30 Temmuz 2007

Hybrid Cars - Hibrit Otomobiller - Karma Sistemle Çalışan Arabalar

Türkiye susuzluktan kırılıyor, İngiltere'yi seller almış götürüyor... Aylardır yağmurun yağmadığı tek bir gün bile geçmezken bu ada ülkesinde, ülkemde sıcaktan göller, barajlar kuruyor...


Adalet mi? Onu da yukarıdaki biliyor, işine karışılmaz! Ama yardım edilebilir. Akıl mantık kullanılabilir. Önlemlerin listesi uzun, öyle sayınca bitilebilecek gibi değil. Benim sevgili yeldeğirmenlerim başta olmak üzere, çevre ile dost o kadar çok kaynak var ki! Diğer yandan, gelişmiş ülkelerde bir çılgınlıktır almış başını gidiyor. Organik gıdalardan tutun, ekolojik pamuğa kadar. Teksille uğraştığım günlerden bilirim, ekolojik üretimin zorluğunu ve imkansıza yakın olduğu için de o modanın çok süremeyip, tıkanıp kaldığını. Amma velakin bu yad ellerde, adına ''Corporate Social Responsibility'' yani Tüzel Sosyal Sorumluluk diyebileceğimiz olgu almış başını gider. Bütün büyük firmalar, kendilerine bu birimi kurmuş durumdalar ve ne yapabileceklerini sorguluyorlar. Evilerinden işlerine yürüyerek ya da bisikletle gidenlerden tutun, arabası olduğu halde, çevre ile dost olanıyla değiştiren, işe araba yerine toplu taşıma araçları ile gidenlere kadar...


Ben de kendi adıma bir kısmını desteklemekle, elimden geleni yapmaya çalışmakla birlikte, diğer yandan yeni bir akım ile birlikte, ceplerini dolduracakları bambaşka bir kaynak buldukları inancındayım. İşte onlardan biri de buralardaki lakabı ile ''Hybrid Car'', Türkiye'deki lakabıyla ''Hibrit Otomobil'', bence ''Karma Sistemle Çalışan Araba''.

Çalışma prensibi, pil diyebileceğimiz, yeniden doldurulabilen elektrikle çalışan bir sisteme ve gene diğer arabalarda olduğu gibi yakıta dayanmakta. Az hızla gidilen kısımlarda elektrikli sistem, uzun mesafelerde de eski bildik sistem kullanılmakta. 2-3 saatte pili doldurulabilmekte. Böylece de havaya daha az karbon bileşikleri karışabilmekte, hava daha temiz kalabilmekte. Düşünsenize akşam saatlerindeki köprü trafiğinden gökyüzüne yayılan karbon bileşiklerini ve köprülerin civarında yaşayan insanları... Bazılarında petrol menşeyli yakıtlar yerine bioyakıtlar da kullanılabilmekteymiş.

Fikrin atası Ferdinand Porche, ilk karma sistemle çalışan arabayı o yapmış. Adı da ''Mixte'' imiş. Mixte pek çok Avusturya hız rekoru kırdığı gibi, 1901'de Ferdinand Porche sürücülüğünde Exelberg Rally'sini de kazanmış!

Bill Clinton 1993 yılında Crysler'ı, Ford'u, GM'u, USCAR'ı ve DoE'u yeni nesil araç üretimine teşvik ederken nedense 2001 yılında George W.Bush tarafından araştırmaların seyri hidrojen odaklı arabalara çevrilmiş. Bu da özel sektörün uzun bir geleceği hayal edip planlamasını gerektirdiğinden epeyce riskliymiş.

Günümüzde pek çok firma bu tarzda arabaları da geliştirip, üretir hale dönüşmüş, araştırmalar da hala devam etmekte. Örnekler arasında, taksiler, otobüsler, jipler, lokomotifler sayılabilir. Hatta askeri araçlar arasında bile yerini almış.

Londra'da bu tarzda taşıtlar özellikle desteklenmekte. Eko-arabalar ''Congestion Charge'' denilen, şehrin merkezi alanlarına giriş için ödenen paradan günlük 8 pound muaf tutulmakta. Onlar için en az araba vergisi ödenmekte.

Fotoğrafını gördüğünüz bu bızdık araba da Londra'da Covent Garden'a giderken yolumuzun üzerine çıkarak, bize de ilham kaynağı oluverdi.
Westminster Belediye'si iki farklı yere bu tarz arabaların şarj olmaları için, 6 aylık deneme süresi ile birlikte böyle bir sistem kurmuş. Eko-araba etiketini alanlar yararlanabiliyormuş.

Ne diyelim darısı başımıza, ayrıca azı karar çoğu zarar...

Unutmadan bir de etkinlik duyurmak istiyorum. Yediğiniz meyvelerin çekirdeklerini Manisa'dan isteyenler var. Dağlara planörlerle serpecekler, ağaç olması için de hayvancıklar yardım edecekmiş. Bana e-posta ile geldi haber, sonra da belediyenin web sitesinden buldum detayları. Proje benim çok hoşuma gitti. Detaylar için
buraya tıklayıp hemen biriktirmeye başlayın ve göndermeyi unutmayın olur mu?

7 yorum:

Daphne dedi ki...

Sana da almak lazim bir tane bunlardan zira cok sevdin sen bu arabayi. Diyorum Bay T'ye biz de alalim diye ama guvenli degil diyor. Yani dunyayi kurtaricaz diye kendi can guvenligimizi de dusunmek zorundayiz gibi geliyor bana, yoksa benim kiz da cok seviyor "baby car" diyor :)

Daphne dedi ki...

ben basladim cekirdek biriktirmeye. gidene kadar ne kadar birikirse yanimda goturucem. Bizim de bir katkimiz olsun, biz ekelim uyaniklar yaksin satsin!

Ferhanca dedi ki...

Yazın yine çok güzeldi.Denemek amaçlı bu arabadan sanada versinler ::))
Karadeniz'e bile yağmur yağmıyor ,Sizin oralarıda seller götürüyor .Ne olacak buraların hali..
Çekirdek ben de çok kaysıların çekirdeğini atmaya kıyamadım.Amerika'dan palamut bile getirdim ,kabukları hoşuma gitti..

-acemi aşçı- dedi ki...

Yazın tam benlik olmuş Dilek ciğim.

Neden bizim tam bir Avrupalı olamadığımızın nedeni yazının içinde bir yerlerde gizli. Medeniyet, ileriyi görmeyi, geleceği sahiplenmeyi, gelecek kuşakları düşünmeyi, tam da bu sebeple, yaşanacak tek bir dünyamız olduğu bilinciyle onu korumayı gerektirir. Bu konuda yapılan yatırımlar,araştırmalar, kullanımlar teşvik edilir. Palyatif çözümler yerine, uzun vadede ve kalıcı önlemler araştırılır. Ve bunlar "yumurta kapıya dayanmadan" yapılır.
Bizler Ankara'da, ne kadar olduğunu bilmediğimiz (belki yıllarca) bir süre susuz kalacağız. Belediye başkanımız, "bu sene kuraklık olacağını nereden bilecektim ki?, benim suçum ne yağmur yağmadı" şeklinde açıklama yapıyor ve çözüm olarak, suyunun zehirli ve arıtılamayacak şekilde kirli olduğu defalarca rapor edilen Kızılırmak suyunu, milyonlarca dolar harcayıp şehre taşıyarak, çözüm bulmaya çalışıyor.
Ya susuz kalacağız, ya da zehirli su kullanacağız, seçme şansımız yok yani..
Aradaki fark bu işte!!!
Dilek ciğim, bu aralar bana bir dokun bin ah işit bu konuda..
Sevgiler
İpek

Berceste dedi ki...

Niye sevmeyeyim ki, senin küçümenin ve de benim ebatlarıma göre :) Başka güvenli modelleri de var, onlardan alsın Bay T.
Çekirdek meselesine gelince, denize at balık bilmezse halik bilir diyeceğim!

Versinler valla Ferhan :) Ben sevdim keratayı. Tin tin tin gider, arada bir de şarja koyarım :) Bizim buralar 2 gündür nihayet ısındı! İliklerimiz, kemiklerimiz de. Yazın geldiğini anladım nihayet. Yoksa ayağımda çorap, üzerimde hırka, gayet kış havasında geziniyordum. Şemsiye ve yağmurluğu da unutmayalım elbet!
Başka bir yerin bitkisini dikerken, birilerinden yardım alıp, oranın doğal bitki örtüsüne zarar verip, vermeyeceğini öğrenmek lazım. İngilizler tilki avlayacağız diye tilkileri Avusturalya'ya taşıyınca, adanın pek çok özel türünü yok etmiş tilkiler... Bitkilerde de aynı durum sözkonusu.

Farkındayım İpek'ciğim :) Sen yaz başından beri susuzluk demektesin :( Avrupalı olma konusunda, biz çok daha fazla Avrupalıyız diye cevap vereceğim. Bizde sorun cahil ve ufku olmayan yönetimler! Son seçim sonucu da bunun eseri değil mi? Adam koltuğunu bırakmayacak diye, olmadık durumları yaşıyor Türkiye. Buradakiler de para odaklılık ve cimrilik nedeni ile gelecek planlarını gayet iyi yapıyorlar. Geçen sene susuzluğu burası da yaşadı. Bahçeleri hortumla sulamak burada yasaklandı! Bu sene ise seller almış başını gidiyor :( Neyse ki yaz bitmeden 20 derecenin üzerine çıktık 2 gündür. Yoksa ben kalorifer yakıyordum evde! Sevgiler...

etki alanı dedi ki...

Sevgili Berceste
Duyarlı bir konuda çağrıda bulunduğunuz için sizi kutluyorum.Bloğumda arkadaşımdan gelen maille birlikte sizin isminize de yer verdim.Duyurunuzu daha fazla insana ulaştırabiliriz umarım.
sevgiyle kalın

Berceste dedi ki...

Teşekkür ederim. Umarım yanan ormanların yerine, harika ağaçların bulunduğu, kuşların, sincapların nispetleneceği, güzel bir orman olur...