek gerekiyormuş.
Sirke yapımı kısa bir süre almıyormuş. Öyle 2-3 günlük değil aylarca sürebilecek bir süreçmiş...
Isı, ışık, ortamdaki bakterilere göre durum değişkenlik gösterirmiş. Sirke yapılacak kabın içerisine nohut, ekmek içi atılması işlemi hızlandırırmış.
Balsamik sirke yapmak için, sirkeyi en az 2 sene boyunca ahşap fıçılarda bekletmek gerekirmiş.
Fotoğrafta ölçü kabını ve hidrometreyi görüyorsunuz. Şeker oranına bakmak için, ölçü kabının son seviye çizgisine kadar sirke için kullandığınız sıvıyı dolduruyorsunuz. Sonra içine, alttaki fotoğrafta görülen hidrometreyi koyuyorsunuz. Hidrometreyi birden atıp kabı taşırmayın! Ardından hidrometre üzerinde yazan değeri okuyorsunuz.
Minik su şişelerinin içerisinde Leyla'nın yanında getirdiği farklı sirke örnekleri var.
(Yukarıdaki sirke anası fotoğrafı için Didem Çivici'ye teşekkürler)
Hazır sirkelerde dikkat edilmesi gereken noktalar:
- Asetik asid yani sirke petrol ve petrol türevlerinden yapılabilmekte imiş. Bu gıda tüketimine uygun değilmiş! Alırken dikkat edilmeliymiş.
- %20 asitlik oranındaki sirke genelde petrol türevinden elde edilen olduğu için bundan uzak durmak gerekli imiş.
- İçeriğinde karamel rengi ya da tadı eklenmiş diyorsa bundan uzak durmak gerekliymiş.
- Filtrasyondan geçmiş, berrak sirkeler yerine bulanık ve doğal olanı tercih etmeliymişiz.
- Aldığımız ya da yaptığımız sirkenin içerisinde deniz anasına benzer bir yapı varsa ya da bunun oluşmasına meyilli bir durum varsa, bu istediğimiz birşey ve adına ''sirke anası, sirke anacı'' (yukarıda fotoğrafta görülen) denilmekteyniş.
Bizler farklı baharatlarla tadlandırılmış sirkeleri ekmek ve simit eşliğinde tattık. Evde de kendi sirkemizi başlattık.
Darısı sizin başınıza...
Labels:
Geri Dönüşüm,
Permablitz,
Sağlık,
Yemek
28 Ocak 2013
Minik Mercimek Tanesinin Azmi
Çok çok uzun yıllar önce, en az 6 yıl olmalı, İngiltere'deki evde mercimekleri yıkarken, süzgeçten bir minnak mercimek tanesi kenara kaçmış. Benim haberim yok!
Aradan ne kadar olduğunu hatırlamadığım kadar süre geçti. Bir gözüm bahçede olup bitene bakarken, bir gözümle musluk başında birşeyler yıkıyordum. Birden bire gözüm minik mazgaldan bana bakan dik başlı bir yaprağa takıldı. Düşen yeşilliklerden birisi sandım baştan. Sonra farkettim ki, orada kendiliğinden yeşermiş birşey var! Kaptım makineyi çektim fotoğrafını. Sonra da onu! Elime mini minnacık bir mercimek fidesi geliverdi.
Mercimek olduğunu bildim, çünkü altında tanesi de vardı. Yoksa hayatımda ilk görüşüm kendisini.
Benim için inanılmaz bir sürpriz oldu. Sevdim, öptüm mercimek tanesini. Hayata bağlı kalmış, dimdik başını uzatmış ve meydan okumuştu, sevilmez miydi hiç?
Sonra önümde uzanıp duran, her elime geçeni tek tek dizdiğim pencere önü bahçesinde ona yuva aradım. Menekşenin yanına mı, yoksa çiçeği bitmiş sümbülün yanına mı oturttum onu hatırlamıyorum. Ama güzel bir yuva bulmuş olmalı ki, önce büyüdü büyüdü, sarmaşık gibi, sonra minik beyaz çiçekler açtı. Gün geldi sulamayı unuttum, gün geldi varlığını unuttum. Ama azimli mercimek hayatta kalma savaşını unutmadı. Bir gün geldi, baktım minik çenekler içerisinde mercimekler!
Ne yazık ki, onların fotoğrafını çekmeyi de unutmuşum! Eğer olsaydı şimdi ne güzel bir görsel şölene dönüşecekti...
Dünyaya başkaldıran minik mercimek tanesinin hikayesini hiç unutmadım ama. Ne zaman azimle birşeyler yapmak gerekse, hele ucunda bir de hayat savaşı varsa. Aklıma mercimek tanesi gelir hep...
Bu sene miniklerle Doğa ve Çocuk dersi yapmaya başladığımızda, yumurta kabuğu içerisine ne eksek, ne eksek diye düşünüyordum. Hızlıca büyüyüp çıkacak sevimli ve yenebilen birşey olmalıydı.
Aklıma hemen bizim ''Azimli Mercimek'' geliverdi. Mercimek ekmeliydik, hikayesini de anlatmalıyım dedim.
Okulun yemekhanesinde görevli hanımlar, bize pişirdikleri yemeklerden geriye kalan yumurta kabuklarını yıkayıp hazırladılar. Biz de çocuklarla önce içine toprak, sonra da mercimek tohumlarını yerleştiriverdik. Yüz ifadelerini, şaşkınlıkla, mutluluk arasında gezinen bakışlarını görmeniz lâzımdı. Çok keyif aldılar. Kabuğun üzerine bir de surat çizdiğimde hepsi mest oldular.
Artık evlerinde güneş, su ve sevgileri ile büyütecekleri birer ''mercimek adam'' vardı. İlk uygulamamız Bayram Tatili'ne denk geldi. Mercimek adamların bazıları geri döndü büyümüş bir şekilde, bazıları evde unutuldu ama çocuklar tek tek neler olduğunu, nasıl mercimeklerin büyüdüğünü anlattılar.
Neler olacak diye denemek için ben de bir tane alıp eve getirmiştim. Bu da bizim mercimek adam. Yalnız bizimkinin adamlığı kalmadı pek, sulayınca boyaları aktı gitti.... Arabada gelirken kenara düşmüş tohumların bir kısmını da kaybettik. Evin böcüğü merak edip el koymuştu. Biraz da o dökmüştü. O yüzden bizimkinin saçları yan taraftan çıktı biraz ''punk'' misali...
Geriye kalan sağlar büyüdüler, uzadı epeyce. Ama bir noktada durdu büyümesi. Keyfi kaçtı, boynunu büktü. Anneannemiz eceli geldi bunun deyip camlar silinirken, bizden habersiz gönderivermiş onu bir güzel çöpe! Anneanne ile çok fena pencere önü kavgamız var zaten. O orkidelerine ve menekşelerine düşkün. Biz de yenebilen minik pencere önü bahçemizi sevip büyütüyoruz. Yer sınırlı olunca da kapışıyoruz! Epeyce yasını tuttuk anne kız. Bir daha ellemeyeceğine söz verdi anneanne torununa(torun pek kıymetli, yoksa benim gözümün yaşına bakmazdı!)
Böcük de çok hevesli imiş ama bana çaktırmıyormuş... Size de derse geleceğim deyince havalara uçtu...
Böylece Böcük ve eşdeğeri yaş grubu ile de ilk derste mercimekleri kabukların içerisine ektik. Ben kabukları tutarken, onlar kaşıkla toprağı, üzerine tohumları, onun üzerine gene biraz toprağı eklediler. Bu sefer daha çok tohum ektik. Ama gene mercimek...
Bu aralar bizim mercimeğin durumu böyle, uzadı da uzadı. Ölmesin diye gözümüz gibi bakıyoruz. Su, güneş ve sevgi dediğim için Böcük her gün anne mercimeğimi öpebilir miyim diye karşıma dikiliyor. Sulayabilir miyim diyor sonra. Güneş de geliyor değil mi diye onu da kontrol ediyor ve hiç unutmuyor! İşi garantiye aldı. Ben unutsam da o illa ki hatırlatıyor.
Yanındaki zencefilin hikâyesini de bilahare anlatacağım.
Sizler de pencerenizin önünde yenebilen bitkilerden minik birer bahçe yapabilirsiniz. Hem kendiniz için, hem de çocukların görebilmesi için. Gün gün nasıl büyüdüğünü izlemeleri, gözlemleri müthiş keyif verecek benden söylemesi...
Labels:
Bitki,
Çocuklar İçin,
Doğa,
Geri Dönüşüm,
Hatıralar,
Permablitz
19 Aralık 2012
Çöpün Tadına Bak - Taste the Waste
Yiyeceklerimizin yarısından fazlası çöpe gidiyor. Tarladan toplanıp da bize gelene kadar yolda, sonra toptancılarda, süpermarketlerde ve hatta evimizde...
Oysa, o yiyeceklerin üretimi için, dünya adım adım yokluğa gidiyor. Tarım için yok edilen orman alanları, tarım sırasında kullanılan makineler için harcanan petrol, tarım ilaçları, sera gazları... Bunlar bizim sadece karnımızı doyurmamız için dünyayı nasıl yok ettiğimize dair örnekler.
Binbir güçlükle elde ettiğimiz yiyeceklerin kıymetini bilmeyip bir de onların çöp olmasına sebebiyet veriyoruz.
Her bir gıdanın çürümesi ile karbondiyoksitten 25 kat fazla metan gazı atmosfere karışıyor. Gıda israfını yarı yarıya azaltmak, dünya iklimi açısından otomobillerin yarısını ortadan kaldırmaya eşdeğer bir yarar sağlamakla kalmayacak, aç ülkelerin insanlarının da karnı doyacak. Çünkü filmde diyor ki, sadece Amerika ve Avrupa'da süpermarketlerde çöpe atılan yiyeceklerle Afrika'daki aç ülkeleri 3 defa doyurmak mümkün! Buna bütün dünyayı eklerseniz, ne kadar büyük bir rakam çıkıyor gözünüzün önüne getirin.
İngiltere'de yaşarken devamlı gittiğimiz süpermarkette son kullanım tarihi yaklaşan ürünleri ayrı bir yerde toplar, normal fiyatından daha uygun bir fiyata satarlardı. Özellikle Christmas öncesi epeyce kaliteli ve son kullanma tarihinin bitmesine de epeyce süre olan ürünler toplanırdı bu alanda. Ara ara aradıklarımızı bulup oradan alır, süpermarketin bu davranışına çok anlam veremezdik.
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde Çöpün Tadına Bak'ı izlerken taşlar yerine oturdu kafamda. Meğerse süpermarketlerin politikaları varmış. İnsanların evlerinde ürünler bozulmasın diye, son kullanma tarihine 15 gün kala ürünleri raflardan toplayıp, imha ediyorlarmış!
Düşünsenize, o son kullanım tarihleri zaten 1 hafta öncesine göre konuluyor. Ardından süpermarketler 15 gün önceden imha ediyor.... Ürün tarladan neredeyse hamken toplanıyor, çünkü çoğu zaman kıtalar arası yolculuğa çıkıyor. Üzerinde vitamin falan kalmıyor taze ürünlerde zaten ama bozulmasından 4 hafta önce de imha ediliyor! Üstelik o kadar fakir insan varken, o kadar aç insan varken, o kadar aç ülke varken.
Bizler ise soğuk kış günlerinde sıcacık evlerimizde yaşarken tüm olanlardan bi haber hangi yemeği yapsak diye telâşa düşüyoruz o kadar... Bunca emek, bunca çaba, bunca israfı aklımıza bile getiremiyoruz.
Bazı firmalar, ürünleri yeniden değerlendirmeye alıp, ihtiyacı olanlara daha uygun fiyatla satmaya başlamışlar. Bu ekibin başındaki tonton teyze filmde beni en çok etkileyenlerden. Afrika kökenli. Daha önce marketlerin bozuk diye ürünleri attığı çöplüklerden ailesini geçindiriyormuş. Onu işe alıp, ekip başı yapmışlar. Hiçbirşeyi ziyan etmiyor. Herşeyin yerini bulup değerlendiriyor. Minicik bir evde yaşıyor ve ailesi oldukça kalabalık! Ama filmin sonunda yazılardan okuyoruz ki, bölüm müdürü ile neyin bozuk, neyin sağlam olduğuna dair fikir ayrılığına düşüp işten çıkartılmış! Oysa o teyzeden her eve lâzım bir tane, asla ziyan etmiyor minicik parça bir yiyeceği...
Amerika'da bir grup insan... Aralarında diş hekimleri, doktorlar bile var... Çöpten bozulmamış yiyecekleri ayıklıyorlar. Bu işi artık yaşam şekline çevirmişler. İhtiyaçları yok ama israfa karşılar...
Ekmekler... Film hakkında yazan kaynaklardan birinde gördüm, çöpe atılan ekmekleri yakarak bir fırını ısıtmak mümkün diyorlardı.
Bir patates üreticisi, belli bir boyun altındaki patatesleri hasat etmeyip tarlada bırakıyor. Bu ürünleri toplayarak büyüyen yaşlı insanları gösteriyorlar filmde... Nasıl başladınız patates toplamaya diye soruyorlar, büyükannem getirdi ilk buraya beni diyor amca, elinde bir kova patatesle.
Ve tüm bunlar sadece buzdağının görünebilen, gösterilebilen minicik bir yüzü... Görmediğimiz ve bilmediğimiz daha neler neler var...
Tüm bu israf, bizler şık, sıcak, çekici süpermarketlere gidip, onları beslediğimiz sürece devam edecek! Üreticiyi yerinde, pazarda desteklediğimiz sürece de azalacak. Bunun bilinci ile alışveriş yapmak ve karşımızdakileri bilinçlendirmek ise vatandaşlık görevimiz! Hatta insanlık görevimiz.
(Konu ile ilgili İngilizce bir başka kaynak okumak isterseniz buraya tıklayın lütfen.)
Labels:
Belgesel.Konusma,
Doğa,
Film,
Geri Dönüşüm,
Hayat
17 Aralık 2012
Ampul Tuzağı:Planlı Eskitmenin Anlatılmayan Öyküsü
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivalinden... Orjinal adı Lightbulb Conspiracy: The Untold Story of Planned Obsolescence
Teorik olarak sonsuz süre dayanabilen ampul yapmak mümkün! Evlerimizde hergün kullandığımız eşyaların hiç bozulmaması ya da çok basit bir şekilde tamir edilebilmesi de mümkün.
Babam yıllarca pek çok eşyamızı tamir etmiştir. Gazeteci olmasına rağmen, elektronik eşyalar onun için apayrı bir dünya olmuştur. Onların iç yapılarını hemen çözer, bilmedikleri için kitaplar getirtir, ne yapıp edip tamir ederdi. Saatlerce çalışıp da eve geldikten sonra ayaklarımı uzatıp dinleneyim demez, arkadaşlarının bozulmuş radyolarını, saatlerini oturup tamir eder, ertesi günü zafer kazanmış komutan edasıyla bütün yorgunluğunu atmış bir şekilde işe giderdi.
Evlenip İngiltere'de yaşamaya başladığımız dönemde, eşimin PDA'yi arızalandı. Servisini aradık. Öyle her yerde her şekilde ulaşılamazmış servislere bunu öğrendik. Posta ile biryerlere gönderecekmişiz. Özel ulak gideceği için maliyeti epeyce yüklü olacaktı. Sonra neden tamir gerektirdiğini bulmaları ayrı bir ücret, tamiri ayrı bir ücret... Hepsini kabul etti eşim, çünkü içinde kaybetmeyi riske atamayacağı bilgiler vardı. Geri dönüş posta maliyeti ile hemen hemen yenisini almaya denk geldi bizim PDA'in tamir hikayesinin maliyeti! Dedik pes!
Sonra eşyalı kiraladığımız evde bulaşık makinesi bozuldu. Ev sahibimiz itiraz etmedi, biz tamir edilecek diye beklerken, kapıda yenisini bulduk. Eskisini de alıp gittiler. İçim cız etti... Basitçe tamir edilecek bir makine, çöp olarak gitti ve çöpe atmak da para ile o ülkede! Yani onun da bir bedeli var çünkü çöpleri yok edemiyorlar. Toplayıp, üçüncü dünya ülkelerine gönderiyorlar. Onların başına dert ediyorlar...
Türkiye'ye döndük. İlk bozulan DVD oynatıcı oldu. Her zamanki televizyon tamircimize götürdük. Atın bunu dediler. Kulaklarımıza inanamadık. Ama biz bunu dünya paraya aldık dedik. Evet şimdi gereken parça da aynen o kadar, ama yenisini almak şu kadar diye 1/4'ü kadar bir ücret söylediler. Biz şok olduk.
Geçenlerde 1987 yılından beri tık demeden çatır çatır çalışan bulaşık makinemiz tık dedi... Yaptıralım mı, yaptırmayalım mı diye düşündük. Çünkü yeni sıradan bir makine almak 500 milyon iken, değiştirilmesi gereken parca 100 milyon idi. Sırf makine ile aramızdaki duygusal bağdan dolayı ben tamir dedim! Eğer tamir edilmese idi zaten servis 20 milyon alıp gidecekti... Tamir oldu, çalışıyor şimdilik çok şükür...
Sonra Evren, uyandırdı... Bu filmin adını ve ilhamını aldığı 111 yıldır yanan ampulle tanıştırdı bizi. Filmin içerisindeki öyküler inanılmaz! Aslında farkındayız ama çare yok deyip boyun bükmüşüz yukarıda yazdığım örneklerdeki gibi. Ama bir şekilde buna dur demeliyiz dünya çöplüğe dönmeden! Çalıştığımız, alnımızın teriyle, emeğimizle kazandıklarımız açgözlülerin elinde oyuncak olmadan!
Nereden başlamayı önerirsiniz?
Labels:
Belgesel.Konusma,
Film,
Geri Dönüşüm,
Hayat,
Teknik
28 Kasım 2012
Pİ 8 - Halkalı Bahçe Permablitz
Gürpınar'daki Permablitz'e katılan ev sahibimiz, oradaki çalışmadan, kurulan dostluklardan çok memnun kalmıştı. Kendi minik bahçesine oradan aldığı fideleri ekip, çocuğu gibi büyütmeye başlamıştı. Sonbahardaki tanıtım toplantımızın ardından, bize de gelin ricasında bulundu ve aday bahçeler arasına girdi.
Tüm bahçeler belirlendikten sonra, tasarımcılar gönüllü oldu ve ekipler kuruldu. Bu bahçenin ekip başı da ben oldum. Permakültür Tasarım Kursu mezunu iki arkadaşımızla birlikte elele vererek, tasarımı tamamladık ve bahçe sahibinin onayına sunduk. Çalışmalarımıza daha önceden katılmamış bahçe sahipleri, genelde bu kısmı hiç anlamayıp, peyzaj ile karıştırabiliyolar. Oysa biz bir tasarım yapıyoruz ve o tasarımın bileşenlerinde permakültür ilkelerine bağlı kalınıyor. Sonuç olarak da yenilebilir bitkilerden oluşan bir bahçe ortaya çıkıyor.
Bahçe sahibimiz, daha önceki çalışmalara katıldığı için bizleri anlamaya daha yatkındı. Bunun bir sebebi de bütün yaz boyunca hasat ettiği, Kasım ayının sonunda bile elinde gördüğünüz ürünleri aldığı bir sebze yatağı yapmış olması idi. Ayrıca geçen hafta Naturel fuarı kapsamında, bizlerin hocası Mustafa Bakır'ın Permakültür'ü anlattığı konferansa katılıp, işte bu, daha çok şey öğrenmem lâzım da demişti. Permakültür'ün sadece bahçe ile sınırlı kalmadığını anlamıştı.
Sabah bahçeye vardığımızda, birkaç gündür yağan yağmurun etkisi ile neredeyse betona dönen bir toprak ve sıcak çaylar bizi bekliyordu. Herkes minik bir sohbetle birbiri ile tanıştı. Halka olup aramızdaki yoga hocası arkadaşımızın yönettiği ısınma hareketlerini tamamladık. Hatta sakat bel ile ben bile rahatlıkla yapabildim bu hareketleri. Ardından dar alanda birbirimizi sakatlamadan nasıl çalışmamız gerektiğini, acil durumda ne yapmamız gerektiğini ve tasarımı anlattım. Veeee başladık!
Önceki sene bahçıvanlık kursunu tamamlayan ve ZTBB'nin gönüllü bahçıvanı olan İsmet hanım, güllerin nasıl budanacağını gösterdi bizlere. Bu, bizim İsmet hanımdan özel ricamız idi. O bölgeden çıkartılacak 3 gül fidesi vardı, tam inşaa edeceğimiz iç kısmı anahtar deliği şeklindeki yükseltilmiş yatağın ortasında idiler zira. Budanan dalları ayırıp, yeniden fide oluşturması için toprağa ektik.
Gül fideleri yerlerinden çıkartılırken, toprağın sertleşmesi sebebiyle ve de yaşlı güllerin köklerinin sağlamlığı sebebiyle biraz zorlandık.
Yan bahçede minik bir havuz vardı, böylece bahçede sevip, istediğimiz canlıların su ihtiyacını düşünmemize gerek kalmadı.
Malç yapmak üzere saman bulduk. Altın bulmuş kadar sevindik. Aslında elimizdeki malzemeyi değerlendirmek birinci amaç. Şehirde kolaylıkla bulabildiklerimizi kullanıyoruz. Ama arada minik denemeler de yapıyoruz. Bir önceki bahçede kullanılan biçilmiş çimler de altın değerinde, hatta daha da değerli bizler için.
Bir altın daha bize... Halkalı solucanlar! Bahçe dostu onlar. Toprağın içerisindeki biyolojik dönüşümü sağlıyorlar ve gübreleri çok değerli yetişmekte olan bitkiler için. Seda en tombul olanını buldu gülleri yerinden çıkartırken.
Gördüğünüz üzere bizim altınlarımız insana dost, çevreye dost, zararı yok kimseye, aksine faydası var ve yok edici değil, yapıcı şeyler.
Bir önceki bahçede de yapılan yükseltilmiş yatağın aynısını tasarlamıştık biz de, üstelik birbirimizden habersiz olarak. Zaten her bahçe için ona uyan metod seçiliyor. Bu metodlar zaten varolanlar, biz sadece sistemi kurmaya çalışıyoruz ve varolan kaynaklardan yararlanıyoruz birincil olarak. Ama bazı şeyler var ki, var olsalar da biz yapmıyoruz. Çok elzem değilse çapa yapmıyoruz, toprağı sürmüyoruz mesela. Onun yerine malç malç malç ya da kes bırak diyoruz. Amacımız toprağın verimli üst tabakasını kazanmak, erozyona uğratmadan yerinde tutmak ve daha da fazlasını ilave edebilmek. Sürdüğünüz zaman toprak kaybına, erozyona yol açıyorsunuz. Her seferinde bunu yaptığınız için de toprak serumla beslenir gibi suni gübreyle, zararlılara karşı ilaçla beslenmek zorunda kalıyor. Oysa biz toprağı güçlendirmeyi hedefliyoruz.
Bu bahçede kısa vadede çözüm üretmemiz gerekiyordu. Zira bahçe sahibi epey yoğun çalışıyor, devamlı uzak ülkelere gidiyor ve en kısa zamanda da o alandan yiyeceğini elde etmek istiyordu.
Elimizde ağaç dalları vardı, bol bol yaprak vardı. Sitede kullanılmayan taşlar vardı. O sebeple bunları kullanarak yatağı oluşturmak ve içindeki alanda da hugelkültür yapmak istedik.
Tesadüfen aramızda mimar arkadaşlarımız vardı ve onlarla yere yatağın şeklini çizdik. Yatağın dış kısmı daire, içi ise anahtar deliği şeklinde. Anahtar deliği, içeriden ekim yapılan alana kolayca ulaşmayı sağlamak için. Ama biz o kısma kompost yerleştirdik. Afrika'da uyguladıkları gibi. Böylece içeriden oluşan yeni toprak ile yatağı beslemeyi hedefledik. Aynı zamanda kompost yapmak için satılan hazır kutular yerine, daha uygun fiyattaki bir malzeme ile işi bitirdik hem de daha az iş yaparak, fonksiyonel olarak.
Şansımıza o gün ''Sürdürülebilirlik'' üzerine İtalya'da yüksek lisans yapan ve de daha önce pek çok permakültür eğitimine katılmış bir arkadaşımız da bizlerle idi. Toprağı özledim diyerek canla, başla çalıştı. Yukarıdaki fotoğrafta yatağın dış hatlarını neredeyse tamamlanmış halde iken görüyorsunuz.
Güneşi bulacağım diye evinden kaçan asmayı, çam ağacının tepesinde yakaladık. Dön evine, annen seni bekliyor dedik ve budayarak, yan komşu ile çit yapılacak alana tutturduk. Asma uzadıkça bu çite sarılacak ve evinden bir daha kaçmayacak. Bu alana daha sonra espalier yapılmasını da düşünüyoruz. Cüce elma ağaçları dikip, ev sahibimizin yan komşu ile çit oluşturmasına yardım edeceğiz. Türleri seçerken de farklı mevsimlerde ürün veren elma türleri olmasına dikkat edeceğiz.
Budandıktan sonra isteyenlere dağıtılmak üzere ölmesin diye saksıya yerleştirilen gül çelikleri...
Bir ekip yükseltilmiş yatağı hazırlarken, diğer ekip asmaya dön evine derken...
Ortadaki kompost alanını da yerleştirdikten sonra budanmış ve yaklaşık 1,5 - 2 aydır bekleyen dal parçalarını hugelkültür yapmak üzere düzgün bir şekilde yaymaya çalışıyoruz. Bu dal parçaları(aslında kalın kütükler olsaydı daha iyi idi elbet) kışın bol bol su içecek ve yazın da içtiği suyu iade edecek. Aynı zamanda azot da vererek bitkileri besleyecek.
Dalların üzerine bol bol yaprak ekledik. Tırmıkla ben bile çekiştirdim toplamak için. Çok zevkliydi. Yaprakların üzerinde zıplamak en sevdiğim şey zaten ama artık belim izin vermiyor o ayrı...
Gitgide yükselen bir yatak oluşturduk. Ev sahibimizin de beli benimki gibi sorunlu. Bu yatağı seçme sebeplerimizden birisi de bu. Yere çok fazla eğilmeden çalışabilecek. Tam bu noktada yani yükseltilmiş yatağın yukarıdaki fotoğrafının ardından, bütün gün taş taşıyan, el arabasını oradan oraya koşturan Mehmet ben ACIKTIM dedi. Baktık haklı, gelmiş mola vakti, kuruldu sofra...
Herkes gönlünden geçeni getirmişti paylaşmak için. Gene harika bir sofra kuruldu. Ben de artık gelenekselleşen elmalı kekimle katıldım bu sofraya. Bol bol yedik, içtik sohbet ettik. Yeliz, ben misafirim dememiş, taaa İtalya'dan gelmiş haliyle eli kolu dolu yanaştı masaya... Harika idi bu paylaşım harika!
Yemekten sonra son katman olan malçu yani samanımızı da yerleştirince, ilk fidemizi dikti Seda. Ardından hepbirlikte yatağın ev sahipleri olan pazı, ıspanak, marul fidelerini ektik. Havuç tohumlarını serpiştirdik. En son da Seda yanında hazır getirdiği tohum toplarını verdi. Aslında orada bir tohum topu atölyesi yapacaktık ama vakit kalmadı. Tohum toplarının içerisinde tesadüfen baklalar vardı. Başka bakla tohumu bulamadığımız için bakla da acil ihtiyacımız olduğu için bu tohum topları da birer altındı. Baklanın köklerinde azot bağlayan bakteriler yaşadığı, bu yatak da ilk aylar azota ihtiyaç duyacağı için bakla ekmek istiyorduk. Denk geldi. Seda tüm çözüm üreticiliği ile yetişti imdada. Onun dilinden bu bahçeyi dinlemek isterseniz Toprağın Kızı burada.
Bahçenin en çok emek harcanan kısmı ile bir hatıra fotoğrafı çektirelim dedik. Anahtar deliği şeklindeki yükseltilmiş yatak, eve doğru baharat bitkilerinin ekileceği alanla birleşiyor. Bu alan kenar etkisini arttırmak için su dalgası şeklinde.
Ev sahibimiz bitki çaylarını çok seviyor. Onları yetiştirecek su dalgalı alanda. Halihazırda Gürpınar'daki bahçeden aldığı adaçayı ve melisa vardı zaten, onları ektik. Mevsimi olmadığı için başka birşey ilave edemedik ama mevsimi geldikçe hem yenebilir çiçekler, hem de baharat bitkilerini kendisi yerleştirecek. Evinden dışarıya elinde sıcak su olan bir fincan ile adım attığında hemen toplayabilecek. Mis gibi çay kokusu geliyor bunları yazarken bile burnuma...
Yukarıdaki fotoğrafta solda gördüğünüz kısım ağaç ağırlıklı. Baharda bazı ağaçların o alandan çıkartılmaları gerekiyor. Çalı tipi daha kısa boylu meyve veren ağaçların yerleştirilmesini düşündüğümüz yağmur suyu hendeği bölgesine aktarılacak frenk üzümü var mesela aralarında.
Herkes sanat eserine bakar, biz de karşısına geçip anahtar deliğine baktık bol bol. Hayal kurduk yeşillenmiş, ürünler çıkmış halini. Mis gibi toprak kokan kompostu...
Tohum toplarımız bize el salladı günün sonunda. Yorgun ama mutluyduk çok.
Bu haftasonu, hatta Perşembe ve Cuma günü de dahil olmak üzere 4 gün boyunca, Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde buluşuyor, ilgi duyduğumuz filmleri izliyoruz.
Bir sonraki haftasonu da Hayal Edip Ürün Biçme Atölyesi'ne katılıyoruz. Bu çok değişik bir atölye olacak. Sadece toprakla değil, permakültürün insan ilişkileriyle olan bağlantısını birebir göreceğiz. Daha fazla şey anlatmayayım, kalan kısım sürpriz. Anca katılanlar öğrenebilecek bu hoş ve güzel sürprizi. Kaydolmak için acele edin, yerler kapandı kapanacak, benden söylemesi...
Labels:
Geri Dönüşüm,
Permablitz,
Permakültür
20 Kasım 2012
PI 7 - İTÜ Lojmanları Permablitz
Bir avuç insanız, doğaya, yenilebilir bahçelere, İstanbul'a, permakültüre ilgi duyan. Gelecekteki çarenin GDO'lu gıdalar değil de, bir avuç toprak bulduğumuzda ellerimizle yetiştirdiğimiz gıdalarda olduğunu bilen, inanan. O gıdaları elde etmek için de, kararlı, istikrarlı, doğru bir sistemin kurulması gerekliliğinden yola çıkıp, o sistemi Permakültür'de bulan. İnsanı koruyalım, doğayı koruyalım ve elde ettiklerimizi bu uğurda dönüşümün içine katalım diyen ve biraraya gelen...
1.5 sene içerisinde bakıyoruz, 7. şehir bahçemize geldik... Yavaş ama emin adımlarla ilerleyerek. İstanbul'un çok farklı köşelerinde, çok farklı ortamlarında bu işin yapılabilirliğini göstermeye çalıştık. Her bir bahçeden de ayrı keyif aldık.
En son tamamladığımız bahçe, İTÜ Lojmanlarının içinde idi. Bu işe gönül verip, Permakültür Tasarım Kursu'nu tamamlayan ev sahibimiz, çok daha önceden, bahçede atıkları toprağa dönüştürmeye yani kompost yapmaya başlamış. Oturduğu yerde tek başına bu işle uğraştığı için de blok içindekileri rahatsız etmemeye çalışmış. Kırpılan çimleri attırmamış, toplamış.
O sabah erkenden toplandı arkadaşlarımız. Ben fotoğraf çekmek için vardığımda yapılacak işlerin çoğu tamamlanmıştı. En son malç yapılacak kırpıntılar yamaçtan yukarıya doğru taşınıyordu.
Bahçede çalışan arkadaşlarımızın böcüklerinin keyfi yerinde idi. Harika arkadaşlıklar kurulmuş, bir o yana, bir bu yana koşturuyorlardı. Birbirlerine ''ARKADAŞIM, ARKADAŞIIIIIM'' diye seslenmeleri hâlâ kulağımda! Bilgehan en deneyimli Permablitzciler arasında. Katıldığı 3.bahçe ve kardeşi de iki bahçede annesinin karnında(hatta Burgaz ada bahçesinde eyvah bir de anneyi doğuma yetiştirmek var bu işin ucunda demiştik, zira 9 aylık hamile haliyle katıldı arkadaşımız aramıza) bu bahçede de annesinin sırtında katıldı çalışmalara. Arada dinlenip sohbet ederken, cokur cokur sütünü içti annesinden slinginin içerisinde.
Bu böcükler bizim fide ve tohumlarımız aynı zamanda, geleceğin bahçelerine...
Tasarım ekibi, kış sezonunda toprağın iyileştirilmesine ağırlık vermişti. Kalan çalışmayı bahar bahçesine bırakmışlardı.
Sabah erken biraraya gelen grup önce bir güzel kahvaltı ederek, neler yapacaklarını belirlemiş. Sonra daha önce ekili olan yaz sebzelerinden geriye kalan fideleri yerlerinden sökmüş.
Anahtar deliği yapmak için çevrede sağa sola atılmış olan taşlar toplanmış. Yeri belirlendikten sonra taşlardan dış alan inşa edilmiş. Ardından kompost alanı için kullanılacak sepetin yeri belirlenip o yerleştirilmiş.
Diğer anahtar deliği örneklerinden farklı olarak, ortada oluşacak kompostu alttan almak üzere minik bir delik açılmış. Komposta atıkların atılabilmesi için toprak zemine, boş arazi içerisinde bulunan tahtalarla yol yapılmış. Daha sonra sebze yatağının içerisi, dal, odun parçaları ile doldurulmuş, ev sahibinin hazırladığı kompost ve toprak ilave edilmiş, bozulan yaz bahçesinden kalan yeşil atıklar düzgünce bu kısmın üzerine serilmiş, en üste de kuruyan çim kırpıntılarından malç yapılmış.
Öğlen arasında Boğaz'a nazır terasta yemek yenmiş ama herkes Boğaz manzarasından çok, ana hatları ortaya çıkan esere bakmış!
Yukarıdaki fotoğrafta tasarımcılarımız neler yaptıklarını ve bitkilerin nasıl yerleştirileceğini anlatıyorlar.
Anahtar deliği nedir derseniz, kenar etkisini arttırmak ve ekim alanına rahat ulaşmak için daire şeklinde hazırlanmış bir alanın ortasına anahtar deliği şeklinde ikinci bir alan açıyorsunuz. Bu anahtar deliğinin orta, yani dairesel kısmı, genelde ekim alanına ulaşmada kolaylık sağlıyor. Yani dış kenardan da, iç kenardan da kolayca ulaşabiliyorsunuz. Anahtar deliğinin düz kısmı da yürüme yolunuz oluyor. Burada uygulanan Afrika modelinde, ulaşım alanı olarak kullanılan orta kısma, kompost konuluyor. Kompost içerisine atılan materyaller, doğru karbon - azot oranı ile dost bakteriler yardımıyla(bazen istenirse solucan da konulabiliyor, o da yardım edebiliyor) yeniden toprağa dönüşüyor. Yukarıdan sulama yaptığınızda da sebze yatağınız kompost suyu ile beslenmiş oluyor. İdeal olanında kompost alanı tamamen sistemin içine gömülmüş kalıyor ve üzeri bir kapakla kapatılıyor. Eğimli alan belinden rahatsız olanların da kolayca ekim yapabilmesini sağlıyor (tam da bu sebeple bir sonraki bahçede ben de aynı tasarımı kullanmıştım! Yani birbirimizden habersiz iki ayrı grup da tasarımda aynı modeli örnek almışız!)
Bu yılki sonbahar bilgilendirme toplantısında Permablitz yapılması istenen bahçeler belirlenmiş, o bahçeler için gönüllü fide yetiştirmek isteyen arkadaşlarımız da, ekibimizin tohumlardan sorumlu üyesinden tohumlarını almıştı. Evlerde bebek gibi bakılan minik fidelerimiz, sırası geldikçe bahçelere teslim edildi. Bu bahçenin kısmetinde, bol miktarda brokoli varmış.
Tasarımcı arkadaşlarımız, fideleri nasıl ayıracaklarını ve nasıl toprağa dikilmesi gerektiğini sözlü olarak anlattılar önce. Aramızdaki tüm arkadaşlarımız öğrensin diye.
Yukarıdaki fotoğrafta arkadaşlarımız yetiştirilen fideleri saksısından ayırıyor. Sonra da dikim yerlerine koydular fidecikleri tek tek. Ekim işine gönüllü olanlar da toprakla buluşturdu onları.
Araya kardeş bitkiler prensibi ile elimizde olan diğer bitki ve tohumlar ekildi.
Ekip çalışmasının güzel bir örneği ile kocaman alanın ekimi, kısa sürede tamamlanmış oldu.
Mutlu, huzurlu ekip, her ne kadar yorgun da olsa o gün oradan ayrılmak istemedi. Herkes o kadar güzel gönül bağı kurmuştu ki, hava karardı, iş bitti ama sohbetler bitmedi.
En güzel ödülü de bize Grow Food Not Lawns'ın Facebook sayfası verdi. Çalışmamızın fotoğraflarını görmüş ve Facebook'ta paylaşmış! Ben bu satırları yazana kadar orada yayınlanan fotoğrafı 331 kişi beğenmiş. 219 kişi de paylaşmış. Bu da doğru bir adım attığımızın göstergesi.
Bir sonraki Permablitz 25 Kasımda!
Daha fazla fotoğraf ve film görmek isterseniz Facebook'taki grubumuza bakabilirsiniz.
Aramıza katılıp, biz de toprakla birarada olacağız, biraz permakültür, biraz yenebilir bahçeleri nasıl hazırlayacağımızı öğreneceğiz derseniz de sizi grubumuza bekliyoruz.
Labels:
Bitki,
Geri Dönüşüm,
Permablitz,
Permakültür
21 Ekim 2012
Pencere Önü Bahçesi
Kabuklarından ya da atılan parçalarından yeniden doğan bitkileri duyuyordum ama hiç hayata geçenini görmemiştim. Taaa ki, bu web sitesinde görene kadar. Çocuklarına evde eğitim veren Güney Afrikalı bir anne, adına da pencere önü bahçesi deyip, bir sürü bitki büyütmüş. Aralarında ananası görmek, büyük sürpriz oldu benim için. Bu aralar tatlı patatesleri kıskanasım var!
Ardından, mutfakta siyah havuç suyu sıkarken aklıma geldi, ben de baş kısımlarından en iri olanını gözüme kestirip kenara ayırdım. Bizim mutfağın camında çok yer olmadığı ve olan yer de annemin çiçeklerine ayrıldığı için sadece tek parçacık!
Konserve kavanoz kapağına, biraz su koyup oturttuğum arkadaş yerini sevip büyümeye başladı. O büyüdükçe, her görüşte sevindim. Ben de bilgi olarak büyüdüm onunla.
Bir ayın sonunda epeyce dal budak sarmıştı. Böylece ilk defa yakından havucun yaprakları neye benzer görmüş oldum! Kaç defa topraktan çekip de bir havuç yedik ki hayatımızda? Nasıl bilebilirdim bahçem olmadan!
Ne kadar çok maydanoza benziyor yaprakları değil mi? Bu da size hangi aileden geldiğini anlatıyor olsa gerek!
Bizim siyah havucun alt kısmında fotoğrafını çekmeyi unuttuğum ince ince beyaz kılcıklı kökleri de vardı. İlk Permablitz bahçemiz yapılırken, oraya ekilmek üzere büyümüştü bile. Ama zamansız ekilmesi ve sulanmasının eksik kalması onu hayata tutunduramadı. Bu aralar bir daha denenecekler arasında. Bakalım evde bir havucumuz olabilecek mi?
Sonra herkesin çok sevdiği ve evinde illa bir avokado bitkisinin bulunmasına sebep olan avokado çekirdeklerini filizlendirmeyi denedim. Ama ilk meyvesinden çıkartıldıkları zamanı kaçırmıştım. Bir gün gecikme ile suya konulabildi garibanlar. O sırada birisi pörsümüştü bile ama sanki yeşillenecekmiş gibi uç verdi. Sonrasında da küstü gitti. İki çekirdek de yeşillenmedi. Avokado dişi ve erkek bitkiyi birarada büyütmeyi ve ona göre çiçeklerinin döllenmesini istiyor. O sebeple evde bir avokado bitkim var deyip meyve beklemeyin. İki farklı cinse de sahip olmanız gerekiyor. Biz birine de sahip olamadık, ikinci denemeyi bekleyeceğiz artık!
Bu arkadaş da zencefil. Yaklaşık 15 gün içerisinde bu kadar büyüdü. Bakalım akıbeti ne olacak? Geçen gün markettekiler de filizlenmişti. Tomurcukları üzerinde idi. Birisi alıp da bunları ekse keşke dedim içimden. Alırken gözleri olanları seçerseniz daha kolay filizlendirirsiniz.
Bizim ufaklığın boya kalemlerinin ucu bitince epeyce kalemi aynı anda açmak durumunda kaldım ve aklıma malç olarak kullanılabilecekleri geldi. Evet uçlarında boyalar da duruyor ama bu sefer yenebilecek bir bitkiyi değil de sardunyayı seçeyim dedim. Gittim balkondaki sardunyanın dibine yerleştirdim. Bakalım işe yarayacaklar mı?
Bunlardan başka neler yapabilirim derseniz, fasulyeler, nohutlar, mercimekler sizi bekler. Çok kolaylıkla çimlendirebilecekleriniz arasındalar biliyorsunuz. Çocuklarla en güzel deney onlarla yapılıyor.
Bunun yanında çilekler ortadan kaybolmadan üşenmeyip çekirdeklerini cımbızla üzerlerinden toplayıp çilek büyütmeyi deneyebilirsiniz.
Limon ve portakal çekirdeklerinden ekebilirsiniz.
İğdeler bitti bitecek, onlardan deneyebilirsiniz ama daha uzun sürer yukarıda verilen örneklere göre.
Ananas aldığınız yerden yeşil kısmını da isteyip, evde köklendirebilir, sonra da saksıya ekebilirsiniz. Biraz iri kıyımdır kendisi ama iç mekanda ananaslarınız olabilir!
Kerevizin yeşil saplarını atmayıp toprağa ekerek büyütebilirsiniz.
Bu linke tıklayıp, benzer paylaşımlar yapanların yazışmalarını okuyabilirsiniz.
Sonra da bizlerle sizin evlerdeki durumları paylaşabilir misiniz? Bakalım pencere önü bahçeleri el verip yayılacak mı? Bu işi sevecek misiniz ve evlerde neler büyüyecek?
Ardından, mutfakta siyah havuç suyu sıkarken aklıma geldi, ben de baş kısımlarından en iri olanını gözüme kestirip kenara ayırdım. Bizim mutfağın camında çok yer olmadığı ve olan yer de annemin çiçeklerine ayrıldığı için sadece tek parçacık!
Konserve kavanoz kapağına, biraz su koyup oturttuğum arkadaş yerini sevip büyümeye başladı. O büyüdükçe, her görüşte sevindim. Ben de bilgi olarak büyüdüm onunla.
Bir ayın sonunda epeyce dal budak sarmıştı. Böylece ilk defa yakından havucun yaprakları neye benzer görmüş oldum! Kaç defa topraktan çekip de bir havuç yedik ki hayatımızda? Nasıl bilebilirdim bahçem olmadan!
Ne kadar çok maydanoza benziyor yaprakları değil mi? Bu da size hangi aileden geldiğini anlatıyor olsa gerek!
Bizim siyah havucun alt kısmında fotoğrafını çekmeyi unuttuğum ince ince beyaz kılcıklı kökleri de vardı. İlk Permablitz bahçemiz yapılırken, oraya ekilmek üzere büyümüştü bile. Ama zamansız ekilmesi ve sulanmasının eksik kalması onu hayata tutunduramadı. Bu aralar bir daha denenecekler arasında. Bakalım evde bir havucumuz olabilecek mi?
Sonra herkesin çok sevdiği ve evinde illa bir avokado bitkisinin bulunmasına sebep olan avokado çekirdeklerini filizlendirmeyi denedim. Ama ilk meyvesinden çıkartıldıkları zamanı kaçırmıştım. Bir gün gecikme ile suya konulabildi garibanlar. O sırada birisi pörsümüştü bile ama sanki yeşillenecekmiş gibi uç verdi. Sonrasında da küstü gitti. İki çekirdek de yeşillenmedi. Avokado dişi ve erkek bitkiyi birarada büyütmeyi ve ona göre çiçeklerinin döllenmesini istiyor. O sebeple evde bir avokado bitkim var deyip meyve beklemeyin. İki farklı cinse de sahip olmanız gerekiyor. Biz birine de sahip olamadık, ikinci denemeyi bekleyeceğiz artık!
Bu arkadaş da zencefil. Yaklaşık 15 gün içerisinde bu kadar büyüdü. Bakalım akıbeti ne olacak? Geçen gün markettekiler de filizlenmişti. Tomurcukları üzerinde idi. Birisi alıp da bunları ekse keşke dedim içimden. Alırken gözleri olanları seçerseniz daha kolay filizlendirirsiniz.
Bizim ufaklığın boya kalemlerinin ucu bitince epeyce kalemi aynı anda açmak durumunda kaldım ve aklıma malç olarak kullanılabilecekleri geldi. Evet uçlarında boyalar da duruyor ama bu sefer yenebilecek bir bitkiyi değil de sardunyayı seçeyim dedim. Gittim balkondaki sardunyanın dibine yerleştirdim. Bakalım işe yarayacaklar mı?
Bunlardan başka neler yapabilirim derseniz, fasulyeler, nohutlar, mercimekler sizi bekler. Çok kolaylıkla çimlendirebilecekleriniz arasındalar biliyorsunuz. Çocuklarla en güzel deney onlarla yapılıyor.
Bunun yanında çilekler ortadan kaybolmadan üşenmeyip çekirdeklerini cımbızla üzerlerinden toplayıp çilek büyütmeyi deneyebilirsiniz.
Limon ve portakal çekirdeklerinden ekebilirsiniz.
İğdeler bitti bitecek, onlardan deneyebilirsiniz ama daha uzun sürer yukarıda verilen örneklere göre.
Ananas aldığınız yerden yeşil kısmını da isteyip, evde köklendirebilir, sonra da saksıya ekebilirsiniz. Biraz iri kıyımdır kendisi ama iç mekanda ananaslarınız olabilir!
Kerevizin yeşil saplarını atmayıp toprağa ekerek büyütebilirsiniz.
Bu linke tıklayıp, benzer paylaşımlar yapanların yazışmalarını okuyabilirsiniz.
Sonra da bizlerle sizin evlerdeki durumları paylaşabilir misiniz? Bakalım pencere önü bahçeleri el verip yayılacak mı? Bu işi sevecek misiniz ve evlerde neler büyüyecek?
Labels:
Bitki,
Çocuklar İçin,
Doğa,
Geri Dönüşüm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)