Üye olduğumuz e-posta gruplarından birinden TurkishFest 2007'nin yapılacağı haberi alır almaz, dedik bu sefer gidiyoruz! Her seferinde ya biz tatile giderken düzenleniyordu, ya yağmur yağıyordu, bir şekilde engel çıkıyor, gidemiyorduk. Bütün arkadaşlara da haber ettik. Biz gidiyoruz, gelenlere de yeri burasıdır diye. Çıktık erkenden yola. Erken diyorsam horozlar ötmüş, kahvaltıları bitmiş, öğle yemeğini düşünür hale gelmişlerdi, ama tatil günü için bize henüz erkendi. Eh bazı arkadaşların biz yoldayken kahvaltı saatinde olduklarını öğrenince abartmadığımı anladım.Defne , ''La Ballerina'yı bulacağız'' diye başımın etini yerken, ben ''hayır Thames Barrier'e gideceğim'' diye tepiniyordum. Onun ''Aman ya, aman ya, ne yapacaksın, gidince büyüyecek misin?'' laflarına aldırmadan, Londra'ya varır varmaz(45 dakikalık bir tren yolculuğu sonucunda) kendimizi önce tube'de(Londra metrosuna böyle diyorlar), sonra da The Tower yakınındaki makinisti olmadan, otomatik hareket eden trenlerin gittiği DRL istasyonunda bulduk. Ver elini Thames Barrier dedik. Bol bol fotoğraf çekip, dönüş yolunda Defne ve eşine telefon ettik, South Bank'te TurkishFest'in olduğu parkta buluşmaya karar verdik. Eh Defne'nin Thames Barrier'e inatla gitmediğinin ama çok şey kaçırdığının altını çizmek lazım bu noktada. Biz buluşma yerini ararken, ben 'bayraaaaaak' diye bağırmışım, millet bana baktı anlamsız bir şekilde. E ne de olsa, bu ülkede öyle bağrış çığrış dolaşan pek kimse yok! Ama Thames Nehri'ne nazır dalgalanan bayrağımızı görüp de sevinmemek de mümkün değil! Bayrağa doğru yürürken, karşımıza elinde bir kasa simit tutan iki Türk çıktı. Şivelerinden anlaşıldığı üzere Kıbrıslıymışlar. Ben simit hasreti ile isterim diye tutturunca, ilk açılışı simitle yaptık. Türkiye'de en son fiyatı nedir bilmiyorum ama buradaki fiyatı 1 pound idi! Oyyy demişim ben duyunca! Neyse çaktırmadık. Satanların birisi postanede memurmuş, biri de devlet dairesinde. ''Anne babamız bizi ATV'de görünce işinize ne oldu, simit satıcılığına mı başladınız diyecekler'' diye yeriniyorlardı ama günlük hasılatları belki de aylık kazançlarını bulmuştur!
Etkinliği Turkish Forum UK düzenlemiş. Programı da onlar oluşturmuş anladığımız kadarıyla.Neler var, neler yok diye bakınırken, kitap satış standlarını, özel Türk okullarının standlarını gördük.
Hazırlanan sahnede bir baktık bir hareket var, izlemek üzere yaklaştık. Derken dansöz kızımız kıvırmaya başladı, her milletten öğrencileri ile. Fotoğrafta sol taraftaki öğretmenleri. Diğerleri de öğrenciler... Burada iki kişi net görünüyor, sayılarını hatırlamıyorum ama kalabalıklardı. Dansları bitince seyircileri çağırdılar öne, biz Türkiye'de utanmayız, müzik duyduk mu başlarız oynamaya dedi kızımız ve herkesi oynattı, yabancıların oynayışlarını görmeniz lazımdı. Hele yaşlı bir teyze vardı, öldürdü beni gülmekten! Tek eleştirdiğim nokta, madem bu Türk festivali ve öğretmen de Türk, neden Arap müziği eşliğinde oynarlar ki? Sonra bizi Arapça konuşan, Arap harfleri ile yazan, çarşaflarla gezen insanlar olarak tanıyorlar kızıyoruz!!! Biz durumu kavrama aşamalarındayken, ekip teker teker aramaya başladı. Önce Sevda'lar geldi, sonra da Defne'ler... Cambridge'den başka arkadaşları da gördük ama onlar bizi göremediğinden uzak bir mekanda konuşlandılar. Biz de bu arada boğaz kavgasına giriştik.

Boğaz kavgasında ilk raund şişli, köfteli sandwichlerdi. Bir et, bir tavuk şiş, bir köfte, çeyrek pide, bir de ayran! Ooooh ohhh dedik. Defne'nin sitesindeki karpuz yiyerek sucuk pişiren amcayı görün derim! Sucuk ekmek satıyorlardı onlar da. Nehir kenarına iliştik, bayraklara nazır öğle yemeğinizi yedik. Benim goncamın rüzgarda devrilen ayranı ile beni yıkaması gibi küçük bir de facia yaşadık. Ama günün anlam ve öneminden ötürü hiç kaale almadık. Defne haftalardır sayıkladığı poğaçalarına kavuştu. Benim goncayı(eşimi yani) elinde koca bir kutu baklava ile gördüğümü sandım bir an, ama sonra yanakları şiş yoooo, yoktu öyle birşey diye reddetti. Bangır bangır Tarkan dinledik bir yandan...
Benim hevesle beklediğim minikler Kıbrıs Halk Oyunlarını sergilediler. Pek gururlandım. Yadellerde böyle görüntüler insanı ağlatıyor, ben zırladım bir ara, dip not olarak bunu da geçeyim. Aferim bu bızdıklara. Erkeklerin orak çevirmeleri, başlarında su taşımaları, kızların sepetli dansları... Özlemişim ben, çok özlemişim.
Bu Azeri teyze ne yaptı ben çözemedim. Elbise desek, İspanyol elbisesini anımsatıyor, müzik başka, oyun başka... Pek güzel yürüdü, kendi de pek güzel bir hatundu da, yaptıkları arasında pek alaka kuramadık biz. Azerileri temsil etmiş oldu ama daha güzelini beklerdim.Defne dondurma diye tutturunca elimiz mahkum girdik kuruğa, e malum gelenler bizimkiler olunca, kaynakçı da çoktu! Kuyruk bir türlü ilerleyemedi. Hollanda yapımı, Türk etiketli dondurmalarımızı yedik. Birara Defne yere mendil açacaktı ama mendil bulamadık. Bulsaydık, fal bakıp masrafları kurtarırdık belki!
Bir hanım kuşlarına niyet çektirdi. Gelenler de etrafını sardı. Anlayacağınız, yok yoktu. Biz de keyifli dakikalar yaşayıp hasret giderdik. Tanıtım var mıydı diyorsanız, hayır yoktu. Vardı da, benim dilediğim ölçülerde yoktu, gönül isterdi ki, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın da bir standı bulunsun. Onlar da dev bir ekrandan Türkiye görüntüleri yansıtsın. Broşürler dağıtsın. Orada bizbize idik. Gelen gidenler ya bizimkiler ya da yakınları idi. Yaşlı bir teyzeyi bile sandalye ile taşıyıp getirmişler, yürüyemiyor diye. Özlemle bakıyordu, olan bitene... Bu ülkede yaşlanmak mı? İnşallah o kadar uzun kalmayız...





