19 Ocak 2012

Bu Kadar Hazırcı Olmayalım Lütfen!


Bugün birisi Google'a sormuş:

- ''Nalan ve Burçin'in yaşları farkı 12. 2yıl sonra Nalan'ın yaşı, Burçin'in yaşının 2 katı oluyor. Burçin'in şimdiki yaşı kaçtır?''

ona sorulan gibi, satırı satırına aynen sormuş!

Bu soru da vatandaşın yolunu şaşırtıp, ona Berceste'yi buldurmuş. Bulan, ''deli mi ne bu Google'', demiştir herhalde...

(Laf aramızda, benim de Sayyaç raporlarına günde bir defa şöyle göz ucu ile bir bakmam eğlenme ve bu soruları, şaşan yolları görme amaçlıdır. Gerçekten de çok ilgiç yerlerden gelenler var)

Soranın yolunu şaşırıp Berceste'ye gelmesinin, büyük olasılıkla sebebi, ana sayfada bağlantılar arasında Burçin'in Denemeleri'nin bulunması. Kendi sorusunun içinde bu kadar çok Burçin geçince, o da Google'ın en çok tanıdığı Burçin'i bulmuştur belki bu vesile ile...

Ama esas en büyük soru, yeni nesil çocukların kendilerine sorulan soruyu Google'a sormaları.
Bu kısım, düşündürücü, hem de çok.

Ben çocukken, ben gençken... diye başlayan cümleler kurulduğunda, o ortamdan kaçmak isterdim eskiden. Ama bakıyorum şimdilerde ben o cümleleri kuran olmuşum. Muhtemelen bizim devrimiz, bir önceki neslin gözüne, daha kötüleşmiş görünüyordu. Şimdikiler de bizim gözümüze öyle görünür oldu. Ama atalarımızın çok güzel bir deyişi var. ''Armut piş, ağzıma düş!''  Bizim nesil böyle göründüğünde büyüklerimiz hemen bu lafı yapıştırıverirlerdi üzerimize. Şimdi biz yeni nesil için bunu söyler olduk. Onlar duymuyorlar o ayrı.

Gerçekten böyleler mi?
 
Yoksa onları buraya iten başka birşey mi var altında?

Bir düşünelim... Bizim kuşak ne yapardı?

Ben, tek çocuk oldum ailemde. Etrafımda da koşup bir nefeste soracağım kimsem yoktu. Ne yakın bir akraba, ne abla, ne de ağabey. Çekirdek ailemin içinde, üniversite mezunları da vardı, ilkokul da.Allah'tan çekirdek ailem kalabalıktı. Babaannem ve dedem de bizimle birlikteydi. Ailemin içinde, en büyük yardımlar ilgiçtir ki, ilkokul mezunu olanlardan gelirdi hep! Tamam, trigonometri nedir bilmezlerdi ama onu öğrendiğimiz yaşa geldiğimde, ben kendi işimi kendim yapar, bulamazsam hangi kaynaktan öğreneceğimi bulur hale gelmiştim.

Nerede kalmıştık... Sorun çıkınca, çözümü aramada.

Bu sorudaki gibi bir problemi çözemedim diyelim...İlk olarak kitaplarıma,defterimdeki notlara bakardım. Öğretmenimin o gün sınıfta çözdürdüğü benzer sorulara bakardım. Onların çözülüş yöntemlerine. Yok çözememişsem, evden birisine sorardım. Yok, onlardan da cevap bulamamışsam, arkadaşıma telefon ederdim. Dikkat, benim çocukluğumda telefon her ailede yoktu. Değil cep telefonu, sabit hatlı bir telefon bile yoktu! O yüzden ne yapardım, arkadaşımın evine uğrardım. Semt okuluna gidiyorduk ne de olsa. Servislerle falan gidilmediği, yüründüğü için okula, evlerimiz de yakındı birbirine. Arkadaşım da çözememişse, beyin fırtınası yapardık. Olmadı, bizden daha büyük sınıftaki birisine sorardık. O da olmadıysa, çözemez, öğretmenimize biz bilemedik de, çözemedik de demek üzere bırakırdık. Yüzümüz çok kızarırdı ama çalmaktan, oradan buradan almaktan iyi idi. Önemli olan, nasıl çözeceğimizi bulmak, bunu öğrenmekti. Bilirdik ki, öğretmenimiz, zaten bu yüzden bu soruyu bize sormuştu. Çözüp çözemeyeceğimizi de ''O'' bilirdi. Onu asla kandıramayacağımızı da biz bilirdik. Bu kadar uğraşın sonunda nasıl çözdüğümüzü, yılların tecrübesiyle, kız öğretmen enstitüsünün ona kazandırdığı özel yeteneklerle anında anlardı.

Tüm bunlar olup biterken, ilköğrenim hayatımızda yarım gün okula gittiğimizi, sabahçı ve öğlenci olmak üzere iki tedrisat okuduğumuzu da belirtmekte fayda var.

Gelelim günümüzün çocuklarına...
Tüm bu yaşananlar, sistemin ve hayat tarzlarımızın getirdiği birşey mi? Yoksa gerçekten hazıra konma isteği mi? Buna detaylıca bakmak gerek sanırım. Henüz bizim Uğur Böcüğü o günlerin içinde olmadığı için birebir birşeyler söylemek zor. Ama gözlemlediğimi not edeyim...

Birincisi çocuklar da, büyükler de eskiye göre yalnız, hem de çok yalnız. Ne konuşacak, ne de soru soracak insanları var çekirdek ailelerinde. Anne baba işte, çocuk ya da çocuklar okulda. Eğer abla, ağabey varsa ve ilgilenecek zamanı da bulunuyorsa oh ne âlâ. Anne babayı unutun, yol yorgunu onlar, kaç saat fazla mesai yapıyorlar hiç sormayalım bile! Kendileri yaşıyorlar mı, nefes alıyorlar mı, çocuklarının başındalar mı, buna bakalım, öyle ise mutlu olalım onlar adına.

Sonra, çocuklar çok fazlası ile eve kapanmış durumda. Hem de çok. Anne baba yok ki başlarında hafta içi günlerde. Haftasonu da yiyecek, içecek alışverişinde, ev işindeler zaten...Dışarıyla ilişkisi neredeyse hiç yok çocukların. Okulda eve, evden okula. Bir de yapay AVM'lere. Adı bile değişti bakın... Süpermarket ile başladı. Sonra Galleria adıyla anıldı. Şimdi AVM oldu! Çocuklar ne doğaya, ne de gerçekten bakkal amcadan yapılan alışverişe dair bilgiye sahipler. Ellerinde para değil, kartlar var!

Biz çocukken, ailemiz bizi ekmek almaya yollar, daha okula bile gitmezken, kaç para vereceğimizi, bakkaldan kaç para alacağımızı da tek tek anlatırlardı. Hayatın en basit matematik dersi! Bunu defalarca yapmış çocuk, bu işin pratiğini kapmaya başlamış olurdu. Bir yandan da fırından taze çıkmış ekmeğin, mayanın kokusunu bilirdi. Ekmekler paketli, poşetli değildi ki!

Sonra doğaya çıkan çocuk, sokakta araba çarpacak, birisi gelip de kaçıracak tehlikesi olmaksızın en saf haliyle oyun oynayan çocuk, sek sek oynarken, saklanbaç oynarken ya da ip atlarken, yakan topa yakalanmamak için koşarken, güneşin nereden doğup, nereden battığını gözlemle kendiliğinden öğreniverirdi. Kolunda saat olmadan. Güneşi izleyerek, doğuyu batıyı öğrenir, annesinin onu çağıracağı zamanı kafasındaki güneş saatine göre ayarlamayı bilirdi. Bunun için yere çubuk koymasına falan da gerek yoktu.Okulda bu konu öğretildiğinde, önceden yaptığı pratikler işe yarıyor olacaktı. Sonra, börtü böcüğü bilecek, kuşları tanıyacaktı. Biz yavrukurt iken az mı kuş gözlemi yapmıştık okulda, uçurumun yanında, ormanda? Bir öbek çocuktuk, elimizde derme çatma biryerlerden bulduğumuz, kimimizin aile büyüklerinden kalma, kimimizin ödünç aldığı dürbünlerle...Başımızda da dedem. Bıyık altından halimize gülümseyerek, tüm ciddiyeti ile. Aman sen de, bunlar ne yapıyorlar, şimdi evde şu diziyi izleyeceğim, yetişeyim cümlelerini kurmaksızın...Hem çoğu kuşu, evlerimizin önündeki ağaçların üzerinde görmüş, tanımıştık. Hatta aramızda yaramazca olanlar kapan kurup, onları yakalamış, kafeste bir süre beslemişti. Ya da bir kısmımız biyoloji dersinde yumurta anlatıldığında neden söz edildiğini biliyor oluyordu. Çünkü tatillerde gittikleri köylerinde elleri ile o yumurtaları folluktan toplamışlıkları vardı. Hatta ellerinden düşürdülerse o yumurtaları, onları tek tek incelemiş, içlerinde ne var, ne yok öğrenmiş oluyorlardı. Eh o dönemde tatil köyleri yoktu elbet! Benim gibi göbekten şehirli olup da köy bilmeyenler de cama yuva yapan güvercinlerin yere düşen yumurtalarını gözlemliyorlardı belki....Ya da anneleri benimki gibi çalışan anne değildiyse, onlara mis gibi kekler, kurabiyeler yaparlarken, birlikte kırıp görmüş oluyorlardı yumurtaları kim bilir? Böyle böyle örnekler alır başını gider, bir düşünün hele çocukluğunuzu ve bugünkü çocukların yaşadıklarını...

Şimdinin çocukları bağımlı... Televizyona, bilgisayara, oyun zimbirtilarına... Hani kimi elde oynanan, kimi televizyona bağlanan şeyler var ya onlardan sözediyorum. Sanal bir hayatları var garibanların. Ağaçlara tırmanamıyorlar. Sanal ağaçları gördüklerini zannediyorlar. O zaman da yer çekimi ivmesini düşünüp algılamaları zor oluyor elbet...

Şimdinin okulları uzun saatler sürüyor. Çünkü anne baba çalışıyor. Çocuğa evin sıcak kapısını açıp, onu ağırlayacak kimse yok. Akşam olduğunda da herkesin ayrı bir telâşesi var. Onunla ilgilenilecek zaman az. Evin annesi yemek yapacak, ütü yapacak, temizliği kaçamak kaçamak akşamları yapacak... Çocuk da yardım edemeyecek temizliğe çünkü ödevleri var. Yorgun. Çocukluğunu yaşayamamış...O zaman, çamaşır suyunun kokusunu da öğrenemeyecek elbet. Kimya dersinde, bu koku da ne diye şaşkın etrafına bakınacak! Bilenler ona gülecek. Ah bir de bencileyin böyle kimyasalları kullanmayan anneler var artık. O zaman çocuk hepten cahil kalacak bu konuda. Eh ne yapalım, bu şartlarda sirkenin keskin kokusunu bilecek bir başka asid olarak.

Sonra okulun uzun saatler sürmesi demek, çocuğun çocukluğunu yaşayamaması, onu iki ders arası tenefüslere sığdırmaya çalışması demek. Hatta o tenefüslerde de, evde de hep ödev yapması demek. Kitap okuyamaması demek, oradan öğrenip, aklına takılanları deneyememesi demek. Ah nasıl unuttum, şimdiki kitaplarda yazılanlar da bizim çocukluğumuzun macera kitaplarından değil ki. Onların da çoğu sanal! Konuşan şapka nerede diye bulmaya çıkacak ya da Hagrid ile ne yemek yapsam diye düşünecek değiller elbet!

Bu böyle uzaaaar gider, daha yazılacak çok şey var... Ama malum zaman çok değerli. Artık vakit demek, nakit demek... Gerisini siz getirin.

Ama bu düşüncelerin beni getirdiği nokta... Bu şartlarda çocuk bu soruyu Google'a sorar mı? Sorar!
Haklı mı, haksız mı? Bu hazırcılık mı, yoksa şartların getirdiği mi?
Bu noktada çocuğun karakteri ve bizim ona ne verdiğimiz devreye girip, cevabı bize bulduracak kanımca.
Ya sizce?

Not: Eskilerden bir de bu yazım vardı, bir başka serzenişle...
http://berceste.blogspot.com/2009/01/aratrmak.html

17 yorum:

A-H dedi ki...

tufek icat edildi mertlik bozuldu hesabi simdiki cocuklar her seyi internette ariyorlar ;) isin garibi bazen ise yariyor bazen de sacmaliyorlar

adadoksan dedi ki...

ağzınıza ve aklınıza sağlık.
Bu konuyla ilgili yazı yazcak olsam cümlelerim aynı olurdu.
sevgiyle

alis dedi ki...

Genç nesili eleştirmeden önce onları kimin yetiştirdiğine bakmak gerek:)

Berceste, yanlış mı görüyorum yoksa sen Harry Potter'a "sanal" diye ufak bir taş mı attın burada? Fantazi edebiyatının böyle bir temsilcisini "sanal" olmakla eleştirmeni esefle kınıyor ve hayal gücünün yapabileceklerini sana linkteki şu şiirle hatırlatıyorum :)

http://www.bartleby.com/103/22.html

"Mantık seni A'dan Z'ye götürür. Hayal gücü ise her yere." -Einstein

NarincE dedi ki...

Bizden farklı yaşıyorlar. Kapalı alanlarda, çevrili hayatlar yaşıyorlar. Ne arkadaşlarına gösterecekleri yaraları var dizlerinde, ne torba dolusu misketleri.

Bolat dedi ki...

İnternet bilginin yayılımı için gerekli ama hiçbir zaman kitap kadar bilgi kaynağı olmadı bana :)

Berceste dedi ki...

Onlara bunu yaptıran ne A-H önemli olan ve benim sorgulamaya çalıştığım bu. Sanki yazının tamamını okumamışsın gibi :P Ben de seni uzun uzun okuyabileceğim bir zamanda ziyaret edeceğim...

Teşekkürler Adadoksan ve sizden de dinlemek isterim.

Haklısın Alis, aile çok önemli. Gene haklısın ama bir noktayı yanlış anlatmışım ya da algılamışsın Alis, azıcık bir taşım var Harry'i yazana :P Doğru. Şöyle... Ben ilk okuduğumda bu nasıl bir yaratıcılıktır, bu nasıl bir akıcılıktır diye hayran kalmış, uzuuuuun uzuuuun düşünmüştüm. Yüzüklerin Efendisi'ni daha çok beğenen ve daha çok yaratıcı bulanlarla uzun uzun konuşmuştuk... İngiltere'de yaşamaya başlayınca anladım ki, hiç de öyle parlak bir yaratıcılık ürünü değil Harry Potter. Hayatın içinde zaten, o ülkede her yerde var içinde olanlar. Başkentin ortasındaki bahçede tilkilerin cirit attığı bir ülke İngiltere. Azıcık ağaçlık bir alanda zaten var baykuşlar. Her şehrin bir hayalet hikayesi, her evin bir anısı var. Öyle kesik başlısı da, ağlayanı da. Dolaş bir kaç şehir ediniyorsun o hikayeleri. Tren başlıca ulaşım araçlarından. Kings X en başlıca istasyonlardan. Daha pek çok şey... Onu geç, önce kitap, sonra film, sonra oyuncaklar, PC oyunları, sonra minik hikayeler, odur budur deyip o kadar çok hayatın içine sokuyorlar ki, nerede kaldı bizim masum Kırmızı Şapkalı kız masallarımız? Sindrella'nın kabaktan arabasının çizimlerini görmeden önce hayal ederdik biz. İşte yanlış anlattığım ya da algılanan da şu, günümüz masalları hayale eskileri kadar izin vermiyor. Disney'in günümüz yöneticileri, Andersen kadar masum ve saf görmüyorlar dünyayı. Herşey önümüze pıtır pıtır düşüyor ama paran varsa al şekerim diyerek! Hayal gücü olmalı, ben bunu savunuyorum ve günümüz çocuklarının önüne herşeyi vererek hayal gücünü yok etmek üzere olduğumuzu hatırlatıyorum. Yahu ben sana niye hiç kısa cevaplar yazamıyorum :)

Ne doğru söyledin Narince. Ah bir de oğlan çocukları ile misket oynar, kimin daha çok misketi var diye bakardık değil mi? :))) Benim misketleri bulmalı da ufaklığı tanıştırmalı.

Bir yazım daha var bu konuyla ilgili eskilerden, arkadaşımın kızının beni çıldırttığı zamandan :) Onu da okumanızı öneririm Bolat. Kitaplara ve ansiklopedilere olan sevgim bir parça anlaşılabiliyordur belki oradan. http://berceste.blogspot.com/2009/01/aratrmak.html

A-H dedi ki...

aaa ilahi Berceste kendimi sozlude gibi hissettim yahu :D bundan sonra yorum olarak aklima geleni degil de yazinin ozetini cikarip yazayim bari :P

Berceste dedi ki...

I ıh yapma A-H yapma :P Seni ziyaret ettim ama daha tam teferruatlı okuyamadım :P Bu arada sizin altınçileklerin görünümünde bir bitki vardı Basit Bir Yaşam Evren'ın blogunda... Pörtlek göz bitkisi :P Orayı bir karıştır derim :)

gezicini dedi ki...

nasıl güzel bir yazı olmuş bu. biz şanslılarız. Bakalım yeni nesil ne yapacak, ben de meraktayım.
sevgiler
gorki

Benden Bizden dedi ki...

Çok düşününce hasta oluyorum ben bu konuları. Olduğu gibi yaşamak lazım bazen. Ne kadar neyi değiştirebildiğimiz ortadayken..Her nesil bir önceki nesle farklı geliyor, burası kesin. Daha mı şanslılar daha mı şanssızlar burasını bilemiyorum. Anne-baba tutumuna da çok bağlı bu. Misal, ben yurtdışını ancak 21 yaşımda işe girince görebildim. Benim çocuğum ise muhtemelen birkaç yıl içinde yurtdışı görmüş olacak. İmkan meselesi, vizyon meselesi.

Adsız dedi ki...

Ne komik bir blog ! Ben arkadaşlarımla , ailemle birlikte bu mizahi yanı sıra video izlerken gerçekten keyif aldım.

caferengigül dedi ki...

Çok isabetli bir yazı olmuş.Doğru söze ne denilir...
Momo-Michael Ende....Bilmiyorum okudunuz mu?Bence her yaştan insanın mutlaka okuması gereken bir kitap.Gelecek günleri çok iyi özetliyor sanki.Sevgiler.

Oglak Kizlari dedi ki...

ne güzel yazmışssın. Eline sağlık.
Bana gelme bu aralar gürültülü müzikler devam ediyor. Değişecek yakında.

Hardrock anne Çiğdem

Berceste dedi ki...

Kim daha şanslı daha çözemedim Gorki. Yaşayıp göreceğiz kısmetse. Çocuklarımız için en iyiyi dilemek bize düşen. Sevgiyle...

Neden yurtdışı geldi aklına BB :)

İsmini neden yazmadın ki isimsiz :) İlginç bir görüş ve yorum. Dünyaya nereden baktığına bağlı herşey. Günümü neşelendirdin sen de!

Momo eski yazılarımda var Caferengigul, onsuz olur mu hiç? En sevdiğim kitaplardan o. Teşekkürler önerdiğin için.

Oooo sen kendini aşmışsın Hardrock annem :) Haydi hayırlısı bakalım. Biz bu aralar hastalıklarla fena savaştayız, gözüm hiçbirşey görmüyor bu yüzden :((((

Oglak Kizlari dedi ki...

Geçmiş olsun.

Bol bol bitki çayları için ltf.

endişeli anne Çiğdem

zeynep bayram dedi ki...

merhabaaaa,çok güzeldi yazılarınızı okumak ....görüşmek üzere:)

Berceste dedi ki...

İçtik geçti çok şükür Çiğdem ;-)

Merhaba Zeynep Bayram, teşekkürler...