10 Kasım 2010

Seni Görüyorum Atam!


Beni görmek demek behermahal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir...
Mustafa Kemal Atatürk

Seni görüyorum Atam, seni anlıyorum Atam! Dilerim herkes benim gibi görür, anlar, hisseder, sever. Dilerim herkesin gözü açılır, para hırsından sıyrılıp, kalplerini görmeyi öğrenirler. Kızımın da izinden gidebilmesi için elimden geleni yapacağıma söz veririm!

(Fotoğraf için Rahşan'a teşekkürler...)

05 Kasım 2010

Boğaz, Balıklar, Kabak Tatlısı, Haftasonlarına Dair...


Önceki haftasonu çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedişimizin senesi idi. Onu anmak üzere toplandık ama biz gecikmeli katıldık. Evin küçümeni kalabalıklardan sıkılıp ortalığı darman duman etmesin dedik. Dedik de, yolda bir de midesini alabora ettik, İstanbul trafiği ile. Üst baş, süslenip püslendiğimiz cicilerimiz battı. Koltuğa bağlıyız, kıpırdayamadık! Anneanneyi Bebekte indirirken, arabanın kapısını Belediye Otobüsü'ne hediye ettik!

Anneanne, fazla heyecan yapmış, otobüse dayayıvermiş kapıyı, farketmedi bile. Ben anne diyene kadar, otobüs hareket etti, kapıdan bir gacırtı sesi geldi. Çok şükür kopmadan babamız arabayı öne hareket ettirdi de kurtardı. Biz hem yakımıza bu şekilde gidişe üzülen, sonra da kapı ile üstüne katmer yapan anneannemizin sağ salim karşıya geçebildiğine sevinerek ayrıldık ortamdan...

Bulduğumuz ilk park yerinde durup, küçümeni tebdili kıyafet eylemek lazımdı. Öyle de yaptık. Bizimkini baştan tırnağa soyduk, üst baş değiştirip, cicilerimizi giydik. Cici cici, mis dedi küçümen, öbürlerine zor dayanmış belli ki! Çok biliriz mis ve pis'i. Ama banyo yaparken de cayır cayır cayırdarız o ayrı! Hıçkırırken bile bayıla bayıla banyo yapan çocuğa ne oldu bilemeyiz. Neyse, istisnalar kaideyi bozmaz değil mi? Sonuçta temiz ve mis'i severiz.

Niyetimiz, üst baş değişiminden sonra, soğuk sebebiyle kapalı bir yerde anneanneyi beklemekti ya da araba ile Boğaz'ı bir tur gezmek. Ama gel de bunu küçümene anlat! İnecekmişiz arabadan, ne diye oturuyormuşuz ki! Bir cayırtı da ona koptu. Babayı sıyırdı, geçti. Anneye pek nazı geçemiyor, o cayırdanana dek, anne koltuğa yapıştırmış, bağlamış oluyor ama gel de bunu babaya anlat. Kızı gezmek istedi ve isyan çıkarttı ya, dünyalar durdu! Asla kıyamaz ona...


Haliyle indik gazi arabamızdan! Sağımıza solumuza bakınalım dedik, bir de ne görelim balıkçılar. Ellerinde ağlar, gayet organize bir şekilde fabrikadaki dişliler gibi tıkır tıkır çalışmaktalar. Ağları düzeltip, hasarlı olanları onarıp, güzelce yerine geri koymaktalar...

Bizimki pek meraklandı bu duruma. Annesi de! Annesinin aklına hemen bu yazı düştü. Sonra FSD ekibinin hal baskını, balıkçı ziyaretlerindeki ellerinin içinde kaybolan balıkları görüntüleyişleri gözünün önüne geldi. Kocaman bir çuvaldız içine cızzzzz diye battı. Bu haftasonu(04 -07 Kasım 2010 tarihleri arasında) yolu Beşiktaş'taki Fulya Fuar merkezinde Ekoloji Günlerine yolu düşenler lütfen FSD'nin standına uğrasınlar. Hem bilgi alsınlar, hem de imza kampanyasına katılsınlar... Bir iki sticker alıp biz de LÜFER KORUMA TİMİ'ndeniz, yarınımızın yiyeceği lüferleri bugün çinekop, defne dalı, sarıkanat olarak tüketmesinler desinler. Lütfen ama lütfen her balıkçıyı, gördükleri balık tezgahının sahibini de uyarsınlar...

Boğaz öyle bir halde ki, balıkçılardan geçit yok. Gemiler bile, ağların arasından slalom yaparak geçiyor adeta. Denizlerimizde balık yok diye ağlanıyoruz sonra. Olmayacak, yarın çocuklarımıza yedireceğimiz beyaz etli balık müzelik olacak. Birşeyler yapmak lazım...

Anne bunları düşünürken, diğer yandan da küçümen mama ister duruma gelmişti. Aman bu fırsat kaçmaz dedik, balıkçıların karşısındaki bankta yerimizi aldık. Küçük hanım ağzı bir karış açık onlara bakarken, o bir karıştan, mamaları yedirmeyi başardık. Aslında çok mız mız değil ama bugünlerde var bir yeme sorunu. Diş midir, bahar mı çarpmıştır bilemedik. Ama bu bir karış fırsatını da iyi değerlendirdik.

Sonra gezmek istedi hanımefendi. Denize nazır tur atalım dedik. Donduk! Kıkırdadık, buz kestik... Dedik dönme zamanı. Gene isyan çıktı elbet... Hazır özgürlük varken, olacak iş mi?

Ama bu sefer daha isyanın i si gelmişti ki, koltuğa yapıştı birisi. Aaa bak gemi, aaa bak martı haydi sen de söyle bakalım derken, isyan bastırılıp yola çıkıldı.

Annenin bu sefer de gözü Boğaz'daki milyon tane kaçak inşaata takıldı. Yemyeşil güzelim yerler bina yığını olmuş, tadı kaçmış diye hayıflandı. Boğaz'ın güzelliğini her daim kimse bozamaz desek de, bozmak için çoook uğraşıyorlar. Ah onlara izin veren o belediyeler diye söylene söylene anneannenin bulunduğu yere gelmeyi başardık. Elbet gördüğümüz her takaya, sandala, yata, tankere gemi gemi diye diye...

Büyüklerimizin ellerinden öptük. Biraz hünerlerimizi sergiledik. Sevildikçe şımardık ve evimize döndük. Geriye bu anılar ve fotoğraflar kaldı...

29 Ekim'de de kuzen gelince, oğluna gitmek için çıktık yola. Tam da gününü seçmişim, aferin bana. Yollar bomboş, gayet güzel, vukaatları bir önceki haftadan tamamladığımız için sorunsuz ulaştık kuzenin oğluna. Bizimki hastası oğluşun. Oğluş her ne kadar 1 aya kadar baba olacaksa da, benim için oğluş. Bit kadardı elimize doğduğunda. Sarı böcek, cin böcekti. Şimdi baba adayı... Bizimki yolda adını sayıklaya sayıklaya gitti. Neden seviyorsun deyince, hoppa hoppa diye diye. Vardık, dedik eh artık bir hoppa hoppa yaparsın...

Evde güzel bir heyecan. Herkes mutlu, Allah tamamına sağlıkla erdirir temennimiz bizim de... Yakın akrabalarımızdan biri nefis bebek kıyafetleri örüyor. Bizim küçümeninkiler buradaki arabanın içinde gelmişlerdi. Bayılmıştık. Kazaklar, hırkalar, yelekler, battaniyeler, hatta minik sıcak su torbamız bile vardı örgü kılıfın içinde. Arabasını da büyüyünce oyuncak olarak kullanır demişti dünya tatlısı insan. Aynı şekilde bu sefer oğluşun oğluna hazırlanmış kocaman bir kamyon. İçinden tı-mık(küçümence) bile çıktı! Biraz yeni bebekten önce biz oynadık tı mık la artık ne yapalım. Her çıkan hediyeyi bizimki kendisinin sandı. Ama hala adayımız bizi unutmamış ve çok güzel bir kazak almış. Artık en yakın dostumuz o bizim. Bütün gün etrafında dolaşıldı. Yemeğini onun yedirmesine izin verdi. Bol bol oynadı. Elbet dayısına gidip hoppa hoppa istemekten de kendisini alıkoyamadı.

Biz, bebek odasıdır, yeni eşyalardır, ne lazımdır, ne değildir derken kendimizden geçmişiz. Akıllı bıdık mama diye geçmiş sofranın başına, kendisini besletir halde bulduk! Yoğurtlu, patlıcanlı salataya, lahana dolmasına bayıldık. Kabak tatlısına eridik bittik. Anne ile paylaşamadı gitti hanımefendi. Anne zaten kabak yazılarından kabak tatlısına dünden fit olmuş halde. Hatta kabaaak kabaaak diye gezer halde. Ana kız yumulduk işte. Halimizi görenler gülme krizinde...

Oğluş, gelin sultan, bebek prens yeni evinde güle güle, iyi günlerde, bol kahkaha ile otursun dedik, hediyemiz için hala adayı ve kuzene teşekkür ettik, çıktık yola.

Bir oyuncakçı keşfimiz olsun dedik yolda. Bakındık, bakındık, doğru düzgün, karşılıklı oynayacağımız bir oyuncağa karar veremedik. Tahta trenimiz, küplerimiz, legolarımız, tahta oyuncaklarımız, bol bol topumuz, kamyonumuz, arabalarımız, bebeklerimiz, kitaplarımız var olmasına var da, nedense pek oynamıyoruz. En uzun oynama süresi 3 dakika ile sınırlı kalıyor. Bizi şöyle kendimizden geçirip, az biraz 3 dakikanın üzerine çıkartacak önerisi olan var mıdır acep?

Bu haftasonu kesin evdeyiz... Gazi tamirde. Çevremizi tanıyıp, börtü böcek keşfi yapalım diyebiliriz en fazla. Bekleriz...

26 Ekim 2010

Kabak Tohumunun Hikayesi

Doğayı Keşfederken'de Beste'nin Kabakları anlattığı yazısı var. Hazır onu görmüşken, birilerinin aklına kabağı tohumdan yetiştirmek fikri düşerse, ben de tohumunun hikayesini yazmak istedim.

Yıllar önce, Kew Gardens'a sonbahar ziyaretimizde, hem kabaklar arz-ı endam ediyorlardı Cadılar Bayramı Münasebetiyle, hem de elmalar... Elmaların hikayesini yazdım. Elma günü! Gelelim kabaklara...

İngiltere'de her müzede, bahçede, gezilen yer park bile olsa, çocukları içine alacak, onlara birşeyler öğretecek illa ki en az bir görsel materyal olur. İnteraktif olanları da vardır, anne babayla yapılanlar da... Kew'da, kabaklar için ayrılan kısımda da, çocuklar için, tohumun hikayesini çizmişler. Ben de tek tek fotoğrafını çektim ki, olur da bir öğretmen arkadaşımız görüp, benzerini Türkiye'de uygular!

Tohumcuk(ben ona sadece kabak tohumu diyeceğim), dışı turuncu olan İngilizlerin ''Squash'' dediği, Latince adı ''Cucurbita maxima'' olan türe ait. Dilim döndüğünce yazıların çevirisi de şöyle:

1. Kabak tohumları, Mayıs ayının ilk günlerinde camlı bir kısımda tutulmak üzere ekilmelidir.  (burada özel geri dönüştürülmüş bir topraktan bahsedilmekte ideal ekim için, annem funda toprağı diye satılıyor Türkiye'de dedi! Bitkilerin budanması, çimlerin biçilmesi vs elde edilen atıkların çürümesiyle elde edilmiş, geri dönüşüm toprağı diye tarif edeyim ben de) Funda toprağı ile saksıyı doldurun. Tohumcuğu da saksının ortasına, yan tarafı toprağa gelecek şekilde yerleştirin.

Çoğu tohum, birkaç gün içerisinde filizlenir. Bu süreçten sonra onu soğuklardan koruyacak bir yerde saklanmalıdır. Bu bir sera ya da cam fanusun altı olabilir.

Yazılı olmayan ama genelde kullanılan bir noktayı da ben söylemek isterim. Böyle çimlendirilen, filizlendirilen tohumların, sonradan karışmaması için etiketlemek çok önemli. Özellikle, bu işin acemisi iseniz, bitkileri bu aşamalarda tanımıyor, yaprağının, gövdesinin nasıl birşey olduğunu bilmiyorsanız,mutlaka etiketleyin.

Bir de benim çok hoşuma giden birşey var, bu aşamalarda tohumun, çimlenmiş filizin tutulduğu yerlere İngilizce'de ''Nursery'' deniyor. Aynı kelime minik bebeklerin bakıldığı bizde kreş(Fransızca'dan gelmiş herhalde) denilen yerlerin de adı.

2. Mayıs sonu ya da Haziran başında, donlar bittiğinde, toprak bitki için yeterli sıcaklıkta olacaktır. Genç bitkileri bulundukları yerden, toprağa geçirebilirsiniz. (Çizimdeki yazı balonunda, genç bitkimiz, ''Hımm tadı güzel'' der toprak için! Alttaki şapkalı bir uğur böcüğü de aynı fikirde olduğunu Yumm! ünlemi ile belli eder, nefis kelimesinin halk dilindeki söylenişi diyelim buna da...)

Bir miktar daha funda toprağı ve gübre ilave edin üzerine, böylece bitkinin hem beslenmesini, hem de yeterli nem düzeyinde olmasını sağlarsınız.

3. Genç bitkileri birbirinden 1m uzağa dikin. (Uğur böcüğümüz mühendis galiba!)

4. Kabaklar özellikle çiçeklendiklerinde ve meyve verdiklerinde bol suya ihtiyaç duyarlar.

Aydınlık yerleri, kumlu toprakları severler. Onları beslemek için sıvı besin vermek gerekli olabilir.
(Benim notum, bu sıvı besinler sağlıklı olur mu? Organiği var mı diye bakmak lazım!)

5. 1 ya da 2 bitkide bir meyve sayısını azaltmak, diğerlerinin daha büyük olmalarını sağlayabilir.

(Benim notum, çocukluğumda Adapazarı'nda koca koca balkabaklarını görmüş birisi olarak bu çok gerekli midir ya da istenir mi bilemedim. Yani küçük kabaklar mı daha lezzetlidir, kocaman ağır basanlar mı denemek lazım ya da en iyisi birebir kabak yetiştiren, bu sene kabak bolluğundayız diyen, bir bilene yani  Meyvelitepe'ye sormak lazım...)

6. Pek çok kabak çeşidi genellikle en az 95 - 100 gün içerisinde yeterince gelişir, bazılarının daha uzun süre beklemesi gerekir. Eylül ayı sonlarında, dökülen fazla yaprakların üzerlerinden uzaklaştırılması, meyvenin daha olgunlaşmasını sağlar.

Dilerim bu çizimler, kabak yetiştirmek isteyen miniklerin ve büyüklerin işine yarar ve güzel çizim yapanlar başka bitkiler için de onlardan birer tane hazırlar. Böylece toprakla tanışmamış minik eller de bahane ile tanışır...

Benim aklıma bulaşık süngeri de yapabileceğim bir kabak türü ile Türk Türbanı düştü yetiştirmek için.

Tüm bunları yazarken de canım kabak tatlısı istedi şimdi benim. Hani şu, Adapazarı kabaklarından. Başkalarının tercih etmediği, ama benim en sevdiğim kısmı olan, kestane tadındaki kabuğu üzerinde, ince kabuğu alınmış. İçi tupturuncu, mis gibi bir kabak tatlısı. İzninizle, balkondaki kabağa doğru kaçıyorum ben ama önce tekrar buraya bir tık...

Güncelleme:
Beste, kabak hakkında sorduğum sorulara cevap vermiş yorumlarda(teşekkürler).Kendi tecrübelerine dayanarak şu noktalara parmak basmış:
  • Mart sonu, Nisan başında ev içinde çimlendirme yapabiliyormuşuz.
  • Filizciğimizin üzerinde en az 3-4 yaprak olunca, mutlaka Haziran ayında(aksi halde bitki cılız kaldığından verim alınamıyormuş) , toprağa ekebiliyormuşuz.
  • Ekolojik kabaklar için kompost ile karıştırılmış toprak ya da önceden at gübresiyle beslenmiş toprak yeterli oluyormuş, bitki besinine ayrıca gerek yokmuş.
  • Bitkiler genç iken kesinlikle gübre vermemek lazımmış, aksi halde kökleri de genç olduğu için yanıyormuş.
  • İlla bitki besini kullanılacaksa, bitkinin büyümesi beklenmeliymiş ve biyolojik olanlar tercih edilmeliymiş.
  • Minik kabakların, lif oranı daha az olduğu için, lezzeti daha fazla imiş. Doğal olarak olgunlaşmış olmalıymış.(Tahminim doğru yani meyvesini azaltmak mutlaka gerekli değil. Önemli olan büyümenin rahat sağlanmış olması)
Beste, isteyenlere kabak tohumu yollayabilirim der, lezzet açısından önerdiği ''potiron'' denilen tür.

Ben de kabak etkinliği ve oraya yazdığım yazıyı eklemek isterim kabaklı lezzetler, tarifler için...