Önceki haftasonu çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedişimizin senesi idi. Onu anmak üzere toplandık ama biz gecikmeli katıldık. Evin küçümeni kalabalıklardan sıkılıp ortalığı darman duman etmesin dedik. Dedik de, yolda bir de midesini alabora ettik, İstanbul trafiği ile. Üst baş, süslenip püslendiğimiz cicilerimiz battı. Koltuğa bağlıyız, kıpırdayamadık! Anneanneyi Bebekte indirirken, arabanın kapısını Belediye Otobüsü'ne hediye ettik!
Anneanne, fazla heyecan yapmış, otobüse dayayıvermiş kapıyı, farketmedi bile. Ben anne diyene kadar, otobüs hareket etti, kapıdan bir gacırtı sesi geldi. Çok şükür kopmadan babamız arabayı öne hareket ettirdi de kurtardı. Biz hem yakımıza bu şekilde gidişe üzülen, sonra da kapı ile üstüne katmer yapan anneannemizin sağ salim karşıya geçebildiğine sevinerek ayrıldık ortamdan...
Bulduğumuz ilk park yerinde durup, küçümeni tebdili kıyafet eylemek lazımdı. Öyle de yaptık. Bizimkini baştan tırnağa soyduk, üst baş değiştirip, cicilerimizi giydik. Cici cici, mis dedi küçümen, öbürlerine zor dayanmış belli ki! Çok biliriz mis ve pis'i. Ama banyo yaparken de cayır cayır cayırdarız o ayrı! Hıçkırırken bile bayıla bayıla banyo yapan çocuğa ne oldu bilemeyiz. Neyse, istisnalar kaideyi bozmaz değil mi? Sonuçta temiz ve mis'i severiz.
Niyetimiz, üst baş değişiminden sonra, soğuk sebebiyle kapalı bir yerde anneanneyi beklemekti ya da araba ile Boğaz'ı bir tur gezmek. Ama gel de bunu küçümene anlat! İnecekmişiz arabadan, ne diye oturuyormuşuz ki! Bir cayırtı da ona koptu. Babayı sıyırdı, geçti. Anneye pek nazı geçemiyor, o cayırdanana dek, anne koltuğa yapıştırmış, bağlamış oluyor ama gel de bunu babaya anlat. Kızı gezmek istedi ve isyan çıkarttı ya, dünyalar durdu! Asla kıyamaz ona...
Haliyle indik gazi arabamızdan! Sağımıza solumuza bakınalım dedik, bir de ne görelim balıkçılar. Ellerinde ağlar, gayet organize bir şekilde fabrikadaki dişliler gibi tıkır tıkır çalışmaktalar. Ağları düzeltip, hasarlı olanları onarıp, güzelce yerine geri koymaktalar...
Bizimki pek meraklandı bu duruma. Annesi de! Annesinin aklına hemen
bu yazı düştü. Sonra FSD ekibinin hal baskını, balıkçı ziyaretlerindeki ellerinin içinde kaybolan balıkları görüntüleyişleri gözünün önüne geldi. Kocaman bir çuvaldız içine cızzzzz diye battı. Bu haftasonu(04 -07 Kasım 2010 tarihleri arasında) yolu Beşiktaş'taki Fulya Fuar merkezinde Ekoloji Günlerine yolu düşenler lütfen FSD'nin standına uğrasınlar. Hem bilgi alsınlar, hem de imza kampanyasına katılsınlar... Bir iki sticker alıp biz de LÜFER KORUMA TİMİ'ndeniz, yarınımızın yiyeceği lüferleri bugün çinekop, defne dalı, sarıkanat olarak tüketmesinler desinler. Lütfen ama lütfen her balıkçıyı, gördükleri balık tezgahının sahibini de uyarsınlar...
Boğaz öyle bir halde ki, balıkçılardan geçit yok. Gemiler bile, ağların arasından slalom yaparak geçiyor adeta. Denizlerimizde balık yok diye ağlanıyoruz sonra. Olmayacak, yarın çocuklarımıza yedireceğimiz beyaz etli balık müzelik olacak. Birşeyler yapmak lazım...
Anne bunları düşünürken, diğer yandan da küçümen mama ister duruma gelmişti. Aman bu fırsat kaçmaz dedik, balıkçıların karşısındaki bankta yerimizi aldık. Küçük hanım ağzı bir karış açık onlara bakarken, o bir karıştan, mamaları yedirmeyi başardık. Aslında çok mız mız değil ama bugünlerde var bir yeme sorunu. Diş midir, bahar mı çarpmıştır bilemedik. Ama bu bir karış fırsatını da iyi değerlendirdik.
Sonra gezmek istedi hanımefendi. Denize nazır tur atalım dedik. Donduk! Kıkırdadık, buz kestik... Dedik dönme zamanı. Gene isyan çıktı elbet... Hazır özgürlük varken, olacak iş mi?
Ama bu sefer daha isyanın i si gelmişti ki, koltuğa yapıştı birisi. Aaa bak gemi, aaa bak martı haydi sen de söyle bakalım derken, isyan bastırılıp yola çıkıldı.
Annenin bu sefer de gözü Boğaz'daki milyon tane kaçak inşaata takıldı. Yemyeşil güzelim yerler bina yığını olmuş, tadı kaçmış diye hayıflandı. Boğaz'ın güzelliğini her daim kimse bozamaz desek de, bozmak için çoook uğraşıyorlar. Ah onlara izin veren o belediyeler diye söylene söylene anneannenin bulunduğu yere gelmeyi başardık. Elbet gördüğümüz her takaya, sandala, yata, tankere gemi gemi diye diye...
Büyüklerimizin ellerinden öptük. Biraz hünerlerimizi sergiledik. Sevildikçe şımardık ve evimize döndük. Geriye bu anılar ve fotoğraflar kaldı...
29 Ekim'de de kuzen gelince, oğluna gitmek için çıktık yola. Tam da gününü seçmişim, aferin bana. Yollar bomboş, gayet güzel, vukaatları bir önceki haftadan tamamladığımız için sorunsuz ulaştık kuzenin oğluna. Bizimki hastası oğluşun. Oğluş her ne kadar 1 aya kadar baba olacaksa da, benim için oğluş. Bit kadardı elimize doğduğunda. Sarı böcek, cin böcekti. Şimdi baba adayı... Bizimki yolda adını sayıklaya sayıklaya gitti. Neden seviyorsun deyince, hoppa hoppa diye diye. Vardık, dedik eh artık bir hoppa hoppa yaparsın...
Evde güzel bir heyecan. Herkes mutlu, Allah tamamına sağlıkla erdirir temennimiz bizim de... Yakın akrabalarımızdan biri nefis bebek kıyafetleri örüyor. Bizim küçümeninkiler
buradaki arabanın içinde gelmişlerdi. Bayılmıştık. Kazaklar, hırkalar, yelekler, battaniyeler, hatta minik sıcak su torbamız bile vardı örgü kılıfın içinde. Arabasını da büyüyünce oyuncak olarak kullanır demişti dünya tatlısı insan. Aynı şekilde bu sefer oğluşun oğluna hazırlanmış kocaman bir kamyon. İçinden tı-mık(küçümence) bile çıktı! Biraz yeni bebekten önce biz oynadık tı mık la artık ne yapalım. Her çıkan hediyeyi bizimki kendisinin sandı. Ama hala adayımız bizi unutmamış ve çok güzel bir kazak almış. Artık en yakın dostumuz o bizim. Bütün gün etrafında dolaşıldı. Yemeğini onun yedirmesine izin verdi. Bol bol oynadı. Elbet dayısına gidip hoppa hoppa istemekten de kendisini alıkoyamadı.

Biz, bebek odasıdır, yeni eşyalardır, ne lazımdır, ne değildir derken kendimizden geçmişiz. Akıllı bıdık mama diye geçmiş sofranın başına, kendisini besletir halde bulduk! Yoğurtlu, patlıcanlı salataya, lahana dolmasına bayıldık. Kabak tatlısına eridik bittik. Anne ile paylaşamadı gitti hanımefendi. Anne zaten kabak yazılarından kabak tatlısına dünden fit olmuş halde. Hatta kabaaak kabaaak diye gezer halde. Ana kız yumulduk işte. Halimizi görenler gülme krizinde...
Oğluş, gelin sultan, bebek prens yeni evinde güle güle, iyi günlerde, bol kahkaha ile otursun dedik, hediyemiz için hala adayı ve kuzene teşekkür ettik, çıktık yola.
Bir oyuncakçı keşfimiz olsun dedik yolda. Bakındık, bakındık, doğru düzgün, karşılıklı oynayacağımız bir oyuncağa karar veremedik. Tahta trenimiz, küplerimiz, legolarımız, tahta oyuncaklarımız, bol bol topumuz, kamyonumuz, arabalarımız, bebeklerimiz, kitaplarımız var olmasına var da, nedense pek oynamıyoruz. En uzun oynama süresi 3 dakika ile sınırlı kalıyor. Bizi şöyle kendimizden geçirip, az biraz 3 dakikanın üzerine çıkartacak önerisi olan var mıdır acep?
Bu haftasonu kesin evdeyiz... Gazi tamirde. Çevremizi tanıyıp, börtü böcek keşfi yapalım diyebiliriz en fazla. Bekleriz...