10 Ocak 2009

Araştırmak



Ortaokul 1.sınıftayız... Dönem ödevleri ile ilk tanışmamız. Herbir dersin öğretmeni bize ayrı ayrı dönem ödevi veriyor. Onları çizgisiz kağıda, dolma kalem ile yazmamız gerektiği, nedense kapak yapılması gerektiği tek tek anlatılıyor. Sanki kitap yazıyoruz! O kadar dersin sınavın arasında bana gayet luzumsuz geliyor.

Fen bilgisi öğretmenimiz yeşil gözlü, genç, hoş bir hanım. Saçı arada önüne düşüyor ve eliyle düzeltmek yerine onu üflüyor. En bariz özelliği bu, hatta tiki diyebiliriz. Arada bir de konuşurken boğuluyor gibi iç çekiyor. Nedense... Nefes mi alamıyor acaba diye, meraklı çocuk gözleri ile bakıyoruz. Bize ders anlatmıyor. Devamlı ödev veriyor. Her dersinin ardından kitaptan 30 - 40 sayfa okuyup özet çıkartmamız adetten. Onun görevi ödevler yapıldı mı diye defterlerimizi kontrol etmek. Sonra ya soru soruyor ya da dersi içimizden birisinin anlatmasını istiyor. Bu noktada hep merak ediyorum, karşımdaki insan niye orada, biz zaten kendimiz bunu yapabiliyorsak, öğretmene ne gerek var?

Sonunda o da dönem ödevimizi belirliyor. Konu volkanlar... Ben de evdeki ansiklopedilerden birini açıp yazıyorum. Gününde ödevimi teslim ediyorum. Şekiller, renkli kalemlerle çizilmiş. Yazıları düzgün yazılmış, hem de çizgisiz kağıt olmasına rağmen! Tüm sınıf arkadaşlarımınkinden çok daha iyi olduğuna inandığım bir ödev. Arkadaşlarım da bunu onaylıyor zaten görünce. Ama ödevler dağıtıldığında görüyorum ki, 6 almışım! Hayatımın şokunu yaşıyorum. Pek adetten değil, hatta öğretmenler bu soruya pek kızarlar ama dayanamayıp soruyorum, ''NEDEN?'' Cevap, ''Tek kaynak kullanmışsın!'' oluyor. Öyle ki, belki kullandığım kaynakları çok yazsam, öğretmen anlamayacak. Ama serde dürüstlük var ya, asla yapamayacağım birşey. Sine-i devlet eyleyip kabulleniyorum durumu. Ama karnemi alınca daha büyük şok yaşıyorum. Ortalamamda 9 olan notum, karneme 8 geliyor. Takdir belgemi almışım ama aralarında fen bilgisi yok 9 olan notlarımın. Bu beni kahrediyor. Gene dayanamayıp soruyorum. "Neden?'' Bu seferki cevap dönem ödevinin notu düşük oluyor. Kahroluyorum. Ama belki de hayatımda aldığım en büyük ders oluyor!

Hani bazen bana araştırıyorsun diyorsunuz ya, hikaye bu yaşanan olaydan sonra başlıyor. O günden sonra hiçbir ödevimi asla ve asla tek kaynaktan yapmadım.

Bana ne mutluydu ki, babaannem Burhan Felek'in öğrencisi olacak kadar iyi bir kültür alt yapısına, eğitime sahipti. Daha ben doğmadan, evde Resimli Bilgi Ansiklopedisi'ni, hayat mecmuasının(o zamanlarki adı bu) fasiküllerini biriktirerek Hayat Ansiklopedisi'ni, Aile Ansiklopedisi'ni hazır etmişti. Babamın gazeteci olması sebebiyle evde pek çok kitabın içinde büyümüştüm. Asla oyuncağım ve kitabım eksik olmamıştı. Dar günümüzde de , bol günümüzde de. Gücümüz neye yettiyse bu iki önemli gereksinim hep önüme konulmuştu. Daha okuma yazma bilmezken, ansiklopedilerin resimlerine baka baka büyüdüm ve tüm bunlara rağmen notum, bir dönem ödevi yüzünden kırıldı!

Yeri geldi elimdeki kaynaklar yetmedi, telefonla Meteoroloji Müdürlüğü'nü aradım. Yeri geldi, gittim ünlü isimlerle konuştum. Yeri geldi büyüklerime danıştım, onlar yardımcı oldular, onlar anlattı, ben anlattıkları olayları araştırıp ansiklopedilerden buldum. Oturdum tüm zamansızlığa rağmen ödevlerime zaman ayırdım, güzel güzel yazdım, resimleri, şemaları çizdim, kapaklar yaptım ve teslim ettim. Asla 6 almadım bir daha! Bu, bana çok şey kazandırdı.Okulda da hayatta da! O öğretmenime hala sinir olurum, hala yetersiz bulurum ama bir anlamda da şükran borçluyum belki de.

Eee ben bunları neden anlattım şimdi? Anlattım, çünkü yeni nesil beni gıcık ediyor! Anlattım çünkü o yeni neslin ebeveynleri de beni gıcık ediyor. Çocuklara ödev veriyorlar. İnternet elimizin altındaki en büyük kaynak, en güzel paylaşım ortamı. Ama bizim çocuklar için öyle değil. Kopyala yapıştır, baştan savma ödev yap ve teslim et ortamı! Öyle ki, öğretmenin verdiği ödev harfi harfine arama motoruna yazılıyor, pat diye hazır yapılmış ödevler karşınıza çıkıyor. Öğretmenler birbirinin tıpatıp aynı ödevi görünce neler olduğunu anlamıyor mu? Bana bu muameleyi yapan öğretmenim, aynı okulda, aynı şekilde öğretmenliğine devam ediyor mesela. Bana yaptığını şimdikilere yapmıyor mu? Bu kuyruk acısıyla yapılmalı feryadı değil, bu gelecek nesli öğrenmeye hevesli hale getirme, araştırma, lapacılığa son verme feryadı.

Arkadaşlarımın çocuklarını görüyorum. Anne bu ödevi beraber yapalım diye eve geliyorlar. Sonra anne ödev yaparken, çocuk televizyonda kaçırmaması gereken aptal bir çizgi filmi seyrediyor. Aptal diyorum, çünkü o çizgi filmleri de bizim zamanımızın yapıcı, öğretici çizgi filmleri ile kıyaslayınca sinir oluyorum. Bizim zamanımızda(eskiler bunu söyleyince sinir olurdum ama haklıymışlar) çizgi filmin sonunda bir ders çıkardı. Yardımlaşma, kötü huyu gösterme, bir nevi ayna olma, davranışları düzeltme, sevgi... Sonuçta mutlaka bir anafikir olurdu. Şimdi ne var, süslenip püslenme, arkadaşlarına hava atma, hava atmak için rekabet(sonra çocuklar da aynısını uyguluyor, anne babalarından hava atmak için cep telefonu istiyor!!!!) Ben aile üyelerim ile birlikte ödev yapalım diye eve geldiğimi hiç hatırlamam... Yapamazsam, zorlanırsam, "Ne oluyor?" derlerdi, durumu anlatırdım. Bulacağım kaynak gösterilirdi. Malzeme lazımsa, malzemesi alınır önüme konurdu. Boza yapa ben öğrenirdim. Çok gerekirse bir defa anlatılırdı ama asla onlar tarafından yapılmazdı.

Bugünkü çocuklardan kaç tanesi küpün açılımını biliyor ve kartondan düzgün bir şekilde küp hazırlayabilir? Anne baba bir de öğretmene homurdanır, çocuk yoruluyor, ne gereği var şunu yapmanın sanki??? Şu gereği var, büyüyünce olmadık yerde karşınıza çıkıyor. Belki küp olarak değil ama dikiş dikerken dikiş payı neden gerekli anlıyorsunuz. Musluk tamir ederken araya neden o samansı şeyler(kenevir) sarılır algılıyorsunuz. Birşey yapıştırırken yapıştırıcıyı elinize bulaştırmadan nasıl kullanırsınız, bunu öğreniyorsunuz. Hiç farkında olmadan pek çok şeyin temeli atılmış oluyor o küp yapımı ile!

Evet günümüz eğitim sistemi, bizlerinki gibi değil. Olmadık ülkelerin eğitim sistemlerini uyguluyoruz derken sistem içinde de boş beyinler çıkmasını sağlıyorlar ama anne, baba olarak, biz evlerde doğru eğitimi veremez miyiz? Eğitim zaten ailede başlamaz mı?

Az önce televizyonda Pelin Batu vardı. Karşısında Murat Bardakçı. Kız konuşamıyor ve tarih okumuş olmasına rağmen Türk tarihini net anlatamıyor. Kendisini ifade edemiyor! Murat Bardakçı devamlı düzeltmeler yapıyor ve o buna bozuluyor. Ama adamcağız haliyle düzeltme yapıyor, çünkü karşısındaki Türkçe konuşmuyor. Birşey söylüyorlar. Okay Okay, aynen dediğiniz gibi diyor! Tamam demek istedin herhalde diyorlar. Jack the ripper diyor, Karın deşen Jack demek istedin herhalde diyorlar. Kitap yazmış, İngilizce. Sonradan Türkçe'ye çevriliyormuş. Neden? Kızcağız o dille eğitim almış yıllarca. Ama Aylin Livaneli'yi seyrettim daha önce bir programda. Türkçesi inanılmaz düzgün. O da şarkılarını İngilizce okumuş. Ama konuşurken, yıllarca yurtdışında yaşamış olmasına rağmen, eğitimini yabancı dillerde almasına rağmen hiç araya yabancı kelime katmadan takır takır konuşuyor. Neden diye soruldugunda da ailem diyor! Benimle devamlı Türkçe konuştular, hata yapınca düzelttiler ve destek oldular diyor. Demek ki iş ailede bitiyor!

Ben İstanbul'dayım ve geçenlerde arkadaşımın kızı geldi, ödev yapmaya... Dedesi büyük, köklü, asla şaklabanlık etmemiş bir gazetenin yazı işleri müdürü idi, vefat etti. Büyük dedesi, yukarıda saymış olduğum ansiklopedilerin tashih işlerini yapan, gene konusunda uzman biri idi, o da vefat etti. Sonuçta bizim evde bulunan tüm ansiklopediler, hatta daha fazlası onların evinde vardı. Ama ne oldu, evde fazlalık oldu o ansiklopediler. Modern dünyamızda kitaba, ansiklopediye yer yok, illa tahta parçaları oturacak ya evde, lüks olacak ya evler, hatta boş olacak ya... Bodruma konmuş tüm kitaplar. Orayı da su basmış, gitmiş hepsi... Zaten ufaklığın derdi de değil ansiklopediler. Olsa da bakmayacak. İnternet kesilmiş, oradaki hazır sitelerden, kopyala yapıştır usulü halledecek bizimki işini. Hatta yazıcım çalışsa havalara uçacak. Okumadan, yazmadan, işte bu deyip öğretmenin önüne koyacak yazıcıdan alınanı. Bu olayı birkaç defadır yaşıyoruz. Ben anlatmaktan, ödev yapmaktan, zaman ayırmaktan asla şikayetçi değilim ama bu kopyala yapıştır usulüne de sonuna kadar karşıyım! Dedim bugün internet yok, ansiklopediler var ve sana vermeyeceğim onları, burada yazacaksın. Okuyacaksın, özetini çıkartacaksın, hatta gerekirse bana anlatacaksın. İnanmadı bana. Her karşılaştığımızda birbirimizi pek severiz. Elime doğdu, kızım o benim bir nevi. Aniden gaddarlaşmama akıl erdiremedi. Yazarların hayatları imiş ödev. İsimler verilmiş, araştırılacak ve sınavda sorulacakmış. Bizim minik hatun(minik dediğim de ortaokul öğrencisi) tek tek saydı isimleri, ben arayıp buldum, önüne koydum. Aslında bunu da yapmamam lazım ama akşam saat 8 ve zaman azalıyor. Anca aklına gelmiş ödevi! Kızımız da ansiklopedide konu bulmayı, indeksi kullanmayı bilmiyor! Sadece aradıklarından birisini ansiklopedide bulamadık. 100 Ünlü Türk diye bir kitapta bulduk. Benim kitap da eskimiş, yırtılmasın diye dantel tutar misali açıp koydum önüne, durumu da anlattım. Başladı özet çıkartmaya, yani ben öyle sanıyorum... Biten ansiklopediyi de yerine kaldırıyorum. Baktım 100 Ünlü Türk de kapanmış, kenara konmuş. "Kaldırayım mı?" dedim. "Evet evet işim bitti" dedi. Şeytan bu ya, beni dürttü! "Nerede buradan çıkarttığın özet?" dedim. Numara yapacak ve bana yutturacak ya, aradı durdu yazdığı yerde. Sonra başka konu ile dikkatimi dağıtmaya çalıştı... Ben ısrarla sorunca itiraf etti. Yazmamış ve bana yazmadan bitti demiş! Yazar da önemli biri, öyle kolay kolay atlanacak biri değil ve ben olsam yazılıda kesin sorarım onu! "Neden yazmadın?" dedim. Doğum ve ölüm tarihi belli değilmiş!!!!! Ben orada uçmuşum. Annem zor frenledi. Bu adamcağızı tanımadan sana gitmek yok dedim. Hık gık... Yok dedim. Oturdu okudu. Zaten epi topu birkaç paragraf. Bana anlattı, özeti çıkarttı, kağıdına(niye ise defter falan da değil, karalama kağıdı misali, çizgisiz dosya kağıdı) annesini kandırıp dünya paraya aldığı, rengarenk kalemleri ile yazdı. Diğerlerini de tek tek kontrol ettik ve gitti.

Annesinin yanında bilerek ve isteyerek, o da varken bu konuyu konusmak istedim. Ben ilk açtığımda minik kuş utandı. Kafasını öne eğdi. Tam hatasını anlayacak ve bir daha yapmayacağım tarzı birşey söyleyecek. En azından kulağına küpe olacak... Benim birlikte büyüdüğüm can arkadaşım demez mi, bu salak eğitim sisteminin hatası!!!!! Tamam ben de eğitim sistemine 10 üzerinden 10 puan vermiyorum ama kızdığım şey, bana yalan söylendi! Kızdığım şey, yapılan iş baştan savma idi. Oradaki anafikir eğitim sistemi değil ki! Ondan sonra kızın da dili pabuç kadar çıkıp bana cevap vermesin mi! Ne diyeceğimi şaşırdım. Aile ortamı desek, aynı tarzda büyüdük annesiyle. Eğitim desek, aynı okullara gittik üniversiteye kadar. Hani çevresel etmenler birbirinin çok benzeri. Eeeee neydi bizi ayırıp, karşıt duruma düşüren. Var mı fikri olan?

Murat Bardakçı, o seyrettiğim programda doktora yapan öğrencilerden şikayetçi idi. Bu konuyu nereden bulurum diye bana soruyorlar. Söylemem arkadaş, adam o kadar okumuşsa, bulur nerede olduğunu, bunların tez hocaları neci, ne yapıyorlar diyordu. Balık baştan, taaaa 10'lu yaşlardan kokuyor demek ki... Aileden kokuyor hatta... Murat Bardakçı'yı araştırmacı yazar yapan fark da demek buradan geliyor. Adam neyi, ne zaman, nasıl araştıracağını biliyor!

O hızla ben de program sonrası yazdıkça yazıyorum. Son noktayı koyunca da gidip ansiklopedilerimi koklamak, öpmek, onları bana bırakanların ruhlarına dua okumak geliyor içimden. Sahafları gezmek, yaşlılarla oturup sohbet etmek, eskileri, tarihimizi öğrenmek geliyor içimden. Ya sizlerin?
Not: Fotoğraf anneannemin gelinliğinden geriye kalan bir parça. 100 senenin üzerinde yaşı sanırım. O dönem pullar, boncuklar şimdiki kadar yaygın olmadığından, bozulup, başka yerlerde değerlendirilmiş. Ama sonuçta günümüze dek gelmiş. Tıpkı sahaflardaki kitaplar gibi. Tıpkı benim 30 senelik kitabım, 40 - 50 senelik ansiklopedilerim gibi!

19 yorum:

Punto dedi ki...

Tüm yazdıklarına katılıyorum. Toplum, hızlı bir şekilde hazırcılığa doğru gidiyor. Ödev sitelerini eşimden biliyorum. O da bunlardan şikayetçiydi.
Özellikle genç annelerin çocuklarına daha iyi eğitim verme gayretleri umut verici. Archisugar'ın(Esra)kurduğu Montessori grubunun yazılarını ilgiyle izliyorum ve genç annelerin daha iyi eğitim konusunda gayretlerini ve çırpınmalarını gördükçe umutlanıyorum.

munevver dedi ki...

"100 Ünlü Türk" ha! Bizde de halâ durur. Bir de "Önemli Günler, Haftalar". Zaman zaman bunların yeni nesil cocuklarin işine yarayıp yaramadıgını düşünürüm. Benim cocuklar kullandı hepsini de şimdikiler demek ki pek rağbet etmiyorlar. Yazini okuyunca aklıma geldi. Eşim de bana takılır, "Torunlar yandı, onları nasıl çalıştıracaksın kim bilir?" diye.

Öpüyorum. Ha gayret!

Aymen dedi ki...

son zamanlarda bide annelerin sohbet içeriklerinde şunlar geçiyor. Eve geldim apar topar yemek bide çocuğun ödevleri zor yetiştirdik....

Çocukların ödevini yaparken anneler muhakkak başlarında yardımcı olup yönlendirip gerekirse yapıp sorumluluğu üstlenip böyle bi sistem oluşmuş. Öğretmen ödevi çocuğa değil anne babasına veriyorsa ne garip eğitim bu anlayamıyorum. Çocuk tek başına yapamayacaksa bu nasıl bir sorumluluk kazancı.

Berceste dedi ki...

Doğru Akın amca, eşiniz bizzat bu durumla karşı karşıya kalmıştır yıllarca. Esra'nın sitesini severek okuyorum ama çocukların bu şekilde eğitilmesi taraftarı olduğum da çok söylenemez. Zira, her eğitim sisteminin çocuğun özelliklerine uyan tarafını seçmekten yanayım. Öbür türlü Pavlov'un deneyine çeviriyoruz gibi geliyor bana. Hatalıysam, lütfen düzeltin.

O kitap çok güzel Nanem Limonum. Ben onu kitap gibi durup durup okurdum eskiden. Yeni nesil çocuklarının da işine yarıyor ama çocuğun isteğine bağlı olarak! Bence sizin torunlarınız çooook şanslı olacak. Her açıdan. Yemekler, eğitim, giyim kuşam, ahlak... Ben de sizin tatlı yanaklarınızdan öperim. 20'si 20'si diye diye geziniyoruz :P

Bazı insanlar bu işi, iş edinmiş galiba Aymen. Öğretmenler de velileri eğitmek üzere hazırlıyorlar herhalde soruları :)Ne diyebilirim ki başka? Çocuklar gardiyanla ödev yapıyorlarsa hiç yapmasınlar! 2-3 defa yapmayıp, öğretmeninden azarı işitince ya da notu kırılınca, dersini almış olacak! Zamanı planlamayı, yönetmeyi öğretmek çok çok daha doğru bir davranış kanımca. Yani balığı hazır önüne vermek yerine tutmayı öğretme durumu! Annem bana ders çalış dediği zaman, ona sormuştum: "Ders kitabımın arasına fotoroman koyup okusam, senin ruhun duyar mı?" idi. Çocuğun isteği önemli, ona bunu istetmek önemli. Çok mu büyük konuşuyorum :(

Lapis lazuli dedi ki...

Canim Berceste!
Bu yazindan sonra seni kendime nasil yakin hissettim anlatamam.Bir baslasam ben de bu konuda destan yazarim inan uc odev cocuguyla ozellikle...
Yok yazmayacagim simdi dedim ya bitmez, baska sey soyleyecegim.
Ben buraya gelirken kitaplarimin her birini nerdeyse oksayip sevip kutulara yerlestirip, annemin evine birakmistim diger esyalarimizla. Zaman icinde esyalarimizin manevi degeri olanlar haric nerdeyse tumunu dagittik ama soz kitaplara gelince dursun diyorum da baska sey demiyorum zira gecmisime bagim kitaplarim sanki, oyle ayrilamiyorum. Sonunda bazi ansiklopedileri bir vakifa bagisladi annem ama Hayat Ansiklopedilerimi sakladi, inan odev yapmaktan nerdeyse her bir sayfasi hala gozumun onunde hele o kahverengi sarimsi fotograflari. Sakin verme bir yere diye iyice tembihledim. Biz o kusak kitaplarimizla kesinlikle duygusal bag icindeymisiz. Hos ben hala oyleyim sanirim!

Tutku dedi ki...

Sevgili arkadaşım,
nefes kesen yazını bir solukta okudum.O dönemlerden geçen biri olarak seninle aynı görüşteyim ve belki de artık işin içinde olan biri olarak bu anlamsız ödevleri vermiyorum. Öğrenciler şaşırıyorlar ve '' aa öğretmenim siz performans ödevi vermeyecek misiniz?'' diyorlar. Bir kere adına sinir oluyorum. Performansın yerine yeterlilik mi denseydi acaba?
Ah bu, ne büyük sancıdır ki, aynı şeyleri hissettiğim bir arkadaşın olarak biz nesli tükenen dinozorlar gibiyiz şimdi seninle. Ben de her defasında sayfa tozunu içine çekmeden gelen öğrencilere sorar dururum ''Siz şimdi araştırıp ödev yaptığınızı mı sanıyorsunuz?'' Sonra da kendi öğrenciliğim gelir aklıma ve ''aman Tutkuuu derim kendime , hani sen ' bizim zamanımızdaa...' diye başlayan tümcelerden hoşlanmazdıın?!Ne oldu şimdi?"
Yazacak çok şey var...
Hatta geçen gün seninle konuşurken hani Ada'nın ödevini araştırmamız gerekiyor diye izin istemiştim. Şimdi bu harika yazını okurken acaba bizden mi esinlendin? diye düşündüm ama yazındaki başrol kahramanını okuyunca anladım biz olmadığımızı..:))
Biliyor musun? Bu harika makaleni mutlaka Milli eğitim'in Öğretmen dergisinde yayınlatmalısın ya da gazetelerin eğitim köşesine mutlaka göndermelisin.. Ya da milli eğitimin web sayfalarına gönderebiliyorsan...Mutlaka herkes bu güzel yazını okumalıdır,diyorum...
Tutku

Berceste dedi ki...

Canım Lapis Lazuli'm, yazsaydın keyifle okurdum. Benim yazdıklarım destansı uzunlukta olduğu gibi, yorumlara cevaplarım da ondan aşağı kalmıyor gördüğün gibi :) Ben evlenip doğrudan İngiltere'ye gittiğim için annemin başına kaldı bütün kitaplarım. Kadıncağız da söylenip duruyor haliyle. Evde onlar oturuyor ben oturamıyorum diye! Ama kıyamıyorum ki, hatta ben arada ev kavramını da şaşırıyorum. İstanbul'daki ev merkez gibi düşünüyorum hep, Cambridge şube :P (Goncam duymasın!) Aslında doğru düzgün kütüphaneler olsa, evlerdeki şahsi kütüphanelere çok fazla gerek kalmayacak, o zaman sadece özel ilgi alanlarına göre oluşturulan şahsi kütüphaneler olacak. Hatta belki ileride e-kitaplar ya da sesli mp3 kitaplar bizim sarı sayfalı Hayat Ansiklopedileri'nin yerini alacak. Çocuk kitaplarını saklamadın mı? Onları kızların okuyamıyor mu? Bende onlar da var ;-) Sevgiler...

Tutku'cuğum, siz derece yapmaya çalışıyordunuz ki onu ilkokula giden bir çocuğun tek başına yapması tehlikeli. Elini kesme tehlikesi başta olmak üzere. Ayrıca Ada sana tarif ediyordu, sadece tehlikeli kısım için yardım lazımdı. Bak ne geldi aklıma eskiden Akbank çocuk dergileri vardı, onlarda bu tarz şeylerin yapımı anlatılırdı! Senin de öğretmen olman sebebiyle düşüncelerime katılman beni sevindirdi. Ben de benim zamanımda ile başlayan cümleleri sevmezdim ama şimdi düşünüyorum, gitgide daha mı kötüleşiyor durum diye. Ne babaannemin ne de babamın genel kültürüne ben yetişemiyorum mesela. O kadar dolu yetişmişler ki! Sonra şimdiki nesille de kendimi kıyaslayınca üzülüyorum. Onların da benden daha dolu yetişmiş olmalarını dilerdim. Ama üniversite mezunu olup, iş ararken CV'mi yazar mısın diyecek kadar tembellere bile denk geliyorum :( Düzeltir misin? Bakar mısın? Beraber yapabilir miyiz olsa soru cümlesi... Bence eğitimciler kendileri dile getirmeli ve yayınlarında yer vermeliler Tutku, ben sadece iç sesimi dile getirdim. O ses kendini ifade edebildiyse ne mutlu bana. Ama harika değil biliyorum :) O senin teveccühün! Sevgiler. Minik hanımlara öpücükler...

sennur dedi ki...

Sevgili Berceste, kitap sayfalarını çevirmek ve çıkan ses, burnuma gelen hafif mürekkep kokusu (artık yeni baskı sistemi o kokuyu ortadan kaldırdı)...bu bir keyif ve bir yaşam biçimiydi. Genç nesil maalesef kitap okumuyor.
Her şey değişiyor. Kapaklı ödevleri ben de ellerim titreye titreye teslim ettim di, dönem notunu etkilerdi bu ödevler.Şimdi bir parmakları yorularak:)) bitiriyorlar bu işi. Zaman ve her şey değişiyor, değişim hep ilerleme getirsin insanlığa ne diyeyim
Sevgiyle kal

Nilambara dedi ki...

Sevgili Berceste,
Her satıra her cümlene yürekten katılıyorum. Ben de okul öncesi ansiklopedi resimleri ile başladım sonraları babamla ansiklopedi ve atlas üzerinde önce oyun olarak başlayan eğitim süreci geldi... ilkokuldayken babaanneme gittikçe kütüphanenin önünde bağdaş kurup ansiklopedi okuduğum anları hatırladım, şuan yaşıyor gibi canlı...

okul eğitiminden çok çok daha önemli olan aile eğitimi, kültürü ne yazık ki son yıllarda çok azaldı ya da bana öyle geliyor...
bugün okuduğum bir araştırma yazısında; dünya müslüman nüfusunun 1/10 u kadar olan yahudi nüfusunun bilimde, sanatta, sosyal yaşamda elde ettiği başarılarının oranı ise müslüman nüfusun elde ettiği başarıların 10 katı, yani nüfus oranı ile başarı oranını ayrıca oranlarsak inanılmaz büyük bir uçurum... Araştırma yazısı İslamabad'lı bir profesöre ait ve sonucu tamamen eğitime dayandırıyor... din odaklı, sorgusuz, araştırmasız, ezberci, kopyacı eğitime karşın sorgulayıcı, araştırıcı, yaratıcı eğitim...
yani bu uçurumun ana nedeni eğitim yoksunluğu değil sadece, kaliteli eğitim yoksunluğu esas olan ve üzerine bir de aile eğitimi yoksunluğu eklenince durum daha da vahim ne yazık ki...

Ümit Suna dedi ki...

Merhaba;
Elif Şafak ta romanlarını İngilizce yazıp daha sonra Türkçe'ye çevriliyor. Baba ve Piç bu şekilde yazılmıştı. Ama Elif Şafak'ı dinlerken bir kere bile ağzından iğreti bir kelime duymadım. Elif Şafak benim için "işte entelektüel insan bu" dedirten nadir insanlardandır.
Küçük hanımla yaşadığınız sorunun aynısını ben de 10 yaşındaki yeğenimle hemen her hafta yaşarım. Resim ödevlerini öğretmenin söylediği gibi, yaratıcılıktan uzak bir tarzda yapmaya uğraştıkça beni deli eder.

Berceste dedi ki...

Sevgili Şennur, araştırmayı külfet olarak görmeyip, interneti didikleseler, ansiklopedi yerine onu kullansalar(hazır olan ödevleri almak değil ama kastım!) gene bir nebze diyeceğim. Kütüphanelerde üzerinde çalışacağım bir konunun çıkmasını ama kütüphanenin de gerçek bir kütüphane olmasını çok isterdim. Cambridge'de sadece kendi zevklerine göre seçtikleri konularda araştırma yapmaları için halka kütüphanelerini belli günler açan kolejler var! Devlet kütüphanesinin Cambridge tarihi arşivi isteyen herkese açık. İstanbul'da var mı böyle bir hizmet? Değişim beyinleri köreltmeden, hazıra alıştırmadan ilerleme getirsin diyelim, ne dersin? Sevgiler...

Bak güzel bir konuya değinmişsin Nilambara! Atlas'da ülke, dağ, akarsu bulma oyunu da vardı değil mi? :) Sen yazınca hatırladım. İsim, şehir, hayvan oynardık bir de... Babamı geçemez sinir olurdum :) Ben de neye sinir oluyorum biliyor musun? Türk toplumu ve uygarlığa ne kattığı ile hangi konuşma geçse, hemen insanımız(kültür seviyesi ne olursa olsun!) işte biz göçebe toplum olduğumuz için diye başlıyor cümleye!!! Göçebe bile olsak, neden hep geçtiğimiz yerin kültürünü aldığımız düşünülüyor, neden o kültürlere bunları miras bıraktığımız düşünülmüyor? Bu akşam Okan Bayülgen'in programında yemek, lokantalar vs konuşuluyordu. O da aynı şeyi yaptı, daha çok araştırma yapan zeki bir adam zannederdim kendisini. Hayret edeceğim bir şekilde, Lübnan ve Yunan yemeklerini övdü, dünya çapında güzel, ünlü tarzı birşeyler söyledi! Hacı Abdullah lokantası'nın sahibi itiraz edecek oldu ama adamcağız konuşmaya fırsat bulamadan programı kapattı! Neden Macarlar, Bulgarlar, Ukraynalılar ile yemeklerimiz birbirine benzer hiç düşünüldü mü? Hep İmam Bayıldı'ya gülerim mesela... Yunanlılar sahip çıkarlar, ben de ne zaman Müslüman oldunuz da "İmamınız" var derim! Neyse bu konu da uzar gider böyle :) Bana oynadığımız güzel oyunları hatırlattığın için ve yorumun için teşekkürler.

Merhaba Ümit Suna,
Elif Şafak ile de yapılan bir röpörtajı izlemiştim. O da aileye bağlamıştı dilinin düzgün olmasını! Resim ödevi için araştırma ile ilgili ne diyebilirim bilmem. Çünkü yaratıcılık, içten gelen bazı duygular ve yeteneği içeriyor kanımca. Ama bilinmeyen bir konu üzerine ise elbet haklısınız. Aynı küçük hanım, sakatlar haftası için afiş hazırlayacaktı mesela. Ben de bir iki şekil çizdim karalama olarak. Bunları bana ödevimi yapacağım kartona çizsene diye tutturdu mesela! O zaman ödev benim ödevim olur, senin ödevin olmaz deyince de hin hin sırıttı! Ben mi çok sabırsızım ve çabuk sinirleniyorum acaba? Çünkü çocuk yetiştirip geleceğe hazırlamak, onu hazıra alıştırmak yerine öğretmek gerçekten büyük sabır işi!

Asortik Krep dedi ki...

Yazdıklarında çok haklısın biliyormusun..? Yine de ileride bu konularda başın çok ağrıyacak, söylemeye korkuyorum..Ne kadar üstüne eğilirsen eğil, çocuklar çevreden çok etkileniyorlar..Sen ona kendin yapmalısın dedikçe o sana çevresindeki (okulundaki öğrencilerden bahsedip) ama onun ailesi bunları yapıyor sen beni sevmiyormusun diyebilir..Yani genelde gördüğüm bu.Eskiden aileler çocukları karşılaştırırdı şimdi çocuklar aileleri birbiriyle yarıştırıp kendilerine rahat alanlar yaratıyor.
Yazdıklarına katılıyorum.. Bir ödev için günlerce yazı yazdığımı hatırlarım.. Şimdi netten kendileri bile yapmıyor, yapan arkadaşlarından para karşılığı alıyorlar..

sennur dedi ki...

Sevgili Berceste, araştırmacı kişiliğe sahip gençler için İstanbul'da oldukça geniş bir kaynak var tabii ki. Hele son yıllarda araştırmacılara açılan Osmanlı arşivleri başlı başına bir derya. Konuyla ilgilenen, kitaplar yazan arkadaşımdan biliyorum. Devlet kütüphanesinin de büyük bir kısmı her araştırmacıya açık. Haa sen hiç gittin mi dersen, lise yıllarında edebi bir konuyla ilgili veri bulmak için gittim di en son. Belediye kütüphanelerini ilgi alanıma giren son kitaba kadar eve taşıdımdı. Sanırım şimdilerde daha zenginler. Ama benim oğlum doğru dürüst kitap okumadı ve bizim ev sürekli kitap okunan bir evdi. O da kendi ilgi alanını ouşturdu, teknoloji ve elektronik konusunda çok yaratıcı küçük buluşlar yapıyor, bilgisayar vasıtası ile dünyanın pek çok ülkesindeki meraklılarla paylaşıyor. Dediğim gibi bu bir kişilik meselesi. "Merak kediyi öldürür" deselerde makul merakın olumlu getirileri yadsınamaz.
Sevgiyle kal

karamel mutfak dedi ki...

canım kıyamam yazıyı okurken sanki senin bogazına kadar kurudugunu hissettim sonuna kadar haklısın .bizim dönemimizde kılı kırk yaran öretmenler vardı sence okurke öretmenine kopyala yapıştır bi ödev versen kaç alırdın hadi notuda boş ver ne yapardı? malesefki şimdiki örencilere bizim yöntemlerimizle dönem dödevi verilse bizdeki disiplin uygulansa eminimki çok çocuk ya okumaktan vaz geçer yada bizdeki gibi bi disiplin olur.saglıkla kalmanan dilegiyle .moldavadan selamlar:)

Berceste dedi ki...

Bilmez miyim :( Çocukların huyu, suyu anında değişiveriyor. Çünkü işlerine gelen tarafa yönelmeye çok meyilliler. Büyükleri de bu yönde yönetmeye de! Küçücük bebek bile davranışlara göre hemen huy değiştiriyor. Ne çevre ile, ne de çevresiz olamıyor insan. Bu konuda en büyük etken de aile büyükleri sanırım :( Bazen iyi niyetle ettikleri bir laf bile çok zararlı olabiliyor :(

Şennur'cuğum, evdeki, komşudaki kütüphaneye bile bakmayan, bakmak istemeyen çocuk için Osmanlı arşivi ne ifade eder ki? :( Oğlun da üzerinde çalıştığı konularla ilgili mutlaka birşeyler okumuştur ya da bilenlerle konuşmuştur. Benim bahsettiğim çocuklarda bu da yok. Körü körüne televizyona bağlılık ve hazıra alışma var :( Sevgiler...

Sevgili Karamel Mutfak, bırak boğazıma kadar kurumayı, çizgi filmlerdeki tüten Temel Reis'e döndüm o an :) Şimdiki öğretmenler de ne yazık ki öğrencilerden çok farklı değil, idealist olanların da hevesini kırmak için ellerinden gelenleri yapanlar var ne yazık ki :( Moldova'ya da bizden selamlar...

Periay dedi ki...

İşte harika bir konu daha, seninle çok şeyimiz var konuşacak..
Bence burada iki büyük sorun var, birincisi ödevlerin veriliş tarzı ve gittiği nokta, ikincisi ise ödevlerin yapılışı...Sonrasında ise herşey ailede biter tartışması Kızım 5 yaşında bana Taç Mahal nerde? diye geldi..Internette google actık ve Taç Mahal nerde? Tarihçesi ne, okudum? çok hoşuna gitti..Günlerce Taç Mahal konuşuldu..6 yaşında ilk kez Ayasofya Müzesini ziyarete gitmeden önce googledan yine araştırma yaptık, print ettik ve yol boyunca müzenin tarihcesi okundu..
Şimdi siz var olan araçları çocugunuza ilk kez kullanmayı öğretirseniz, sonrasında o ne yapması gerektiğini biliyor..
Şimdi bizler ve okul çocuğa neden ve niçinleri doğru şekilde verirse o doğru yolu kendisi bulur..

Herkese kitap dolu günler diliyorum..

Berceste dedi ki...

Oh ne güzel bir yöntem sizinki Periay! Ailede eğitimin başladığı ve bittiği de çok doğru. Görümcem öğretmen. Önce ilkokul öğretmenliği yaptı. Şimdi kendi branşında lisede görevli. 10 yaşındaki kızına dizi dizi ödev verilmiş. Biri kol kaslarının çalışması imiş. Marangoza gidilecek, balon bulunacak vs vs... bir çocuğun asla yapamayacağı şeyler varmış içinde. O da gitmiş öğretmenine, hani ben de öğretmenim ama bu nasıl bir ödevdir, çocuğun asla yapamayacağını biliyor olmalısınız diye. Öğretmen durmuş, bakmış, ben çocuklara değil, size verdim zaten o ödevi demiş! Nasıl yani demiş görümcem. Aileler çocuklarından o kadar uzaktalar ve kendi dertlerine düşmüş durumdalar ki, çocuklarla biraraya gelip birşey yapmıyorlar. Ya yuvaya, ya bakıcıya yüklüyorlar bu görevi. Oysa bu şekilde aile oluyorlar ve hep birlikte bir proje üzerinde çalışırlarken, hem öğreniyorlar, hem eğleniyorlar, hem de hepbirlikte oluyorlar, aile oluyorlar demiş. Gerçek değil mi? Balık avlamak yerine, balık avlamayı öğretme meselesi bu.

Bolat dedi ki...

Bazen çok umutsuz oluyorum, teknoloji geliyor ama düşünce geriliyor, sığ içerikler yada kopyalanan milyonlarca çoğalan bilgi...

Berceste dedi ki...

Yetiştirme tarzı Bolat, anne, babanın tutumu ve aile eğitimi. Bu konular çok önemli. Anne, baba o çocuğa kitap sevgisini aşılayamazsa alemi cihan olsa fayda etmez. Bizim böcük doğduğundan beri beni elimde kitapla görüyor. İlk oyunlarımızı birlikte kitapla oynadık. Ona oradan kelimeler öğrettim, konuşmaya böyle böyle başladı. Şimdilerde de ona ait minik bir kütüphane var bizimkinin içinde. İstediği zaman gidip oradan alıp getiriyor okuyun diye, istediği zaman da kendisi okuyor kendince. Alış verişe çıktığımızda mutlaka bir kitapçıya uğruyoruz. Kendi kendine bakıyor, okuyor, çok beğendiği olursa haber ediyor. O gidişte almıyoruz, her gördüğünü almaya alışmasın diye, el altından birimiz alıyor ya da, sonra verilmek üzere. Bir başka dışarı çıkışta aaa bak sana ne aldık diye veriyoruz :) Kopyalama ise apayrı bir konu. O da çocuklukta başlıyor ama. Ödev kopyacılığı ile. Kendisi hayal edemeyen, çalışmayan bir nesil, tüm hayatında bunu yapıyor! Çok şey var yazılacak...