Babamın en yakın arkadaşının eşi anlatırdı, Londra'da kaldığı dönemde yakınlardaki çilek tarlalarına gittiklerini, elleri ile sepetlere beğendikleri çilekleri topladıklarını, toplarken de yemelerine izin olduğunu söylerdi... Hatta o dönem, orada öğrenci olanlar, özellikle tarlalarda çalışır, çilek toplayarak cep harçlıklarını da çıkartırlarmış...Ben de şehir çocuğu olarak nasıl birşey diye meraklanırdım.
Evlendiğimiz sene, kayınvalidem, bir komşusunun bahçesine ektiği çilekleri göstermişti... Yerde, uzun uzun şeritler halinde yeşil bitkiler... ''Hımm!'' demiştim, ''Demek ki, böyle bir şeymiş çilek tarlası''... Ama o zaman daha çilekler olmaya başlamadığı için toplayamamış, meyvesini üzerinde görememiştim.
İngiltere'ye gelince, arkadaşlar bahsettiler. Gidip bol bol yediklerini anlattılar... 2 - 3 sene boyunca merak etmekle kaldım. Gidemedim bir türlü. Zira tarlaların olduğu alanlar hep toplu taşıma araçları ile gidilemeyecek yerlerde oluyordu.Birgün arkadaşlarımızdan biri: ''Haydi dedi... Çilek tarlasına gidiyoruz...'' Küçük bir çocuğun oyuncağını bulması gibi, mutlu, mesut katıldık peşlerine... Gittiğimizde onlar şaşırdılar, ben hiç gitmediğim için anlamadım... Çilekler yukarıda imiş meğerse! Aslında yere, toprağa ekilmesi gereken çilek fidelerini, yukarıda, masa gibi hazırlanmış alanlara, Fransa'dan getirttikleri toprak poşetlerinin içine dikmişler. Sulama hortumcukları ile donatmışlar dörtbir yanlarını da. Olgunlaşan çilekleri, zahmet çekmeden pıtır pıtır topluyorsunuz... O gün çatlayıncaya kadar çilek yiyip, iki kutu çilek topladık. 5 pounddan da çok para verip ayrıldık tarladan! Eve gelince, mis kokulu, Fransız toprağında ama İngiltere'de yetişmiş çileklerimizden, Türk usulü reçel yaptık! Evrenselleşme mi diyorduk buna?
Çocukluğumda, Halkalı'daki Ziraat Fakültesi'ne taze yumurta almaya gittiğimiz günleri getirdi aklıma çilek tarlası... Dünyanın en tatlı komşu amcası kurt, ben ve bebeklik arkadaşım olan kızı, kırmızı şapkalı kız olarak ormanlık alanda koşuşurduk... Bu arada annelerimiz de, bize çift sarılı yumurtalar alırlardı. Bayılırdım çift sarılı yumurta yemeye. Değişik gelirdi bana çok. Elbet kendilerine de, birer saksı değişik renkte Afrika menekşelerinden alırlardı. Yapraklarını değişecekleri için, aynı olmamasına özen gösterirlerdi. Eve gelince, annemin canım cicim diye çiçeği sevmesine gıcık olurdum. Ben varken neden çiçeğe canım demek ama değil mi? Şimdi ben aynı şeyi yapıyorum, o ayrı!
Önceki cuma günü de, başka bir arkadaşım: ''Haydi bu seneki çilek mevsimini açalım!'' dedi. Fransız arkadaşı ile sözleşmişler, çocuklara değişiklik olsun diye, baş çocuk olarak beni de aldılar. Hepbirlikte, bahçe marketlerinden birinin yanındaki tarlaya gittik. Elimize birer kutu tutuşturdu, tarlanın sahibi ve yarım saatiniz var, çabuk dedi! Kapanma saatine yakın gitmişiz meğerse. Ben hızlı hızlı fotoğraf çekmeye çalışırken, arkadaşım, arkadaşına, ''Dilek fotoğraf çekmeyi sever'' diye açıklama yapıyordu. Zira onlar tarlada olmuş çilekleri ararken, ben etrafı keşfetme ve fotoğraflama eyleminde idim! Fransız kızcağız da, ne yapıyor acaba diye, beni anlamaya çalışıyordu!
Haftasonu çilek toplamaya gelenler, bitirmişler hep olgunlaşan çilekleri. Kuşların akıbetine karşı, sahipleri üzerlerini ağlarla örtmüş. Solucanların ve don olayının akıbetine karşı da, zemine naylon torbalar sermişler ve o torbaların üzerine minik minik mavi parçacıklar halinde ilaçlar dökmüşler. Çileklerin olgunlaşmış olduğu bir serideki ağı kaldırdılar ki, biz toplayabilelim... Sıraların arası da özellikle saman kaplıydı ki, çamurlu toprağa batmayalım! Bu adamlar, en ince ayrıntıyı bu kadar düşünmek zorunda mı?
Üstte yaprakları görünen çileklerin, yapraklarını kaldırıp, alta bakmanız gerekiyormuş, esas hazine orada imiş. Çilek yatağıymış adı da! Tarla sahibi baktı, ben çileklerden çok ertafla ilgiliyim, gitti, bir avuç çileği toplayıp kutuma attı. Kendim toplamadığım için, aslına bakılırsa, biraz sinirlendim bu duruma. Aklıma bizim pazarcıların, domatesleri öyle kesekağıdına atmaları ve çürük çıkması geldi. Ama eve geldiğimde adamcağıza haksızlık ettiğimi anladım! Gayet güzellerinden seçmiş. Tarla uçsuz, bucaksız... Müşteri kazanması, müşteriyi devamlı kılması, o gün satacağı bir avuç çilekten çok daha önemli demek ki...
Minik Onur ve minik Luke, koşuştura koşuştura topladı çileklerden... Önce annelerinden hangi çilekleri seçmelerinin doğru olacağına dair ders aldılar. Birlikte bir iki tane topladılar. Sonra kendi kendilerine söylenenleri tekrarlaya tekrarlaya, kutularını doldurdular. Hallerini, şekerliklerini görmeniz lazımdı. Bu arada minik Nora da annesine yapışmış, işaretleyerek gösterdiği çilekleri yemekle meşguldü! Dolayısı ile annesinin çilek toplayacak zamanı pek kalmadı!Kutularımızı tepeleme doldurduğumuzda, süremizi de bitirmiştik. Kendimi yarıştan çıkmış gibi hissettim! ''Money, money!'' diye bize şaka yaparak gelen tarla sahibi, kutu başına 1.20 pound aldı ki, bu marketlerde satılanlara göre çok daha iyi bir fiyat! Mis gibi kokan çileklerimiz oldu üstelik...
Tarla sahibi de: ''Haftasonu gene gelin, bol bol çileğimiz var, hem de geyik gelip size hediyeler veriyor.'' dedi, minişlere...
Tarlada üç ayrı tür çilek vardı. Birisinin yaprakları da fidesi de kocamandı. Meyvesi nasıl bir şey diye merak ediyorum...Daha olmaya başlamamışlardı, biz gördüğümüzde.
Eve gelir gelmez yıkanıp, tüketildiklerinden çilekleri Sanem gibi, başka yerlerde kullanma fırsatım da olamadı! Şimdi arkadaşım tatilden gelse de, yeniden gitsek diye sabırsızlıkla bekliyorum.

























